HEPİMİZ YALNIZ ÖLMEK ZORUNDAYIZ

Alain de Botton: 'Önce yalnızlığınızı kabullenin, sonra aşkı yaşamak kolay'

Birbirine ölesiye âşık olanlar nasıl oluyor da iki aya kalmadan kanlı bıçaklı iki düşmana dönüşüyor? Hayatta herkesin bir ruh eşi var mı? Yalnızlık nasıl paylaşılır? Evlilik yeminleri neden baştan yazılmalı? Modern ilişkilere, aşklara dair kafadaki tüm soruları bu kez bir aşk romanı yazan ‘modern filozof’ Alain de Botton’a sorduk, yeni kitabı ‘Aşk Dersleri’nden yola çıkarak yeni nesil ilişkileri konuştuk.
Yanlış insanla evlenmek, romanınızın ana damar konularından. Bir yandan da son araştırmalar, boşanma sayılarının katlanarak arttığını gösteriyor. Neden boşanmak, evlenmekten daha popüler oldu?

- Etrafına bir bak, herkes birlikte olmak isteyeceği kişiyi tanımlarken ‘nazik’, ‘eğlenceli’, ‘maceraya açık’, ‘etkileyici’ gibi laflar sayar. Bunları arzulamakta bir sakınca yok. Fakat mutluluğu yakalamak için biraz gerçekdışı niyetler bunlar. Modern insan hiç olmadığı kadar defolu. Bu yüzyılda, modern hayatın içinde yaşıyorsan nevrotik ve dengesiz olmaman mucize. Herkes az biraz deli, herkes belli bir seviyede ruh hastası.

Daha sağlıklı bir ilişkinin temelleri nasıl atılır?

- Birbirinizi tanıma evresinde “En sevmediğim özelliğim mükemmeliyetçi olmam” gibi cümleler kurmaktan vazgeçin. Huysuz, deli, ruh hastası taraflarınızı aylarca halının altına süpürüp saklamanın faydası yok. O halı, elbet bir gün havalanacak. Birbirinizi tanıma faslında, arıza taraflarınızı olabildiği kadar karşılıklı dökmeye bakın. İyi gelecek.

AŞK İÇİN EVLENEN KALMADI

Günümüzde romantik ilişkilerin, evliliklerin geçmişte kaldığına dair bir kanı var. Sizce de mutlu evlilik dönemi bitti mi?

- Evliliği, geri kafalı bir müessese olarak düşünmek kulağa çok cazip geliyor tabii. İnsan sevdiğiyle birlikte mutlu mutlu yaşayıp giderken neden bunu ele güne karşı tescil etme ihtiyacı hissetsin? Hayattaki tüm yakınlarını bir odada toplayıp “Bakın, ne kadar sevdiğime siz şahitsiniz” demek kadar saçma bir şey olabilir mi? Dünyada her beş kişiden dördü yapması gereken bir şey olduğu için evleniyor. Düzen böyle işliyor. Tanrı bizden bunu istiyor.

Evliliğe artık inanmıyor musunuz?

- ‘Evlilik’ten ne kastettiğimize bağlı... Günümüz evliliklerinin çoğu dayatma ürünü. Ya da başka başka sebeplerin sonucu: Anne-babanı memnun etmek, rahata ermek, sosyal baskıdan kurtulmak, çocuk sahibi olmak diye uzar gider liste. Âşık olmak, maalesef sıralamanın en altında. Sırf aşk için evlenen kalmadı ki evliliğe olan inancımız kalsın.

Bir yandan bir anda âşık olmak sanki hiç olmadığı kadar kolay. Fakat günümüzde bir ilişki yürütebilmek aynı derecede zor. Neden?

-Modern aşk fikri, birini sevmekten çok birine hayranlık duymakla güçlü bir şekilde ilintili. Birinin zihnine ve/veya fiziğine hayranlık duymakla başlar aşk. Karşımızdakini her geçen gün daha zeki, cesur ve güzel bulmaya başlarız. İnsan doğası bu; hayatı boyunca sürekli hayranlık duyacak, yörüngesinde dolanacak bir ışık arar durur. Aslında insana değil, ‘âşık olma’ haline âşık olur dururuz.

Âşk sandığımız şey aşk değil o zaman.

- Alakası yok. Ancak kendinden vazgeçebilince başlar aşk. Modern hayatta başkasının mutluluğunu, kendi mutluluğundan önce düşünebilir misin? Geçmiş yüzyıllarda bu çok mümkündü. İnsan hayatının kapladığı alan sınırlı, dünyası daha küçüktü. Hayattaki seçeneklerinin sonsuz olduğu bir düzende, kendinden vazgeçebilmek hiç de kolay değil.

HEPİMİZ YALNIZ ÖLMEK ZORUNDAYIZ

‘Ruh eşi’ne inanır mısınız? Herkesin bir ruh eşi var mıdır?       

- Yok, asla olamaz. Hayatta bizi gerçekten anlayan birinin olması teknik olarak mümkün değil.

Neden?

- Sevgilinizle istediğiniz kadar aynı görüşe, zevklere, ilkelere sahip olun; şiddetli ölçüde bir uyumsuzluk her zaman baş gösterir. Sebebi basit: Dünyaya farklı zamanlarda gelmişsiniz, başka ailelerin ürünüsünüz, deneyimleriniz farklı. Bir manzaraya karşı aynı şeyi düşünmek mümkün değil. Mavi gökyüzüne karşı biri yanındakinden son derece romantik ve büyüleyici cümleler duymayı beklerken, öteki belki de bu kareyi azap verici derece banal buluyor. Hayatımızdaki insan bizi bir noktaya kadar anlayabilir, gerisi hep yalnızlık. İstediğimiz kadar evlenelim, âşık olalım, biriyle aynı evi, hayatı paylaşalım; bu, günün sonunda yalnız olduğumuz ve yalnız öleceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Hepimiz yalnız ölmek zorundayız. Doğa böyle işliyor.

Tuhaf bir ikilem yok mu bu durumda?

- Şu hayatta yaşayacağımız en utanç verici yüzleşme de bu zaten: Yalnızlığı kabullenmek. Gerisi kolay. Bununla barışmadan başlayacağınız her ilişki sakat doğar, sancılı geçer, saf mutluluk getirmez.

Bir yandan yaşı ilerleyen her bekâr insan, “Yalnız yaşlanacağım” korkusuyla ilişki peşinde.

- Yapılan en büyük hata da bu zaten. İnsanların çoğu gerçekten âşık olduğu için değil, yalnız kalmak istemediği için bir ilişkiye başlıyor, hatta evleniyor.

Mutlu bir hayat, sağlıklı bir ilişki için önce yalnızlığımızı kabullenmemiz gerekiyor yani...

-Kesinlikle. Hayatı boyunca aslında yalnız olduğunu, idrak eden, hayatı daha hafif, daha sorunsuz yaşar. Rahatlar bir kere. Daha yaratıcı olur. Şarkılar söyler, şiirler yazar, kitaplar üretir. Bambaşka bir mertebede yaşar, üretir. O seviyeye anacak kendi kendine yetebildiğini fark eden insan erişebilir.

Yalnızlığına alışan biri ilişkiden, evlilikten hepten uzaklaşmaz mı?

- Tam aksine, asıl kendi kendine yetebilen bir insan sağlıklı, mutlu bir ilişki kurabilir, bir başkasını gönülden sevebilir. Başkasının düşündüklerini tekrar edip durmaz, kendine ait bir görüşü vardır çünkü. Daha dikkatli dinler, kendini dinlemekten antrenmanlıdır çünkü.

VÜCUT EVRİMİNİ TAMAMLASA DA KAFA DEĞİŞMİYOR!

Tamam, ruh eşi yok. Peki ya ‘ideal eş’?

- İşte, orada tamamen şans devreye giriyor. Dünya üzerindeki 7 küsur milyar insan arasında elbet sizi en iyi anlayacak, ruhunuzu tamamlayacak bir avuç insan var. Kim bunlar, neredeler, en ufak fikrimiz yok. Belki az önce sokakta yürürken yanımızdan geçti gitti, belki iki hafta önce Sydney’de hayatını kaybetti, kim bilir... ‘Big Data’, hepimizi kodlayıp etiketleyerek dev bir bilgi havuzuna atmadan kiminle nasıl kusursuz bir uyum sağlayacağımız bilinemez.

Etrafına, yakınlarına son derece anlayışlı ve yumuşak olan biri, neden sevgilisine dünyayı dar etsin?

