10 Mayıs 2014

Ziya Osman Saba’yı Unutmak

29 Ocak 1957 tarihinde Kadıköy'deki evinde kalp krizi sonucu bir şair ölmüştü. 31 Ocak'ta kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan'daki aile kabristanına gömüldü.

1980 yılında Eyüp Sultan Mezarlığı'nda kimi tadilatlara gidilmiş, kabirler arasındaki patikaların da mezara dönüştürülmesi sonucu şairin mezarının kaybolduğu ortaya çıktı. Bütün araştırma ve çalışmalara rağmen mezar bugüne dek bulunamadı. Burada bahsi geçen şair, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde kendine has bir yer edinmiş değerli bir isim, Ziya Osman Saba.

Kültür değerlerine karşı duyarsız ve kıymet bilmez tavrımız dünden bugüne hiç değişmedi. Birçok köklü medeniyet, yüzyıllar önce vefat etmiş kimi kıymetli sanatçılarını saygıyla yâd ederken biz, çok değil, daha 57 yıl önce yitirdiğimiz önemli bir şairimizi, mezarını bile koruyamayarak unutuluşa terk ediyoruz. Buna ‘yazık' denmezse ne denir?

Dış etkilerden korunmayı becerebilmiş, kendi kozasında yaşayan derviş meşrep bir şairdi Ziya Osman Saba. Sabır, tevekkül, merhamet ve şefkat şairiydi. Benzersiz kırılganlığa sahip, neredeyse şeffaflaşmış pırıltılı dizeleri kendi zamanı içinde yeterince ön plana çıkamamış, hak ettiği konumda değeri bulamamıştı. “Yedi Meşaleci” şairler arasında, şiirleriyle en sivrilen isim olmasına rağmen, mütevazı tabiatıyla hep geri planda kalmayı seçmişti. Sadece, Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı birbirinden kıymetli üç şiir kitabıyla değil, incelikli öyküler barındıran Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1957) adlı iki öykü kitabıyla da edebiyatımızda iz bırakmış bir sanatçıdır Ziya Osman Saba.

57 yıl önce bugün yitirmişiz Saba'yı. Mezarını da kaybetmişiz. Eserleri, bugün hâlâ içimizin sesi olmaya devam eden bir şairi unutuluşa terk etmek bu kadar kolay olmamalı. Kadirşinaslık göstererek adını bir kültür merkezine, bir kütüphaneye versek bu, ona olan vefasızlığımızı ortadan kaldırır mı? “Arenamega” gibi dilimizi sinsice zehirleyen isimlere rağbet edildiği bir çağda, bu bahsettiğim öneriye ne kadar rağbet edilir, inanın ben de bilmiyorum. Fakat ne diyelim, Saba'nın bir şiirindeki dizeleri hatırlatalım umut olarak: "Bütün saadetler mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, / Mümkündür bütün mucizeler…" (Geçen Zaman, sayfa: 37)

Ziya Osman Saba'nın temiz, tertemiz sesine, tevazusuna, kanaatkârlığına, bugünkü dünyada her zamankinden daha muhtacız. Onun anlattığı İstanbul'dan, öykülerinde dillendirdiği nezaketli insanlardan eser yok şimdi. Bir şairi anmanın en güzel yolu, onun eserine dönüp bir kez daha okumak, sesini bugüne taşımaktır. Türkçe yaşadığı müddetçe onun sesi de yaşayacaktır, insanlar nezaket ve kanaati hatırladıklarında gidip bulacaklardır onun şiirini. Ruhu şad olsun...

HER AKŞAMKİ YOLUMDA

Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum
-Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul'un
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.
Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık,
Sana az daha yakın yaşamak için artık,

Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum.

Polat Onat / 29 Ocak 2014 / Zaman Gazetesi


Benzer Yazılar