AŞK VE HÜRRİYET ŞİİRLERİ

Gece mi oldu, yoksa gözümün nurunu mu kaybettim ?...
*
Şüphe tuhaf bir çocuktur! Dünyaya geldiği anda karnı açtır; hemen yemek ister. Karnını doyurunca da canavar olur...
*
Ey ebedi muammalı duygu, ey aşk! Ey, suyunun üstünde, bir kere süprüntü, başka defa çiçek lâkin, her ikisini de aynı yerden insanların kalbinden - getiren ulu nehir!

Ey aşk, ey sınırını henüz kimsenin görmediği ve dibine kimsenin inmediği hudutsuz deniz! Sen, ey devlerin devi, akla sığmayan bir büyüklük içindesin.....

Dinlendiğin vakit, sınırsız göğün her yıldızı geniş aynanda kendini görür; çalkandığın zaman cehennemin bütün ejderhaları yüzünde boğuşur.

En büyük kuvvetsin, ey aşk! Herşeye gücün yeter. Kolayca insanı melek, meleği şeytan, şeytanı insan yaparsın...
*
... Bizi bu halde görselerdi, balıklar bile kahkahalarla gülerdi. Yoksa, ölüler evindeyiz de yarın bizi gömecekler mi?

Susmak yarı ölümdür, ben ondan korkarım.
*
... Açıkça itiraf ederim ki, benim eğlendirmek istediklerim büsbütün başka insanlardır; ben sarayların parıltılı şamdanı değil, kulübelerin gece kandiliyim...
*
Biraz evvel insan kalabalığının omuz omuza geçtiği sokaklar şimdi suyu çekilmiş bir nehir yatağı gibi bomboştu. Bu tenha sokaklarda yalnız bir çılgın dolaşıyordu: Fırtına...

Sanki sırtında şeytan oturuyormuş ve alevden mahmuzlarını vuruyormuş gibi, sokaklarda koştu. Öfkesinden, damlara sıçradı, ve bacalardan içeriye uludu. Daha ileriye saldırdı ve kör gecenin sağır kulağına boğazının bütün kuvvetile haykırdı. Sonra bulutları yakaladı, keskin tırnaklarile parça parça etti; fena halde korkan yıldızlar titrediler. Bulut parçaları arasında Ay, dalgaların ortasındaki bir insan cesedi gibi, oradan oraya yuvarla- nıyordu.

Nefesi ile, bir anda, bulutları tekrar bir araya topladı, ve yüksekten, avının üstüne inen bir yırtıcı kuş gibi yere atıldı; bir evin penceresini tutup sarsti ve söktü; içerdekiler, derin uykularından, ansızın haykırarak uyandıkları zaman o, korkunç kahkahalar atarak uzaklaştı..
*
Cihanın hedefi ne? saadet! Ona giden yol? hürriyet!.. 
Ey hürriyet kahramanları, beni de mukaddes saflarınız arasına alınız; bayrağınıza sadakat yemini ediyorum...
*
Allahın kendi şeklinde yarattığı insan, Güneşe bakması lazım olan insan, sürünmeyi öğrenmek için solucan arıyormuş gibi yere bakıyor...
*
Benim hizmetçilerim olsun diye ben başkalarının hizmetçisi olamam. Önümde hiçbir insanın eğilmesini istemiyorum; lakin hiç kimse de, benden, önünde eğilmemi istemesin...
Beşiktenberi kafana soktukları nedir? Vazifelerin. Ben sana haklarını öğreteceğim...
*
Kalbim bir sağanağı içecek kadar susuz; halbuki üzerine bir çiğ tanesi bile düşmüyor...
*
Mümkünse, başkalarını mes'ut et, ve kendin bahtsız kal. Başkaları biçsin diye buğday yetiştiren toprak ol; başkalarını aydınlatırken kendi ömrünü tüketen lamba ol...
*
Başımın içinde bir yanardağ varmış gibi alnım yanıyor...
*
Teselli edilen ıstırap sevincin kendisinden belki daha tatlıdır...
*
Şehir gürültü ve ışık içinde yüzüyor; binlerce halk omuz omuza. Yaşasın ! naraları, taşan bir nehir gibi, sokaklarda koşuyor. Çehreler şen ve elbiseler süslü !.

Bu ne bayramı? Yoksa, Allah kendi şeklile yere indi de, esir insanlara, çoktanberi kaybettikleri hürriyetlerini kendi elile mi verdi ki ihtişam ve sevinç bu kadar büyük?.. Hayır; oradan geçen Allah değil.. Allahtan küçük olduğu halde kendini daha büyük gören bir başkası: Kıral.. İnsanların arasından -bir dog köpeğinin küçük köpekler arasından geçtiği gibi -hiçe sayan bir gururla geçiyor; nereye bakarsa, fırtınaya tutulan bir sazlık gibi, dizler bükülüyor, başlar eğiliyor. Ve köle sürüsü boğazı yırtılıncaya kadar bağırıyor: Yaşasın kıral !...
*
Gam dağıtan şarap kadehi yanında hayatım neşeli geçiyor; gam dağıtan şarap kadehi yanında, ey talih.. kudretinle eğleniyorum..

Bir gün şarap kadehi yanından ölüm beni kovalamıya gelirse bir yudum daha içeceğim ve ey mezar, buz kucağına gülerek atılacağım.
*
İlkbahar geldiği zaman çiçek açılmaktan menedilemez. Kız bahardır, aşk çiçek. Bahar gelince çiçek ister istemez açılır...
*
... Tecrübe, bir çok insanların hayat hazinesi çıkardığı zengin bir maden kuyusudur...
*
Kalbimi göğe fırlatsaydım, Güneş yerine, dünyayı ısıtırdı...
*
Ovaların hudutsuz genişliğini gördüğüm zaman ruhum mahbesinden kurtulmuş kartaldır...
*
Istıraplı hayatımın vefalı, doğru bir arkadaşı var; felaketle pençeleştiğim zamanlarda benden ayrılmıyan yalnız odur.

Vatanımda bir vahşi gibi saklanarak dolaşırken, kaynaklardan su içerek açıkta yatarken o benimle beraberdi. Dört kraysar gündelik için, memleketimin dışında, askerlerin hamur ve tuzsuz ekmeğini yerken o benimle beraberdi.

Gözyaşları ile tuzlanan aktörlük ekmeğime fesatçı reziller elem ve öfkenin zehrini katarken o benimle beraberdi.

Bu bir tek dostum şiirdir; o her zaman benimle beraberdi. Bütün felaketlerim arasında, sahnede ve nöbet yerinde şiir yazdım.

Şiirlerimin faydası olacak mı? onlar babalarından çok yaşıyacaklar mı? mezarımın gecesi beni koynuna aldığı zaman, üstümde, ay gibi parlıyacaklar mı ?..
*
Bütün cihan gülüp eğleniyor; yalnız benim neş'em yok. Mes'ut, bahitsiz herkes içiyor; her yerde bağ bozumu var, ve ben, Allahın lûtfile, kuru kuruya yutkunuyorum...
*
Para, bir çok geminin: prensipin, seciyenin, namusun battığı bir denizdir....
*
İpek sapka beyinsiz başı süsler; akıllı baş çul altında yetişir...
*
Hayat kitabından dost» kelimesini zaman sileli çok oldu...
*
Doğruluk ve samimilik hilekârlığa av olur... Zevce sadakati tenha bir yoldur; üstünde sade ahmaklar koşar...
*
Doğru söz geriye sıçrıyan bir taştır; atanın başına vurur.
*
Istırap ağır ağır, fakat, yorulmadan ve durmadan kemiren bir kurttur.
*
Sükûn saadetin yarısıdır....
*
Gül yetiştirmiyen bahçenin ne değeri olabilir? Aşkla süslenmedikçe hayatın ve gençliğin benim için ne kıymeti vardır?...
*
Yeniden sevmek istiyorum, lakin mezarda yatan kızı unutmadım... Dağın eteğinde çiçekler açılırken tepesinde henüz kışın karları bulunur.
*
Sandığımı hırsızdan sakınmam, çünkü o bir çok alimlerin kafası kadar boştur. Ben hazinelerimi kalbimde taşırım...
*
İhtiyarlık hayatın sadece yankısıdır...
*
Biz Güneşle biribirimizin sevgilisiyiz. Ne vefalı iki sevgili! Kimbilir: ben mi ondan ısınıyorum; yoksa o mu sıcaklığını kalbimden alıyor....
*
... Bir küçük ırmak nasıl büyük bir nehir olursa ve nasıl denize dökülürse, aşkım da öyle, günden güne büyüdü, ve nihayet derin, hudutsuz bir deniz oldu. Kızaran çehrenin şafağında, saadet güneşimin yeniden doğduğunu gördüm...
*
Benim için, tabiat yalnız sonbaharda güzeldir; cançekişen tabiatı severim...
*
Yoksul olan hakikati zenginleştirmek için hulyaların hazinelerini çalmak isterdim...
*
Aşkın esaret olduğunu söyliyen, hiçbir zaman sevmemiş olandır. O kanat verir, kelepçe değil...
*
Ruhum bulut, öfkeli bir bulut; sık sık yıldırımlar döküyor. Lakin, sen korkma, güzelim. Yıldırım meşelere vurur; çiçeklere değil...
*
... Henüz kıralım.. tacımı, gözkamaştırıcı ümidi, grur ve azametle taşıyorum. Lakin, bu kıymetli taç başımdan yere yuvarlanırsa hayatım ne olacak ?...
*
Gece nekadar karanlıksa yıldız o kadar parlaktır...
*
En şen mezarlık hangisidir? Elem mezarlığı.. elemlerin gömüldüğü şarap masası...
Zehri için Sokrat ve zehri ona veren cellât, ikisi de aynı yere gitti...
*
... Kız kalbi, gökteki yıldızların ziyasını aksettiren yalancı bir nehirden başka bir şey değildir..
*
Dostluk gündüz görünmez; o, ateşböceği gibi yalnız geceleyin parlar... 
*
Ey hakikat! uyuyor musun? yoksa öldün mü ?..
*
Irmak, üstünde uçan bulutun gölgesini kovalıyormuş gibi koşuyordu...
*
Dünya sahiden güzel, çok güzel. Üzerinde her sene bahar oluyor; her köyün güzel kızı var, ve burada bir insan ağlıyorsa orada başka biri gülüyor.
Elemin kendisi bile ne hoş! kalbe ve başa ne ayrı tesir yapıyor: beyaz kalbi siyaha ve siyah saçı beyaza boyuyor.
*
... Talih korkak bir köpektir, sade havlar: kendine meydan okuyan yiğitlerden kaçar...
*
İş, Demostenden daha iyi konuşur...
*
Fırtına gibi, ya yap, yahut yık; işin bitince de, işini yaptıktan sonra dinen fırtına gibi, sus...
*
İstiklâlini dünyanın hiçbir hazinesine değişme... Dilenci sopası ve istiklal! Parolan bu olsun...
*
Fırtınanın devirebileceği, lakin haşmetli gövdesini eğemiyeceği bir meşe ol....
*
Bir gün gelir de bolluk sepetinden herkes, farksızca istediğini alabilirse.. bir gün gelir de hakkın masasında herkes fark gözetilmeden oturursa.. bir gün gelir de her evin penceresinde fikir güneşi parlarsa.. o zaman diyebiliriz: Duralım, çünkü mev'ut arza geldik...
*
... Zavallı millet için terennüm edelim; her şarkımız bir teselli, sert yatakta tatlı bir rüya olsun !...
*
Kederli zamanlarda yüzüm şendir; çünkü, bana acımalarını istemem...
*
... Çekilen kılıçlarımızdan cihan, geceleyin şimşek gören bir çocuk gibi korkuyordu...
*
Dünyanın hiçbir hazinesi, hiçbir şerefi için yurdumdan ayrılmam; çünkü milletimi seviyorum, hararetle seviyorum, şerefsizliği ve Adiliği içinde bile ona tapıyorum.