- Çocuklarla kurduğumuz ilişkiyi düşün... Ufak yaştakilere karşı sonsuz bir toleransımız vardır. İster durduk yere çığlık atsınlar, ister elindeki oyuncağı garip bir şekilde yerden yere vurmaya başlasınlar; ‘çocuk’ der geçeriz, huysuzluğunu uykusuz olmalarına ya da acıkmalarına veririz. Oysa bir de yetişkinlerin ilişkilerdeki davranışlarına bak... Eşiniz, annenizin doğum günü partisine işi yüzünden geç kaldıysa gününüzü mahvetmek istiyordur. Eve gelirken diş macunu almasını birkaç kez hatırlatmasına rağmen unuttuysa kesin yapmak istemediğiniz bir şeyin öcünü alıyordur. Kulağa başta garip gelse de bilimin de kanıtladığı bir gerçek var: Yaşımız kaç olursa olsun, hepimiz, az biraz çocuk kalıyoruz. Dışardan koca yetişkin bireyler olarak gözükebiliriz. Vücut, fiziksel değişimini, evresini tamamlasa da kafa değişmiyor.

BOŞANMAK DA EVLİLİK KADAR KUTLAMAYA DEĞER OLMALI

Bir müessese olarak evlilik nasıl kurtulur?

- Ancak ve ancak evlilik öncesi söylenen yemin metnini yırtıp baştan, yeniden yazarak...

Eşini, sağlıkta hastalıkta, iyilikte kötülükte yalnız bırakmayacağına ve hep yanında olacağına dair yemin etmenin, söz vermenin neresi yanlış?

- Yanlış değil, gerçeklikten uzak. Fazla optimistik, aşırı iyimser. Maalesef hayat her zaman aynı iyimserlikte ilerlemiyor. “Evet” demeden önce sarf etttiğimiz büyük laflar, farkında olmadan bizde ağırlık yapıyor. Bu yüzden, sözünü yerine getirmediğinde yenilmiş hissediyorsun, boşanma eşiğine geldiğinde insan karşısına çıkamayacak kadar utanç içinde buluyorsun kendini. Oysa boşanmak da evlilik kadar kutsal ve kutlamaya değer olmalı. Evlilik öncesi verilen yeminler yüzünden boşanmak bir insanın başına gelip gelebilecek en kötü şeymiş gibi gözüküyor.

Nasıl olmalı ideal evlilik yemini?

- Çoğu zaman kavga edeceğiz, mutsuz olacağız, acı çekeceğiz, bu deliliği yaptığımız için pişman olacağız. Seks hayatımızın yavaş yavaş ölmesine tanıklık etmeyi de kabul ediyor, ilk gün heyecanının kaybolacağına baştan razı oluyorum. Yıllar sonra, evlenmenin hayatta aldığımız en kötü karar olduğunu fark ettiğimde paniklemeyeceğimi kabul ediyorum. Amin.

DERİN SOHBET HER ZAMAN İYİ SEKSİ DÖVER

Sizden bir felsefe yazarı, aşk düşünürü gözüyle birkaç ‘ilk buluşma’ tavsiyesi vermenizi istesem..

- Karşınızdaki kişiyi bir an önce soymayı değil uzun ve güzel sohbet etmeyi hayal edin. Burnu, gözleri ne kadar ilgi çekici olursa olsun bir süreden sonra gözünüz alışacak, sıradan gelecek. Birbirinizi, saatlerce sıkılmadan konuşacak kadar enteresan bulmuyorsanız, o ilişkiden hayır gelmez. Çoğumuz farkında değiliz ama günün sonunda derin ve ilginç bir sohbet, her zaman iyi seksi döver. Tercihimiz, başta seks gibi gözükür. Ama asıl kazanan, sohbeti güzel olan olur. 

Alain de Botton
Ali Tufan KOÇ / Hürriyet 

HATIRLAMAYI UNUTMAK

ali şiir yazıyor mu sevgilim
ali de ayşe gibi
salondaki peteği kapatıp
kendi çapında şiir karalıyor mu

ilaç alıp bunu düşünüyorum
her şey ben tam uyumak üzereyken olmuş gibi
net hatırlamıyorum ama kesin biliyorum
seni sevmek bir suya götürdü beni
bir suya gittim
dönemiyorum

insan bazen dönemiyor sevgilim
her sabah dilinin altına bir sözcük daha bırakıp dönemiyor
ben bir ilk
tam uyumak üzereyken nerelerden
ben bir ilk
uyanır uyanmaz nerelerden

dönemedim

bir dağın belindeki ağaçları hınçla sallamak diye bir ilaç
ambulanstan yol istemek adlı bir atak
ve bir ay kadar koşmak bana iyi geldi

bana iyi geldi ne demek
sabahları bana içimdeki deşik
etimdeki işaret
sabahları bana son anda ölmemiş olmanın öfkesi
sabahları bana sert sessiz harfler

sabahları içimin en güzel yeri

senden bana dökülen incilerim sevgilim

dökülüyor
kaşıma sabahları içimi

dünyada çok önemli şeyler oldu
ama ben de sizin eve baktım
bir tayın bir taya baktığı
bir tayın bir taya uzun uzun baktığı
bir tayın bir tayı bıraktığı gibi
dünyada çok önemli şeyler oldu

atlar yalnız kalmamak için bu kadar koşarlar diyen o at
yalnızlar koşarken de yalnızdır diyen o at
yalnızlar öperken de yalnız
ben sana sımsıkı sarılırken de
o at buramdaydı

bu ses nereden geliyor dediğim o gün
göğsümdeki at kardeşlerim
göğsümdeki at yere uzandı

dünyada çok önemli şeyler oldu
hem ölmedim yüzükoyun
hem alnımda yeryüzü

ölürüm dediğim yerde ev yaptım

hatırlamayı unutma sevgilim
kırılmasın diye yükseklere bıraktığın o şeyleri
hatırlamayı unutma

dağların belindeki ağaçlardan çıkardığım hışırtıyı
bu ses nereden geliyor dediğin zamanı
o sesin sadece sana gelmesindeki rüzgârı
unutma

bazı sesleri sadece atların duyduğunu
ve bu yüzden yalnız olduklarını atların
yalnızlıktan koştuklarını

görmek ve duymakla düştüğün ovayı
yediğin kırbacı
edindiğin vebayı unutma
insan bazen unutup ölemiyor

dünyanın sonunu görüp
unutup
ölemiyor

nefis bir hevesle
başka neresine gider
başka nereme gidebilirim ki deyip
göğsümdeki kazı alanına gittiğim o gün
yerdeydi her şey
yerdeydi herkes
üzerini örtüp sen uyu dedim
sen uyu

ben bu yerde biraz daha bağdaş kurup

sen uyu

ben biraz artık hiç uyumayacağım

ancak yükseklerde unutabilirim diyerek çıktığım ağaçlar
yerleştiğim ilaçlar
indiğim ovalar
seni bir ormanda bulup
bütün yokuşlardan sonra
dümdüz bir yerde kaybetmiş olmak da marifet sevgilim

şimdi uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
bana ne iyi gelir
bana ne iyi gelir
uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında

sevgilim
yatağın kırışmamış düzlüğü
yastığın olmayan çukuru
her şey neden bu kadar pırıl
her şey neden bu kadar aklımda
göğsündeki çöl
sırtımdaki vaha
reçinenin ağaca yapıştığı gibi
hiddetle yapışıyordun bana

senden sonra
dünyada çok önemli şeyler oldu
uçtum

birine bakmıştım deyip içine girdiğim yüzlerden
biri yokmuş içinizde diyerek çıktım
biri yokmuş her sabah
biri yokmuş her masa
biri yokmuş her çarşı

çalışmayan bir aleti kapatıp açmak gibi
beni de her gece kapatıp kapatıp
her sabah açan yeryüzü
sanki dünyaya gelmedim de
olmayan bir yerde
olmayan birine bakıp bakıp çıktım ben

düşersem kendim düşerim diye
hem güzel uçtum
hem muazzam düştüm

sağ
salim
sensiz ve ayaküstü

artık insan bana iyi gelmiyor
artık insan bize iyi gelmiyor diyerek
beraber havalandığımız göğü
tek başına ve hiçbir yere değmeden düşmek
düşmek nefisti sevgilim

yere ilk indiğimde
bir ağacı sallar gibi salladılar beni
yere ilk indiğimde
şimdi ben neyin yanındayım dedim
ne benim yanımda

boğazımdaki yumruyu
boğazımdaki yumruyu
göğüs kafesimi
eklem yerlerimi
seni ve bunu yerde anlatmamı benden bekleme

