KADERİMSİN SEN EY YALNIZLIK

Aldın beni yalnızlık deryasından, 
Umudum oldun, sessizliğimin ilacı. 
Nasıl iyileşirim derken,
Aldığın yere bıraktın beni...

Kayboluyorum yalnızlığımda,
Gün be gün dalıyorum yalnızlık denizine.
Yüzme bilirim sanmıştım,
Meğer yalnızlık benim kaderimmiş bilemedim...

Ey YALNIZLIK ben yine geldim;
Hoş geldim sefa geldim.
Hüznümü, dertlerimi, kederlerimi yanimda getirdim,
Kaderimsin artık biliyorum; başıma taç ettiğim yalnızlık...

Kaderimsin sen ey yalnızlık...
Aldığı yere geri bırakacak kimseyi istemem.
Yalnızlık ihanet istemez; vefa ister, cefa ister, hüzün ister...
Artık aldatmayacağım seni!

Uğur Uyanık 

Burada Kalamam, Başa Dönemem

Yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
Koşumun gıcırdar ölmek dilerim
Bağrım kaynıyordur yüklerim ağır

Süleyman Çobanoğlu, Tekfurun Kızı.

 

Vuruldum. Kendi evimde vuruldum. Her şey yolunda ve hepimiz güvendeyken vuruldum. İki bıçak, bir tornavida, bir de mermi yarasıyla tanış olunca vurulmanın ne olduğunu az buçuk anlayabiliyor insan. Size yemin ederim ki vuruldum. Ellerimle kapatacak, akan kanı durduracak bir yaram yok ama vuruldum. Bu, vurulmaların en kötüsü. Tümden vurulmak, vücudunun her zerresinde o acıyı hissetmek, varlığının bütünüyle sarsılması, acıyla inlemek için bile ağzını açamamak, kalbine dünyanın tüm hüznünün yüklenmesi ama susmak, dudaklarını ısırıp parçalamak, öylece orta yere uzanıp Allah’ın çaresizlerinden olmak, dua etmeyi unutmak ve evini, kendini, tüm iyi günleri. Size yemin ederim ki vuruldum. Bakın işte karşınızda gördüğünüz bu adam bütünüyle bir yara. Vurulmanın ardından açan bir yara. Ölmekten ve vurulmaktan oluşan bir yara.

İnsan bu yarayla nasıl devam eder peki? Ona bakanlar ne görür; bir pazar yerinde, meyve tezgahlarının önünde, çalışırken, not alırken, ağaç gövdelerini dikkatlice izlerken, mecburen gülerken, nezaket gösterirken, halat düğümlemeyi öğrenirken? Oysa onlar aramızdalar, kantin sırasında, akraba düğünlerinde, Whatsapp gruplarında, belki de oturma odamızda, hep oradalar, yanı başımızdalar. Tümden vurulanları kolay fark edemezsiniz topluluklarda çünkü herkesten daha çok “her şey yolunda” mesajı verirler çevrelerine ve uyum içerisinde yaşamaya çabalarlar. Çünkü artık korkulan olmuş, kervan dağılmış ve ne şimdiden ne de gelecekten bir umut kalmamıştır. Yapılacak tek şey artık yaşamaktır; yemek yemek, okula gitmek, işten eve dönmek, kötü esprilere gülmek ve tekrar gülmek. Gülmek kısmı önemli çünkü ne kadar çok gülerseniz insanlar size o kadar az “iyi misin?” sorusunu yöneltiyor ve iyi olduğunuza kanaat getiriyorlar.

Tümden vurulmuşlar için hayat artık biriktirilecek güzel günlerden değil bir an önce bitirilmesi gereken günlerden oluşur. Saatlerin, günlerin, haftaların ve yılların anımsattığı tek şey sona yaklaşmak ve sonlanmak, belki de sırlanmaktır. Bir şey olur ve insanın zamanla kurduğu ilişki kopar, günleri değil de artık saçındaki beyazları, göz kenarlarındaki kırışıklıkları, ağrıyan kemiklerini saymaya başlar. Ne mutlu bize Tanrım, ne mutlu ki ölmek var, ağrıların, aşkların ve sevmelerin bir sonu var; yeniden ne mutlu bize Tanrım, bize bir ölmek yarattın ve üstelik bunun sorumlusu biz değiliz. Bir de şu yaşamak olmasa.

Peki nasıl devam edeceğiz şimdi? İnsan tepeden tırnağa, tümden vurulmuşken bu yara koleksiyonuyla nasıl devam eder? İnsan kendini teskin etmek için cevabını bilse de bazı soruları tekrar tekrar sorar, kendisine ve çevresine. Nasıl devam edeceğimizi elbette biliriz, sadece tetiği çeken o eli bir daha göremeyecek olmanın gerçekliğiyle yüzleşmek istemeyiz çünkü özleriz. İnsan en çok kendine tetik düşüren elleri özler ve unutmaz, o ellerin sahibini ömür boyu unutamaz. Unutmayalım. Hiç.

Kavga bitti ve de savaş. Façamız o biçim dağıldı. Dümdüz olduk. Şehrin orta yerine diz çöküp nereye döneceğimizi tartışıyoruz şimdi. Atlarımız ve taze meyvemiz yok, bitmeyen borçlar, hayal kırıklıkları ve alaycı gülümseyişler var üzerimizde. Bir savaştan daha mağlup ayrılmanın şerefli yalnızlığı. Tanrım yenilmek diye bir şey olmasaydı nasıl büyürdü insanın kalbi, nasıl şekil alırdık dövülmeseydik eğer hayatın demir örsünde ve ben kim olurdum, neyden yapılırdım olmasaydı yenilmek?

Nereye döneceğimi bilmiyorum. Kendime gelmek, ağzımdan akan kanı silmek ve aynaya yeniden bakabilmek için nereye gideceğimi bilemiyorum.

Kasımpaşa’da çorba içiyoruz Muzaffer Serkan Aydın ve Soner Karakuş’la beraber. “Efendim, duyamadım” diyorum dolu gözlerimi yerden kaldırarak. “Burada kalamazsın ve başa dönemezsin / Gitmek zorundasın. İsmet Özel, Of Not Being A Jew.” diyor Serkan Aydın. Babamın hastane raporunu ilk Serkan abiye atmıştım, kanserden ne yazık ki en iyi o anlar diye “anneye sahip çık Gökhan’ım, geliyorum hemen” demişti. Babam öldüğünde de ilk Soner abiyi aramıştım işten eve dönerken, ölümden en iyi o anlar diye. Neredeyse benimle beraber kavuşmuştu eve ve babamın cansız bedenini 5 kat indirirken cenaze arabasına, battaniyenin bir ucundan da o tutuyordu. Öğrendim ki edebiyat insana sadece estetik bir doyum sunmuyor, aynı zamanda sarsılmaz yol arkadaşları da kazandırıyor.

İşte yine beraberiz, peki ne için? Yıllardır beraberiz ve birbirimizi suskunluğumuzdan tanıyoruz. Ben anlatmasam da anlıyorlar bu sefer ne için sustuğumu. Serkan Aydın “yeni şiir var mı?” diye soruyor “var” diyorum başımı yerden kaldırmayarak. Üçümüz de biliyoruz ki insanın yaralandığı yerde mutlaka şiir vardır. Şöyle yazmıştı Soner Karakuş: “Yarayı aldık, kurşun içerde kaldı” ve Muzaffer Serkan Aydın: “Şimdi biri çıkıp vursa beni / İnan kendini daha çok yaralar”.

Sessizlik.

Hayat bazı anlarda fazlasıyla vazgeçilebilir gibi geliyor insana. O büyük idealler, öğretiler, sözler, hayaller hepsi önemini ve değerini yitirip koca bir boşluğa dönüşebiliyor. Bu fazlasıyla korkutucu çünkü elinizi atıp tutacak hiçbir şey kalmıyor ve zihninizde yankılanan tek şey gitmek oluyor. Gidersek her şey çözülecek ve her şey daha kolay olacakmış gibi hissediyor insan o anlarda. Oysa kalmak gibi gitmenin de bir bedeli vardır, bazen size bazen de sizden sonrakilere ödetilen bir bedel. Dünyada kalmak ve kalmaya devam etmek büyük bir meydan okuma ve cesaret isteyen bir iştir. Her şeye göğüs gerip her akşam o yatağa girmek ve tüm bu saçmalıklara rağmen her sabah uyanıp dünyaya koyulmak büyük bir kuvvet ve cesaret ister. Ama biliyorum ki insan bazen yorulur, hatta bazen yorgunluğun ta kendisi olur. Böyle anlarda devam etmek her şeyden daha zordur, biliyorum, ama bu zorluğa göğüs germek gerekiyor. Bazen bizi dümdüz etmesi, bazen de o zorluğun üstesinden gelmek için göğüs germek gerekiyor.

Bazen düşünüyorum, her şeyden vazgeçmek değil, her şeyden vazgeçebilme ihtimaline ve gücüne sahip olabilmek insana dayanma, devam etme gücü veriyor. Devam edeceğiz.

Devam edeceğiz çünkü bu aldığımız ilk yara değil ve son da olmayacak. O son yarayı alıp yerle bir olana kadar devam edeceğiz. Sokaklarda, yoksul kasabalarda, berbat otellerde, 2+1 giriş kat evlerin oturma odalarında paramparça olana kadar devam edeceğiz. Sana söz parçalanacağız.

Üzgünlük her zaman yavaşlatmaz ve hareketsizleştirmez insanı, bazen de üzüntü bitip tükenmek bilmeyen bir enerji verir insana, her yere koşturursun, her işi yaparsın, her yerde olmaya çalışırsın çünkü bilirsin ki durduğun an kendinle ve yaşadıklarınla baş başa kalacaksın, daha çok üzüleceksin, keşkeleri ve acabaları daha derin düşünmeye başlayıp derdine yeni dertler ekleyeceksin. İşte bu yüzden üzüntülü insanları bazen herkesten daha çok hareketli görürüz, yaşadıkları olayı atlattıklarını ve iyileştiklerini düşünürüz. Ama bu gerçek bir iyileşme değildir. Bilirsiniz, ölüm döşeğindeki hastalar ölümlerine yakın canlanır ve toparlanırlar, buna ölüm iyiliği denir.

Sevinebilirsin, şimdilik iyiyim.

Bazen tüm gücümüzü ve dikkatimizi biri olmak, bir şey olmak ve bir şeylerden uzak durmak için harcarız. Onun için çalışır, çabalarız, yıllarca. Fakat kaderin tuhaf bir oyunudur ki insan hep olmak istemediği o şeyle suçlanır, imtihan olur. Tüm hayatımızı harcadığımız ve bin kere düşünüp bir kere adımladığımız dünya, bizi bu kirli sokaklara mı getirecekti yani? Bunları mı duyacaktık yani filmin sonunda? Bu muydu uğruna yaşamayı göze aldığımız, canımızı peşimiz sıra sürüklediğimiz dünya?

Kaçtığın her şeyin seni eliyle koymuş gibi bulması ne tuhaf. Kaçmak üzerine düşünürken aklıma Deleuze’ün kaçış çizgisi kavramı geliyor. Diyaloglar’da şunu söylüyor Deleuze: “Kim bize bir kaçış çizgisi üzerinde bütün kaçtıklarımızı tekrar bulamayacağımızı söyleyebilir? Sonsuz ana babadan kaçarak, kaçış çizgisi üzerinde Oidipus oluşlarının hepsini tekrar bulmuyor muyuz? Faşizmden kaçarken kaçış çizgisi üzerinde faşist katılaşmalara yeniden rastlıyoruz. Her şeyden kaçarken, nasıl anavatanımızı, iktidar oluşlarımızı, alkollerimizi, psikanalizlerimizi, ana babalarımızı yeniden oluşturmadan kaçabiliriz?”1

Kaçamadık.

Dün sabah bir şiir okudum, erken vakitte. Osman Konuk: “Kendi en yükseğinden itilince herkes incinir” diyordu. Telefonu çıkartıp mesaj attım kendisine ve çok geçmeden cevap geldi, şöyle diyordu mesajın sonunda: “devam edeceğiz kardeşim”. Peki Çince’den bile zor olan bu yaşamaya nasıl devam edeceğiz Osman abi?