Mezar tümseğinin yanında duruyorum; lakin yine, bana, dünyanın en uzak yerinden daha uzaksın... 
*
Ey ışık olduğunu söyliyen sefil akıl, ışıksan yol göster, yalnız birkaç adım kılavuzluk et! Âhireti, kefenin öbür tarafını aydınlatmanı istemiyorum. Ne olacağım? diye sormuyorum. Yalnız şunu söyle: Neyim ve niçinim ?...

... Nekadar insan, kendi çıkarı için, başkasının kalbinden kanını emdi de ceza görmedi! Nekadar insan, başkasının iyiliği için, kendi kalbinin kanını boşalttı da mükâfat görmedi...
*
Tebessüm, çok zaman, gözyaşlarının maskesidir..
*
Ey hazineler elde etmek için yorulanlar, bana inanınız ki, bir çift güzel göz dünyanın bütün elmaslarından daha kıymetlidir. Ey san ve şeref için ruhları kan yahut uykusuzluk yollarında dolaşanlar, bana inanınız ki bir gül koncasınia değeri bir defne ormanininkinden daha fazladır...
*
Cihanın bugüne kadar benzerini görmediği müthiş günlerin yaklaştığını görüyorum. Şimdiki sükûn şimşekle, yerleri sarsan gök gürültüsü arasında geçen mezar sessizliğinden başka bir şey değildir...
*
Sabır, koyunların ve eşeklerin faziletidir.
*
Sabır, tanesi ayrılmış bir buğday sapıdır; taneleri ile karınlarını doyuranlar onu ahmak insanlara, dolu başak diye satarlar...
*
Küçücük lâmbanın titriyen ziyası korkunç gecenin suratına, kartala bakan güvercin gibi, korkarak bakıyor...
*
Çocukluk yıllarımı onunla (leylekle ) geçirdim. Ağırbaşlı bir çocuktum. Arkadaşlarım eve dönen inek sürülerini her akşam kovalarken, ben avlumuzdaki kamış yığınının yanına çekilir; kanatlarını deneyen leylek yavrularını ses çıkarmadan seyrederdim.

Ve düşüncelere dalardım. İyi hatırlıyorum, şu çok zaman aklıma gelirdi: Niçin insan kuş gibi kanatlı yaratılmamış? Ayakla yalnız uzağa gidilebilir, yükseğe çıkılamaz. Ben yükseklere çıkmak isterken, uzaklığın bence ne değeri vardır ?...
*
Güz, çocukların sevdiği bir meysimdir; yavruları için sepetini meyvalarla dolduran bir anne gibi gelir. Ben güzü düşman tanırdım, ve meyva getirdiği zaman: Sevgili kuşumu, leyleği ayarttıktan sonra hediyen senin olsun, derdim...
*
Çıplak ovayı severim! Orada kendimi gerçekten hür duyarım... 
*
Benim mabedim açık, geniş tabiattir..
Şiir süslü insanların dedikodu yapmak için gittikleri konuşma salonu değil, ibadet etmek istiyen, mesut bedbaht herkese açık bir binadır. Şiir, nalınla, hatta yalınayak girilebilen bir mabettir.
*
Yunanlılar nerede ve Selt'ler nerede? Onlar, kabaran deniz sularının yuttuğu iki şehir gibi kayboldu; suyun üstünde yalnız kulelerinin tepesi duruyor... Bu iki kule tepesi : Homer ile Osian.

O, dilenci idi; bu, kıral çocuğu. Ne büyük fark ! Lakin, bir noktadan birbirlerine benziyorlar: her ikisi de kördü. Acaba, gözlerinin nurunu yanan ruhlarının ateşi mi aldı ?... 
*
Aşk herşeyin yerini tutar, fakat hiçbir şey aşkın yerini tutamaz...
*
Korkak köpek hiç durmadan havlar...
*
Allahım, Allahım, insan göğsünü niçin bu kadar küçük yarattın? Saadetim içine sığmıyor... 
*
Maymun iştahlı bir kadın gibi, gökyüzü şimdi kapanıyor, şimdi açılıyor. Dudakları gülerken gözüne yaş doluyor...
*
... Bu asrın açtığı harp haçlı savaşlarından daha kutsaldır. Zincire vurulmuş millet, asırlardanberi, yeni bir Promete gibi yatıyor; akbaba karaciğerini kemiriyor, zincir ayağını ve elini kanatiyor. Zinciri koparacağız ve akbabayı kovalıyacağız !...
*
 ... O kadar neş'eli şeyler konuşalım ki bizi dinlemek için zaman bile dursun...
*
Onların keseleri, bizim kalplerimiz dolu... O ne züğürt zenginlik, bu ne zengin züğürtlük !...
*
Arslan, tavşan yavrusu doğurmaz...
*
Bir zaman diz çöküp ayaklarımıza sarılanlar şimdi suratımıza vuruyorlar. Yazıklar olsun sana, vatanım!..
*
Kalbin vuruncaya, yahut kalbim duruncaya kadar seni kırbaçlıyacağım, milletim !
*
Hürriyet çok pahalı bir maldır; bedava değil, para ile verirler: paranın en kıymetlisi ile, kırmızı kanla....
*
... Mazi için, Mohaç için, orada Türk silâhlariyle ölenler için ağlıyalım. Eğer onları birer birer gömselerdi, bir yerde yirmi bin mezar olurdu; bir yerde yirmi bin mezar !...
*
(Kırallara)... Bütün dünyayı ayaklandırayım mı, size karşı ayaklandırayım mı ki, milyonlarca insan öfkenin Samson kuvveti ile üzerinize saldırsın? Ölüm çanını çalayım mı ki sesinden titriyesiniz?.
*
Vatan ve hürriyet. Çocuğun dadısından ilk öğreneceği iki kelime budur; savaşta ölüm yetiştiği zaman erkeğin söyliyeceği son iki kelime budur!
*
Güneş bile, batacağı zaman ışığını bol bol dağıtır...
*
Bize bak, ey Hürriyet; senin için çalışanları artık tanı. Başkaları sana gözyaşını vermek cesaretini bile gösteremezken biz kanımızı verdik...
*
Nihayet.. babacığımı gördüm... Yani yalnız tabutunu gördüm ; onun da sade bir kenarı gözüküyordu; bunu da mezarlıkta, yanına anacığımı gömerlerken gördüm..
*
Ey aşk, Allahın gazabına uğrıyan Prometenin göğsündeki aç aladoğan gibi, beni ne zamana kadar didikliyeceksin ?...

Danaidlerin o büyük yorgunluğu sona erdi; Sisif kaya parçasını dağın tepesine çıkardı; Iksion artık dönmüyor; Tantal'ın susuzluğu geçti, lakin kızların kalbi ebediyen soğuk kalacak...
*
Aşk bugünündür; dostluk dünün ve yarının.
*
Papaz ve hilekârlık, papaz ve hainlik, papaz ve her türlü fenalik, hepsi bir! Kötülük, cehennem ve işkence bu erkek fistanının girdiği yerdedir.

Onlara siyah elbise giydiren çok akıllı imiş... Beyaz esvap giymiyorlar; çünkü simsiyah ruhları onu karartırdı. Elbiseleri gibi ruhları da kapkaranlıktır. Onlar gecenin çocuklarıdır; bu sebepten onları her yerde hürriyete, bu gün işığına karşı çarpışırken görürsünüz...
*
Brütüs, velinimeti ve babası Sezarı belki ağlıyarak hançerledi; fakat hançerledi...

Petöfi Şandor 
Aşk ve Hürriyet Şiirleri 
Çeviren: Necmi Seren
Ahmet Halit Kitabevi / 1943

Şekvaiyye Kasidesi

Eridi ve döküldü bütün dişlerim,
Diş değildi onlar ışıldayan lambaydı
Gümüş beyazıydı, inciydi, mercandı
Seher yıldızıydı, yağmur damlasıydı.

**

Bu sarayda nice günler sarhoş ve mutlu yaşadım,
Öyle ki makamım emirden de krallardan da üstündü
Şimdi de aynıyım, ev de aynı, şehir de aynı,
Bana “Neden mutluluk yasa dönüştü” demezsin?