“düşen şeylerin gürültüsü”nü
konusu olmayan bir mutsuzluğu
anlatmamı benden bekleme

insanı çok aşağıya yapmışlar sevgilim

insanı çok aşağıya

içine çok yeryüzü
içine çok dünya

biliyorsun
yükseldiğimiz gökte
bu da olsa yer yarılır
bu da olsa dünya durur dediğimiz her şey oldu
dünya durmadı

biliyorsun
bir kere saçlarını çok
bir kere sımsıkı
bir kere tutam tutam
üç yıl arkaya doğru tarayıp
üç yıl bir muska gibi yanımda sakladım

biliyorsun
senin saçlarınla başlayıp
nasıl oluyorsa
benimle devam etmiş
insan sevmeyen
insan sevmeyen ama kırlara katkı sunan bir yüzün kapkaranlık bir ormanın vardı

ormanımız

düşsem ölürüm
düşsek ölürüz dediğimiz o ormanda
sana edilmiş bir yemin gibi
başında beklemediğim cümle
dalını budamadığım ağaç
eğilmediğim yüz kalmadı

sevgilim
bir şey var
artık kuramadığım kurmalı bir saat
başımda çın çın öten bir demir
dönemediğim bir yer
fırlatmak için bir odaya koyup
her gece salladığım bir cümle
durup dururken başına geldiğim
başıma gelen bir heves
bir serinlik
gittikçe kalbimi gagalayan bir kuş

sevdiği şeye dokunmadan etrafını döndüğüm
içimde sessizce büyüyen bir yer
düşmek değil
çakılmak isteği

beni artık çağırma sevgilim
kırınla
ovanla
etinle
saçınla
beni artık çağırma
başından beri içimde birbirine bakan
birbirine değmemiş iki tay var
ben bir yere batayım
bir yer bana batsın arzusu
ben bir yere çarpayım
bir yer bana çarpsın hevesi

beni delinme
beni parçalanma isteği
beni taylarını saldığı gün cam yiyen bir at
beni kardeşlerini çiğneyen genlerim
beni tam ortasında kaldığım dünya
beni Allah
günde beş defa
olmamışım diye geri çağırıyor

sen beni çağırma

yeryüzünde bazı konular yok
bazıları da hiç kapanmıyor diye
seni ateş ve suyla değil
toz ve demirle değil
künçle
hınçla
utançla icat ettim

başkasın sen
başkadır ağzın
başka bir ağaca benziyorsun
yüzünde başka bir orman var diye diye
seni ben
hem ormanına girip
hem hiçbir dalına değmeyerek
dokunmayarak hiçbir ağacına
içimi taşlara
sırtımı duvarlara süre süre

seni ben
gövdemse tir tir titreyen bir kuş
ters dönmüş bir kaplumbağa
seni ben
durup dururken değil
içinde sıkıldığım bir yeryüzü
içimde sıkılan bir yeryüzü var
diye diye icat ettim sevgilim

ben
hevesim kursağımda burada
buralarda

sen
mucidini öldüren her icat gibi
ne işe yaradığını bilmeyen bir alet gibi
orada oralarda

herkes durmuş birbirine bakıyor
herkes durmuş birbirine neden bakıyor
sürekli beni aşağıdan çağıran biri
bir hırıltı olarak iniyorum çarşılara
çarşılar renkli
çarşılar
dağılmışım
beni yanlış toplamışlar gibi

sevgilim
artık başım tam gövdemin üstünde değil
rüzgâr alan yerlerim
su geçiren yerlerim
karın boşluğumda tayını salan atın sesi
kulaklarımda göğe fırlatılmış
hep birbirine çarpan iki taşın sesi
ağacıma salıncak kuranların sesi

sorduğum herkes seni uzaktan tanıyor
gittiğim her yerden az önce çıkmışsın
kime baksam
kim bana baksa
içimde incinmiş bir atın o son cümlesi
ölmek değil
asılmak istiyordum
dünyaya tayımı saldığım günden beri

şimdi
kim bilir nerede değilim diyerek
günler yanımdan
günler önümden
günler içimden
etinle geçiyor sevgilim
etinle

seni göğsüme takıp çıktığım rüzgârlar ne güzel
ne güzel vurulduğum yerlerde yürüyebilmen
evine rüzgâr götürebilmen
aşağı bakabilmen ne güzel

ağzınla kuş tutman
kılı kırk yarman
derini yüzmeden
yeni bir deriye değdirebilmen ne güzel

içimde bir yer bir yere değiyor
kenarları kalkıyor aklımın
kime değsem
kim bana değse
o tören

düşerken biçim almış bir gövdeydim
beni ancak düşerken sevebilirlerdi

düşmek yapraklıdır sevgilim
önce dökülüyorum zannediyor insan
yana eğilmiş bir ağaç gibi
dizlerimin orada başlayan harp
omuzlarımda titremeye dönüştüğü zaman
vakti gelen bir yaprak
nasıl hem döküldüğünü zannedip
hem düşüyorsa ağaçtan
nasıl iniyorsa öyle yere
öyle görkemli
öyle yavaş
öyle un gibi
bakıp teni cam olan birinin boynuna
şahdamarına

seni tamamen unuttum
ama etinin içini görüyorum
saçlarının dibini
razı bir rüzgâr gibi
azar azar da olsa
senden artık uyurken dökülüyorum kendi etrafıma

kendi etrafıma sevgilim
dal dal
yaprak yaprak
günde birkaç defa
hafif sıyırıklarla

çünkü yapraklar sevgilim
düştükten çok sonra inanırlarmış
artık ağaçta olmadıklarına
çünkü yaprağın daldaki boşluğu
yine o yaprağın kendisi kadar

süzüle süzüle sevgilim
süzüle süzüle

döküldükten sonra da ağacını anlatan yapraklar gibi
şimdi günlerim hiç geçmiyor olabilir
ama geçmişim çok güzel gidiyor

geçmişim
bir yere gitmiş de gelecekmiş gibi

geçmişim
anlamadım ki
nereden geçmiş

düşmek yapraklıdır sevgilim
unutmak çiçekli

Seyyidhan Kömürcü 

SONSÖZ

Boş eller yere bakan gözlerle duruyorum yaşamın ve 
          ölümün eşiğinde
Ve sesini duyduğum deniz boğulanları geri vermeyen
          bir denizdir zaman
Ve benden sonra dağıtacaklar ruhumu ezik düşlerim
          kurtulamayacak açık arttırmadan
Sözlerim şimdiden ıslak dudağımda bir yaprak gibi 
          kuruyor işte

Bu dizeleri kollarım sonuna kadar açıkken yazacağım
          duyulsun kalbimin orda dört kez çarptığı
Geçeceğim boğazımı ve sesimi nefesimi ve şarkımı ölümü
          göze alarak
Biçmekten sarhoş olan orakçıyım ben yaşamını ve tarlasını
          yıkarak
Ve kaybedince de nefes nefese tozunu silkeler gibi vurur da
          vurur tırpanını

Bendim seçen bu çarmıha germe boyutunu vermeyi
          dizelerime
Ve şans nasıl isterse öyle düşsün üstüme dizelerin
          durağındaki bıçak
En sonunda gerekecek ölçüsüzlüğüme uygun bir ölçüye
          ulaşmak
Düşlerimle bir manto yapmak için gerçeğin boyutlarına
          göre

Yaşam rüzgârların katettiği kocaman hüzünlü bir şato gibi
          geçmiş olacak
Kapılar çarpar hava akımlarından ama hiçbir oda kapalı
          değil işte
Tanınmamış zavallı ve yorgun kişiler oturur kimi silahlı
          nedense
Otlar bürümüş hendekleri parmaklık hep yukarıda kalacak

Bu evde kim ne derse desin eskiler veya yeniler kendi
          evimizde değiliz
Yolu niye buraya düşmüştür kimse bilmez belki her şey 
          bir düştür
Kimi açtır kimi üşümüş çoğu onları kemiren bir sırra
          gömülmüştür
Arada sırada yüzü olmayan krallar geçer önlerinde 
          çökülür diz

Gençken meleklerin zaferi yakındır diye söz edilirdi bana
Ah nasıl inanmışım nasıl da kanmışım sonra yaşlandım işte
Gençlik çağı düşen bir perçemdir hep onların gözlerine
Ve ihtiyarlara kalan çok ağır ve çok kısa öyle ki rüzgâr
          başka türlü eser onlara

Öze değgin olan'la ilgili sorular sorarlar kendi kendilerine
Ne kadar da azdır yapıp ettikleri görürler geçerken bu
          terkettikleri şantiyeden
Kurbana tercih edilen gölge ey zavallılar kimse medet
          ummasın gelecekten
Sokakta oynayan küçük çocuklar sonsuz acıyorum sizlere

Görüyorum önünüzdeki her şeyi mutsuzluğu kanı ve usancı
Hatalarımızdan hiçbir şey anlamamış olacaksınız
          düşlerimizden hiçbir şey öğrenemeyeceksiniz
Hiçbir işinize yaramamış olacağız bedelini kendiniz
          ödeyeceksiniz
Omzunuzun çöktüğünü görüyorum Alnınızdaki
          alışkanlıkların kırışıklıklarını