En derin oyuğu hep en sevdiklerimiz açar kalbimize çünkü aşkta olduğu gibi acıda da geçiş üstünlüğü vardır sevilenin. Ama yine kırılıyoruz, bir daha toparlanmamak üzere kırılıp dağılıyoruz. Üzüldüğümüz şey dağılmak değil de onun elinden dağılmak oluyor, keşke başkası yapsaydı bunları, keşke başkası söyleseydi de ondan duymasaydım deriz. İnsanı acıtan vurulmak değil, sevdiği tarafından vurulmak oluyor aslında. Ve bu vurgun, içinde en çok hayal kırıklığını barındırıyor, geçmişin ve gelecek güzel günlerin derin ve telafisi mümkün olmayacak hayal kırıklıklarını.

Ama olsun, biz, bize çatan belaya değil, belanın kimden geldiğine dönüp bakmayı çok önceden öğrendik. Belamızı yine çok güzel yerden bulduk, yaramızı o beyaz eller açtı. Hepsine kabul, hepsine olsun.

Senin güzel canın sağ olsun.

En çok da senin o güzel canın sağ olsun ulan.

İstanbul’un ve dünyadaki tüm İstanbulların bu eylül akşamına ve olanlara, maruz kaldıklarımıza: https://youtu.be/U5MlNk3LLaM

Gökhan Ergür 

KADININ KALBİNDE İKİ KİŞİYE YER YOKTUR!

Bir erkeği başka kadınların cinsel çekimlerinden koruyacak tek şey, bir kadına aşk ile bağlı olmaktır.

Ortega y Gasset



"Yarattığı travma bazen ölüm acısından beter. Peki 'aldatma' nasıl anlaşılır, neden aldatılır?"
Erkekler her 3 dakikada bir seks düşünüyormuş! Onu aldatmaya meyilli hale getiren de, işte bu. Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Psikolog Emre Konuk, erkeğin aksine aldatan kadının kocasıyla sevişemediğini, vicdani muhasebeye girdiğini söylüyor ve ‘Kadının kalbinde 2 kişiye yer yoktur. Aldatma durumunda ya eşinden ayrılır ya da kocasını aldattığı kişiyi bırakamaz ama eşiyle de cinsel ilişkiye girmez’ diyor. İşte aldatılma ile ilgili Emre Konuk'un ilginç cevapları: 

Evlilik ve birlikteliklerdeki aldatma arasında fark var mı?

Yaşanan acı ve ilişkiyi bitirmek açısından fark var. Evlilik neticede bir müessese ve bugün yarın ‘Hadi eyvallah’ diyemiyorsunuz. Birincisi evlilikte yasalarla bağlısınız, ikincisi duygusal olarak da çok uzun ömürlü, vadeli bir yatırım yapmışsınızdır. Bu nedenle evlilikteki aldatmaların daha ağır yaşandığını, ama birlikteliği korumak açısından da daha fazla gayret gösterildiğini söyleyebilirim. Böyle bir taahhüde girilmemiş birlikteliklerdeki bırakma ‘Hadi eyvallah. Beni aldatan adamla olamam’ denebiliyor ve acıyı daha kolay anlatmak mümkün oluyor. Eşin, nispeten daha genç kadınlarla aldatıldığını izlenim olarak söyleyebilirim.

Kadının veya erkeğin aldatılmasında ne fark var?

Kadın ve erkeğin yetiştirilmesinde ciddi fark var. Erkek belli bir yaşa geldiğinde komşunun kızına sarılıp yanağından öptüğünde baba, dayı, amca vs. ‘Kime çekmiş bakayım’, ‘Aferin’, ‘Adam olacak çocuk öpüşünden bellidir’ gibi tepkiler verebiliyor. Daha büyüdükçe ergen oldukça kızla birlikte olmak destekleniyor. Bir kız bağlandığında ‘Ne oluyor?’ deniyor. Hatta birkaç tane kız arkadaşı arka arkaya olursa ‘Vay benim zampara oğlum’ şeklinde desteklenebiliyor. Cinsel ilişki onaylanıyor. Erkeğin cinsel ilişki deneyimi yoksa dayılar, amcalar ailenin akıl adamları bir araya gelip ‘Ne olacak bu oğlanın hali? Sen mi götürürsün, ben mi götürürüm geneleve?’ tarzında muhabbetler edilir. Erkek olarak eğitilirken kadınlarla, sık sık ilişkide bulunabilmek iyi bir şey olarak görülüyor. Kötü olan kısmı, ‘Karın kızar’dır. Aldatan erkeğe dışarıdan pek bir baskı olmaz. Erkek aldatmayı etik mesele olarak görmez.

Kadın ise küçüklükten itibaren bir erkeğe hizmet ve servis vermek üzere yetiştiriliyor. Sık sık erkek arkadaş değiştirilmesi kabul edilen, desteklenen bir şey değil. ‘Biliyor musun anne, gittim erkek arkadaşımla yattım’ durumu olmuyor. Ama erkek bunu anlattığında herkesin gözü parlıyor.

Bir kadın şu veya bu şekilde evli ve bir erkeğe eğilimi oluyorsa bu cinsel anlamda olmasa ve duygusal boyutta yürüse bile kocasıyla artık rahat sevişemiyor. Yapamıyor kadın bunu, içi elvermiyor, zorlanıyor. Kadının kalbinde iki erkeğe duygusal bağlılık pek olmuyor. Kadın sevgili bulduğunda iki şey yapıyor. Ya kocasıyla ilişkisini kesiyor ya da sevgiliyle devam ediyor ama eşiyle cinsel ilişkide bulunmuyor. İkisini birden yapmakta ciddi bir zorlanma oluyor kadında.

Bu, kadın cinsinin yapısıyla mı ilgili, yoksa öğrenilmiş bir şey mi?

Büyük ölçüde öğrenilmiş şeylerin etkisi var. Bu kadar kolay kabul edildiğine göre genetik bazın olması ihtimali de yüksek. Kadınlar, radikal bir ortamda yetişiyor olsalardı inanıyorum ki erkeklere benzer bir resim çıkardı.

Eşini, bekâr veya evli biriyle aldatmak arasında fark var mı?

Kocasının kendisinden daha genç yaşta bir kadınla birlikte olması kadında acıyı ciddi biçimde artırıyor. Kadın yaşlandığını, çirkin olduğunu düşünüyor. Zaten bir seçim var ortada ve bir de kadın gençse teori gerçekleşmiş oluyor. Çünkü kadın, eşinin kendisini bırakacağını ve diğer kadına gideceğini düşünüyor. Eğer evli olursa korku biraz daha azalıyor.

Erkek, eşini evli bir kadınla aldattığında onu başka bir erkekle paylaştığını düşünmüyor mu?

Kadın paylaştığı bir şey olarak yaşamıyor erkek, çaldığı bir şey olarak yaşıyor. Birine ait bir şeyi çalmış, ele geçirmiş oluyor. Bir kadınla ilişki kursa muhtemelen erkek depresyona girer. Ama başkasına ‘ait’ bir şeyi aldığı için bunu dert edinmiyor.

Aldatılma durumunda doğru strateji nedir?

Hayatta en büyük acı bir yakınını kaybetmektir denir. Ruhunuzun bir tarafı bilir ki 15 30 gün sonra bu acı hafifleyecektir. Çünkü doğduğunuzdan beri ölümlere tanık oluyoruz ve görüyoruz ki insanlar bir süre sonra denize, sinemaya gidiyor. Terk, dışlanma, hakaret, kızgınlık gibi çok sayıda sıkıntı veren duygu oluyor. Dışlanma ve onaylanmama, genetik mirası yüzde 100 olan bir şey. Çünkü 500 bin yıl önce dışlanma olduğunda, yani annen seni reddettiğinde bu ölüm demektir. O tür devam etmiyordu. Dışlanmayan ve yapışanların soyu devam ediyordu. Makul bir süre içinde eşini sürekli bu nedenle suçluyorsan bir türlü unutamıyorsan vs. travmayla uğraşan bir uzmana gitmekte fayda var. Bu durumda iş kolaylaşır. Öbür türlü travma sonrası stres bozukluğu olur. Vietnam sendromu dediğimiz şey tam da bu. Yani Vietnam’da yıllar önce bomba yemesine karşın o stresi yaşayan ve atlatamayanların durumundan farkınız olmuyor.

Diyelim ki deniz kazası geçirdiniz, denize giremiyorsunuz, uçak türbülansa kapıldı artık uçağa binemiyorsunuz, eşiniz sizi aldattı bir daha ona yaklaşamıyorsunuz… Zihinsel süreç bunların tümünde aynıdır. Aldatılmanın yarattığı stres uzamışsa, kronik hale gelmişse çözülmesi zorlaşıyor. Aldatılma travmasını çözüyoruz ama bazen bir yere geliyoruz ve duruyor. Bir vakada kadına, ‘Bu kötü duygu sıfırlanırsa ve tamamen kafanızdan çıkarsa ne sonuç çıkar ortaya?’ diye sordum, ‘Yanına kalır’ dedi. Kadın bazen o acıyı da bırakmak istemiyor. Çünkü o acı sayesinde hayatı, kendisini aldatan kişiye zehir ediyor. Terapiste gidecek, yaşadığı travma sıfırlanacak, adam rahat rahat dolaşacak, beyefendi keyif çatacak, hasta olarak nitelendirilen, acı çeken kişi kendisi olacak diye düşünüyor.

Playboy’lar çok iyi âşıktır ve bir kadına nasıl davranılması gerektiğini bilirler. Ancak bir playboy’la birlikteyseniz er ya da geç aldatılacağınızı bilin.

Aldatma nedenleri neler olabilir?

Erkek tayfasının zaten ciddi bir eğilimi var aldatmaya karşı. Araştırmalara göre erkek, her üç-beş dakikada bir kadın ve seks düşünüyor. Üç-beş saat değil bu. Yolda yürürken, yalnız otururken, bir iş yaparken… Üç-beş dakikada bir, bir şeyi çok düşünüyorsan ‘sarmışsın’ demektir. Başka bir şey olsa teşhis koyarlar, obsesif derler adama. Erkeklerinki obsesiflik olmuyor, bu bir eğilim. Erkek karısını bu eğilim nedeniyle aldatıyor. Aldatan erkek tiplerine baktığınızda ‘şeytana uyanları görürsünüz. Bu ‘tiplerin’ aldatma için sağlam gerekçeleri yoktur, aileden ve eşten ilgi görüyordur ama aldatmıştır. Neticede iyi bir şey yapmadığını kabul eder. Bizim için çözümü en kolay vakalardır. Biz, kadının travmasını tamir ederiz.

İkinci ‘tipler’ playboy’lardır. Aldatmadan duramazlar. Bir kadın onlara ilgi gösteriyorsa mutlaka onun yatakta bitmesi gerektiği düşünülür. Bunların her biri onun için ‘skor’ dur. Bu vakaları çözmek zor. O insan dönüp ‘Ya bende bir gariplik var, gül gibi ailem var. Ben niye bunu yapıyorum?’ demez. Bu tip bir adamla birlikteyseniz bilmelisiniz ki aldatılacaksınız. Playboy’lar, çok iyi âşık arkadaş olurlar. Bir kadının gönlünü çelecek metodları çok iyi bilirler; bakışlarından, elini tutuşuna, aldığı hediyelere, onu düşünmesine kadar. Hakikaten bu tipler çok iyi âşık olur ve karşısındakini düşünürler. Ama bir dönem için. Çok cazip insanlardır ama duyguları geçicidir.

Aldatma durumunda ailelerin devreye girmesi doğru mu?

İyi yönetilirse doğrudur. Her iki tarafın ailesi de durumdan haberdar edilebilir. Doğru müdahale edilirse çok restore edici olur. Çoğu ailede de akil adamlar vardır. Onlar hemen devreye girer ve ekibini kurar. Baldız, görümce vs. Bir grup kadına, bir grup erkeğe gönderilir. Ailenin kadınları destek olur.

Çiftin cinsel sorunlarının olması aldatma için sağlam bir neden mi?

Cinsel ilişki kesilir ama çok iyi bir duygusal ilişki vardır. O zaman aldatma riski fazlalaşmıyor. Cinsel ilişki var ama duygusal taraf bitmiş. Kadın yine yönelmiyor, çünkü zaten kadın cinselliğin peşinde değil. Erkek için sorun uzarsa daha fazla kadınları düşünür ve tavlanır hale gelir deniyor. Klasik aile sorunları, şiddet olması da aldatmaya zemin hazırlar.