**

Şiirini bütün evrenin yazdığı devran geçti,
Onun Horasan şairi olduğu zaman geçti.
Birileri için ululuk ve nimet şundandı, bundandı;
Benim ululuk ve varlığım Samanoğullarındandı.

****

Terk et bütün halkın övgüsünü Rudekî
Öv onu ve al devlet mührünü.
Emir’e yaraşanlar dışında söz bilmem,
Şiir söylemede Cerîr de, Taî de Hassan da olsam.
Dünyada bütün övgülerin kaynağı emir,
Süsün, gücün, arılığın ve esenliğin kaynağı emir.
Başkalarını övmenin bir sonu bir kıyısı var, bir sonu var
Onun övgüsünün ne kıyısı ve ne sonu var!
Rudekî’nin böyle bir yerde şaşkın, hayran,
kendinden geçip kalması şaşırtıcı değil ki. 

**

Yüzün olmadan evreni kavuran güneş olmasın,
Sensiz evreni aydınlatan lamba da olmasın.
Senin vuslatınla kimse benim gibi kötü huylu olmasın,
Seni görmediğim gün var ya, o gün olmasın. 

**

Mutlu yaşa, neşeli kara gözlülerle,
Dünya esen bir yel gibi bir efsane.
Yarınlara mutlu olmak gerek,
Geçmişi hatırlamamak gerek:
Bahtlı kişi, malını yer ve başkalarına da verir.
Bahtsız kişi, ise ne kendi yer ne de başkalarına verir.
Bir yel gibi, bir bulut gibi bu dünya,
Getir sun şarabı da, ne olursa olsun.

**

Ey üzüntülere boğulan ve haklı da olan,
Gizliden gizliye iki gözü iki çeşme olan,
Giden gitti, gelen geldi,
Olan oldu artık boşuna neden üzülüyorsun?
Dünyayı mı düzelteceksin?!
Dünya bu, kabul eder mi düzelmeği!
Git de inle istersen kıyamete kadar,
Gideni nasıl geri getirirsin inlemekle ki?

**

Özgürce bir öğüt verdi bana zaman,
İyi bakarsan zaten hep öğüttür zaman:
Şöyle dedi: “İyilerin günlerine bakarak üzülme sakın!
Senin günlerini arzulayıp duran niceleri var.
Zaman şöyle dedi bana: “Öfkene yenilme sakın;
Ayağına bağ vurulur diline bağ vurmayanın.”

**

Ne bilirsin sen? Ey kapkara ay yüzlü;
Bu kulun hali nasıldı bundan önceleri?!
Yüzünün ipek gibi olduğu günler geçti,
Saçının katran renginde olduğu günler geçti.
Onun mutlu olduğu günler gelip geçti,
Sevincinden içi içine sığmıyordu, üzüntüsü azdı.
Hep mutluydum, üzüntü nedir bilmezdim.
Gönlüm neşe ve eğlencenin geniş meydanıydı.
Sen Rudekî’yi ey ay yüzlü şimdi görüyorsun!
O zamanlar görmedin ki; o zaman böyle değildi.
Şimdi zaman değişti, ben de değiştim;
Getir değneğimi, şimdi artık değnek ve torba zamanı. 

**

Kurban edilmeli şarabın annesi,
Yakalanmalı ve zindana atılmalı yavrusu.
Çocuğunu ondan alamazsın,
ezip önce onu çekmeden canını.
Ne var ki helal olmaz uzaklaştırmak
Küçücük çocuğu anne sütünden ve memeden.
Yemedikçe sütü tam yedi ay
Ordribehişt başından Aban sonuna dek.
O zaman belki hem din hem de adalet yoluyla
Çocuk daracık zindana, anne de kurbanlığa.
Çocuğunu hapse attığında,
Yedi gün yedi gece uyuşuk ve hayran kalır.
Ardından kendine gelip gerçeği görünce,
Başlar kaynamaya ve inler yanık gönlünden.

**

Zamandan dersini almayan,
Hiçbir öğretmenden derse alamaz.

**

Ahmak ve bilgenin sonu aynı;
Her ikisinin de yeri aynı çukur.

**

Bir yel gibi, bir bulut gibi bu dünya,
Getir sun şarabı da, ne olursa olsun.

**

Mutlu oldu mu bu dünyadan
hiç kimse? Sen de mutlu olasın.
Ondan bir şekilde adalet gördü mü hiç?
bir bilge? Sen de adalet göresin.

**

Bahtı yaver giden kişi, başkalarına veren ve kendi yiyendir;
Bahtı kara olan ise, kendisi yemeyen, başkalarına da vermeyendir.

**

Kapamaz Tanrı sana asla bir kapıyı,
senin için açmadan daha iyi yüz kapıyı.

**

Yeniden delikanlı olmak, yine günah işlemek
için karalara boyamıyorum saçlarımı,
Yaslı günlerde kara giyerler ya;
ben de yaşlılık yasından siyaha boyanıyorum.

**

Buhara tarafından bana doğru esen her yel,
Gül ve misk kokusuyla, yasemin meltemiyle gelir.
O koku erkek kadın kime eriştiyse,
O kokunun Hoten’den geldiğini sanır.
Hayır hayır Hoten’den öyle güzel koku esmez hiç,
Bu koku hep sevgilimden geliyor.
Ey sevgilim! Ortalıkta az dolaşsın diye namın,
saklamaya çalışsam da halktan adını,
kiminle konuşsam, istesem de istemesem de,
ilk sözümde adın gelir ağzıma. 

**

Hep yüzünü görürüm gözümü açtığımda,
Bütün tenim yürek olur, sana sırrımı söyleyeyim diye.
Başkalarıyla konuşmayı yasaklarım.
Senin bahsin açıldığında sözümü uzatayım diye.

**

Muliyân ırmağının kokusu geliyor,
Sevgili yar aklıma geliyor.
Amuy ırmağının kumu ve yolunun çetinliği
Ayağımın altında ipek gibi geliyor
Ceyhun’un suyu sevgilinin yüzünün coşkusundan,
Atımızın beline dek geliyor.
Ey Buhara mutlu ol, mutlu yaşa
Emir sana doğru mutlu geliyor.
Emir ay, Buhara gökyüzü,
Ay gökyüzüne doğru geliyor.
Emir servi, Buhara bahçe,
Servi bahçeye doğru geliyor.
Övgünün ve beğeninin yararı olur,
Hazineye zarar gelirse eğer.


Rûdekî Semerkandî

Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım

Lahey, Pazar civarı, 7 Mayıs 1882
Theo van Gogh’a

Bu mektubun içeriği hakkında Mauve’a söylemek isteyeceğin şeyleri sana bırakıyorum ama daha ötesine geçmesine gerek yok.

Sevgili Theo,

Bugün Mauve’la karşılaştık, aramızda çok kötü bir konuşma geçti, bundan sonra onunla hiçbir zaman barışamayız artık. Mauve o kadar ileri gitti ki artık dediklerini geri alamaz, zaten almak istemez. Gelip çalışmalarımı görmesini, oturup konuşmamızı rica etmiştim. Düpedüz reddetti: “Kesinlikle sizi görmeye gelemem. O iş bitti.”

En sonunda ise “pis bir karakterin var,” dedi. Bunun üzerine ona arkamı döndüm -kum tepeciklerinin oradaydık- ve yalnız başıma evime yürüdüm.

Mauve, “ben sanatçıyım” dememden alınmış. Ben bu sözü geri almam çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla bulmaksızın hep arayış içinde olmayı ima ediyor haliyle. “Artık biliyorum, aradığımı buldum” demenin tam tersi. Bildiğim kadarıyla “Arıyorum, peşini bırakmıyorum, bütün kalbimle uğraşıyorum” anlamına gelir bu söz. Ama benim de kulaklarım işitiyor Theo. Biri durup dururken “pis bir karakterin var” derse, ne yapabilirim yani? Arkamı döndüm, tek başıma yoluma gittim, ama Mauve’un bana böyle bir şey demeye cüret etmesi yüreğimi derin bir kederle doldurdu. Ne demek istediğini sormayacağım ona, herhangi bir açıklama talep etmeyeceğim, öte yandan özür de dilemeyeceğim.

Yine de -yine de- yine de! Mauve yaptığına pişman olsun istiyorum. Benden kuşkulanıyorlar -havada hissediyorum bunu- sanki gizlediğim bir şey var. Vincent bir şey saklıyor -gün ışığına dayanamayacak bir şey… Pekala beyler, anlatacağım size… Siz ki terbiyeye, kültüre, uygar insan olmaya meraklısınız -burada da haklısınız, gerçekten öyle olabiliyorsanız eğer- söyleyin bakalım, hangisi daha uygar, daha ince, daha erkekçe bir davranış: Bir kadını terk etmek mi, yoksa aldatılmış bir kadının elinden tutmak mı?

Bu kış gebe bir kadınla tanıştım, karnında taşıdığı çocuğun babası onu bırakıp gitmişti. Kış günü sokakları arşınlamak zorunda olan gebe bir kadın. Ekmek parası kazanmak için o bildiğin işi yapmak zorunda kalan bir gebe kadın.

Bu kadını model olarak tuttum, bütün kış onunla çalıştım. Ona modellik ücretini tam olarak ödeyemiyordum ama hiç değilse odasının kirasını ödedim ve Tanrı’ya şükür şu güne kadar onu da çocuğunu da soğuktan, açlıktan koruyabildim -kendi ekmeğimi onunla paylaşarak… Onunla ilk karşılaştığımızda başta görünüşü dikkatimi çekmişti. Ona banyolar yaptırdım, bulabildiğim kadar doyurucu yemekler yedirdim, biraz toparlandı, güçlendi. Onunla birlikte Leyden’e gittim; doğum yapabileceği bir hastahane var orada. Hastaymış, bebeğin rahim içindeki duruşu kötüymüş meğerse. Ameliyat edilmesi gerekti, neyse bebeği karnın içinde döndürmeyi başardılar. Kurtulma olasılığı yüksek. Haziran’da doğuracak.