Elbette elbette diyeceksiniz bana durum hep böyle ama bu
          yüzden
Düşünün hele bir kez canlı parmaklarını etten ellerini çarka
          sokanları
Durum değişsin diye ve düşünün işte kafeslerini bile
          tartışmayanları
İnsanın hakkı olabilir umutsuzluğa bir anlık duraklama
          hakkı yokken

Ve bir gün gelir de zaferin anlamsız güneşi üstünüzde
          olursa
Hatırlayın biz de biliyorduk bunu kölelik bayrağını
          indirmek için
Başkalarının Akropol'e çıkışını ve hâlâ nefes alan kendileri
          ile ünlerinin
Atılışını tarihin toplu mezarına

Düşünün hiç bitmeyeceğini savaşın ve değersizliğini
          yenginin
Ve her şey altüst olabilir insan insandan sorumlu ise
Büyük olaylar yaratıldı gördük ama korkunç olanları da
          vardı içlerinde
Zira her zaman kolay değildir ayırdedilmesi kötü ile iyinin

Siz de geçtiğimiz yerden geçeceksiniz açık bir kitap gibi
          okuyorum içinizi
İçinizde çarpan bu kalbi duyuyorum bir kalp nasıl
          çarpıyorsa benim içimde
Onu nasıl eskiteceğinizi biliyorum ve nasıl sönüp sustuğunu
          içinizde
Sonbaharın makyajını nasıl sildiğini ve bir kış gülünün
          çevresindeki sessizliği

Moral bozmak için söylemiyorum bunu hiç'e bakmak
          gerekir
Yüzyüze onu yenebilmek için Şarkı yitirmedi güzelliğini
          eksilse de
Bir başka yerde dinlemeli ki bir yankı gibi tekrar doğar
          tepelerde
Yalnız değiliz dünyada şarkı söylemek için ve oyunsa
          şarkıların tümü demektir

Oyunda rol yapmasını bilmeli ve bir sesin susmasını bile
Bilin bunu derin koro tekrarlar hep yarım kalan cümleyi
Şarkıcı yapsın sonuna kadar ne varsa elinden geleni
Ne önemi var bir varsayım gibi beni yanyolda terketseniz de

Ben de terkediyorum sizi son kez ayağa kalkan bir oyuncu
          gibi
Sitem etmeyin ona gözlerinde taşıdığı gölgeden bir şeyler
          yansırsa dışarıya
Artık bir armağan veremem size bu karanlık ışıktan başka
Yarının insanları üfleyin mangaldaki kömürü
Siz söyleyin görüp geçirdiklerimi


Louis Aragon
Mutlu Aşk Yoktur

SIGMUND FREUD’LA BİR SÖYLEŞİ

Sigmund Freud ünyanın entelektüel hayatında önemli bir rol oynadı öyle ki tıpkı Bernard Shaw neredeyse bir insan olmanın ötesine geçti. O medeniyetin evriminde somut bir tarihsel yer verebileceğimiz kültürel bir güç oldu. Freud, psikanalizin tarihi konulu bir araştırmada, kendisi hakkında şöyle konuşmuştur; “Beni Kolomb’la, Kepler’le, Darwin’le karşılaştırdılar ve beni bir kötürüm ilan ettiler.” Bugün bile onu bilimsel bir maceraperest olarak gören birileri vardır. Gelecek onu Bilinçaltı’nın Kolomb’u olarak göklere çıkaracak. 

Yalnızca Cathay’e yeni bir geçiş arayışında olan Kolomb yepyeni bir kıta keşfetmişti. Ruhsal sağaltım biliminde yepyeni bir yöntem bulmaya kalkışan Freud, insan zihninin gizli kıtasını keşfetti. Freud, bizi çocukluğumuza  ve ırkımızın geçmişine bağlayan özel içsel güçlerimizi önümüze serdi. Psikanalizin ışığında ilk kez insan doğasının sırrını anlayabildik. Birkaç kez Freud’un konuğu olma şerefine eriştim. Her seferinde bana büyüleyici kişiliğinin birdenbire ortaya çıkıp gizlenen yeni pırıltılarını sergiledi.    


G.S.Viereck-1927

Yetmiş yıl, yaşamı neşeli bir tevazu içinde kabul etmeyi öğretti bana.” Konuşan kişi Profesör Sigmund Freud’du, ruhun yeraltı dünyasının büyük Avusturyalı kaşifi. İsmi psikanalizin temel ilkeleri ile çok yakından bağlı olan trajik Yunan kahramanı Ödip gibi, Freud da Sfenkse cesurca karşı çıktı. Ödip gibi o da onun sırrını çözdü. En azından hiçbir ölümlü, insan davranışının gizini açıklamaya Freud kadar yaklaşmadı. Galileo astronomi için ne ise Freud da psikoloji için odur. Bilinçaltının Kolomb’udur. Freud yeni bakış açılarının önünü açtı, yeni derinlikleri dile getirdi. Bilinçaltımızın levhalarında yazılı kayıtlardaki gizli anlamı deşifre ederek, yaşamımızdaki herşeyin başka herşeyle olan ilişkisini değiştirdi. 

Söyleşimizi Freud’un Avusturya Alplerinde bir dağ olan ve Viyana sosyetesinin biraraya gelmekten hoşlandığı Semmering’deki yazlık evinde gerçekleştirdik. Psikanalizin babasını en son Avusturya başkentindeki gösterişsiz evinde görmüştüm. En son ziyaretimden bu yana geçen birkaç yıl alnındaki çizgileri çoğaltmıştı. Bu onun kuru solgunluğunu yoğunlaştırmıştı. Yüzü sanki acı çekiyormuş gibi gergindi. Konuşmasındaki eski ama hafif bir pelteklik beni uyarana kadar; uyanık aklı, boyun eğmemiş ruhu ve kusursuz bir nezaketi vardı. 

Öyle görünüyor ki üst çenedeki habis bir hastalık bir ameliyatı gerektirmişti. O zamandan beri Freud, konuşmasını kolaylaştırmak için mekanik bir icat takıyordu. Kendi başına bu gözlük takmaktan daha kötü bir şey değildi. Metal cihazın varlığı ziyaretçilerinden çok Freud’u utandırıyordu. Biri onunla konuşmaya başladıktan çok sonra güç bela farkediliyordu. İyi günlerinde farkedilmesi mümkün değildi. Ama Freud’un kendisi için sürekli bir sıkıntı kaynağıydı. 

Mekanik çenemden tiksiniyorum çünkü mekanizma ile verdiğim mücadele çok değerli gücümün çoğunu tüketiyor. Bununla birlikte hiç çenem olmamasındansa mekanik bir çenem olmasını tercih ederim. Var olmayı yok olmaya tercih ederim dedi psikanalizin babası ve şöyle devam etti:  “Tanrılar biz yaşlandıkça yaşamı daha da tatsızlaştırarak, belki de bize merhamet etmekte. Böylece en sonunda ölüm bize, taşımak zorunda olduğumuz birçok ağır yükten daha tahammül edilebilir görünür”.

Freud kaderin ona herhangi bir kişisel bela yüklediğini kabul etmeyi reddediyordu. Usulca şöyle dedi, “Neden özel bir kayırma umayım? Açığa çıkan tüm marazlarıyla birlikte herkes yaşlanır. Yaş bir insanı orasından, başka birini burasından vurur. Yaşın esintisi daima hayati bir yere yerleşir. Nihai zafer daima Fatih Kurtçuk’undur. 

Dışarıda, dışarıda ışıklar, dışarıda heryerde!

Ve her bir ürperişin sonunda

Oluşan perde,

Şiddetle esen bir fırtınanın 

Araladığı tabut örtüsü.

Ve donuk ve solgun melekler, 

Oyunun adının ‘İnsan’ın’ felaketi oluşuna 

İsyan eden, 

Ve kahramanın Fatih Kurtçuk olduğunu 

Açıklayan, onaylayan melekler"

İnsan beyni araştırmacılarının üstadı konuşmasını şöyle sürdürdü, “Ben evrensel düzene karşı isyan etmem. Buna rağmen yetmişime merdiven dayadım. Yeterli besleniyorum. Pek çok şeyin keyfini çıkarıyorum; karımın ve çocuklarımın refakatleri, günbatımları. Baharda bitkilerin büyümelerini izlerim. Zaman zaman dost bir eli kavrarım. Beni neredeyse anlamış olan bir insanla bir iki kez karşılaştım. Daha ne isteyebilirim ki?

“Ünlüsünüz” dedim ona. “Çalışmanız her alandaki literatürü etkiledi. İnsanlık sizin sayenizde hayata ve kendisine artık farklı gözlerle bakıyor. Ve kısa bir süre önce yetmişinci yaşgününüzde -sizin kendi üniversiteniz haricinde!- tüm dünya sizi onurlandırmak üzere birleşti.”