Her erkek aldatır mı?

Hayır, aldatma eğilimi olabilir. Zemin müsait, genetik miras da uygunsa meyillidir. Evliyken bir başka kadınla ilişki kurmaya zemini açıktır. Erkeklerin böyle bir tarafı var. Kurmuyorsa sıkıntı yaşayacağını bildiği içindir.

Evliliğin geleceğini anlamak için 10 dakika Psikolog John Gottman çok sayıda çifti inceledikten sonra artık bir çiftin mutlu bir evliliği olup olmayacağın, boşanıp boşanmayacağını 10 dakikada yüzde 94 oranında doğru tahmin ediyor. Bunun için Gottman'ın yararlandığı kriteler var. Eğer bir ilişkide bu kriterler varsa sonuç genelde boşanma oluyor:

1. Sert Başlangıç: 

Tartışmalar sert başladığında arada bir sürü 'hoşlaştırma' grişimi olsa bile, kaçınılmaz olarak olumsuz bir havada sona eriyor. Sert başlangıç sizi başarısızlığa mahkum eder. Dolayısıyla tartışmaya sert başladığınızda, 'fişi çekip' bir ara verdikten sonra yeniden denemekte yarar var. 

2. Eleştiri: 

"Dün gece bulaşıkları yıkamadığın için sana çok kızgınım. Bu işi sırayla yapacağımız konusunda anlaşmıştık" cümlesi bir yakınmayı; "Niçin bu kadar unutkansın. Sıra sende olduğu halde bulaşıkları yıkamak zorunda kalıyorum ve bu beni deli ediyor. Hiç umursamıyorsun!" cümlesi ise eleştiridir. Yakınma, belirli bir davranış üzerinde odaklanır, eleştiri suçlama ve genel karaktere yöneliktir. Eleştiri yaygınlaşırsa kötü sonuçlara yol açar.

3. Hor Görme: 

İğneleme, kuşkuculuk, hor görme biçimleridir. Sıfat yakıştırma, göz devirme, küçümseme, alay etme ve kara mizah da öyledir. Hor görme, tiksinmeyi ima ettiği için ilişkiyi zehirler. Hor görme, kaçınılmaz olarak uzlaşma yerine daha fazla çatışmaya yol açar. Birbirini hor gören çiftlerin bulaşıcı hastalıkara (soğuk algınlığı, grip vs) yakalanma olasılığı, diğer insanlarınkinden daha yüksektir.

4. Kendini Savunma: 

Kocasının kötü davrandığı eş kendini savunabilir. Kendini savunma bir çeşit karşı tarafı suçlamadır. Söylenen şey, "Sorun bende değil, sende"dir. Savunmacılık çatışmayı tırmandırır.

5. Duvar Örme: 

İşten eve döndüğünde eşinin eleştirileriyle karşılaşan ve gazetenin arkasına saklanan bir koca, ne kadar az tepki verirse karısı da o kadar çok bağırır. Sonunda adam ayağa kalkıp odayı terk eder. Karısıyla yüzleşmek yerine bağlantıyı keser. Duvar örme daha çok erkeklerde yaygın ve bu aşama evliliğin ilerleyen evrelerinde görülür.Ruh halleri türlü türlü...

6. Dolup Taşmak: 

İnsanlar genellikle dolup taşma hissine karşı bir koruma olarak duvar örer. Dolup taşmanız eşinizin olumsuz tavrının - eleştiri, hor görme, kendini savunma kisvesi altında olabilir - sizi sarsacak kadar bunaltıcı ya da ani olduğu anlamına gelir.

7. Beden Dili: 

Çiftlerin tartışma sırasındaki fiziksel değişikliklerine bakıldığında durumun sıkıntı vericiliği de ortaya çıkar. Kalp hızı 165'e çıkabilir (30 yaşlarındaki bir erkeğin tipik nabzı 76, kadının ise 82'dir). Eşlerden biri tartışma sırasında sık sık dolup taşıyorsa boşanacaklarını öngörmek zor değil.Tekrarlanan taşma sahneleri iki nedenle boşanmaya yol açar. Birincisi eşlerden an azından birinin ötekiyle uğraşırken şiddetli bir duygusal gerginlik hisetmesi, ikincisi ise taştığını hissetmenin fiziksel duyumları - kalp hızındaki artış, terleme vs- verimli, sorun çözücü bir tartışmayı neredeyse olanaksız kılması.

8. Başarısız Onarma Girişimleri: 

Onarma girişimleri sadece eşler arasındaki gerilimi azalttığı için değil, stres düzeyini düşürerek kalp atışının hızlanmasını ve taşma hissini engellediği için de evlilikleri korur. Eşler birbirlerini aşağılayıp kendilerini savundukça taşma daha da sıklaşır ve onarma girişimini işitip karşılık vermek iyice zorlaşır. Duygusal zekânın hâkim olduğu evliliklerde onarma başarısı yüksek. Örneğin tartışma sırasında çiftlerden biri diğerine dil çıkarıyor, bazıları gülüyor, bazıları özür diliyor...Ruh halleri türlü türlü...

9. Kötü Anılar: 

Evlilik iyi gitmiyorsa geçmiş yeniden ve en kötü biçimiyle yazılır. Kadın, kocasının nikâh törenine geciktiğini, veya doğumdan sonra ona yeterince destek olmadığını hatırlar. Mutlu bir evlilikte erkek karısının giysisini kuru temizlemeciden almayı unutmuşsa, kadın muhtemelen, "Kocam son zamanlarda büyük stres altında, o yüzden unutuyor" diye düşünür. Mutsuz bir evlilikte ise "Benden ne istiyor?" şeklinde algılama olabilir. Bütün bu kriterler bir araya gelmişse boşanma kaçınılmaz olur. Ama belki de henüz her şey bitmiş değildir. Evliliğinize ikinci bir şans tanıyabilirsiniz.

Psikolog Emre Konuk

TUŞE

şimdi ne yapacaksın?

sürünür kokusunu gecenin 
bir kör yılan,
kuyruksuz kediler 
ellerini tırmalar.

Allah'ım benim neyim var? 
doktora morgun yerini soruyorum, 
cevap vermiyor.

biliyorum, raylara uzansam 
bir tren gelecek koşarak 
biliyorum, zaten hayat 
ben ölünce başlayacak.

düşününce insan teselli buluyor: 
uçurumlar yalnız çalışır, 
güneş arkadaş aramaz.. 
öyleyse ben neden üzülecekmişim?

başımı eğdim, gökyüzü geçti. 
soruları görmezden geldim. 
bunu bir cevap olarak 
kabul edebilirsiniz.

hâlâ anlatamadıysam eğer:

gül tüter, gerçek geçer. 
anılar ve anlam esner. 
hükmü ertelendiğinde sözün 
bir kuyu, 
düşün.

Muzaffer Serkan Aydın 

ÜSTÜNE GÜL

eli ayağına dolaşıyor, 
Allah'ım ne güzel düğüm.

avucuma yazıyorum bu şiiri 
karışsın diye mürekkebi saçlarına. 
çünkü saçların bugün sağanak yağışlıdır, 
saçların bugün günlerden çarşamba.

bakar bana gülersin sanki kimse ölmemiş gibi bugün. 
ama bilirim başkasının yarasıdır sende kanayan. 
ve yanakları al al bir anneyi doğuran 
gülüşünün güneşi, ardına saklanacak bir dağ arıyor gibi... 
oysa ömrünün öğlesi bile olmamıştır henüz.

"rüzgâr gülü, rüzgâår kokar" içimden bir ses: 
"bir mucizeye sırt dönmek için karamsar olmak yetmez."

öyleyse ey kader, ey ben demiştim diyen suflör! 
sen de çölünün hamza'sını getir istersen. 
bir kaplumbağa -yarası kabuk bağlamış sırtında- neyden korkar... 
hem kim uzun yaşayabilir ki; öldüğünü anlayacak kadar..

nasıl da atıyor kalbim bu yalanları! 
anahtarı içerde unutulmuş bir kapı telaşından senin kalbin, 
bense kendini kesmek için bilenmiş bir bıçağım, hepsi bu!

Muzaffer Serkan Aydın 

Hüvelbâkî

sen çıkınca merdiven de 
seviniyor mu bilmiyorum. 
erken teşhis, başka doktor, 
yeni bir ilaç. 
ilerde lazım olur diye 
mutlu bir gün. 
yalvarıyorum. 
bir bahar daha Allah'ım.. 
bu son, bu son..

D. 01.02.1953 Trabzon 
Maçka Sevinç köyü Hüzün eşrafından 
babasıyla teneşirde tanışan babam:

bir yudum su için eğilmedi 
hayatın kıyısında dahi. 
ağzına kadar acıyla doluydu, sustu. 
kan kustu, kızılcık 
şerbeti istediler, verdi.

ağladım.
çünkü aklıma başka bir şey gelmedi.

oğlun uyuyordur oğlum serkan uyan baban ölüyor.

hayır anlamında sustum.

insanın babası ölmez, 
doğar olsa olsa 
evladından önce 
her iki hayata da..

bir oğlun gül kokan 
babasını bembeyaz 
kundağıyla beşiğine 
yavaşça bırakması.

-Seyfettin Aydın'ın yakını siz misiniz? 
-evet, ben oğluyum.

hayır, babamı kaybetmedim. 
nerede olduğunu biliyorum.

ruhuna el-Fatiha.

Muzaffer Serkan Aydın 

Şimdi biri çekip vursa beni

Çoktur böyle yoğun istek üzerine
Uyandığım sabahlar..
Şimdi biri çekip vursa beni
İnan kendini daha çok yaralar.

Muzaffer Serkan Aydın

GÖLGEDEN

Kını kalbin olan bir kılıç gibi taşıdın masumiyeti
yoruluyor kapıların artık açılmaktan
yazgın bile yadırgıyor tüm bu olanları
kendini çıkartamıyorsun bir camın ardından bakınca
üzülme, herkes kendine dönüşür hikayenin sonunda..

neşen; o külden şato, bana eski bir yangını anımsatıyor..
ve sen seviniyorsun, yaşanmamış günleri hatırladıkça..
çünkü ben de hatırlıyorum:
elinde ince bir defter, yeşil ve telaşlı..
gölgeden soluk, ayın on dördünde gibi canlı..
öylece duruyordun, güzel olmak için hiçbir sebebe ihtiyacın yoktu..

şimdi iki kişi biniyor otobüse
biri sen değilsin, biri ben değil.
su almaz güneşi battığında güneşin
gözlerini kapat, göreceksin;
gerçeğe üstünlüğünü güzel düşlerin..

bırak, herkes unuttun sansın
sen al bu şiiri çeyizine kaldır..

Muzaffer Serkan Aydın

Annelik Sanatı

Bir kadını al, onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun

  Sezai Karakoç



Annelerimizi düşündüğümüzde ilk olarak hangi yüz ifadesiyle, uzuvları hangi düzende kıvrılmış, bedeni nasıl bir ifadeye bürünmüş, hangi ışığın yahut gölgenin altında bize bakarlar? Bize bakarlar mı? Yaşasa da bizi ardında bırakmış da olsa, annemize dair bu imge, bu yontu bir değişim geçirir mi? Sezai Karakoç “Bir kadını al onu yont yont anne olsun/ Her kadın acıma anıtı bir anne olsun” diyordu bir şiirinde, bir anneyi yontsanız da hep tek bir anda ve ışığın altında donup kalmış tek bir kadını görürüz. Annelerimize derin bir bağla raptolunmuşuzdur. Pek az duygu annelerimiz için hissetiklerimiz kadar derindir. Her insan annesinin, babasının sevgisini ister ama ana sevgisi adeta bizi hayata bağlayan, bu dünyadaki varlığımızı teyid eden en temel besindir. Annenin fiziksel varlığı değildir önemli olan, onun ruhen de orada ve mevcut bulunmasıdır. Mesele onun varlığından dalga dalga yayılan neşe, coşku ve sevinçtir. ‘Anne gerçekten ve sevgi dolu bir şekilde orada olduğunda annenin sütü ve kalbi birbirinden ayrılmaz. Orada olmadığındaysa sütü o kadar da besleyici olmaz.’ Her çocuk annesinin gözlerinde kendi biricikliğine dair bir alamet arar, anneciğinin gözlerindeki o ışıltıyı göremediğinde onun dikkatini çekememiş demektir. Varlığına kayıtsızlık, bir bebeğin tahammül edebileceği zorlukların en fecisidir.  ‘Bir bebek için en acı veren deneyim, annenin dikkatini çekememektir’.