Üç paralık değeri olan herhangi bir adam da bu durumda benim yaptığımı yapardı sanıyorum. Yaptığım öylesine basit ve doğal bir şeydi ki başkalarına anlatmak aklıma gelmedi. Poz vermek ona epey zor geliyordu ama zamanla öğrendi; ben de modelim iyi olduğu için, çizim yapma konusunda oldukça ilerledim. Şimdi bu kadın, evcilleştirilmiş bir kumru kadar bağlı bana; bense hayatta yalnızca bir tek kez evleneceğime göre, onunla evlenmekten daha iyi ne yapabilirim? Ona yardımcı olabilmenin tek yolu bu, yoksa yoksulluk onu yine eski yoluna itecek -o yolun sonu da uçurum. Parası yok ama bana kendi mesleğimde para kazanmakta yardım ediyor. Mesleğime, çalışmalarıma karşı büyük bir sevgi ve heves var içimde; yağlıboyayı suluboyayı bir süredir bırakmamın nedeni, Mauve beni terk edince kendimi çok kötü hissetmemdir. Yeniden gelecek olsa, ben de yeni bir cesaretle başlarım tekrar. Şimdilik, fırçalarıma bakamıyorum bile, sinirlerim geriliyor.

Sana yazdım: Theo, Mauve’un bu davranışı konusunda bana bilgi verebilir misin? Belki bu mektubum seni biraz aydınlatacak. Kardeşimsin, sana özel yaşamımı anlatmam doğal ama biri çıkıp da bana “pis bir karakterin var” derse, anında onunla muhabbetimi keserim.

Başka türlü yapamazdım. Elime gelen işi yaptım, çalıştım. Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım. Her an yüreğimi çarptıran bir başka kadını elbette unutmamıştım, ama uzaktaydı, beni görmeyi kabul etmiyordu. Bu kadınsa, sokaklarda dolaşıyordu, hastaydı, gebeydi, kış günü açtı. Başka türlü yapamazdım. Mauve, Theo, Tersteeg, ekmeğim sizin elinizde, bana yüz mü çevireceksiniz? Her şeyi söyledim artık. Şimdi de bana söylenecekleri bekliyorum.

Vincent

Otuz yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır

Kimi kez 30 yaşımda olduğuma inanamıyorum, çok daha yaşlı hissediyorum kendimi.

Özellikle ne zaman oluyor bu, biliyor musun? Beni tanıyanların çoğunun bana "rate" gözüyle baktıklarını düşündüğümde ve bazı şeyler düzelmezse belki de haklı çıkacaklarına inandığımda... Dediklerinin doğru çıkabileceğini düşündüğümde öylesine güçlü bir duygu oluyor ki bu, içim kararıyor, sanki şimdiden gerçekleşmişçesine bir umutsuzluğa kapılıyorum. Daha sakin, daha aklı başında bir havadaysam, 30 yılın geçtiğine, bu arada bana bir şeyler öğrettiğine seviniyor, daha 30 yıl dayanacak -o kadar yaşarsam eğer, elbette- gücü, enerjiyi buluyorum içimde. İmgelemimde ciddi çalışmalarla dolu uzun yıllar canlandırıyorum -ilk 30'dan çok daha güzel geçecek yıllar...

Geleceğin gerçekte nasıl olacağı yalnızca bana bağlı değil; dünya ve içinde bulunduğum durumların da katkısı olacak.

Beni ilgilendiren, doğrudan doğruya benim sorumluluğumda olan şey, içine düştüğüm durumları en iyi biçimde değerlendirebilmek ve elimden geldiğince ilerlemeye çalışmak...

Çalışan bir adam için 30 yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder Ama aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. Bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. Belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. Evet, birçok şey gerçekten de 30 yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. Ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi, üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.

İnsanın kimi kez başkalarının kendisi hakkındaki fikirlerine kayıtsız kalması, çok büyük bir baskı yaratırsa bunları silkip atabileceğini düşünmesi bu yüzdendir belki de.

Vincent van Gogh
Dostlukla / Seçme Mektuplar 
YKY Yayınları

Kaplan

Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabildi o korkunç simetrini?

Hangi uzak derinlerde, göklerde
Yandı senin ateşin gözlerinde?
O hangi kanatla yükselebilir?
Hangi el ateşi kavrayabilir?

Ve hangi omuz ve hangi beceri
Kalbinin kaslarını bükebildi?
Ve kalbin çarpmaya başladığında,
Hangi dehşetli el? ayaklar ya da

Neydi çekiç? ya zincir neydi?
Beynin nasıl bir fırın içindeydi?
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
Ölümcül korkularını alabilir avcuna?

Yıldızlar mızraklarını aşağıya atınca,
Göğü sulayınca gözyaşlarıyla,
Güldü mü o, görünce eserini?
Kuzu’yu yaratan mı yarattı seni?

Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabilir o korkunç simetrini?

William Blake
(Türkçesi: Selahattin Özpalabıyıklar)

Soneler

I

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.

Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgar acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda, pazarda ellerinde file.


Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;
Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.


II

Nasıl bir acıdır bu bir düşün;
Yüreğimin yumruk kadar çaresizliği,
Sığlığı alışılmış bir günün,
Gecenin karanlık belirsizliği.
Yarın, yarın ve yine yarın;
Hep bugün olan aynı yarınlar.
Düş kırıklığı gibi kötü gelen zarın,
Varımı yoğumu elimden alırlar.

Ve ben dönüp yine sana gelirim;
Elimde somun, gözlerimde mıh.
İşte bugün de kaybettim derim,
Aklımda dimdik duran bir çarmıh.

Güler yüzle karşılama beni sakın;
Güzel sonuma bırak ölümüm yakın.


III

Bu uydu çağında çaresizliği gördüm,
Sinekler konarken insan yüzlerine.
Hastane kapılarında ağıtlar duydum,
Gözü yaşlı kadınlar vururken dizlerine.

Soğuk kış günleri karla kaplı yollarda,
Gördüm hata çıka yürüyenleri.
İple dikilmiş yırtık lastik ayaklarında,
Yaka bağır açık bir ceketti giydikleri.
Ve akşamla birlikte gelirdi adama alkol;
Sahada yanarken kuru meşe odunu.
İç dostum derdi beni, iç ve yok ol.
Silerdi içimdeki utanç duygusunu.

Acının dudakları varsın benimle solsun;
Kapım açık her ölüme nasıl olursa olsun.


IV

Bende vardı, ama ben yıllar yılı,
Bende olanı hep sizde de aradım.
Biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı,
Yüreğinizi sezdirmeden yokladım.

Dem çekse bir güvercin karşı çatıda;
Sizdekini arardım bırakıp bendekini.
Böyle böyle gördüm işte sonunda,
Bir yılanın deri değiştirmesini.
İnsanın talihsiz oyunudur bu,
Yıkımı yine kendi elinden olur.
Engelleyemez paylaşmak duygusunu;
Gün gelir yorulur, kendini de unutur.

"Ben buraya bebe hakkı için geldimdi;"
Ben kimdim unuttum, bebeler kimdi.


V

Beraberken kıymetini bilemedimdi;
Elim ayağımdın sanki, zora koştuğum.
Bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi,
Kaybetmekten deli gibi korktuğum,

Bir kum saatıyım sensiz geceden gündüze,
Altı durmadan üstüne getirilen.
Bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze,
Doğmamış çocukları evlatlık verilen.
İşte böyledir gülüm bazı şeylerin
Hiç hissedilmez varlıkları ama,
Yoklukları bir uçurum kadar derin
Baş döndürür kıyısında nasıl da.

Ey bir hüznü büyüten solgun anne!
Sen de düşün benden sana kalan ne.


VI

Sen ey kendine bölünen, gel beni dinle;
Kurtulmak için benliğini saran kederden,
Bir terminal büfesi ol yüreğinle
Ve açık tut gece gündüz demeden.
Hesaplaş yüzyüze karşılıklı ölümle,
Vakitli vakitsiz seyret gelip gidenleri.
Gurbetle sılayı birbirine düğümle,
Bir gözün ağlarken varsın gülsün diğeri.
Sen ki banarsın altın suyuna,
Yıllardır bir ziynet gibi kendini;
Bırak lağım karışsın bundan sonra kuyuna,
Biraz da pislikle sına erdemini.

Hasrete, açlığa, yokluğa dokun;
Bakalım o zaman neye benzeyecek kokun.


VII

Başımda siyah şapka, elimde çiçek;
Bekliyordum ikide bir saatıma bakarak.
Yüreğim dalından düştü düşecek,
Çıplak bir ağaçta sanki tek yaprak.

Derken sen geldin bir sis içinden;
Serildi dürülüm, dolaşığım çözüldü.
Bir mavilik yayıldı etrafa gözlerinden,
Yalnızlığım çaresiz bir köşeye büzüldü.
Ne ben bekledim oysa, ne de sen geldin;
Gerçekleşmedi henüz söz ettiğim buluşma.
Çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin,
Nasibim olacak ömrümün sonunda.

Herkes kendince göçer bu yeryüzünden;
Kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden.


VIII

Neden diyorum kendi kendime hep;
Üstelik param da varken ve tokken karnım,
Acaba nedir duymama sebep
Gülmek eğlenmek isterken canım,
İğneden geçirip ebruli bir ipliği
Ucunu düğümler gibi birden,
Duyuvermem içimde o kekre garipliği
Rengi değişmiş ter ve kirden.
Neden, neden diyorum ama;
Ekmek almaya gönderen çocuğunu,
Dul bir kadın geliyor aklıma
Ve ben bilmiyorum o kadının kim olduğunu.

Demek ki benim içimde bir ben daha var;
Hem ben olan, hem siz, hem onlar.


IX

Anılar geliyor bazen ister istemez akla;
Burnumdadır kokusu cumbalı evimizin.

Taş sektiriyorduk büyük bir mutlulukla,
Çalkantısız yüzünde dupduru bir denizin.
Metal paralar sektiren biri vardı aramızda;
Bir testere ağzı olurdu onu görünce sular.
Yaylanıp parayı çalımla savurunca,
Kanardı denizin sırtına açılan yaralar.
Tadarak güzelliğini Türkçenin kana kana,
Taşlarımız sözcükler oldu şimdi irili ufaklı.
Söz sektiriyoruz artık kimimiz imgeden yana,
Kimimiz kılavuz etmiş kendine aklı.