"Eğer Viyana Üniversitesi beni resmi olarak tanımış olsaydı, beni yalnızca utandırmış olurdu. Beni ya da doktrinimi kabullenmelerini gerektirecek hiçbir neden yok çünkü ben yetmiş yaşındayım. Ondalıklara hiçbir mantıksız önem vermiyorum. Ün bize ancak öldükten sonra gelir ve açık konuşmak gerekirse ölümden sonra neyin geleceği beni ilgilendirmiyor. Ölümden sonra gelen şöhretle ilgili hiçbir emel taşımıyorum. Alçakgönüllülüğüm bir erdem değil.”

—Adınızın yaşayacak olması size hiçbir şey ifade etmiyor mu?

Yaşayacak olsa bile, ki yaşayıp yaşamayacağı asla kesin değil, hiç mi hiç ilgilenmiyorum. Çocuklarımın kaderiyle çok daha fazla ilgileniyorum. Umarım hayatları çok zor olmaz. Onların hayatını kolaylaştıramadım. Savaş benim mütevazı servetimi, bütün hayatım boyunca biriktirdiklerimi neredeyse silip süpürdü. Bununla birlikte, bereket versin ki, yaş o kadar da ağır bir yük değil. Devam edebilirim! Çalışmaktan hala keyif alıyorum.

Evin büyük bahçesinin içindeki küçük bir patikada bir aşağı bir yukarı yürüyorduk. Freud duyarlı elleriyle yeni çiçeklenmekte olan bir çalıya şefkatle dokundu. “Bu tomurcukla, öldükten sonra başıma gelecek herhangi bir şeyden çok daha fazla ilgileniyorum” dedi.

—O zaman siz her şeye rağmen esaslı bir karamsarsınız?

Hayır değilim. Hiçbir felsefi düşünüşün hayatın basit taraflarından aldığım keyfi kirletmesine izin vermiyorum.

—Kişiliğin ölümden sonra herhangi bir formda devam ettiğine inanıyor musunuz?”

Bu konuya hiç kafa yormadım. Yaşayan herşey ölür. Neden varlığımı sürdüreyim ki?

—Bir biçimde geri dönmek istemez miydiniz, toz halinden yeniden birleşerek bir bütün haline gelmek? Başka bir deyişle, ölümsüz olma isteğiniz yok mu? 

Samimiyetle hayır. İnsan davranışının tamamının altında yatan tüm bencil dürtüler biliniyor olsaydı, insan geri dönmek için en ufak bir arzu duymazdı. Bir çemberin içinde dönüp duran hayat yine aynı olurdu. Dahası Nietzsche’nin deyişiyle, şeylerin ebedi tekrarı bize dünyevi kılıklarımızı yeniden giydirse bile, hafızanın yokluğunda bu ne işe yarar? Geçmiş ile gelecek arasında hiçbir bağ kurulamaz. Benim ne düşündüğüme gelince, sonsuz hayat musibetinin en sonunda sona ereceğini bilmek bana tamamıyla yetiyor. Hayatımız zorunlu olarak bir dizi uzlaşmadan, ego ve onun çevresi arasındaki hiç bitmeyen mücadeleden ibaret. Hayatı gereğinden fazla uzatma isteği bana saçmalığı çağrıştırıyor.

 —Meslektaşınız Steinach’ın insan varoluşunun döngüsünü uzatma çabalarını onaylamıyor musunuz?”

Steinach hayatı uzatmak için herhangi bir girişimde bulunmamıştır. O sadece yaşlılıkla savaşıyor. Kendi bedenlerimizdeki güç rezervlerinden faydalanarak, dokunun hastalığa karşı direnmesine yardım ediyor. Steinach ameliyatı zaman zaman kanser gibi, nahoş biyolojik hastalıklara yol açabiliyor. Yaşamı çok daha yaşanılabilir kılıyor. Ama onu yaşamaya değer kılmıyor. 

Daha uzun yaşamak istememiz için hiçbir sebep yok. Ama mümkün olduğu kadar düşük bir rahatsızlık düzeyinde yaşamak istemek için çok nedenimiz var. Oldukça mutluyum çünkü ağrı sızı çekmediğime, hayatın küçük zevklerine, çocuklarımın ve çiçeklerimin varlığına şükrediyorum!

—Bernard Shaw yıllarımızın çok az olduğunu iddia ediyor. Shaw insanın, eğer isterse, iradesini evrim güçleri üzerinde kullanarak, insan ömrünün süresini uzatabileceğini düşünüyordu. İnsan türünün tanrılar kadar uzun ömürlü olabileceğini düşünüyordu.

“Bu mümkün,” diye yanıtladı Freud, “ölümün kendisi biyolojik bir zorunluluk olmayabilir. Belki de ölmek istediğimiz için ölüyoruzdur.

Aynı insana duyulan aşk ve nefret bile içimizde aynı anda hüküm sürer, dolayısıyla hayatın bütünü de kendisini koruma arzusuyla, ikircikli bir kendisini yoketme arzusunu birleştirir. Nasıl ki gerilmiş bir paket lastiği eski haline dönme eğilimindeyse, bilinçli ya da bilinçsiz yaşayan tüm cevherler cansız varoluşun tam ve mutlak ataletine geri dönmek için can atarlar. Ölüm arzusu ile yaşama arzusu içimizde yanyana yaşar. “Ölüm, Aşk’ın eşidir. Birlikte dünyayı yönetirler. "Haz İlkesinin Ötesinde" adlı kitabımda verdiğim mesaj buydu.

"Psikanaliz başlangıçta Aşk’ın hayati önem taşıdığını varsayıyordu. Bugün artık biliyoruz ki "Ölüm" de en az onun kadar önemli. Yaşayan her varlık, içindeki yaşam ateşi ne kadar yoğun yanarsa yansın, biyolojik olarak Nirvana’yı arzular, “yaşamak denen hummanın” sona ermesi için yanıp tutuşur, cennete kavuşmak için hasret çeker. Bu arzu belki gereksiz lakırtılarla gizlenebilir. Ama hayatın nihai amacı kendi tükenişidir!”

 “Bu özyıkım felsefesi” diye feryat ettim. “Özkıyımı meşrulaştırıyor. Mantıksal olarak Eduard von Hartmann tarafından öngörülen dünyanın kendini öldürmesi fikrine kadar ulaşıyor."

 “İnsanlık intiharı tercih etmedi çünkü insanlığın varoluş yasası, nihai amacına doğrudan giden güzergahtan hoşlanmaz. Yaşam kendi varoluş döngüsünü tamamlamalıdır. Her normal varlıkta, yaşama arzusu ölüm arzusunu dengelemeye yetecek kadar güçlüdür, buna rağmen ölüm arzusu en sonunda gücünü kanıtlar. Ölümün bize kendi istencimizle geldiğine dair bir hayalle oyalanabiliriz. Ölümü dize getirmemiz mümkün, ama bağrımızdaki müttefikini mümkün değil. Bu manada her "Ölüm"ün gizli bir intihar olduğunu söylerken haklı olabiliriz,” diye ekledi Freud gülümseyerek.

Bahçe serinleşti. Söyleşimize çalışma odasında devam ettik. Masanın üzerinde Freud’un kendi muntazam elyazısıyla yazılmış bir yığın müsvedde gördüm. “Ne üzerine çalışıyorsunuz?” diye sordum. 

“Bir amatör analizi savunması yazıyorum, amatörler tarafından deneyimlenen bir psikanaliz süreci. Doktorlar, lisanslı doktorlar dışındaki insanların analiz yapmasını yasaklamak istiyorlar. Tarih, o eski hırsız, her buluştan sonra kendini tekrarlar. Doktorlar başlangıçta her yeni hakikat için mücadele eder. Ve ardından onu tekellerine almaya çalışırlar.”

—Alaylılardan çok destek alıyor musunuz?

 En iyi öğrencilerimin bazıları amatör.

 —Kendi başınıza çok pratik yapıyor musunuz?

 Elbette. Şu sıralar, çok zor bir vaka üzerine çalışıyorum, çok ilginç yeni bir hastanın psişik çatışmalarını çözümlüyorum. Gördüğünüz gibi kızım da bir psikanalist…

Tam o anda Bayan Anna Freud arkasında kendisini izleyen hastasıyla göründü. Hastası açıkça Anglo-sakson özellikler taşıyan, onbir yaşındaki bir delikanlıydı. Bu çocuk tamamen mutlu, kişiliğindeki çatışmadan ya da karmaşadan tamamen bihaber görünüyordu. “Hiç kendinizi analiz ettiniz mi?” diye sordum Profesör Freud’a.

 “Elbette. Bir psikanalizci düzenli olarak analiz etmeli kendini. Kendimizi analiz ederek, başkalarını daha iyi analiz edebiliriz. Psikanalizci Yahudilerin günah keçisi gibidir. Ötekiler günahlarını psikanaliste yüklerler. Sırtına yüklenen bu rolden sıyrılabilmek için psikanalistin sanatını en son noktasına kadar icra etmesi gerekir.”