Anne dünyaya baktığımız penceredir. ‘Dünyaya bir kez bakarız, çocuklukta / Geri kalanı hatıradır’ diyordu Nobelli şair Louise Glück. Anne cömertse ve bizim ihtiyaçlarımıza cevap vermişse dünyanın da bize karşı cömert olmasını bekleriz. Ama bizi donuk bakışlarla karşılamışsa dünyanın kuru ayazını yemeye hazır olarak doğar ve o tekinsizliği iliklerimize dek hissederiz. Büyümek, dünyanın anneyle aynı şey olmadığını görmekle mümkündür.

“Anne çocuğu kendisiyle birlikte tutar.” demişti Winnicott. Anne nesnelere ve olgulara yükleyeceğimiz anlamların ilk kaynağı ve tutkalıdır, henüz çok çok ufak ve savunmasızken bizi sevgiyle tuttuğunda ve bizim için gerçekten orada olduğunda, çocukluğumuzun ve yetişkinliğimizin fırtınaları için tutunacak bir kovuk yaratır kalbinden. Bebekliğe geri dönülmüyor ve kaçırılmış kucaklama bir daha ele geçirilemiyor maalesef, anne tarafından verilmemiş, esirgenmiş şeyi, anne gibi olan bir eşten, dosttan, terapistten sağlamaya çalışmak hüsranla sonuçlanıyor ekseriyetle. Yapılması gereken şey yine de geriye dönmek ve annemize bir kez daha bakmak; onun hakkında yazdığımız sığ ve tek yönlü hikayeden çıkıp, onu kendi hayatının içinde mücadele eden bir kişi olarak, ayrı bir insan olarak var kılmaktır. Bebeklikte kavuşamadığımız o kucaklaşmayı bir daha hiç ele geçiremesek de gerçekleştiremediğimiz ayrışmayı şimdi başarabiliriz. Budur, büyümenin anlamı işte.

Bizim “iyi anne”miz, babanın aksine çocuğunun karşısında bir rolü icra etme ve bir gösterge, bir sembol değildir. Çünkü çocuğun karşısında değildir, kanatlarıyla onun çevresinde döner durur, onun daima etrafındadır. Çocuğun bedeninin çevresinde, gözünün ve zihninin içinde, her yerdedir. Onu besleyen, seven, her çağrısına icabet eden, her ne yana dönse gördüğüdür. Anneleri suvaran, çekip çeviren varlık Rahman ve Rahim’dir. Anne böyledir de, çocuk için ise en iyi baba, anneyi seven ve onun mutluluğunu gözeten babadır. Zira insan, istisnalar olsa da, annesini sevmekten kaçamaz. ‘İnsan annesini sever ve Tanrıya inanır’ demişti şair, gözlerinden bir ışıltıyı okumak istediğimiz o var olan annenin yokluğu, çocuk için en büyük meseledir.

L. Cori şöyle yazar: “Çocukken kötü annelik görmüş olanların çoğunun “yoksunluk bilinci” diye adlandırılabilecek bir durumda olduklarını gördüm. Bu yaşadığımız deneyimlerden süzülmüş, bilinçaltına yerleşmiş ve içimizde taşıdığımız bir yokluk algısıdır. Bazılarımızın hayatımızda tekrarlanan bir tema haline gelen bir “yoksunluk öyküsü” yarattığını söyleyecek kadar ileri gidebiliriz. Bir yoksunluk öyküsü, “Benim için asla yeterli değil” ya da “Asla istediğim şeylere sahip olamayacağım.” gibi düşüncelerle tamamlanır… Sanki bir yetimhanede sıranın en sonundaki bebeksinizdir ve her zaman kucaklanma sırası size gelmeden bırakıp giderler.” Yoksunluk öyküsü, küçük yaşta bir insanın ruhunda inşa edildiğinde, her yerde – kendi içinde bile – bulduğu şey bir yetinmezlik veya bir yokluktur. Çünkü nasıl birisi olduğumuz, kendilik algımız, öz saygımız, ilişkilere dair inanışlarımız, beklentilerimiz tamamı annemiz tarafından oluşturulmuştur. ‘Eğer annem beni olduğum gibi sevmediyse ben sevilebilir biri değilim, beni kim sevsin ki?’ cümleleri sevilmememiz gerektiğine dair bir inanç ya da hiç sevilemeyeceğimize dair bir endişenin kaynağı olabilir. Bir gün gerçekten sevilse bile bunun samimi bir sevgi olamayabileceği hakkındaki kuşkular yüzünden sevilmenin sıcaklığına kendilerini bırakamazlar. Tersine bu yetişkinlerin içlerinde dinmeyen ve adını koyamadıkları sancılar üremeye başlar. En başından beri sevilmemiş olan çocuklar kendilerini nasıl seveceklerini bilmezler. Kendilerini sevemeyen insanlar, meylettikleri insanları da sevemiyorlar, onlara ait olamıyor ve güvenemiyorlar, kendilerini “bile” sevebildiğine göre bu kişinin sevilmeye değer olmadığını düşünüyorlar. Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler çocuklarıyla duygusal bağ kurmayı başaramaz ve onları derin bir yalnızlıkla baş başa bırakır. Çocuk hislerinin yok sayıldığını yaşayarak büyür ve hatta bir tür erken olgunlaşmaya zorlanır, böylece kendisi büyümemiş olan ebeveyninin de sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Bu çocuklar yaşadıkları duygusal yalnızlıktan bir an önce kurtulmak ve çocukluklarını geride bırakmak ister. Evden ayrılmak için acele ettiklerinde yanlış kişiyle evlenebilir, iş ortamında sömürülebilir ve dünyaya karşı daima borçlu hissedebilirler. İlhan Berk “Ne yaparsa yapsın sevemediklerim var benim, bir de çanıma ot tıkasa da sevmekten vazgeçemediklerim” demişti. Anneden ihtiyacını alamayan çocuk yetişkin olmak zamanı geldiğinde kendisine iyi gelmese de vazgeçemediğimiz şeylerin içinde yaşamış olduğu mazinin yeni hallerini tekrar tekrar üretmeye devam edebilir. Bildiği tek senaryoyu farklı oyuncularla yeniden yeniden yaşar, ta ki başka seçeneklerinin olduğunu keşfedip cesaretle yeni hikâyesini yazmaya girişene kadar.

Kötü anneler çocuklarından kendi geçmiş yaralarını sarmalarını bekler ve bu büyük yükü onların üzerine bilinçsizce bırakır. Oysa her insan olduğu gibi sevilmek, görülmek ve olmayı istediği kişi olabilmek için desteklenmek ister. Bir çalışma, anne ve babalarını olumlu kelimelerle tanımlamayan insanların ezici çoğunluğunda hayatın ileriki dönemlerinde fiziksel hastalıklar geliştiğini gösteriyor. Bir danışanım onun hayatını bir dereceye kadar etkileyen fiziksel bir sorunla doğmuş, başarılı bir öğretmendi. Anne onun bu engeli yüzünden o kadar suçluluk duyuyor ve bu duygusunu çocuğuna o kadar fazla geçiriyordu ki danışanım böyle olduğu için çocukluğu boyunca sürekli bir öz kınama halinde büyümüştü. Adeta annesini ve ailesini hak etmediğini düşünüyordu.

Ataerkil kültür, babayı bir tür baskıcı disiplin idealine yükselterek, annenin başka bir versiyonunu aktarmış ve empoze etmişti. Annelik fedakarlığın timsali ve her kadının kaçınılmaz kaderiydi.  Ataerkil toplumdaki kadını baskılayan “annelik” veya hipermodern çağdaki anneyi reddeden “kadınlık”, annenin iki temsili değil, onun eşit patolojik varyasyonlarından ikisidir. Lacan’ın öğretileri, annelik arzusu tarafından tamamen emilmemiş kadınlık arzusunun varlığının, annenin üretken olmasının temel koşulu olduğunu göstermiştir. Bir anne, yalnızca çocuğun varlığına yoğunlaşmazsa annelik işlevini gerçekten yerine getirebilir. Bakıcı rolüne bağlılık ile annenin onaylama güdüsü arasındaki çelişki, bugün anne olma görevini neredeyse imkansız hale getiriyor gibi görünüyor. Sözler veya arzu olmadan varlık, belki de doğru yaklaşımı nasıl göstereceğini bilen bir yokluktan çok daha zararlı olabileceğini öğretir. Annenin etkin iletişimi, çocuğuyla geçirdiği saat miktarının önüne geçiyor. Anneliğin vazgeçilmezi olmaya devam eden şey, günümüzde anonim olmayan bir bakımın varlığıdır. Bu bakım, fenomenolojisini değiştiren tüm hipermodern dönüşümlere rağmen, korumayla görevli olan ve çocuğuna koşulsuz sevgi sunan anneliktir. Bu tür annelik bize, kapitalist söylemin mutlak ihmaline sarsılmaz bir direnç olarak özel olanı önemsemeyi öğretir. Yani annelik, hayatını iş sunaklarına kurban etmesi beklenen kadın için, kapitalist aç gözlülükten hasislikle korunacak bir kaledir.

Annelik her kadının içinde saklı. Kadın, bu annelik iç güdüsünü hayata geçirmek için doğurmuş olmak zorunda da değil, kendini anne olmak mecburiyetinde hissetmeyen ya da istese de doğuramayan kadınlar da birilerine annelik ediyorlar. Eşlerine, dostlarına, etrafındaki başka çocuklara, yeğenlerine, hayvanlara, bitkilere, yaşam çevrelerine annelik ediyor kadınlar. Şefkat mesleklerinde ağırlıklı olarak kadınlar çalışır. Üstelik bu meslekler hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak dünyadaki en yorucu, en yıpratıcı mesleklerdir. Bu, besleyip büyütme, yaşam verme, hayat aktarma arzusu sosyokültürel açıdan da desteklenen bir şey olsa bile temelinde, biyolojisine kodlanmış olması nedeniyle bir ufuk tasavvuru kadın açısından. Tıpkı gökyüzünün, henüz yumurtadaki bir yavru kuşun kanadının ufuk tasavvuru olması gibi bir durum bu. Erkeğe nisbetle, kadın bedeni ve onun sürekli geri bildirimle yoğurduğu kadın zihni bir “hayat veren” olarak yorumluyor dünyayı. Yine de bir çocuğun fiziksel doğumu, bir annenin psikolojik doğumu demek. Bir çocuk doğuyor ve aynı anda bir anne de doğuyor. Çocuk, ağlaması, bakışları, ilgisi, çığlıkları ve gülücükleriyle annenin davranışlarını, beslenme ve rahatlık ihtiyacına cevap verecek biçimde şekillendiriyor. Çocuğun anneye ihtiyaç duyduğu kadar, annenin de kendi ruhsal doğumu için bebeğine ihtiyacı var. Psikolog Harriet Rheingold bu karşılıklı ilişkiyi şu şekilde vurguluyor: “Sosyalleşmenin ebeveyn davranışı – bebeğe sorumlu bir şekilde bakabilme – adı verilen bu yönü, anne babaya çocuk tarafından öğretilir. Bebek, anne babasına neye gereksinimi olduğunu öğretir. Anne ve babasının, kendi büyümesine yardımcı olacak şekilde davranmasına yol açar… çocuk, erkek ile kadını baba ve anne haline dönüştürür.” Annenin bu anlaşılmaz ve korkutucu maceradaki varlığı ilk üç yılında çocuk ruhuna çok sağlam bir ilmek atıyor. Ya da annenin ihmali veya ihlali o çocuğun ruhunda çok büyük bir çentik, çok zor kapanabilecek bir yara da açabiliyor. Sözlü kültür ve yazılı kültür üzerine kaleme aldığı Öküzün A’sı eserinde bu dili şöyle tarif ediyor Barry Sanders: “Noam Chomski’yi bile gülümsetecek ilkel bir dil bilgisidir bu. Her anne bu özel dili anlar, bebeğin agu’larını dinleyerek hemen hemen neye ihtiyacı olduğunu bilir. Soruları görüşlerden, gereksinimleri isteklerden ayırır ve gereken cümleyi söyleyerek doğru ve ilgiyle yanıt verir. Bu dil, okumuşların Latincesiyle taban tabana zıttır: yazılı değildir, yapısal dil bilgisi ya da yazım kuralları yoktur, asla retoriğin kesinliğine sahip olamaz. Bu dil öğretilmez ve derslerle öğrenilmez. Bebeğin çıkardığı sesler gelişip konuşmaya benzemeye başlamadan önceki haliyle sözellikte bile uçucu ve tuhaftır. İşte sohbet dediğimiz şey en temel düzey ve biçimiyle budur: En derin, en duygusal ölüm kalım meseleleri bu masum dille halledilir. Bebek ne istediğini “anlatarak” anneyi ” haberdar eder”; annenin cümlelerin ritmine, soluk alık verişe – kıkırdama ve kahkahalarla canlı ve ayakta tutulan, gevşek ve önceden tahmin edilemez bir yapıya – ayak uydurmasını sağlar. Yani çocuk annenin “akışkan” olmasına yol açar ve ona kendini “akıntıya bırakmasını” öğretir… Eğer bebeğini anlamak istiyorsa anne, esnek olmalı, anında tepki verebilmeli, farklı çözümleri deneyebilmelidir.” Anneliğin kadının biyolojisinde yarattığı değişim hemen herkes tarafından bilinir ancak zihinsel dönüşüm de en az bir o kadar etkileyici ve şaşkınlık vericidir. Çocuğunun güvenliğini sağlamak için annenin duyuları keskinleşir ve zihinsel esnekliği güçlenir. Çocuğun ona yaşamsal açıdan bağlı olduğu süre boyunca da bu adaptasyon çeşitlenerek sürer. Ancak bir noktadan sonra annenin bebeğe bu büyük adaptasyonu yavaş yavaş azalır; anneyle özdeşleşmeye ihtiyaç duyan bebek bu engellenme nedeniyle kızmaya başlar.  Heyhat, bu da anneliğin taşıdığı bir başka misyondur, anne bebeğe onun ayrı bir varlık olduğunu öğretmek üzere hazırlanmaktadır.