Denizde para sektirenler ortalardadır hâlâ;
Ben diyorum henüz erken, vakit gelmedi daha.


X

Öyle bir taş yapı ki yuğrulmuş nakışla;
Onun yüzü bir Selçuklu kapısıdır yumuşacık.
Hiç girmedim içine yetindim salt bakışla,
Öpüp geçtim önünden bazen de usulcacık.
Çünkü benim yüreğim bilirim cehennemdi.
Onunsa gül bahçesi hoş kokulu, rengarenk;
Yoktu bu cihanda bence eşi menendi.
Hem insan yaşar mı sevdiğine zarar vererek!
O dedi ki bana boşuna kandırma kendini;
Umurumda değil aslında gül bahçem benim.
Koruyorsun sen kendi cehennemini;
Alevinle gel varsın kül olsun bedenim.

Düşlerimde şimdi kıpkızıl cehennem gülleri;
Soğuyup buz kestim bense, gövdem zemheri.


XI

İster sevgili, ister dost olsun,
Ayrılmak saati gelip çattı mı, sakın gizleme;

Sen omuzdan kesilmiş bir çaresiz kolsun.
Eskiye de boş ver onu da eşeleme;
Ne iyiydik'ler, yine görüşürüz'ler
Dikenli tel gibi takılmasın boğazına.

Biliyorsun bu sözler inandırıcı değiller.
Çoğaltmadan katlan acının en azına;
Bekleme aracın kalkmasını, ayrılıklar götürü.
Karış telaşlı bir kalabalığın içine,

Yürü ardına bakmadan, durmadan yürü;
Yeni aşkların, yeni dostlukların geleceğine.

Alıştır kendini her şey biter ve gömülür;
"Ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür."


XII

Hangi baş güzeldir bir kafatasından;
O bembeyaz yontudan eti soyulmuş?
Bir kuytu loşluk yayılır göz çukurlarından.
Ki bütün kötülüklerden soyunmuş.
Ne güzel durur bir konsolun üstünde,
Sessiz, vakur ve yaşamış ölümünü.
Konuşmayan yine de hiç hayatı üstüne,
Ne övünür, ne yerinir, deyip kesmiş sözünü.
Ben de isterdim kafatasım alsın yerini,
Bir kitaplıkta şiir kitapları arasında.
Biri anlasın ürkmeden onun güzelliğini,
Bir karanfil iliştirsin arasıra ağzına.

Desin ki; iyi veya kötü bu baş da yaşadı.
Sevdi sevildi, ömrünü bir top kemikle noktaladı.


XIII

Birbirine benzer bütün ara istasyonlar;
Sarıya boyanmış yapılar arasında,
Yutkunup duran huzursuz ağaçlar
Ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda.
Katardan ayrılmış yük vagonları
Yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde.

Uzaklardan sürekli köpek havlamaları
Karışır bir trenin isli düdük sesine.
Bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak,
Bekler belki de bir posta trenini.
İçinde bir deniz kayalara vurarak,
Parçalar hışımla kendi kendini.

Arasıra giderim o küçük istasyonlara;
Ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara.


XIV

Aklım yitirdi o parlak yalımını;
Hoş çok az güvenirdim ben ona zaten.
Gözlerim görmez oldu uzağı yakını,
Başladı sulanmaya okur yazarken.
Kendime yakıştırmalıyım yaşlılığı,

İki gözlük kullanıyorum artık.
Yaşıyorum çift başlı saçmalığı;
Yorgun bir yürekle ölesiye aşık.
Yüreğim benim, yüreğim, yüreğim,
Cesur ol ve yüreklendir beni;
Ki ona kanatlı sözler söyleyeyim.

Olgun bir elma gibi sunayım seni.

Sevda demişler buna zaman dinlemez;
Erken ya da geç gelir, bazen hiç gelmez.


XV

Bir ters iki yüz dizlerinin üstünde,
Şimdi sen çaresiz mutsuzluklar örersin.
Bir usanç büyütürsün göğsünde,
Kilitlenmiş talihine elbet küsersin.
Çünkü mürai bir kandil akşamı gibi,
Günlerin sonu hep pişmanlık getirir.
Yosun tutar umudun nazlı dibi,
İçindeki hevesi başlamadan bitirir.

Anlayamazsın nerde yanlış yaptığını.
Elindeki pelteleşmiş anahtar,
Döndürür durmadan kendi sapını;
Ömründe kapanmaz derin girdaplar açar.

Sen gel bu oyunun kuralını değiştir;
Mutsuzluk ceza değil ehven bir iştir.


XVI

Gözünde kısık bir kar gözlüğüyle,
Önlemle bakıyor dünyaya herkes.
Yüreğinin zorunlu kör düğümüyle,
Sevgisine olabildiğince nekes.
Oysa şimdi yatağında yalınayak,
Bir akarsu denize koşmaktadır.
Umudun işlek kenar süsü olarak,
Kendini özlemle çoğaltmaktadır.
Elde değil biliyorum hak vermemek,
Kıstırılmış bu ezik insanlara.
Buz üstünde düşe kalka yürümek,
İzin vermiyor ne yazık coşkulara.

Ama sen yine de kendini sınırlı tutma;
Sevgilim, akarsuları sakın unutma.


XVII

İstersen ayıpla beni, istersen bağışla.
Bilmem ne yapardım sen olmasan.
Sen ki keyif getiren yalnızlığıma,
İncecik bir kadınsın çamaşır asan.
Beni tılsımıyla bozgunlardan koruyan,
Ömrüme asılı ışıldayan nazarlık.

Seni kösnüyle düşündüğüm zaman,
İçimde fışnayıp köpüklenen sıcaklık.
Yayılırdın atlasında ürpererek tenimin,
Ürkek ve narin kuş ayaklarıyla.
Örgüsü gibi kanayan bir kilimin,
Yüzümü al basan akışkan nakışlarıyla.

Hangi suç taşır cezasını yanında?
O suç ki insanın tenini yadsımasında.


XVIII

Kuşkuyla morarırken önlerinde günleri,
Dünleri yamrı yumru kararır arkalarında.
Şu vurdumduymaz uzun ömür düşkünleri,
Pıtrak gibidir zamanın saydam kumaşında.
Uzun ömre böylesine düşkün olanlar,
Daha fazla kötülükse görmek istedikleri;

Hele bir dönüp geçmişlerine baksınlar,
Kaç bin yıllık çamurdur kişilikleri.
Korkunç gelmiyor bana hiç ölüm düşüncesi;
Bir ömrün hak edilmiş hasatıysa eğer.
Yaşamın o devingen yenilenme hevesi,
Erken bir ölüme bence her zaman değer.


Ben bir ejderin parlak pulum sırtında,
Birim düşer yerine birim çıkar sırasında.

XIX

Engel tanımaz saraylara bile girer acı;
Solgun bir oteldir yine de meskeni.

Üreyip zenginleşmektir çünkü onun amacı,
Çatlak aynalardan alır kendine gerekeni.
Özümler titizlikle aşkı da sevgiyi de,
Göz göz odalarıyla acının otel peteği.
Ürpertiyle geçen o pıhtı gecelerinde,
Konuk etmiştir kimbilir kaç kırık yüreği.
Otel ki, ebruli bir gurbet kamaştırır,
Sürme çeker yalnızlığın şehla gözlerine.
İnsanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır,
Uyuşuk bir zamanın seğiren derisinde.

Ey otel; ülkemin ta kendisisin sen benim!
Bazen seni küçültmek için otellere giderim.


XX

İki türlü acı var, biri güncelden doğar.
Acıdır günbegün kararan gazete haberleri;
İnsanı çözümsüzlüğün acziyle boğar.
İçine kanatır sessizce umurlu yürekleri.

Bu acı her zaman umut taşır yedeğinde,
Tutunur var gücüyle zamanın akışına.

İkincisi nakıştır duygunun gergefinde,
Kök salmış özümüzün karmaşık kumaşına.
İnsanın önüne geçilmez o kavrama isteği,
Acıya dönüşür doğanın dipsiz giziyle.
Hem odur hem de değil bir kuşun teleği,
İşleviyle çakışan kusursuz biçimiyle.

Hiçbir şeyi tam anlayamaz bilinç dediğin;
Acıyla tümlenir ancak türsel eksikliğin.



XXI

Düşünde görmüş beni doğurmazdan önce;
Mahallemizdeki çeşmenin yalağında,
Suyun dibinde yatıyormuşum öylece.
Hayıra yormuş annem bu düşü uyandığında.
"Sonra bir gün gerçekten doğurdum seni,
Yalakta gördüğüm o çocuk gibiydin."
Diye anlatırdı titreterek sesini.
"Tuhaf ama sen bana önceden gösterildin."
İşte bu gizemli düş-gerçek yüzünden;
Evlere taşınan sevecen bir suyun,
Çalkalanıp göz göz olmuş künhünden,
El almış yüreğimle ben her evin oğluyum.

Akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü;
Bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü.


XXII

Kendine yöneliktir sevda dediğin,
Sevgili onu varetmeye yarar ancak.

Açılır üstünde tensel isteğin,
Kılıfında bunalan bu tinsel sancak.
Sense ta derinden bütün benliğinle,
Hazırsındır birine adamaya ömrünü.
Sevdayla buğulanmış gözlerinle,
Görmezsin aynaların sana güldüğünü.

Ama diner zamanla içindeki fırtına,
Toz duman dağılır durulur ortalık.
Bakamazsın bile artık suratına,
Bir hiçtir sevgilim sandığın alık.

Gönlümdeki sevda seli taştan taşa atladı;
Ne kadınlar sevdim de haberleri bile olmadı.