 “Bana hep şöyle gelmiştir, psikanaliz onu deneyimleyen herkeste zorunlu olarak Hristiyanlığın merhametli ruhunu tetikleyecektir. Psikanalizin insan hayatında anlamamızı sağlayamayacağı hiçbir şey yoktur. "Tout comprendre c’est tout pardonner (Her şeyi anlamak, her şeyi affetmektir)" dedim Freud’a.

“Tam tersi” diye kükredi Freud, çehresi bir Yahudi peygamberinin öfkeli sertliğinin izlerini taşıyordu. “Her şeyi anlamak, herşeyi affetmek anlamına gelmez. Psikanaliz bize yalnızca nelere katlanabileceğimizi değil, aynı zamanda nelerden kaçmamız gerektiğini öğretti. Nelerin kökünü kazımamız gerektiğini anlattı. Bilgiden hiçbir biçimde günahı hoşgörmemiz gerektiği sonucunu çıkaramayız.”

Freud’un onu terk eden takipçileriyle neden böylesine keskin olarak tartıştığını, onların ortodoks psikanalizin emin yolundan ayrılışlarını neden affedemediğini birdenbire anlayıverdim. Dürüstlük anlayışı ona atalarından kalan bir mirastı. Bu mirastan gurur duyuyordu, kendi ırkıyla gurur duyduğu gibi. 

Bana açıklamaya başladı, “Benim dilim Almanca. Kültürüm, edindiğim beceriler Alman. Entelektüel olarak kendimi bir Alman olarak görüyordum, ta ki Almanya’da ve Alman Avusturya’da gelişen anti-Semitik ayrımcılığı farkedene kadar. O zamandan beri, artık kendimi bir Alman olarak görmüyorum. Kendimi bir Yahudi olarak adlandırmayı tercih ederim.”

Bu yorum bende bir tür hayalkırıklığı yarattı. Freud’un ruhunun çok yükseklerde, her türlü ırk ayrımcılığının ötesinde, bir yerde yaşaması gerektiğini düşünüyordum, öyle ki hiçbir kişisel garez ona ulaşamasın. Ama onun korkunç öfkesi, dürüst hiddeti onu çok daha sevimli bir insan yapıyordu. 

Aşil eğer öyle bir topuğu olmasaydı, çok daha hoşgörüsüz biri olabilirdi! “Sizin de kompleksleriniz olduğuna, yani sizin de kendi ölümünüze ihanet ettiğinize memnun oldum Herr Profesör” dedim.

“Komplekslerimiz zaaflarımızın kaynağıdır; ama aynı zamanda sıklıkla gücümüzün de kaynağı olurlar” diye karşılık verdi Freud.

"Kendi komplekslerimin neler olduğunu çok merak ediyorum!" dedim. 

Ciddi bir analiz en az bir yıl sürer,”diye yanıtladı Freud. “Hatta iki yıla ya da üç yıla kadar uzayabilir. Sen hayatının uzun yıllarını aslan avcılığına adadın. Yıl be yıl kendi kuşağının önemli şahsiyetlerinin, hepsi senden daha yaşlı olan erkeklerin peşinden koştun. Aralarında Roosevelt, KayzerHindenburgBriand, FochJoffreGeorge BrandesGerhart Hauptmann ve George Bernard Shaw ve daha niceleri vardı.”

 —Bu benim işimin bir parçası.

Ama bu aynı zamanda senin tercihin. Ünlü adam bir semboldür. Arayışın kalbinin arayışıdır. Ünlü adamların babanın yerini almasını istedin. Bu babanın kompleksinin bir parçası.

Freud’un açıklamasını sert ve ateşli bir biçimde inkar ettim. Ama üzerine düşününce, bunun içinde bir gerçeklik payı olabilir gibi geldi bana, onun patavatsız iddiası karşısında kendimden şüpheye düştüm. Beni ona yaklaştıran şey de aynı dürtü olabilirdi, 

 “Geçmişe doğru arayışını senin şu Gezgin Yahudi’nin içinde genişlettin. Daima Adam Arayan oldun,” diye ekledi Freud. 

Bir süre sonra “Kendi kalbime senin gözlerinle bakabilecek kadar uzun bir süre burada kalabilmek isterdim” dedim. “Belki de dışarıdan nasıl göründüğümü görseydim, Medusa gibi korkudan ölürdüm! Ama korkarım ki psikanalizde çok tecrübeliyim. Sürekli olarak içinden geçenleri tahmin ederim ya da tahmin etmeye çalışırım.”

“Hastanın olan biteni idrak etmesi analizi engellemez. Aksine bu durum zaman zaman insanın işini kolaylaştırabilir.”

Psikanalizin üstadı bu bakımdan, incelemeleri altında olan hastanın kendi kendine yaptığı çağrışımlara sinirlenen pek çok yandaşından farklıydı. 

Psikanalistlerin çoğu Freud’un “serbest çağrışım” yöntemini uyguluyordu. Hastayı ne kadar aptalca, ne kadar müstehcen, ne kadar yersiz ya da alakasız görünse de aklına gelen herşeyi söylemesi için yüreklendiriyorlardı. Sözde önemsizmiş gibi duran ipuçlarını izleyerek, hastaların sığınaklarına dadanan psişik ejderhaların izini sürebiliyorlardı. Hastanın etkin iş birliği arzusundan hoşlanmıyorlardı çünkü araştırmalarının yönü hastaya bir kez aşikar olduğunda, onun sırlarını saklamak için savaşan isteklerinin ve direnişlerinin psişe avcısına bilinçsiz olarak izini kaybettirebileceğinden korkuyorlardı. Freud da bu tehlikeyi kabul ediyordu. 

“Zaman zaman düşüncelerimizi ve duygularımızı şekillendiren süreçler hakkında daha az şey bilseydik daha mı mutlu olurduk diye merak ederim” diye sordum Freud’a, “Psikanaliz her hissi ait olduğu kompleks öbeğine doğru izlerken, yaşamı en kuytu gizine kadar soyar. Kalbimizde bir vahşiyi, bir suçluyu ve bir yaratığı sakladığımızı keşfederek çok daha neşeli olmayız.”

“Hayvanlarla ne alıp veremediğiniz var?” diye yanıt verdi Freud. “Ben hayvanların toplumunu insan toplumuna kat be kat tercih ederim.”

—Neden?

Çünkü onlar çok daha basitler. Kendi entelektüel ve psişik mekanizmaları için çok yüksek olan bir medeniyetin standartlarına uyum sağlama girişiminin neden olduğu bölünmüş kişilik, parçalanmış ego dertlerinden muzdarip değiller. Vahşi de, tıpkı hayvan gibi, acımasızdır ama medeni insanın ahlaksızlıklarını da gereksinmez. Ahlaksızlık insanoğlunun ona sınırlar koyan bir toplumdan aldığı intikamdır. Bu kindarlık, profesyonel reformcu ve işgüzara hayat verir. Vahşi kellenizi uçurabilir, sizi yiyebilir, size işkence yapabilir ama medeni bir toplumu oluşturan ve yaşamı çoğu zaman katlanılmaz kılan biteviye iğnelemelerden kurtarır. 

İnsanın en rahatsız edici hareketleri ve belirleyici özellikleri, hilekarlıkları, korkaklığı, saygısızlığı bu karmaşık medeniyete yetersiz uyum sağlamasından kaynaklanmaktadır. Bunların hepsi içgüdülerimiz ile kültürümüz arasındaki çatışmanın bir sonucudur. 

“Bir köpeğin kuyruğunu sallarken ya da hoşnutsuzluk içinde havlarken yaşadığı basit, dolambaçsız, yoğun duygular nasıl da daha hoştur! Köpeğin duyguları antik çağlarda yaşamış kahramanlardan birini hatırlatır” diye ekledi Freud nazikçe. “Köpeklerimize bilinçsiz olarak Aşil ve Hektor gibi antik kahramanların isimlerini vermemizin nedeni de bu olsa gerek.”

“Benim köpeğim de,” diye araya girdim, “Ajax isminde bir Doberman Pinscher.” Freud gülümsedi. “Onun okuma yazma bilmediğine çok memnunum” diye de ekledim. “Psişik travmalar ve Ödip kompleksleri hakkındaki görüşlerini acı acı havlayabilseydi, bu durum onu evin daha az istenen bir üyesi yapardı kuşkusuz! 

— “Siz bile Profesör, varoluşu çok karmaşık buluyorsunuz. Hatta bana göre bizzat siz kısmen de olsa modern medeniyetin karmaşıklarından sorumlusunuz. Siz psikanalizi hayatımıza davet etmeden önce, çok nahoş komplekslerin savaşçı evsahipliğinin kişiliklerimize hükmettiğini bilmiyorduk. Psikanaliz hayatımızı karmaşık bir yapboza çevirdi.”