Henüz bu aşamaya gelmeden annenin çocuğun bedenini ve ruhunu bol bol emzirmesi gerekiyordur, emzirirken çocuğunu öyle bir hizada tutar ki, çocuk bir yandan annesinden süt alırken bir yandan da o sevgi dolu bakışları alır. Buradaki kilit nokta bebeğin annesiyle birincil ilişkisindeki rahatsızlıktan kaynaklanır. Eğer emzirilen çocuk annesinin şefkatli bakışları yerine donuk ve umursamaz bir bakışla karşılaşırsa, bunu ilerideki hayatında anlamlandırır ve annenin ürettiği hayata kayıtsız kaldığını içselleştirir. Winnicot annenin cevapsız bıraktığı çocukların kendilerine baktığını ama görmediklerini savunur. Annenin şefkatli bakışlarından ve ilgisinden yoksun bırakılmış bu çocuklar Lacan’ın tabiriyle narsistik bir biçimde kendilerini sevdirmeyi bilen, annenin bakışlarının bir uzuvu haline gelirler. Bu durumda annenin yüzü dünya üzerinde olumlu bir ayna olma konusunda başarısız olmuştur. Bu nedenle çocuk, annesinin bakışının yokluğuna dayanarak dünyayı algılama halini sürekli tehditkar olarak algılayacaktır. Çünkü algı, kendimizin “öteki” aracılığıyla algılanmasına bağlıdır. Bu yaşamın ilk evrelerinde gerçekleşmezse, çocuğun kendisine yönelik algılama olasılığı eksik kalacak ve dünyaya erişimi temel bir kaygı tarafından zayıflatılacaktır. Çocuk olgunlaşmanın çok erken bir aşamasında annenin ihtiyaçlarına uyum sağlamaya ve onun sevgisini yakalayabilmek için hassas ‘antenler’ geliştirmeye zorlanmıştır. Zaten az olan sevgiyi ancak bu hassas antenlerle yakalayabilmiştir. Sonunda kendisinden ölçüsüzce vererek, hep başkalarının ihtiyaçlarına ayarlı ama kendi ihtiyaçlarını görmeyen, kendine döndüğünde suçluluk hisseden bir yetişkin olmuştur.

Bir bebeği insan kılan, “ben sevilmeye değer bir varlığım, çok özelim, çok güzelim” dedirten şey, işte o anneden gelen, çocuğu olumlayan, sıcak, sevgi dolu bakışlar. Lirik düet diyorlar buna, karşılıklı cıvıldaşma. İki kişi karşılıklı şarkı söylüyor. Çocuk aguluyor, anne ona tatlı seslerle cevap veriyor ve duygusal rezonans dediğimiz karşılıklı bir ahenkleşme oluyor. Anneyle çocuğun ruhları orada birbirine kenetleniyor. İşte çocuğun ruhsal sağlamlığının temeli orada atılıyor. J. L. Cori bu mekanizmanın işleyişini şöyle ifade ediyor: “Etkili bir düzenleyici olarak anne olmaksızın, duygularımızı etkin bir şekilde yönetmeyi öğrenemeyiz. Ya duygularımızı köreltiriz ya da duygularımız kontrolsüzce katlanarak büyür… düzenleyici olarak anne, gelişimi sırasında son derece kırılgan olan çocuğun sinir sistemi için bir kadife kutu görevi görür… daha da derinde, anne çocuğun üzüntüsünü son zamanlarda limbik çakışma ya da limbik düzenleme adı verilen bir süreçle düzenler. Limbik düzenlemede bir kişinin duygusal beyni diğerininkine nüfuz eder ve onun beyni birinci kişinin beyniyle uyumlu hale gelir. Bütün memeliler bu yeteneğe sahiptir… yalnızca gözlerinin içine bakarak anne çocuğuyla beyinden beyine bir ilişki kurar ve çocuğun limbik sistemini kendisininkiyle uyumlu hale getirir… hayatımızın ilerleyen aşamalarında kendi kendimizi düzenlemeyi öğrenebilmemize rağmen bu kritik yetenek konusunda annenin bizi erken dönemlerde ustalaştırması bizi bir çok dertten koruyabilir.” Bu ahengi sağlama yetisi, ileri hayatında bir yetişkini pek çok duygu durum bozukluğuna karşı da daha dirençli hale getirir, travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete atakları, ağır depresyon vakalarında eksik olan bu regülasyon yeteneği berkitilmeye çalışılır. Herkes bu lütfu ihtiyaç duyduğu zamanda kazanacak kadar şanslı olamıyor, anne çocuk için ulaşılabilir olmayabiliyor. İlgilenmesi gereken başka çocuklar ve yükümlülükler olduğu kadar, annenin kendisinin de depresyonda olması, yahut dikkatinin başka yaşam zorluklarına yoğunlaşmış olması da imkan dahilinde.

İlk üç yıl insan yaşamı için çok çok önemli, insan beyninin geliştiği, en duyarlı olduğu, bazı şeylerin oluştuğu ya da oluşmadığı bir dönem. Annenin çocuğunun gözünün içine bakarak ona ninniler söylemesi, sevgi sözleri söylemesi ne kadar çok önemli. Anlamadığını düşünebiliriz; bebek her şeyi içine alıyor, ruşeym halindeyken bile, fetus söylenen şarkıları duyuyor. Eskiden psikolojide “otistik dönem” diye bir dönem tanımlanırdı. Mesela ilk bir ay bebeğin dünyayı algılamadığı zannedilirdi. Oysa bebek daha ilk günden itibaren annenin sesini arıyor. İnsan evladı yakınlık ve kendisiyle ilgilenecek bakış arayan bir varlık. Bütün yavrular yakınlık arar ama insan evladı aynı zamanda annenin o yatıştırıcı sesini ve bakışını da arar. Budur bizi insan olarak büyüten, yetiştiren, seciye ve ahlak sahibi bir insan kılan. Annelik dünyanın en önemli işidir çünkü annenin dünyaya bıraktığı çocuk bir psikopat, bir cani olabileceği gibi dünyaya çok faydası dokunacak yüksek ahlaklı bir insan da olabilir. Anne sekteye uğramamış kendi doğal yönelimiyle çocuğuna karşı iyi annelik yapabildiği takdirde pek çok kötü ve tehlikeli gelişmenin önünü alabilir. Ama tek başına anneyle de olmaz, babanın da bazen annenin üstlendikleriyle örtüşen, bazen ayrışan nitelikte bir o kadar önemli bir misyonu vardır. Evladı dünyaya gelen erkeğin baba olmayı başarması her zaman kolay değildir. Köken ailelerin de yeni doğanın aileye katılmasına sevinçle ve hızlıca iştirak etmeleriyle zaman zaman babalar bu yeni süreçte kendilerine ait bir yer bulmakta güçlük çekebilirler. Özellikle, annelerin eşlerine babalık yapabilmeleri konusunda engelleyici değil cesaret verici ve teşvik edici olmaları sayesinde yeni doğan ile baba arasındaki bağ daha derin bir şekilde kurulmaya başlar. Çocuklarının üzerine aşırı hassasiyetle düşen annelerin bazen kocalarının onların izin verdiği kadar babalık yapabildiğini görmeleri gerekir. Bu farkındalık aile birliğinin müşterek olarak sağlanmasına yardımcı olacaktır. Ailenin diğer fertlerinin, bilhassa yaşlıların ve de büyük kardeşlerin de önemi yadsınamaz. Tüm bunların haricinde başta devlet kurumları olmak üzere, toplumun destek ağlarının, çocuğun büyümesi için ailenin ihtiyaç duyduğu zaman, etkinlik, kaynak ve maddi-psikolojik açıdan pozitif düzenlemeler içeren tüm muhiti oluşturması gerekiyor. Anneleri tek başına aşırı bir suçluluk yüküyle karşı karşıya bırakmak haksızlık olur. Bazı toplumlar bir tek anne üzerinden çocuğa bakım vermiyor. Çocuğa bakım veren bir sürü insan oluyor; abla, teyze, hala bakım veriyor – süt annelik var – “Bir çocuğu yetiştirmek bir köyün işidir” anlamına gelen bir Afrika deyişi var. Bazı çocuklar çok kalabalık ailelerde büyüyorlar, Latin ailelerinde de böyledir. Ve bu çocuklar anneyle birebir çok ve özel bir ilişki kurmadığı için de mahrum yetişmiyorlar. Önemli olan çocuğa sevildiği duygusunu verecek insanlar olması etrafında. Bu anne de olabilir, babaanne, dede de olabilir. Bazı çocuklar, dedeyle babaanneyle büyüyorlar ve onlardan o kadar yoğun sevgi alıyorlar ki anne eksikliği hissetmeden büyüyebiliyorlar.

Günümüzün ideal anne modeli, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çetin ve oyalayıcı; işyeri, kutular şeklinde istiflenmiş apartman dairelerinin içi, mesai vakti 7/24 ve maaş-sosyal güvence yok, ama bolca prestij var, çocuklara evin bu yeni efendilerine hizmet, yaşam koçluğuna benzer yeni bir kariyer alanı olarak lanse ediliyor kadına. Evet, anne hayattaki ilk yaşam koçudur ancak eğer çocuk gereğinden fazla yardım alıyorsa problemi siz devralırsınız ve onun öğrenme fırsatını da berhava edersiniz. Oysa burada önemli olan, bakım verenin içten, samimi, doyurucu ilgisidir. Anneler kendilerini hiçbir zaman suçlu hissetmesinler, ellerinden geleni yapsınlar, mükemmelliğin bir sanrı olduğunu bilsinler.  Tabii, fedakarlık ve sorumluluk gibi kavramları eskimiş bulan, ‘Bu kız kurusu tavırlar’ı kendine yakıştıramayan bir nesil de geldi. Feminizm ‘özgeciliğin yerine kendine güveni, görev ve ilginin yerine ise saldırgan bir kendini beğenmişliği koydu’ diyor Elizabeth Farrely. ‘Bir tür prensesçilik oyununa dönüşen feminizm, bencilliği sadece saygı duyulan değil, aynı zamanda hayranlık uyandıran bir şey haline getirdi’. Ticaret de bunu sloganlaştırarak (‘bunu hak ediyorsunuz’) her türlü ürünün reklamında kullanmış ve bu ‘kendine aşk’ halini  alabildiğine sömürmüştür.