XXIII

Birdenbire olur, beklenmedik zamanda;
İçinde belirsiz bir şey sezersin.
Yüreğinin yankılanan tınısında,
Bir şeydir de ne olduğunu bilmezsin.
Ne hüzündür, ne kederdir, ne acı;
Yalnızca kendisidir, kendine benzer.
Şöyle bir yoklamaktır sanki amacı,
Karıştırıp aklını geldiği gibi gider.

Ama ben inatla tetik durup bekledim;
Biraz daha bildim ki her seferinde,
İçimde bir taraz gibi sezinlediğim,
Hiçlikti özümün duygusal çeperinde.

İşte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri;
O hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri.


XXIV

Durup geçmişe baktım hüzünle bugün;
Bir otele iner gibi kendime indim.

Kunt acılarla incinmiş ve ölgün,
Sağnaklardan geçtim de sonunda dindim.
Yıllardır unutulmuş suskun varlığı,
Kanepenin altından bir cam bilye
Ve bir ilk öpüşün gizemli sıcaklığı,
Seslendiler derinden bizi de an diye.
Nedir ki zaten geçmiş dediğimiz,
İçinde közler bulunan külden başka;
Zaman zaman ürperip eşelendiğimiz,
Gereksinim duydukça sevgiye ve aşka.


Geçerek dününün puslu kapısından,
Geçmişle kurtulur insan dağdağasından.


XXV

Bir iblisim, bir meleğim var benim;
Aşk ve şiirdir gizli değil adları.
Bazen iblisim melekleşir, iblisleşir meleğim,
Dilimde dolaşır acı zakkum tatları.
Titrerim bir hullalı gibi,
Ateşler içinde seğirir der
Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.

Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgar acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda, pazarda ellerinde file.

Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;
Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.


Metin Altıok

Yerleşik Bir Yabancı: Metin Altıok

‘’Ben Metin Altıok, adanmış yüreği imgelerin.
Türkçenin gece gezen mahalle bekçisi’’



İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip.

Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk döneminde kelimeler ve renkler üzerinde kurulmuş olur.

Küçük Tragedyalar (Tan, 1982) adlı kitabındaki Bir Gün Ölürüm başlıklı şiirde şöyle diyor: ‘’Ölümü arayarak geçti / Bunca yılım / Kötü annem / Beni komşunun oğlu kadar seven’’. Bir insanın annesine böyle hisler beslemek zorunda kalması fazlasıyla yıpratıcı, kendisini annesinin gözünde komşunun oğluyla denk gören ve o kutsal anne sevgisinden uzak yaşamak zorunda kalan Altıok, ruhunu acılarla yoğurmaya erken başlıyor ve bu yalnızlığını Sarıl Bana adlı şiirinde şöyle anlatıyor: ‘’Bu yaşa geldim içimde hep bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden / İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken / Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana’’.

Altıok’un, arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı bu hikâyelerden birini Mehmet Taner yıllar sonra şöyle nakleder: ‘’Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’’ dedi birden. Yüzü karmakarışıktı. Mecazi bir şeyler söylüyor sanmış ama anlamamıştım. Anlatmıştı. Küçük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesi ve babası tarla işleriyle meşgul olurken, onu bir ağacın altına bırakmışlar. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş. Akrebin zehrini alsın diye çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup Altıok’la birlikte suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu. ‘Küçük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti. Yaşadığı bu travma ise Yolcu, Acı ve Yılan başlıklı şiirine şöyle yansıyor: ‘’Acı, ah acı; sokabilseydim seni / Zehirim bu kadar yük olmazdı bana’’.

Gençlik yıllarında Metin Altıok’u herkes ressam olarak bilir. Hatta Altıok bireysel olarak ya da arkadaşlarıyla beraber resim sergileri açar. Bu sergilerde sattığı resimler onun üç-dört aylık geçimini sağlar ve bu dönemde bir işte çalışmayacak olması Altıok’u mutlu eder. Çalıştığı hiçbir işte mutlu olmaz, zaten disiplinli bir çalışma ona göre değildir, üniversiteyi tam sekiz yılda bitirmiştir. Füsun Akatlı’yla beraber bir yuva kuran şairin bu yuvayı idare etmesi için para gereklidir. Füsun Akatlı’nın babasının ayarladığı bir işte memur olarak görev yapar, bu arada da okumaya, yazmaya ve çizmeye devam eder. Geniş bir okuma yelpazesi bulunan Altıok şiirde en çok Lorca, Ezra Pound, Nerval, T.S. Eliot gibi isimlerden etkilenir ama bu etkiyi şiirine yansıtmaz.


Edebi Yolculuk

O dönemde İkinci Yeni rüzgârı esmektedir, toplumsallıktan uzak biraz daha bireysel ve anlaşılması güç şiirler yazılmaktadır. Altıok’un şiirleri biçim olarak değilse bile anlayış olarak İkinci Yeni’ye yakın özgün bir şiirdir. Eşi Füsun Akatlı ise bu konuda: ‘’Metin Altıok şiirde kendini İkinci Yeni kuşağına yakın görmüştür. Şiiri onlarınkine benzemez ama şiiri onlar gibi anlar, onlar gibi yaşar’’ demiştir. Şiirlerini Soyut Dergisi’nde yayınlamayı sürdüren Metin Altıok’un henüz kitabı yayınlanmamışken 1976 yılının Nisan ayında Milliyet Sanat Dergisi’nde Behçet Necatigil, Altıok’un Soyut’taki şiirleri için: ‘Dergilerde şiir konusunda en çok onunkiler düşündürdü, zenginleştirdi beni. Soyut Dergisi’nin Ocak ve Mart sayılarında taze bir duyarlılığın sekiz şiiri. Meseledir.’ der, Behçet Necatigil o sekiz şiire bakıp Altıok’un derin bir ‘mesele’ olduğunu anlar, derin ve acı bir mesele.

1976 yılında ilk şiir kitabı olan Gezgin, Dost Yayınları’ndan çıkar. Daha sonra; Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılaptan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler adlı kitaplar şairin edebiyat yolculuğuna eşlik eder. Bu kitaplarda ağırlıklı olarak; acı, aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma ve kaçış temalarını işler. Metin Altıok bu kitaplara ek olarak Şairin İlk Atlası adlı deneme kitabını da okuyucuya sunar.

İlk kitabı Gezgin, 35 yaşında yayınlanıyor bu kitap yayınlandıktan sonra Politika gazetesinde Turgut Uyar kitap hakkında şöyle bir yorum yapıyor: ‘’Metin Altıok birden yetkin bir ozan olarak karşımıza çıkıyor. Kusursuzluğun o ürkütücü sessizliğiyle… Metin Altıok şiire başkaldırmıyor, sanki ona boyun eğiyor gibi. Büyük bir tatla okudum Gezgin’i. Uzun zamandır duymadığım bir şiir tadıyla’.

Öğrencilik yıllarından itibaren sürekli siyasetle iç içe olmuştur Altıok. Bir parti üyesidir ve bu partinin çalışmalarına aktif bir şekilde katılıp ömrü boyunca da desteklemiştir. Burada enteresan olan şey siyasetle bu denli içli dışlıyken şiirine yansımayan siyasi olgulardır. Şiirlerinde sosyalizmden, savaşlardan, ekmek kavgasından ya da gelecek için umutlu günlerden bahsetmez. Düşüncelerini ve politikaya dair fikirlerini düz yazılarında okuyucuyla paylaşan şair, şiirlerinde bu tutumdan uzak durur. Bunu, ‘kimliğini şiir okuyucusundan kaçırma’ ya da ‘kendini gizleme’ olarak yorumlama hatalı bir çıkarım olacaktır. Zira Altıok, şairin nasıl olması konusunda şunları söylüyor: ‘‘Şair, iç yaşantısını ve iç değerlerini dışa vurmalıdır. Çünkü her şair şiiriyle olunması gereken bir insan modeli çizer. Duygudaşlık yoluyla okuru bu modele yönlendirir. Şairin nasıl biri olduğu bu insan önerisinde gizlidir’’. Tüm bunlar Altıok’un şiire verdiği önemin bir göstergesidir, şiiri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak ona göre değildir, çünkü şiir daha naif, daha ulvi bir meseledir, günlük siyasi uğraşlar şiirin bu hassas dokusuna zarar verebilir.


Pars ve İntihar

Çalkantılı bir hayat yaşar Metin Altıok, çünkü ait olduğu bir yer yoktur. Kendini hiçbir yere ait hissetmez sürekli bir yolculuk ve arayış halindedir. İlk kitabının adı Gezgin ikincisi ise Yerleşik Yabancı’dır. Şair, Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir. Bu gezgin ruh ve yabancılık hali günlük problemlerle de birleşince şair Metin Altıok eşi Füsun Akatlı’dan ayrılır ve Bingöle’e felsefe öğretmeni olarak atanır ya da sığınır.

Küçük Tragedyalar (1982, Tan Yayınları) Altıok Bingöl’e gittikten yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Kitap kızı Zeynep’e ithaf edilmiştir. Altıok kitabın başında Ernest Hemingway’in içinde on tane kısa öykü bulunan Klimanjaro’nun Karları adlı kitabından bir pasaj aktarır okura: ‘’Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır… Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor’’. Kitabın Bingöl’de yazıldığını bilmeseydik eğer bu küçük alıntı bizler için pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bu bilgiden sonra taşlar yerine oturuyor ve şairin kitabına neden böyle bir başlangıç yaptığını anlıyoruz.

Altıok Bingöl’e öğretmen olarak atandığında yeni bir dünyaya adım atmış gibi olur. Tek başına etrafında hiçbir tanıdığı yokken, iklimine, insanına ve hatta diline yabancı olduğu bir şehirde yaşamaya alışmak onun için zor olmuştur. İlk aylarda maaşını alamadığı için ucuz, kirli ve soğuk otel odalarında kalmak zorunda kalmıştır. Kendi deyimiyle Bingöl onun için berbat bir yerdir. Şairin hayatında bir kırılma noktası olmuştur Bingöl’e gidişi. Toplumun diğer yüzünü, acılarını, sorunlarını, kavgalarını daha yakından görmesi bu gerçeklikleri şiirine ustaca taşımasına yardımcı olmuştur. Artık kullandığı imgeler daha karanlık ve umutsuz bir hal almıştır; yabancılık, korku, ölüm, yoksulluk, otel odaları Altıok’un şiirinde belirgin bir hale gelmeye başlamıştır.