 “Psikanaliz katiyen hayatı basitleştirmez,” diye yanıtladı Freud. “Analizden sonra yeni bir senteze ulaşırız. Psikanaliz başıboş dürtülerin labirentini tekrar oluşturur ve onları ait oldukları makaranın etrafına sarmaya çalışır. Ya da metaforu değiştirecek olursak, psikanaliz insanın kendi bilinçaltının labirentlerinden çıkmasına yardımcı olacak ipucunu verir.”

—Oysa ki yüzeyde insan hayatının daha öncesinde asla bundan daha karmaşık olmadığı varsayılıyor. Ve her yeni gün siz ya da öğrencileriniz tarafından ortaya atılan yeni bir fikir, insan davranışı sorununu çok daha karmaşık ve çok daha çelişkili bir hale sokuyor.”

 Psikanaliz en azından yeni bir gerçeğe asla kapısını kapatmaz.

—Bazı öğrencileriniz sizden daha ortodoks, bu zamana kadar ağzınızdan çıkmış olan her söze sıkı sıkıya bağlı kalıyorlar.

 “Hayat değişiyor. Psikanaliz de değişiyor,” dedi Freud. “Yeni bir bilimin sadece başlangıcındayız.”

—Bana öyle geliyor ki kurmuş olduğunuz bilimsel yapı çok detaylı ve karmaşık. Kurduğunuz bilimin sabit ve bütünleyici parçaları – ‘yerdeğiştirme’ teorisi, ‘çocuk cinselliği’ teorisi ve ‘rüya sembolleri’ teorisi ve benzeri teoriler – oldukça kalıcı olacak.

Buna rağmen, yeniden tekrarlıyorum, daha yolun başındayız. Ben sadece bir acemiyim. Gömülü anıtları toprağın derinliklerinden eşelemekte başarılıydım. Ama benim bir kaç tapınağı keşfettiğim yerde başkaları koca bir kıta keşfedebilir.

—Hala en çok vurguyu seks üzerine yapıyorsunuz?

Size kendi şairiniz olan Walt Whitman’ın sözüyle yanıt vereceğim: "Eğer seks eksikse, her şey eksiktir." Bununla birlikte, size daha önce açıklamış olduğum gibi bugün hazzın ‘ötesinde’ yatan diğer şeye, yani ölüme, hayatın inkarına neredeyse eşit bir vurgu yapıyorum. Ölüm arzusu bazı insanların, yokoluşun bir basamağı olarak acıdan neden hoşlandıklarını açıklıyor! Bütün insanlar huzurun peşindeyken, şairlerin neden bu çatışmaya şükrettiğini de açıklıyor.

Orada hangi tanrı olursa olsun

Hiçbir hayat sonsuza dek sürmez

Ölüler asla dirilmez 

Yorgun akan ırmak bile 

Dönüp dolanıp 

Denizin güvenli sularında son bulur

"Shaw da sizin gibi sonsuza dek yaşamak istemiyor,” dedim, “ama o sizin tam tersinize seksi yavan buluyor.”

Freud gülümseyerek yanıt verdi, “Shaw seksten anlamaz. Aşk kavramıyla uzaktan yakından en ufak bir ilgisi yoktur. Onun oyunlarının hiçbirinde gerçek bir aşk hikayesi yoktur. Belki de tarihteki en büyük tutku olan Sezar’ın aşk hikayesiyle alay eder. Kasten, kötü niyetle Kleopatra’yı tüm ihtişamından yoksun bırakır ve onu önemsiz bir genç kıza indirger. Shaw’ın aşka karşı tuhaf tavrının ve tüm insan ilişkilerinin birincil tetikleyicisini inkarınının nedeni, onun psikolojisine içkindir. Ki bu inkar onun kadar muazzam bir entelektüel donanıma sahip birinin oyunlarının dünya çapında ün kazanmasına engel olmuştur. Shaw’ın bizzat kendisi yazdığı önsözlerden birinde mizacındaki münzevi doğrultuyu vurgulamıştır. Pek çok hata yapmış olabilirim ama seks içgüdüsünün baskın olduğunu vurgularken hiç hata yapmamış olduğumdan neredeyse eminim. Çünkü seks içgüdüsü çok güçlü, medeniyetin töreleri ve kuralları ile en sık o çatışıyor. Kendi kendini savunan insanoğlu seksin ağırlıklı önemini yok sayma arayışındadır. Rusçayı kurcalayacak olursanız, bir atasözü şöyle der, Tatar bel altında yaratılmıştır. Herhangi bir insan duygusunu analiz edin, duyguyu seksin alanından dilediğiniz kadar koparın, emin olun ki biryerlerde birincil tetikleyiciyi keşfedeceksiniz, o tetikleyici ki hayatın kendisi sürekliliğini ona borçludur.”

—Bu bakış açısını tüm modern yazarlara giydirmeyi kesinlikle başardınız. Psikanaliz edebiyata yeni yoğunluklar kattı. 

Psikanaliz de edebiyat ve felsefeden çok şey aldı. Nietzsche ilk psikanalizcilerden biridir. Onun sezgilerinin bizim keşiflerimizin habercisi olma boyutları oldukça şaşırtıcı. Hiç kimse insan davranışının ikili güdülenmesini ve haz ilkesinin sürüp giden bu salınımın üzerindeki diretmesini onun kadar derinlikli olarak tanımamıştır. Onun Zerdüşt’ü şöyle der:

Keder 

Gözyaşı: Gider! 

Ama Haz sonsuzluğu arzular

Hiç sönmeyen, derin sonsuzluğu 

—Psikanaliz Avusturya ve Almanya’da Amerika Birleşik devletlerinde olduğundan daha yaygın tartışıldı belki ama buna rağmen edebiyat üzerine etkisi muazzam oldu. 

Thomas Mann ve Hugo von Hofmannsthal bize çok şey borçludur. Schnitzler büyük ölçüde benim gelişimimi takip etmiştir. Benim bilimsel olarak ortaya koymaya çalıştığım şeyleri şiirsel olarak ifade etmiştir. Ama o takdirde, Dr. Schnitzler yalnızca bir şair değildir, aynı zamanda bir bilim adamıdır.

 “Siz,” diye yanıtladım, “yalnızca bir bilim adamı değil, aynı zamanda bir şairsiniz.” Ve konuşmaya şöyle devam ettim, “Amerikan edebiyatı psikanalize batmış durumda. Rupert HughesHarvey O’Higgins ve diğerleri sizin çevirilerinizi yapıyorlar. Artık psikanalizi belli bir biçimde kullanmayan yeni bir roman bulmak pek mümkün görünmüyor. Oyun yazarlarından Eugene O’Neill ve Sydney Howard size çok şey borçlular. Örneğin Gümüş Sicim yalnızca Odip kompleksinin oyunlaştırılmış halidir.”

 “Biliyorum,”diye yanıtladı Freud. “İltifatlarınıza müteşekkirim ama ben Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kendi ünümden korkuyorum. Psikanalize Amerikan ilgisi çok da derinlere gitmiyor. Yaygın kitleselleşme, ciddi araştırma yapmadan yapay kabullenmelere yol açıyor. İnsanlar sadece sinemadan ya da basından öğrendikleri ifadeleri tekrarlıyorlar. Onu papağan gibi tekrarlayabildikleri için psikanalizi anladıklarını hayal ediyorlar! Psikanalizin Avrupalı merkezlerde daha yoğun olarak çalışılmasını tercih ederim.

 “Amerika beni resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Avrupa’da hala dışlanıyorken, Clark Üniversitesi bana fahri bir unvan bahşetti. Bununla birlikte, Amerika psikanaliz çalışmalarına çok az özgün katkıda bulunmuştur. 

Amerikalılar zekice genellemeler yapan insanlardır, ama nadiren yaratıcı düşünür olabilirler. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ve aynı zamanda Avusturya’daki tıp tekelleri alanı ele geçirmeye çalışıyorlar. Psikanalizi yalnızca doktorların eline terketmek onun gelişimi açısından ölümcül olacaktır. Psikanalist için tıp eğitimi çoğunlukla bir avantaj olduğu kadar dezavantajdır da. Eğer kabul görmüş belli bilimsel uzlaşımlar öğrencinin zihninde çok derin bir biçimde kabuk bağlarsa, tıp eğitimi bir dezavantaja dönüşür.”