Pediatrist ve psikanalist Donald Winnicott’un terimleştirdiği yeterince iyi anne, çocuğa hayata iyi bir başlangıç yapabilmesi için ihtiyaçlarını yeterli bir biçimde sağlayabilen annelik tarzını ifade ediyor. Son çalışmalar bir annenin yeterince iyi annelik edebilmek için çocuğuyla tam anlamıyla uyum içinde ve daima ulaşılabilir olmak zorunda olmadığını, yüzde otuzluk bir uyumun da yeterince işe yaradığını gösteriyor. Çocuğun bedensel ve ruhsal bütünlüğünün-iyiliğinin ihlal ve süreğen bir şekilde de ihmali olmadıkça… Winnicott, Başlangıç Noktamız Ev isimli eserinde “Hiçbir şeyi hiç unutmamak korkunçtur. Çocuk bir şeylere güvenmeden ortalıkta dolaşır. Sanırım, bebeklerin ve küçük çocukların bir şeyler iyi gittiğinde hatırlamamalarını, yanlış gittiğinde hatırladıklarını söylemek doğrudur, çünkü yaşamlarının sürekliliğinin ansızın koptuğunu, boyunlarının arkaya düştüğünü (doğru şekilde tutulmadıklarında), bunun bütün savunmaları kırdığını, buna tepki gösterdiklerini, bunun başlarına gelen son derece acı verici, asla yitirmedikleri bir şey olduğunu hatırlar. Ortalıkta bununla dolaşmaları gerekir, bakımlarının örüntüsü buysa çevreye güven eksikliği oluşturur.” diyor. Çocuğa verilen bakımın örüntüsü, yani genel manada tekrarlanan manzara ihlal ve ihmal şeklinde değilse, yüzde otuzluk bir iyi annelik de çocuğun ilerideki gelişimi açısından fena iş görmeyecektir, çocuğun her istediğine koşmak, belki bir arzusu olur diyerek daima dibinde oyalanmak hiç de lüzumlu değil, üstelik boğucu olabileceği için zararlı da.

Doğu ve Batı arasında psikoloji alanında bilhassa aile ilişkilerinin normallik algısına dair farklar oldukça fazla. Düzenlediğimiz uluslararası bir kongreye Kanadalı çocuk psikiyatristi profesör arkadaşım Jaswant Guzder, konuşmacı olarak katılmıştı. O ve o dönem rektör olan bir arkadaşım, arkadaşımın eşi sohbet ediyorduk. Arkadaşımın eşi “benim üç tane evladım var, iki oğlum bir de kocam, ona da annelik ediyorum” dediğinde Jaswant’ın nasıl şaşırdığını tarif edemem. Batılı bir zihne göre bu bir hayli anormal ve problemli bir ilişki sayılıyor.

Doğu ve Batı’daki anne-çocuk ilişkisi de aynı şey değil. Batı, insan evladının anneden göbek bağını hızlı bir şekilde kopartmasını, ayrımlaşmasını teşvik eden bireyci bir paradigmayı yüceltiyor. Doğu’da anne ile sıkı duygusal bağ sonsuza kadar sürebilir. O duygusal bağı erken koparmak ayıp kabul ediliyor, hatta kültürel olarak çok arzu edilmeyen bir durum. Sadece bizim toplumuzda geçerli değil bu bakış, mesela bir Japon annesi için çocuğunu 25-30 yaşında da bakmak, ona her türlü bakım ve ihtimamı göstermek gayet kabul edilebilir tabii bir şey. Ama İngiltere’de, ABD’de veya belki İtalyanları hariç tutacak olursak diğer Batı toplumlarında, 18 yaşını doldurmuş bir insana, kendi başına ayakta durabilmesi gereken bir birey olarak bakılır. Doğu toplumlarındaki bu anlayışın çocuğun büyütülmesi esnasında onun özerkleşmesini sağlayacak değer ve becerilerin planlı bir şekilde esirgenmesiyle de ilişkisi olabilir. Bilhassa erkek çocukları, eğer üniversite eğitimi veya çalışma hayatı için başka bir şehirde yaşamaları gerekmemişse evlenene kadar, en basit ev işlerini hatta kendi bakımlarını dahi yapmaktan bihaber şekilde büyütülür. Anacıklarının kanatlarının altından çıkamayış, bir hayat acemiliği ve ebedi bir beceriksizlikle malul bu gençler; anneleri tarafından bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sakatlanmış da olabilir. Bu durumda onları el altında bulundurmak için sıklıkla kullanılan bir stratejiden bahsetmiş oluruz.

Annelerin, bakım misyonu kadar önemli bir diğer işlevi de çocuğu hayata hazırlama vazifesi. Bir annenin çocuğuna gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmesi, onun isteklerinden bir kısmını reddetmesi, çocuğun da ileride kendini rahatsız eden durumlarda “hayır” demeyi öğrenmesini sağlar, ama daha ötesinde başkalarının sınırlarına saygı gösterme duygusunu geliştirir. Kişiliğin çekirdeğini oluşturan özdenetim duygusu böylece biçimlenir. Annenin çocuğunun gözünde kötü kişi olarak görünmemek için sınır koymaktan kaçınması ve bu işi mesela babanın sırtına yüklemesi, annenin ilişki değerleri konusunu çocuğa çok yanlış bir şekilde öğretmesine neden olur.  Annenin çocuğu disipline etmesi çok önemlidir, bu yapılmadığı takdirde çocuk ileride sevgi duyacağı insanlara saygı duymaz.

Bazı ebeveynler, sevgilerini bir şarta bağlarlar; çocuklarını kendilerinin ve isteklerinin bir uzantısı olarak görür ve çocuğun cesaretini kırmak için, onu önemsemeyerek, ondan parasal desteği çekerek cezalandırırlar. Yine bir başkasından beklenmemesi gereken, muhakkak annenin yapması gereken bir görev de çocuğu ivazsız, garazsız, karşılıksız ve şartsız sevmektir. Erich Fromm, Sevme Sanatı’nda buna, annelik bilinci diyor, “Annelik bilinci, ‘Beni, seni sevmekten, yaşamanı, mutluluğunu istemekten alıkoyacak hiçbir yanlış hiçbir kötülük olamaz’ der. Babalık bilinciyse, ‘Suç işledin yaptığın yanlışın cezasını çekmekten kurtulamazsın; bunlardan daha önemlisi seni sevmemi istiyorsan tutumunu değiştirmelisin’ der.” diyerek iki bilinç arasındaki farkı vurguluyor. Ancak bu bilinç türleri, illa da cinsiyet bazlı olmak zorunda değil, bazen anneler de babalık bilincine sahip olabilirler veya tam tersi. Henry Cloud ve John Townsend de Anne Faktörü adlı kitaplarında şöyle diyor: “Çocuklar özel olmadıkları zamanlarda bile özel olduklarını bilmek ihtiyacındadırlar. Her çocuk başarısız olur ya da her şeyi en iyi biçimde yapamaz. Bunun nedeni, çaba göstermemesi, yeteneksizliği ve şanssızlığı olduğu gibi hepsinin bir karışımı da olabilir. Başarılı oldukları zaman annelerinin kendileri için mutlu olduğunu bilmek ihtiyacındadır, ama başarılı olsalar da olmasalar da annelerinin sevgisinin sürekli olduğunu da bilmeye gereksinimleri vardır… Anne çocuğun başaramadığını başarmalıdır. Eğitim budur. Çocuğun taşıyamadığı duyguları anlayıp kabul eder ve onları değiştirmeye kalkmadan kendinde saklar. Daha sonra çocuğu bunaltmadan onun sindirebileceği biçimde ona geri verir. Böylece, çocuk yeteri kadar olgunlaşıp duygularının sorumluluğunu almaya hazırlanır.’’  İyi anne, çocuğun yaşadığı olumsuzluğu sükunetle dinler, çocuğunun ıstırabının altında ezilmemesi için ona el verir, çocuğun kusurunu onun suratına çarpmaz. Annenin bu rahatlığını çocuk alır ve kendi kişiliğine yansıtır, artık acısıyla ve öfkesiyle daha rahat baş edebilir, kendi kusurlarını daha objektif değerlendirebilir hale gelir. İyi annelik sayılamayacak tavrı ise Peyami Safa Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı romanında “Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş (çarpılmış) olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.” diyerek anlatıyor. İyi anneler, kendilerinin duygusal eğitimini çocuklarının sırtına yük olarak bırakmazlar.

Fromm, Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları adlı eserinde “Anne figürüne olan bağlılık ve bağımlılık, herhangi bir insana olan bağlılıktan farklıdır. Anneye bağlılık, çocuğun hiçbir sorumluluğu olmadan ve bir çaba göstermeden korunup sevildiği duruma olan bir özlemdir.” diyordu. Anne kucağı bizim ilk sığınma yerimizdir ve daha sonra ev diye tanımladığımız şeyle anlamdaş hale gelir. Anne kucağının sıcaklığının olmadığı durumlarda, kişi yetişkinliğinde bir yuva algısı oluşturmakta zorluk çekebilir. Bizi olduğumuz gibi her türlü hatalarımızla, kusurlarımızla, yanılgılarımızla kabul edecek yer ana kucağıdır. Bizim kültürümüzün anne algısında bir cefakarlık burukluğu vardır. Anne saçını süpürge eden kişidir, anne çocuğu için her türlü fedakarlığa katlanan kişidir. Annelik sabır işidir. Modern zamanlarda bu anlayış “Çocuk da yaparım kariyer de” şekline dönüştü daha ziyade. Aslında hayatının ilk yıllarında annenin çocuğun yanı başında olması, bugünün gelişim psikolojisinin önde gelen isimlerinin ısrarla önerdiği bir şey. Annenin çocuktan uzaklaştırılmaması lazım. Dolayısıyla iş hayatının bunu kolaylaştıracak şekilde düzenlenmesi gerekiyor, nitekim Türkiye’de de buna dair bir takım iyileştirici düzenlemeler yapıldı. Bu, postmodern belirsizlik zamanında kadın ister istemez şu soruyu soruyor, “çocuğun bütün bakım sorumluluğunu ben üstlenmekle, iş hayatımdan kariyerimden, kişisel gelişim çizgimden fedakarlık etmiş olmuyor muyum? Eşim kariyer basamaklarını hızla tırmanırken, ben bu fedakarlığı niye yapmak zorundayım?” Bu iyi eğitimli kadının geliştirdiği modern bir soru. Bizim geleneksel anlayışımızda ise annelik, zaten kadının donanımsız ve eğitimsiz olması nedeniyle, fedakarlıkla, saçını süpürge etmekle alakalı bir şey, kadının yegane kariyeri ve tek çaresi çocuğu ve evi. Aynı şey, sonrasında iyi bir meslek sahibi kadından da bekleniyor. Bunda da düzeltilmesi gereken taraflar var. Çocuk bakımı aslında her toplumda, görünmeyen bir iş tanımıdır. Bunun görünmüyor olması, değersiz olduğu anlamına gelmez. Bunun görünmesi ve takdir edilmesi insan olarak, eşler olarak vazifemizdir. Erkeklerin, bilhassa çocuğun ilk yıllarında tamamen kadının omuzlarına binmiş bu görünmez işi takdir etmesi gerekiyor. Bir söz var, yuvayı yapan dişi kuştur diye: Bugünlerde erkek kuşların da yuvayı yapmaya başlaması gerekiyor.