Bingöl yıllarında ilk defa intihar eylemini şiirine konu etmiş ve Tezgahında Acının adlı şiirinde şöyle demiştir: ‘’Bunun için intihar / Parçasıdır hayatın’’. Yazarın yoğun olarak yaşadığı bunalım ve yalnızlık onu intihar düşüncesine sevk etmiş ve intiharı bir kurtuluş olarak görmüştür. İlerleyen zamanlarda intihar düşüncesi aklında iyice yer etmiş ve bileklerini keserek bu acıdan kurtulmak istemiştir. Yaşadığı bu acı olayla ilgili şu dizeleri yazar Altıok: ‘’Köstekli şiiri ikide bir / Cebinden çıkarıp bakan / Şair ne oldu sana? / Kaç dikiş atıldı / Bileğindeki çentiklere? / Örselenmiş onurunla / Şimdi nerdesin?’’

Metin Altıok Bingöl’ün karlı dağlarında kendini yabancı bir pars olarak hisseder. İzmir Karşıyaka’da ömrünü denizle iç içe geçirmiş birinin bu karlı dağlar altına ne işi vardı? Hikâyede Hemingway’in de sorduğu gibi ‘Bu kadar yükseklikte o pars ne arıyormuş?’.

Kendini arıyordu Altıok, hiçbir yerde bulamayacağına emin olduğu kendini. Düşüp kalmaz o karlı dağlarda şair, alışır bir zaman sonra Bingöl’e. Hatta bir zaman sonra sevmeye başlar o karlı dağları, ikinci eşi Nebahat Hanım’a şunları söyler gülerek: ’’Beni hâlâ şaşkınlığa düşüren şey Bingöl’de gördüğüm şair muamelesiydi. O muameleyi bir başka yerde görmedim’’.


Acı Üzerine İnşa

Türkiye’de yavaş yavaş bir burjuva sınıfı oluşmaktadır, toplum siyasetten uzaklaşıp bireyci bir tüketim toplumu haline gelmektedir. Bir ‘meselesi’ olan şair bu gidişattan son derece rahatsızdır ve bu durum onun için acı vericidir. Kızı Zeynep’e yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘’Zeynep’ciğim, seni bilmem ama ben hayata karamsar bakıyorum ve bu karamsarlığımın nedeni gittikçe çoğalıyor. Çünkü her saati pislik ve kan, konserve kutusu, naylon poşet, şampuan; her saat gırtlağımızı zorlayan bir çöp yığını oldu şimdilerde yaşanan. Çünkü spor toto, loto, altılı ganyan; iğdiş bir umutla sahici kılınan bir yalan oldu hayatımız’’. Toplumun bu hali onu yazmaya yönelten temel sebeplerdendir. Dışarıdan bakıldığında daha çok bireysel bir şiir olarak gözüken Altıok şiiri aslında toplumcu bir şiirdir. Bu toplumsal temalara açık olarak değinmese de anlattığı bireysel temalar ortak bilinçaltımıza hitap etmektedir yani evrenseldir. Bu konuda şunu söylüyor Altınok: ‘’Ben demek öznel duygularla dolu bir bencillik anlamına gelmemekle beraber, yığına değil insana seslenen şair için ben demek sen demekle eş anlamlıdır’’.

Herkesten çok kendini hırpalayan, hayatla bir türlü barışamayan Altıok kısaca acı üzerine kurmuştur şiirini. Ölümünden sonra, 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplu şiirlerinin adı, tam da şaire yakışacak bir biçimde ‘Bir Acıya Kiracı’ olarak seçilir. Acı, Bir Acıya Kiracı, Yolcu Acı ve Yılan, Tezgâhında Acının, Acılarla Sorularla isimli şiirleri bile Altıok’un şiiri hakkında bir şeyler söyler bize. Bu temadan yola çıkarak şiirlerine yön vermesi kuşkusuz çocukluk yıllarına dayanır, sorumsuz bir anne, silik baba imajı ve yoksulluk.

Metin Altıok, Füsun Akatlı ile evlendikten sonra çevresi büyük bir değişime uğramış ve burjuva diye tabir edilen bir kesime yakınlaşmıştır. Oturup kalktıkları mekanlar, dostları ve vakit geçirdikleri kişiler ‘kentli’ insanlardı. Tüm bunlara rağmen Altıok doğayla arasındaki ilişkiyi sıkı tutmuş ve bunu şiirine büyük bir incelikle yansıtmıştır. Göç şiirinde: ‘’Bir daldan bir orman çıkaran / Usumuza her zaman’’, Bir Hüznün Dokusu şiirinde: ‘’Değiştirir senin de sesini / Bir akşam vakti iniltili ağaçlar’’, Ormanların Gümbürtüsü şiirinde ise şöyle diyor: ‘’Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden’’.


Madımak’ta Ölüm

Bulunduğu ortam, hayatındaki insanlar, evlilikleri her ne olursa olsun Metin Altıok bu toprakların insanıdır, bu topraklarda yaşayan herkes gibi, bir tarafından toprağa tutunmuştur ve bunu da okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu toprak sevgisinin kaynağını ve şiirinde neden kullandığını şöyle ifade ediyor Altıok: ‘’Bir toprağı anlatmak değil mi ki / Bir insanı anlatmaktır biraz da’’. Evet, Altıok bu toprakları anlatıyor şiirinde, yani bizi.

Ama içimizden bazıları Altıok’u ne yazık ki anlamadı. 2 Temmuz Cuma günü Sivas’ta düzenlenecek bir anma etkinliğine gitmeden önce ikinci eşi Nebahat Hanım’a tüm kitaplarını ‘sen de imzalı kitap setim yok’ deyip imzalıyor ve eşine elvedasını böyle yapıyor. Anma şenliklerinin yapıldığı şehirdeki Madımak Oteli’ne yapılan saldırıda acı bir şekilde 33 yazar, 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybediyorlar.

Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen Altıok’u bir gün önce panelde dinleyen bir doktor fark ediyor ve nabzı sıfır olmasına rağmen şaire sahip çıkıp müdahale ediyor. Şair beş gün boyunca tedavi görüyor lakin 9 Temmuz Cuma günü daha fazla direnemeyip hayata gözlerini yumuyor.

Sözlerimizi Altıok’un Birini Bulurum adlı şiirinin son kısmıyla bitirelim: ‘’Biri mutlaka vardır / Zonguldak’ta, Sivas’ta / Yakında ya da uzakta / Binlerce baca arasında / Dumanı lekesiz biri / Ama ben anlaşılan / Kendimi karıştırıyorum’’.

Sınıfı geçmek için dua

kendimden başka
kimseye kızmıyorum
kendime yakıştırmadığım her davranış
her söz
kalbimi
içinde Yusuf’un olmadığı bir kuyuya düşürüyor
yaşamaktan
sınıfta kaldım
oysa
sınıfımı geçmek için anneme söz vermiştim

ölüm hak, ecel gerçek
ancak merhametsizlikten de
ölüyor insanlar

omuzlarımda dağlar
avuçlarımda ardıç kuşu
taşıyorum
ve kalbimde umudum

Allah’ım…
her hatamdan sonra merhametinle
yeniden fırsat veriyorsun
utanıyor, nadim oluyor ve şükrediyorum
konuşmaya sözüm, başımı kaldırmaya yüzüm yok.

Allah’ım…
gönlümü, davranışlarımı, sözlerimi
sıraya koymama yardım et
günahkarım, başım önümde, mahcubum
cennetinden
ayakta duracak kadar bir yer istiyorum.

İbrahim Çolak

Görüşürüz İhtiyar

İnsan ömür boyu kendine dolanan bir bağ
Gibi konuştu, gibi söyledi, gibi sevdi
Seyrek neşe, biteviye dalgınlık, borçlu sabahlar
Bir şehrin ortasında hep yaşıyor gibi yaptı

İlkeli ve tarafsız bir haber gibiydi yeryüzünde
Herkes dinliyor gibi yaptı, çiçekler hariç
Hiçbir markaya yer açmadığı göğüs kafesinde
Biraz tütün biraz susam kırıntıları vardı

Herkes derdi, herkes farklı yerlerinden sancıyor
Oysa kader bulanık değil, her şey çoktan olmuş
Gibi çekildi, gibi sustu, gibi tek başına
Anlatmadı yağmur neden ıslatmıyor toprağı

Gitti ama bilseniz kimse görmedi gidişini
Koca bir günah gibi yürürdü, öyle durdu
Öldü bir suç olarak bir itiraz olarak öldü
Çıktığı bütün yollara yüreği dağıldı

Yağız Gönüler

Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek

Tavan arası penceresinden görüyorsun tepeyi, servi ağacını, köylülerin unuttuğu patatesleri bulmak için her alacakaranlıkta keşfe çıktığın tarlayı. Kabukları sen yiyip, içini karnı hep aç olan Mur’a ayırıyorsun.

Oğlun öylesine sıskaydı ki zayıflıktan kemikleri sayılıyordu. Önce maviye dönen sonra akşam karanlığında gözden kaybolan bir tepe, hiçbir yere gitmeyen kıvrımlı bir yolun kenarına dikilmiş bir servi ağacı ve karların erimesiyle çamur deryasına dönüşmüş bir tarla.

Tavan arası penceresi artık mutsuzluğunu kelimelere sığdıramayışından, artık sevilmeyişinden ve yemek yapmayışından bu yana dünyayla tek bağlantın.

Tarla boş sayfanın, ekin alanları satırların, servi ağacı da kalemin yerini tutuyor.

Pencere ve tavan arası sürgünde ölen eski mülk sahibine aitti, sandalye ise senin dilini bilmeyen Tatarlara ait. İpi sen ekledin.

İp tavan kirişine tutturulmuş, düğüm hazır.

