Ana içeriğe atla

Ört ki ölem!

Yüzünü dökme küçük kız


Soma Mezarlığı'nda yürüyoruz. Ağaçların altında Soma’nın yakın tarihi yatıyor. Aile mezarlıkları, bir şehit mezarlığı, tanımadığımız ve tanımayacağımız bir kadının mezarlığı, hepsi bir arada… Düzenli, temiz, huzur dolu.

Derken mezarlığın en uç köşesine geliyoruz. Burası normal şartlarda boş bırakılmış bir alan şimdi ise yan yana onlarca mezar kazılmış. Burası artık Soma Şehit Madenci Mezarlığı olmuş. Birkaç mezarda dün toprağa verilen madencilerin yattığını anlıyorsunuz. Mezarların üzerinde birer testi ve üzerinde isim ile ölüm tarihi yazan bir tahta parçası var. O kadar…

Öğlene doğru mezarlık dolmaya başlıyor.

Köylerden, kasabalardan gelen madencilerin aileleri omuzlarında yirmişerli otuzarlı gruplarla tabutları taşıyorlar. Kadınlar ağlıyor. Erkeklerin yumrukları sıkılı. Başlar önde…

Karışık bir şekilde tabutlar toprağa veriliyor. Tam bir kaos. Herkesin tabutunun başında. Ne bir sesli dua ne de bir düzen…

Soma’da madenciler öldükleri gibi uğurlanıyorlar. Apar topar.

Mezarların arkasında güneşin altına sandalyeler atılmış taziye için. Kimsenin oturmaya gücü yok. Birkaç yaşlı için sandalyeler ağaçların dibine çekilmiş.

Bir iş kazası ile değil daha çok bir doğal felaket sonrasında görmeye alıştığımız görüntüler.

İşte onu tam bu karmaşa içinde görüyorum. Etrafta onlarca mezarda babalar, abiler, yeğenler, eşler defnedilirken. En uçtaki mezarın önüne tek başına çökmüş. Mezara bakıp ağlıyor. Etrafta onlarca kişinin arasında bir an yanlış gördüm diye düşünüyorum. O sırada mezarın başındaki annesi ile göz göze geliyoruz. Mezarı başıyla gösterip "Eşim" diyor. Sonra "Kızım.." kelimeleri ağzından çıkar gibi oluyor. Ben de kendimi tutamıyorum ağlamaya başlıyorum. Etrafımızda onlarca, yüzlerce insan var.

Cebimden fotoğraf makinesini çıkartıp bu anı çekmek içimden gelmiyor, elim varmıyor. Kameraman Serdar kayıtta. "Kayıttan çık" demeye de gücüm yok. Birazdan kızın erkek kardeşi de yanına gelip mezarı öpüyor. Annesi iki çocuğunun ellerinden tutup mezardan uzaklaştırıyor. Gazeteciler çocukların yanına gidiyorlar. Sorular soruyorlar. Uzaktan bakıyorum kız çocuğunun gözlerinden damlalar süzülüyor. Babasını toprağa vermiş bir çocuğa ne soracaksınız, ne konuşacaksınız?

Mezarlıktan çıkıyoruz.

Soma’da kurtarma çalışmalarının yapıldığı madene gidiyorum.

Yollarda barikatlar.

Yakınlarını madende kaybeden insanların yolları kesilmiş. Jandarma bırakmıyor. Cumhurbaşkanı gelmiş.

Bizi zar zor bırakıyorlar. Soma maden alanı, denetlemeye gelen kimi liderlere tepki gösterenlerin zarar vermemesi için insandan arındırılmış!

Soma Maden tesislerine farklı bir gözle bakıyorum.

Ne yazık ki bu maden İstanbul Maslak’taki o modern Soma Holding binasına benzemiyor. Yarı yıkık binalar, etrafa saçılmış hurdalar, madencilerin giyinme odalarındaki sefalet öylesine gözle görülür ki dışarısı böyle olan bir madenin içini insan düşünmek istemiyor.

Birkaç gündür Soma’da özellikle Ak Parti’nin toz kondurmadığı bu tesisler bakımsızlıktan ve ilgisizlikten dökülüyor.

Evet böyle tuhaf bir durum ile karşı karşıyayız. Birkaç gündür konuştuğum Ak Partili politikacılar, kimi profesörler hatta sendika başkanları Soma Maden işletmesini överek söze başlıyorlar. Denetimleri çok iyi yapılıyormuş, modern bir işletmeymiş, şuymuş buymuş…

"Madem bu kadar mükemmel 285 kişi (şimdilik sayı buydu) neden öldü" diye sorduğumda sessizlik. Bıraksanız ‘kader’ diyecekler ama tepkiden çekiniyorlar.

Oysa işçilerle konuştuğunuzda özellikle kameralar kapalıyken tam tersi bir hava var. Denetimlerin göstermelik yapıldığından şikâyet eden mi istersiniz, işçi güvencesi olmadığından yakınanı mı ararsınız, yok yok…

Bütün bunları söylüyorum ama burada bir başka Türkiye gerçeği suratıma çarpıyor.

Dün öğle namazı öncesinde dükkânların cenaze nedeni ile kapalı olduğu Soma çarşısını geçip sendikanın altındaki kahveye oturdum. Aynı madende emekli birkaç maden işçisi ile sohbet ettim.

İçlerinden bir tanesi "Bakmayın insanların şikâyet ettiğine, pek çok kişi burada çalışabilmek için sıraya girmişlerdi, hatta torpili olmayan iş bulamıyordu" dedi.

Anlayacağınız ekmek parası uğruna ölen bu insanlar çalışma şartları şahane olduğu için değil çaresizlikten, işsizlikten o madendeydiler.

Tıpkı mezarlıkta rastladığım o küçük kızın babası gibi…

Söylemeyi unuttum, mezarının başında amcası anlattı. O adını bile sormaya çekindiğim küçük kızın babası 6 ay sonra emekli olacakmış ve gelecek hafta erkek kardeşinin sünneti için davetiyeleri dağıtmış.

Ört ki ölem!

Cüneyt Özdemir

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...