Kadının, kendini sadece anne olarak tanımlaması nedeniyle, çocuklar evden ayrıldıktan sonra birçok kadın boşanmayı tercih edebiliyor. “Boş yuva sendromu” diyorum bu psikolojiye. Çocuklar evlenip gittikten sonra ellili yaşlarda pek çok kadının depresyona girdiğini gördüm. Çünkü uğraşacak bir şeyleri kalmıyor. Kendi hayatını çocuklara ve aileye o kadar adamış ki, onlar gittikten ve kendi müstakil hayatlarını kurduktan sonra ne uğruna yaşayacağını bilemiyor kadınlar. O yaşlarda karı koca baş başa kalınca birbirlerini yemeye başlıyor. O zamana kadar annenin dikkatini çocuklar aldığından, bütün hayatını onlara adamış, kendisiyle ilgili hiçbir projesi olmamış, kendini geliştirebileceği bir alan açmamış kendisine… Uçaklarda her kalkıştan önce uyarı olarak verilir hani, “hava basıncında bir değişiklik olduğunda hava maskesini önce kendinize sonra çocuklarınıza takın” diye, hayatımızda hepimizin kendimize mahsus bir oksijen maskemizin olması lazım. Sadece çocuklara adanmış bir hayat, yarın bir gün çocuklar gittikten sonra geride büyük bir boşluk bırakır. Bizim de nefes aldığımız, insan olarak bu dünyadaki değerimizi hissettiğimiz alanlar olmalı.

Uslu dediğimiz zaman biz etrafıyla uyum içinde olan, etrafına sıkıntı vermeyen, fazla gürültü patırtı çıkarmayan uyumlu bir tipi kastediyoruz. Bu da bizim kültürümüze has bir şey. Uslu sıfatı akıl manasına gelen us kelimesinden türetilmiştir. Bizimki veya Japonya gibi toplumun ahengini daha fazla önemseyen toplumlarda, topluma uyum sağlamak akıllılığın bir göstergesi olarak alınıyor. Ama bir Batılı toplumda uslu diye o çocuğa demezler.

Her çocuk için annenin hem varlığını hem de yokluğunu deneyimlemek esastır. Annenin yer değiştiren bir yokluk ve varlığını deneyimlemeyen çocuk için annenin sonsuz varlığı zulmedici özellikler kazanabilir ve boğucu hale gelebilir. Öte yanda, annenin sonsuz yokluğu depresyona veya terk edilme duygularına yol açabilir. Annenin sağlıklı varlığı bize, yokluğun zemininde çocuğun yüceltici kaynaklarının olumlu bir şekilde harekete geçebileceğini öğretir. Anne her zaman orada olsaydı, keşfetmeye alan olmazdı. Klasik psikanalitik kurama göre yokluk deneyimi, çocuğu anneye ait tümgüçlülükten, aşırı mevcudiyetinden ayırır. Çocuğun yokluğu deneyimleyebilmesi için nasıl alan tanıyacağını bilmek, kendi sevgi dolu varlığını garanti etmek kadar önemlidir. Sözün özü anne gerektiğinde geri çekilmeyi bilmeli, çocuğunun dünyayı tek başına keşfetmesini yüreklendirmelidir.

Harville Hendrix ve Helen Hunt, Ailede İyileştirici Sevgi kitabında iyi bir annenin bunu nasıl başaracağını anlatıyor, “Anne kesinlikle sıcak ve ulaşılabilirdir. Çocuğun kendi meraklarını gidermesi için ona zaman tanır ve o merakları paylaşır. Başarılarını över ve keşiflerini takdir eder. Çocuğun kendi başına yapabileceğinden daha fazlasını keşfetmesi için fırsatlar yaratır ve bu araştırmaların eğlenceli ve kahkahayla dolu olması için bilinçli olarak çaba harcar.” Söz konusu cesaretlendirme sözleri ve gösterilen hedef gerçekçi olduğu kadar çocuğa da uygun olmalıdır. Bazı anneler istiyorlar ki çocukları her şey olsun, hem piyano çalsın, hem ata binsin… proje çocuklar yetiştiriyorlar. Bunu yaparken bazı anneler kendi narsistik ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Benim çocuğum başkalarının çocuklarını geçsin, ben de kendime buradan bir haz devşireyim telaşındalar. Frank Furedi, kaygılı, aşırı korumacı ve takıntılı ebeveynlerin tutumlarının endüstri sonrası risk toplumlarında ortaya çıkan, geleceği ve bilinmeyeni yönetme, uzmanların desteğine başvurma (ihtiyatın kurumsallaşması) ve her türlü beklenmedik meselede bir bilenden akıl sorma alışkanlığının bu belirsizliği izale etme ihtiyacından kaynaklandığına dikkat çekiyor. Evhamlı ebeveynlerin, çocukla çok daha fazla vakti yapışık bir şekilde geçirerek ve çocuğu olabildiğince evde oyalayarak onu halihazırdaki tehlikelerden sakınmasının ve hem kendilerinin hem de ileride çocuğun sınıf atlamasını sağlayarak da gelecekteki tehlikeleri savuşturmasının bir yaşam stratejisi haline geldiğini iddia ediyor. Özellikle ekonomik kaynakları kıt ailelerde bu aşırı ebeveynlik de annenin uhdesinde yer alır. Bazıları da samimi bir inançla çocuklarının hayatta daha yenilmez, daha iyi yerlerde olacağını düşünüyorlar bu şekilde. Oysa, yanlış bir düşünce bu. Siz bütün zamanınızı, bütün imkanlarınızı sadece çocuğunuza hasrederek, çocuğunuzu adeta kutsallaştırarak, ama onun hemen yanında oturan sınıftaki bir başka çocuğu, ya da yoksul mahallesindeki bir çocuğu, Suriyeli öksüz bir çocuğu görmezden gelerek, başka çocukların problemlerine tamamen duyarsız davranarak iyi bir anne olamazsınız. Çocuğunuzu elinizden gelen imkanlar ne ise o ölçüde, gayretle, ahlaklı, temiz, seciyeli, karakter sahibi olarak yetiştirmeye çalışırsınız, ondan sonra da ona kendi kişiliğini deneyeceği, yanılacağı ve geliştireceği bir boşluk alanı bırakırsınız. Her alanı doldurduğunuz, daralttığınız zaman çocuğunuzun kişiliği gelişemez. Burada bilhassa, şehirli, orta sınıf bir anne tipinden bahsediyoruz. Ama çocuğun her şeyine yetişmek zorunda hisseden bu tür aşırı ebeveyn anneler de bir süre sonra bu aşırı mükemmeliyetçilikten yoruluyorlar ve “Ben çocuğuma iyi bir anne olamadım” diyerek kendilerini tüketmeye başlıyorlar. Çocuğunuz siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın sonuçta ortalama %60 oranında, genetiği onu nereye çekiyorsa oraya doğru meyledecektir. Bir zamanlar ders kitaplarında, çevre- genetik etkileşiminde oranlar %50-%50 şeklinde yer alırdı, şimdilerde son gelişmeler ve araştırmalar ışığında, hayatımızın ve karakterimizin genel çehresi üzerinde %60 genetik, %40 çevre amildir deniliyor. Bu alanda yazan alanının önemli teorisyenlerinin eserlerini incelemeye çalışıyorum, ne yaparsanız yapın çocuk genetik mizacının çektiği yere doğru gidecektir denilmekte. Siz, o kadar iyi bir annelik yapabilirsiniz ki, belki kötü bir yöne gidebilecekken bunu önleyebilirsiniz ama kalıtsal olarak aktarılan şeyleri de göz ardı edemeyiz. Kaldı ki, sosyal sınıfın ve ülke gerçeklerinin etkisi çok daha yıkıcı bir engel. %100 mükemmel annelik yapacağım diye kendinizi paralasanız dahi, bu böyle. Engelli çocukların anneleri çok yoruldukları zaman bazen danışmaya geliyorlar bana. Onlara “Çocuğunuz o kadar şanslı ki, sizin gibi bir annesi var. Siz çok yoruluyorsunuz ama başka bir anne sizin kadar onunla ilgilenmeyebilirdi. Sizin bu dünyadaki çileniz, imtihanınız, öte dünya öte dünyadaki mükafatınız işte çocuğunuz” diyorum. İşte onların yaptığı mükemmel annelik. Bu anneler mübarek, seçilmiş anneler.

Postmodern zamanların en önemli hususiyetlerinden bir tanesi de bir uzmanlar toplumu yaratmış olması. Burada, bir uzman sıfatıyla annelik üstüne bilmiş bilmiş yazıp çiziyorum. Anneliği deneyimlemedim ama anneliğin nasıl olduğuna ve olması gerektiğine dair bir kanaatim var. Aslında okuduğum kitaplardan süzdüğüm bilgileri ve gözlemlerimi paylaşıyorum. İnsanlar genel bir fikir edinmek, faydalanmak için paylaştıklarımı dikkate alabilirler. Fakat her konuda da uzman görüşüne baş vurmak gerekmiyor. Annelik sevgiyle, şefkatle, doğaçlama, coşkuyla, vecdle ve sabırla yapılacak bir sanattır bana göre. Sanatın uzman görüşü olur mu? Biz sadece “şunu yapma” diyebiliriz. “Şunu yaparsan çocuğunu örseleyebilirsin” diyebiliriz, onun dışında annelere ‘’çocuğunuzu şu şekilde yetiştirin’’ diyemeyiz. Veya “Duyarlı olun” demek gibi, genel ilkeleri koyabiliriz. Üstelik bu akımlar bile zamanla değişebiliyor. Bir dönem çocuk terbiyesinde katı disiplinin önemine dikkat çekilirdi, bugünün şefkati öne alan psikoloji dünyasında bu tarz bir disiplinin barbarca bulunacağını tahmin edebiliriz. Bir yönelim değişti: Çocuğu sev sevebildiğin kadar, çocuk anne kokusuna doysun, çocuk annenin ten temasını, anne bakışını hissetsin, ağladığı zaman yanında ol, diyoruz şimdi. Bütün eski fikirler değişti çünkü hissedişin, empatinin, bir başkasının yerine kendini koyabilmenin en temel saikinin annenin çocuğa verdiği şefkat ve merhamet olduğu anlaşıldı. Yani bir anneden çocuğa şefkat ve merhamet akmıyorsa o çocuk başkalarının duygularını okuyamamaya başlıyor. Zira ‘sadece sevginin okuma yazması vardır’.

Anne, aslında emek veren kişidir. Biyolojik olarak anne olması gerekmez. Evlat edinilmiş bazı çocuklarımız o kadar güzel annelik görüyorlar ki. O emeği çocuk adeta içine sünger gibi çekiyor ve biyolojik annesi olmasa bile sağlıklı bir insan olarak hayata katılıyor, kendisini yetiştiren o insanı her zaman aziz ve kıymetli biliyor. Üstelik bu çok çok büyük bir iyilik ve sevap, çok güzel bir şey gibi geliyor bana. İnsan belki kendi kanından canından olan kişiye daha doğal bir eğilim gösterebiliyor ama hayata yoksun, annesiz babasız başlamış bir çocuğu alıp, onu bütün sevgisiyle büyüten, adeta bir çiçek gibi sulayan, ışık veren, besleyen, şefkat veren bir koruyucu anne dünyaya çok güzel bir insan kazandırıyor, çok büyük bir iyilik yapıyor.

Bir tavsiyem var; evde elektronikten azade bir saat formülü. Evde bütün elektronik eşyaların kapatıldığı bir saat yaratabilirsek, herkesin birbiriyle görüşebildiği, birbirinin yüzüne bakabildiği, birbirinin varlığını hissedebildiği o bir saat içinde küçük çocuklarımızla oynayabilir, daha büyük çocuklarımızla hikâyeler paylaşabilir, daha da büyük olanlarla güncel olayları değerlendirdiğimiz konuşmalar yapabilirsek ve onların dertleriyle yakından ilgilenirsek, onlara fikirlerinin değerli olduğu hissini verebilirsek, bize bir şey anlatmak istediklerinde onları içten bir şekilde dinleyebilirsek – benim de zaman zaman zorlandığım bir şey maalesef – sıkılsak bile o konuşmada kalabilirsek anneliğimizi iyi yapmış oluruz. ABD’de önemli bir psikiyatri kongresine katılmıştım, gelirken uçakta yanımda bir anne-kız bir aile oturuyordu. Hayranlıkla dinledim onları, dönüp bakamasam da kulağım onlardaydı, anne ile kızı neredeyse iki saat konuştular. Kız, iki-üç yaşlarında afacan bir şey. Rollere giriyor, öğretmen oluyor, başka bir şey oluyor. Annesi de onun istediği rollere girdi ve hiç sıkılmadan neredeyse iki-iki buçuk saat kızıyla konuştu. Çocuk adeta bütün hücrelerine kadar o sevgiyi ve ilgiyi emdi. Bu çok değerli bir şey işte. Çocuklarımızın yüzüne bakmak, onların istediği kişi olabilmek, onlarla oyun oynayabilmek, onların hayal dünyasını genişletebilmek paha biçilmez bir hediye.