Donmuş patates ararken ellerinle eşelediğin saban izlerine bir adım ötede bulunan Alabuga Mezarlığı’ndaki cenazene katılmayacak olan Mur, “Kendini asmakla iyi etti” diyecek.

“Hırsız”, “pis hırsız” diye bağırmıştı dün sana tarla sahibi. Patatesi arkanda saklayarak ondan özür dilemiştin ama suç delilini geri vermemiştin.

Bu olayı Mur’a anlattığında, omuzlarını silkti.

Mur’a artık bu hayata dayanamadığını, kendini asacağını söylediğinde duymamazlıktan geldi.

Kendini asmayacaktın, eğer oğlun daha az acıksaydı, yazmak için bir masan olsaydı ve düşman yararına casusluk yapmakla suçlanan kocan ve kızın Alya’dan haber alsaydın. Bir yıl önce tutuklanmışlardı. Belki de idam edilmişlerdi.

Kendini asmayacaktın, eğer daha az üşüseydin, Alman ordusundan kaçan yazarları taşıyan kamyonda Alabuga’ya kadar gitmek yerine Çistopol’da inmiş olsaydın.

Kendini asmayacaktın belki, eğer Boris Pasternak Moskova metrosunda beş dakikalık bir karşılaşma neticesinde beş yıldan uzun sürmüş bir mektuplaşmaya aniden son vermemiş olsaydı. Rilke ateşli mektuplarına cevap vermiş olsaydı, genç eleştirmen Bakhrakh’ın sabrını tüketmemiş olsaydın, Berlinli yayıncın Abraham Vichniak aşk mektuplarını sana tek kelime etmeden iade etmemiş olsaydı.

Kendini asmayacaktın, eğer daha az yoksul olsaydın, yazmaya devam edebilseydin ve kocanın en yakın arkadaşı yakışıklı Konstantin Rodzeviç ilişkinizi bitirmemiş olsaydı.

Yaşanmış ya da yazılmış olsun, tutkularının, sevdalanmalarının listesi uzayıp giderdi.

Bir mahkumun öteki mahkûmla kendisini ayıran duvara vurması gibi yazıyordun. Yapayalnız olsan da bu dünyanın bir parçası olduğunu hissedesin diye. Yalnız ve yoksuldun, dört bir yana saçtığın kelimeler açısından ise zengin.

Bir kiriş, bir ip, bir sandalye ve acılar yüzünden taşa dönmüş yüreğin. Bakışların, başının üstünde sallanan düğümden servi ağacına kadar kıvrıla kıvrıla giden siyah çamura ve aniden karanlığa gömülen tepeye gidiyor.

Karar vermek için neyi bekliyorsun?

Üstüne çıktığın sandalyeden inmen, ipi kirişe doğru geri atman için tek bir seslenme, kapını çalan tek bir el yetecekti; kendini başka bir sefer asacaktın, zira bu söz sürekli dilindeydi, ölüme kendi seçtiğin tarihi kabul ettirmeye kararlıydın hep. Ölümün önüne geçmeye.

Kararsızlık bütün enerjini alıyor. O melun sandalyeden inemiyorsun, sandalyenin çivileri ayak tabanlarına kadar ilerlemiş gibi çakılıp kalıyorsun, her ne kadar ellerini oynatmaya devam etsen de. Bu, zaten zorluklar karşısında hep yaptığın bir hareketti.

Sağ elinin tersiyle, omzunun üzerinden havaya vuruyorsun. “Başa gelen çekilir” diyor elin.

Yaşlanmış ellerin, toprağı eşelemekten, yer bezlerini sıkmaktan, arkasını döndüğü anda yeniden biriken inatçı tozları süpürmekten aşınmış. Aynaların önünden geçerken, yüzündeki derin kırışıklıkları, belirginleşen damarlarını, yaşlı bir ağaç kabuğu gibi çatlayan cildini bir daha görmemek için gözlerini kapatıyordun.

Yumuşak, pürüzsüz bir çocuk eli beliriveriyor gözkapaklarının altından. Karınları doysun diye, en azından sana söylenmiş olan buydu, kızlarını emanet ettiğin yetimhanenin kapısında eteğine yapışıyordu bu el, sen ise ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan hasta kız kardeşiyle bir an önce eve dönme telaşındaydın.

Feci derecede pis bir battaniyeye sardığın ateşler içindeki hasta kızınla, zeka geriliği nedeniyle senin adını telaffuz etmekte zorlandığı için kız kardeşinin adını haykıran küçük kızına bakmadan yetimhaneden ayrılıyordun.

Sevilmeyen İrina, okşanmayı bekleyen bir köpek yavrusu gibi etrafında dönüp duruyordu. Bitleri yok etmek için kazınmış kafasıyla, tüyleri yolunmuş bir kuş İrina.

Yetimhanenin kapısı arkandan kapanır kapanmaz, bir metronom gibi düzenli bir şekilde kafasını yere vurmaya başlamıştı İrina.

Merhamet duymanın zamanı değildi. Moskova’ya giden yolu bulmak, yoğun siste, her zamankinden daha erken inen gecede yolu kestirmek zorundaydın. Taş kesilmiş karın üstünde. Özellikle de eteğine yapışan küçük ellerden uzaklaşmak zorundaydın.

Alya’yı ölümden kurtarmak önceliğindi, yaşama nedenindi.

Üstün zekalı bir çocuk olan Alya daha sekiz yaşındayken günlük tutardı, oysa İrina dört yaşındayken konuşamıyor ve hâlâ altına yapıyordu.

Hayırsever kimselerin kapına bıraktıklarıyla karnını doyuran, etraftan toplanan odunla ısıtılan Alya bir aylık bakımın ardından ayağa kalkmayı başardı. Sıtmayı yendiğinde, sen de “öteki”ni hatırladın ve yetimhanenin yolunu tuttun.

“İrina öldü” demişti kapıdan girer girmez bir çocuk sana. Diğer çocuklar gibi açlıktan ve bitkinlikten ölmüştü. Günlük iki öğünü iki sıcak su çorbasıydı, ilkinin içinde bir lahana yaprağı vardı, ikincisinde de lezzet versin diye sayılı mercimekler.

İki aydır üstünden çıkarmadığı kirli pembe elbisesiyle ölmüş ve gömülmüştü ama sarı saçları yoktu; kafası bir mahkûmunki gibi tıraş edilmişti.

Ölümünden bu yana yirmi yıl geçse de bu olayı düşünmekten imtina ediyorsun, sadece gerektiğinde hatırlıyorsun, nadiren adını anıyorsun.

27 Kasım 1919’da Moskova yakınlarındaki Kurskevo köyündek yetimhane için yola çıkış, orada çocuklar daha iyi beslenecek” diye yazıyorsun günlüğüne.

“Sıkı sıkı giydirilmiş Alya için üst bas, iki kitap ve bir defter İrina’nın üstünde aynı elbise.”

Büyük olan çocuğunun önünde diz çökerek, ona mümkün olduğunca çok yemek yemesini öğütledin. Özellikle de annesini unutmamasımı.

“Bunların hepsi bir oyun sadece” diye açıkladın ona. “Küçük yetim rolu oynayacaksın. Yetimhanede değil sarayda yaşaman gerekirken, saçların kazınacak, ayaklarına kadar gelen uzun ve kirli bir pembe elbise giyeceksin ve boynuna bir numara asılacak. Sana dediğim gibi, bu bir oyun, müthiş bir şey değil mi? Harika bir macera olacak, çocukluğunun en büyük macerası. Anlıyorsun değil mi Alya? Bir tek seni sevdiğimi sakın unutma.”

Zaten ne söylediğini anlamayacak olan İrinaya tek kelime etmedin, kuş beyni her şeyi tersinden anlardı, yoksa kızağı az kalsın devirecek olan kar fırtınasından korkar ve yetimhanenin gri ve kasvetli binası karşısında ellerini çırpmazdı. Ondan bir ay hiç haber almadın. Düşüncelerin, hareketlerin Alya içindi. İrina bekleyebilirdi. Sarı saçlarını, ince boynunu, kaskatı olmuş pis elbisesini görüyorsun şimdi. Karnının aç olması, “dudu dudu” diye şarkı söylemesini engellememişti. Açlıktan uyuyamadığı zaman şarkı söylerdi, demişti arkadaşları sana. Onu da kız kardeşiyle birlikte eve geri getirseydin daha iyi olacaktı, yerin daracık olsa da, evyede bulaşıklar yığılsa da, on beş metrekarede ona da küçük bir yer bulsaydın, Alyaya olan sevginden birazını da ona verseydin.

Yüreğinde iki kızına da yetecek yer yoktu. Alyayı beslemek için İrina’nın payından kırpardın, İrinayı Alya’nın eskileriyle giydirirdin. Onu hiç öpmezdin.

Bu görüntüler hatırındayken nasıl hayatta kalabilirsin ki, Mur’un dünkü hakaretlerini, yarın NKVD’deki soruşturmanı, kocan ve kızının “artık mahkam listesinde isimlerinin olmadığını, yani idam edildiklerini nasıl unutabilirsin, komunizmin estetik anlayışına uymadığı için şiirlerinin yayımlanmadığını ve bulabileceğin tek işin Yazarlar Birliği’nin lokalinde bulaşıkçılık olduğunu nasıl unutabilirsin ki.

Daha yaşamalı mısın yoksa ölmeli mi, onu bile bilmiyorsun.

“Hırsız” diye bağıran köylünün sesi Alabuga’nın havasını delip geçiyor, yüzü bir saban izinin üstünde dalgalanıyor. Tavan arası penceresinden görünüyor, ikinci kere hırsız kelimesini tekrarlıyor sanki bir kere yetmezmiş gibi.

Ayağın, ayaklarının altındaki sandalyeyi itiyor, ipin insafina kalıyorsun. İp boynunun etrafında daraldıkça dünya da küçülüyor Köylü, tepe, tarla, bir fırtınada kaybolup gidiyor. En son giden de kurşunkalem gibi budanmış servi ağacı, kısa hayatının simgesi.

Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek
Venus Khoury-Ghata
YKY Yayınları

Bercestelerim