Freud her ne pahasına olursa olsun gerçeği söylemek zorundaydı! Her ne kadar hayranlarının çoğu orada olsa da, kendisini Amerika’ya dalkavukluk etmek için zorlayamazdı. Hatta yetmişine merdiven dayadığı şu günlerde bile kendini, onu şu anda bile yalnızca hasetle kabullenebilen tıp mesleği ile barış ilan etme noktasına getiremezdi. Tavizsiz dürüstlüğüne karşı Freud nezaketin ruhuydu. Bütün önerileri sabırla dinliyordu, röportajcısını yıldırıp sindirmek için asla çaba göstermiyordu. Huzurundan bir armağanla, bir misafirperverlik yadigarı ile ayrılmayan pek az konuk vardır!

Karanlık çöktü. Benim için bir zamanlar Hapsburg imparatorluğunun payitahtı olan şehre giden trene binme vakti gelmişti. Freud benim ayrılışımı izleyebilmek için, karısı ve kızıyla birlikte dağdan ayrılıp şehre geri dönen yoldaki basamakları tırmandı. Bana veda ederken sıkıntılı ve üzgün baktı. “Beni karamsar biri olarak gösterme,” dedi son bir kez el sıkışırken. “Dünyayı hor görmüyorum. Dünyayı küçümseyici ifadeler kullanmak onunla kur yapmanın, izleyiciler ve alkışlar kazanmanın bir başka yöntemidir! Hayır, ben karamsar değilim, çocuğum, karım ve çiçeklerim olduğu sürece karamsar değilim! Çok şükür çiçeklerin ne bir karakterleri ne de karmaşıklıkları var” diye ekledi gülümseyerek:

"Çiçeklerimi seviyorum. Ve mutsuz değilim -en azından başkalarından- daha mutsuz değilim."

Trenimin düdüğü gecenin içinde acı acı öttü. Araba beni hızla istasyona götürdü. Sigmund Freud’un gri kafası ve hafifçe eğilmiş silüeti uzakta ağır ağır kayboldu. 

Ödip gibi Freud da Sfenks’in gözlerinin içine dik dik ve derinden bakmıştı. Canavar her yolcuya bilmecesini sorar. Cevabı bilmeyen gezgini yakalar ve hızla kayalıklara fırlatır. Ama ortadan kaldırdıklarına, sırrını çözenlere olduğundan çok daha şefkatli olabilir. 

Röportaj: George Sylvester Viereck 1927

Çeviren: Özlem Akarsu / sanatatak.com


SONSUZ GÜL

Susanna Bombal'a


Hicret’in ardında beş yüz yıl.
İran kendi minarelerinden
çöl mızraklarının saldırısını seyretti,
Nişapurlu Attar da bir güle baktı
sessiz sözcükler söyleyerek
dua eden biri değil de, düşünen biri gibi:
“Kırılgan küren elimde. Ve zaman
büküyor ikimizi de, biz farkında olmadan,
bu akşam saatinde, unutulmuş bir bahçede.
Senin tüy gibi gövden havada nem içinde.
Kokunun yoğun ve sürekli yayılışı
yaşlı ve yıpranan yüzüme yükseliyor.
Ama ben seni bir düşün katmanları arasında
ya da bu bahçede bir sabah görmüş olan o çocuktan
çok daha uzun bir zamandan beri tanıyorum.
Güneşin beyazlığı senin olabilir,
ayın yaldızı ya da zafer kazanmış kılıçtaki
kurumuş kırmızı kan lekesi de.
Ben körüm, bir şey de bilmiyorum. Ama
gidilecek daha çok yol olduğunu ve her şeyin
eşyanın sonsuzluğu olduğunu görüyorum. Sen
müziksin, ırmaklar, gökler, saraylar, meleklersin,
Ey sınırsız, gizdeş sonsuz gül, sonunda
Tanrının benim ölü gözlerime göstereceği.

Jorge Luis Borges
Sonsuz Gül

Simón Carbajal

Antelo kırlarında, 90’lara doğru
Tanımış babam onu. Belki değişmiştir
Unutulmuş bir iki önemsiz sözcük.
Tek bir yönüyle anımsıyordu onu:
Esmer sol elinin üstündeki
Çizik çizik pençe izleri. Çiftlikte
Herkes payına düşeni yapardı:
Biri terbiyeci, öteki sığırtmaç,
Berikinin üstüne yok kement atmada
Simón Carbajal da jaguar avcısı.
Dadanacak olsa sürülerine bir jaguar
Ya da karanlıkta kükreyişi duyulsa,
Carbajal dağlara çıkardı iz sürmeye.
Bıçağını, köpekleri alıp giderdi.
Sonunda onu çayırda kıstırırdı.
Üstüne salardı köpeklerini. Sarı renkli
Canavar üstüne atılır onun
Adam da pelerinini sallardı sol koluyla
Hem kalkanıydı bu avcının hem de
Çığırtkan kuşu. Apak karnı bir an
Boşlukta çakardı korumasız. Hayvan
Çeliğin içine gömülüşünü duyardı ölümüne.
Dövüşleri ölümcül ve sonsuz olurdu.
Hep aynı jaguarı öldürüyordu avcı,
O ölümsüz hayvanı. Çok da şaşırmayın
Bu yazgıya. Sizinki de aynı benimki de,
yalnızca bizim jaguarın çok değişik halleri var
kılık değiştiriyor hiç durmadan. Adı bir an
nefret oluyor, bir an sevda, bir an alın yazısı

Jorge Luis Borges

İntihar

Tek yıldız kalmayacak gecede.
Gece kalmayacak.
Ben ölürken dayanılmaz evren de
tüm varlığıyla ölecek benimle,
Sileceğim piramitleri, madalyaları,
Kıtaları ve yüzleri.
Sileceğim geçmişin birikimini.
Toz edeceğim tarihi, tozu toz.
Son günbatımını seyrediyorum şimdi.
Son kuşu dinliyorum.
Kimseye hiçbir şey bırakmıyorum.

Jorge Luis Borges
Sonsuz Gül

Pars

Güçlü parmaklıkların ardında pars
Tekdüze yürüyüşünü sürdürecek
Kara bir kuyum, hüzün ve tutsaklık
Olan yazgısına (kendisi habersiz).
Binlercesi gelir geçer ve binlercesi
Geri döner, ancak tek ve sonsuzdur
Ölümcül Pars, Yunanlının düşüne giren
Ölümsüz Akhilleos’un tasarladığı
yolu tasarlarken, ininde.
Çayırlardan ve dağlardan habersiz,
Titreşen iç organları
Kör boğazını doyuracak geyikleriyle.
Gökyüzü boşa değişir durur. Herkesin
Payına düşen yolculuk önceden belirlenmiştir.

Jorge Luis Borges

Ben

O kafatası, o gizli yürek, kanın
Hiç görmediğim o yolları,
Düşlerin o yeraltı dehlizleri, o Protheus,
O iç organlar, o ense, o iskelet.
Onların hepsiyim ben. Garip ama,
Bir kılıcın, önce altına, sonra külrengine,
Sonra da hiçliğe dönüşerek batan
Yapayalnız bir güneşin de anısıyım ben.
Limanda yavaş yavaş yaklaşan gemileri
Seyreden biriyim. O az bulunur kitaplar,
Zamanla aşınan gravürler de;
Göçüp gitmiş ölüleri kıskanan da ben.
İşin daha garibi bir evin bir köşesinde
Bu sözcükleri ağ gibi ören o adam olmam.

Jorge Luis Borges

Browning Şair Olmaya Karar Veriyor

Londra’nın bu kızıl labirentlerinde
bakıyorum en garibini seçmişim insan
uğraşlarının, bir bakıma hepsi de,
kendine göre, öyle olsalar bile.
Ele geçmez cıvada
felsefe taşını arayan
simyacılar gibi
sıradan sözcükler yapacağım
-hileli kumarbaz kâğıtları,
halkın uydurduğu sözler-
Thor esin ve patlama,
gök gürlemesi ve tapınmayken
onları büyülerinden vazgeçireceğim.
Bugünün deyişiyle,
sırası gelince ben de
ölümsüz sözler söyleyeceğim;
daha değersiz olmamaya çalışacağım
Byron’un yüce yankısından.
Yaralanmaz olacak ben olan bu toz.
Bir kadın aşkımı paylaşırsa,
şiirim onuncu katına değecek eşmerkezli göklerin;
bir kadın omuz silkerse aşkıma,
ezgiler yaratacağım hüznümden,
zamanın içinde yankılanan koca bir nehir.
Kendimi unutarak yaşayacağım.
Görür gibi olup unuttuğum o yüz olacağım
Hainliğin kutsal yazgısını
kabul eden Yehuda,
bataklıktaki Caliban,
korkusuz ve inançsız ölen
paralı asker olacağım,
yazgının geri çevirdiği yüzüğü
görmekten korkan Polycrates,
benden nefret eden o dost olacağım.
İran bülbülü sunacak bana, Roma kılıcı..
Maskeler, derin acılar, dirilişler
örüp sökecek alın yazımı
ve ben bir yerde Robert Browning olacağım.

Jorge Luis Borges

Bercestelerim