Buna mukabil annenin çocuğu emdiği, kendi uzvu haline getirdiği, çocuğun şahsi varlığını geçersizleştirdiği, kendinin bir aksamı kıldığı çocuklar da var. Bunlar çoğu zaman narsistik, yani kendine sevdalı annelerdir. Kendine sevdalı anne, çocuğun ayrı bir varlığı olacağını kabul etmez. Onun kendi başına kararlar alabileceğini, yemeklerini artık kendi evinde yemek istediğini, karısıyla baş başa zaman geçirmek istediğini kabullenmez. Her an onun yanı başında olmak ve onu yönetmek ister. Anne olmak çocuğun mazisinin büyük bir kısmını şekillendirme sorumluluğunu taşımak demektir, lakin bu çocuğun geleceğini de annenin oluşturması gerektiği anlamına gelmez. Yetişkin olan evladın kendiliğini ve geleceğini kendi biricikliği içinde deneyimleme fırsatı vermek sınırlarını koruyan bir anne olmayı gerektirir. Çocuklarımızın savunmasız oldukları bir dönemde onların ihtiyacını karşılamış olmamız buna karşılık geleceklerini de ipotek altına almamız anlamına gelmemeli. Maalesef bizim toplumumuzda evliliklerdeki anlaşmazlıkların önemli bir kısmı ana kuzusu evlatlardan kaynaklanıyor. Kendi varlığını anneden tam manasıyla ayrıştıramamış, anneyle göbek bağını kesememiş evlatlar bunlar. Anne ile sevgi ilişkisi sona ersin demiyorum, sevgi sonsuza kadar sürmeli ama psikolojik varlığımızı da annemizden ayrı kılabilmemiz lazım. Yetişkin insanlar olarak hayatta kendi başımıza kararlar verebilmemiz lazım. “Benim oğlum/kızım çok değerli, gelinim/damadım o kadar da değil” diye düşünerek bir tarafı değersizleştirdiğiniz zaman terazinin kefesini dengesizleştiriyorsunuz. Karşı taraf kendini daha değersiz hissettiği zaman öfkeli oluyor ve karşılıklı masa altından vurmalar başlıyor. Bunun yerine şu şekilde düşünmek daha iyi “Oğlum/kızım bu kişiyi seçti, ben oğlumu/kızımı seviyorsam onu da seveceğim. Onun seçimleri bana uygun olmayabilir, o kişi benim gönlümü çok fazla okşamak zorunda değil. Ama seveceğim ve saygı göstereceğim.” Seveceğim derken can ciğer kuzu sarması olmak zorunda da değilsiniz, en azından onun müstakil duruşuna, seçimlerine, hayatına saygı gösterebilirsiniz, güler yüzle yaklaşabilirsiniz. Ona kendi seçimlerinizi empoze edemezsiniz, kızınızı veya oğlunuzu kalkan olarak kullanamazsınız. O sizden ayrı, siz de ondan ayrı bir varlıksınız. Ana kuzuları, annelerinin kendilerini yönetmelerine karşı durarak bunu engelleyebilir. Narsistik annelerin bir mahareti vardır; çabuk küsüp darılırlar, bayılıp fenalaşırlar, ustalıkla ve kolayca manipüle ederler ve bu dargınlığı bir kırbaç gibi kullanırlar. Çocuklarını küserek adam ederler. Çocuklar da aman annemiz üzülmesin diye onların her söylediğine tav olur, bu arada eşleriyle aralarında büyük bir yarık, aşılmaz bir duvar oluşur. Annelerin, evlatlarının kurduğu yeni çekirdek ailenin gidişatına saygı duyabilmesi, evlatlarının ruhunda yaralar açmaktan kaçınması ve onlara koşullu sevgi vermemesi lazım. Koşulsuz sevgi demektir annelik. Annelik şudur; bir bankaya para yatırıyorsunuz ve o paranın size hemen geri gelmeyeceğini biliyorsunuz. Ama o yatırdığınız para doğru yerlere gidecek ve güzel şeylerde kullanılacak. Katlanarak çoğalacak, siz biraz geride durup insanları oldukları gibi sevebilirseniz, o bereket size de kuşatacak. “Çocuğum da büyüyünce bana baksın, beni sevsin” veya “çocuğum evlenince ben onu perde arkasından yönetirim” diye çocuğu seviyorsak işte bu koşullu sevgidir.

Annelik aslında doğumdan bile daha önce hamilelikle başlayan bir maraton. Bazen karşılaşılan hamilelik hüznü diye bir şey var, sonrasında bundan farklı olarak doğum sonrası depresyon hadisesi de var. Hamilelikle beraber bazı hormonal değişiklikler oluyor ve kadınlar hamilelikle beraber daha hüzünlü, daha alıngan olabiliyorlar, eşlerinin dikkat etmesi lazım. Katherine Allison’ın enteresan bir kitabı var, Anne Beyni: Annelik Bizi Nasıl Daha Zeki Yapar? (The Mommy Brain: How Motherhood Makes Us Smarter) isminde. Yazar, hamilelikle beraber ilkin anne beyninin biraz büzüşüp, hafif küçüldüğünü sonra yeniden genişlediğini ve çok daha zeki, çok daha akıllı bir beyin haline geldiğini yazıyor. Beyin tekrardan bir reorganizasyona gidiyor. Zor ve yeni durumlarda ne yapacağını bilen daha akıllı, daha bilge bir beyin oluyor. Allah dağına göre kar veriyor. Ama bazen çevresel şartlar bu doğal seyri çok olumsuz yönde etkileyebiliyor. Mesela eşle veya eşin ailesiyle çok büyük bir geçimsizlik olabiliyor, evde hanımefendinin korunma, kollanma, gözetilme ihtiyaçları karşılanmamış oluyor, çocuğun yüküyle tek başına uğraşmak zorunda bırakılmış oluyor. Hamilelik ve doğumla beraber hayatında çok zor bir dönem başlıyor. Bütün bunlarla yalnız başına mücadele etmek zorunda kalan, duygusal destek alamayan kadınlarda da bazı psikolojik problemlerin ortaya çıkması kaçınılmaz hale geliyor. Doğum sonrasında doğum yapmış kişinin annesinin, o olmadığında veya yorulduğunda kayınvalidenin hemen devreye girmesi çok rahatlatıcı bir şey. Tecrübeli iki anne, münavebeli olarak, sırayla yeni anne olmuş kişinin etrafında pervane oluyorlar. Kız kardeşler, kuzenler, görümce ve eltiler de yardım edebiliyor destek olmak için. Annenin kendini toparlayabileceği zamanı ona kazandıran çok güzel bir gelenek bu.

Annelik konusunda sık karşılaştığımız dertlerden biri de, çocuklar arasında ayrımcılık yapılması. Her gün buna benzer hikâyeleri dinliyoruz. İsmet Özel’in bir dizesi var, “Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda” Çocuklarda açılan bazı yaralar kapanmıyor, çok çok uğraşıldığında bile, şanslıysa, zor kapanıyor. Onlardan birisi de çocukluğunda değersiz hissettirilmektir. Hele ki kardeşine karşı. “O iyi ki var, sen ne demeye doğdun, istenmeden doğdun.” Bu mesajları bir çocuğa verdiğiniz zaman, ömür boyu bununla uğraşıyor. Büyüyor, meslek erbabı oluyor, doktor oluyor, profesör oluyor ama hala içindeki o aşağılanmış çocukla uğraşmaya devam ediyor. Bu, evliliğine yansıyor, insanlarla ilişkilerine yansıyor, çocuklarıyla ilişkilerine yansıyor. Karşılıksız sevgi verilmesi gereken birinin yaptığı ayrımcılık kadar acı veren başka bir şey yoktur.

Yazar Judith Viorst, Gerekli Kayıplar (Necessary Losses) kitabında anne-çocuk kaybını Esas Kayıp olarak adlandırıyor. Çocuğun annesini kaybetmesinin, yaşadığı ilk kayıp olarak annenin, daha sonraki zamanlarda karşılaşacağı kayıplar konusunda onu hassaslaştırdığından bahsediyor. “Anne gitti ve sular buruştu testilerde/ Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir/ Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir.” diye anlatıyor öksüzlüğü Sezai Karakoç. Zor bir kayıptır gerçekten ama çok daha acısı da var: Anadolu’da çok güzel bir dua vardır, Allah sıralı ölüm versin denir. Anne babalar için en zor şey çocuğunun vefatıyla başa çıkmaktır. Çok zor bir yük, Allah bizi bu kadar zor yüklerle sınamasın. Benim meslek hayatımda çocuğunu kaybetmiş annelerle konuşmak en çok zorlandığım anlardır. Çok zordur, kelimeleri nasıl bir araya getireceğinizi bilemezsiniz, günlerce kendinize gelemezsiniz. Size getirilen hikâyeyi yükleniyorsunuz, size danışan insanın kabul edebileceği bir formata dönüştürüyorsunuz onu içinizde, ona yeniden veriyorsunuz. Ama o yükü önce bir yükleniyorsunuz. Çocuk kaybının yükünü yüklendiğim zaman benim bazen omuzlarım düşüyor, konuşacak kelimelerim bazen olmuyor. Hani Wittgenstein’ın bir sözü var, “söylenemeyen yerde susmalı” diyor. Bazı yerlerde sadece duygudaşlık önemli. Sadece paylaşmak… konuşmak, daha fazla kelime, yarayı daha çok kanatır. Bir de “müphem kayıp” denen bir durum var, kayıp ama nerede olduğu belli değil, göz altında, işkencede, savaşta, göçte kaybedilmiş, cesedine kavuşamamış evladının anne. O bile bir teselli, cesede bile kavuşamayan annelerin derdi hiç bitmiyor. Her an bir kapı açıldığında gelecekmiş gibi bir heyecanla yaşıyorlar, her gün o yasları katmerleşerek devam ediyor.

Benim rahmetli anneciğim Nuran Sayar, Allah ona gani gani rahmet eylesin dünyalar iyisi bir insandı. Öyle bir ananın evladı olduğum için kendimi şanslı hissetmişimdir daima. Karıncayı incitmeyen, şefkat dolu, cefâkâr, çok gayretli, sevgiden başka bir şey vermeyen, kimse hakkında kötü konuşmayan, yeryüzünde melek gibi bir insandı. Genç yaşta vefat etti annem. Son döneminde ciddi bir nörolojik rahatsızlık neticesinde her şeyi unutmaya ve bizi de zaman zaman tanıyamamaya başlamıştı. Hastalığın çok ilerlediği bir dönemde ziyaretine gittiğimde benim yüzüme baktı, kim olduğumu zaman zaman hatırlayamıyordu, ama yüzüme baktığında bana “Karnın aç mı?” diye sordu. O halinde, o kadar ağır bir rahatsızlıkta bile analıkla ilgili nüve onun ruhunda kaybolmamıştı.

İyi anneler, uzakta da olsa yakındır ve çocuklarının ellerini asla bırakmaz.

9 Mayıs 2021
Kemal Sayar 

YUVAYA DÖNÜŞ

Bahçede bir elma ağacı vardı –
Bu kırk yıl evvel olmalı- ardında
Alabildiğine çayırlar. Çiğdemler
Islak çimlerde sürüklenen.
O pencerede duruyordum:
Nisan sonuydu. Bahar
Çiçekleri komşunun bahçesinde.
Kaç kez çiçek açtı o ağaç,
Tama o gün ama, doğum günümde,
Daha önce ya da daha sonra değil?
Değişkenin, evrilenin
Sabitle ikamesi
Amansız yeryüzünün
İmgeyle ikamesi. Ne biliyorum
Bu yere dair
Ağaç rolünü onyıllardır
Bir bonsai oynuyor, sesler
Yükseliyor tenis kortlarından —
Tarlalar. Uzun çimenlerin kokusu, taze
Biçilmiş.
Lirik bir şairden bekleneceği gibi.
Dünyaya bir kez çocukken bakarız.
Gerisi hatıradır.

Louise Glück
Çeviren: Nuray Önoğlu

Bercestelerim