Abbas Kiyarustemi ile Şiir, Sinema ve Müzik

Şiir, Sinema ve Müzik

-Sanırım bu kitapların bir kısmı da çeviriydi? 

Evet, çok sayıda kitap çevrilmişti. Veya örneğin tefrika eserler.

-Dergilerde yayımlananlar mı?

Evet, dergilerde çıkıyordu ve çocukların vaktini alıyordu.

- Mesela otuz seneden fazla yayımlanan Hândenihâ dergisinde 1940-1941'den 1979 Devriminden birkaç sene sonrasına kadar. 

Bize iyi bir kitap tavsiye edebilecek düzgün bir insan bulmak için aşırı şanslı olmalıydık.

-Hangi dönemde?

Lise döneminde Lisenin ilk yıllarında.

-Muhtemelen bunun bir sebebi da, kitapların basım ve yayımındaki eksikliklerdi. Sonuçta basım ve yayım endüstrisi o dönem çok gelişmemişti ve bu nedenle kitaplar olması gerektiği gibi ulaşılır değildi.

Tabiatıyla. Evet. Mesela lisedeyken okuduğum veya arkadaşlarla elden ele gezdirdiğimiz bazı kitaplar vardı.

- Yani değis tokuş ediyordunuz?

Evet, daha ziyade kitap değiş tokuş etmek söz konusuydu. Kitap satın almanın yaygın olduğunu hiç hatırlamıyorum.

- Okuduğunuz lisede kütüphane yok muydu?

Doğrusu Cem Lisesinde bir kütüphane olup olmadığını şu an hatırlamıyorum. Eğer kütüphanemiz olsaydı, çocuklanın çizdiği resimleri orada sergilerlerdi, okul idaresinde değil.

- Daha çok hangi tür kitapları okuyordunuz?

Daha ziyade şiir kitaplan okuyordum.

-Daha çok hangi şairlerin eserlerini okuyordunuz?

Mesela Fereydun Tevellelî'nin kitaplarını okuyordum.

- Siyâveş Kisrâyî?

Hayır, ondan önce Nâdir Nâdirpur okuyordum. O dönem vezin açısından da şiirlerini okumaktan keyif aldığımız bir şairdi. Veya örneğin Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin şiirlerini seviyor ve okuyordum. O dönem kitap pahalıydı. Hatırlıyorum da kitap alacak param yoktu, bu nedenle Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin kitabını aldım ve iki gece oturup tamamını yazarak kopyaladım.

- Dr. Hamidî'nin hangi kitabıydı?

Aşk-i Mâşuk. Kitabın fiyatı sanırım 25 tümendi.

- Muhtemelen daha azdır. 25 riyal olabilir mi?

Evet, o vakitler 25 tümen bir kitap için çok fazlaydı ve böyle bir kitap fiyatı olamazdı. Muhtemelen sizin dediğiniz gibi 25 riyal olsa gerek. O zaman ben on beş yaşındaydım. Bir taraftan da şimdi kendi kendime diyorum ki, "Hayır 25 riyal değil 25 tümendi; o iki gece uykusuzluk ve kitabı kopyalamak zahmetim, 25 tümen içindi, 25 riyal için değil. Belki de gerçekten 25 riyaldi. 25 olduğundan şüphem yok. Belki bir gün o sene basılmış bir nüshasını bulur da gerçekten fiyatı neymiş, öğrenirim. Her neyse, kitabı kopya ettikten sonra hepsini ezberledim. Ve bir sonraki sene yavaş yavaş Nîmâ'yı keşfedip tanıdığım da neleri kaçırdığımı anladım. Ve bu kadar duygusallık hepsi daha on beş yaşımda... böyle bir olay iste..

- Üzücü...

Evet, üzücü bir olaydır, sanatsal ve güzel bir olay değil. Bu nedenle o şiirleri unutmaya çalışıyordum. Dövme yaptıran ve yaşlanınca onları silme derdine düşen cahiller gibi ben de o şiirleri hafızamdan silmek istiyordum. Yıllar yılı bu üzüntü ve pişmanlık benimleydi, ta ki ilginç bir olay yaşayana kadar. Belki sizin de ilginizi çeker. Devrim'den önceydi, hatırlıyorum; Londra'da, arkadaşım Murtaza Kâhî'nin yanındaydım. Orada geçirdiğim on gün boyunca onun evinde kaldım.

Bir gün Murtaza bana, "Bugün ne yapıyorsun?" diye sordu. "Sen ne yapıyorsun?" dedim. Sefarete (İran) git- tiğini ve yol üzerinde James Kingstone Caddesinde bir hastanede yatan İranlı bir şaire uğramak istediğini söyledi. Hangi şair olduğunu sordum. "Tanımazsın, Dr. Mehdi Hamidî Şirazî" dedi. "Yok!" dedim. Sanırım ergenlik dönemimde bana yaşattığı halden dolayı ona bir küfür de salladım ve gitmek istemedim. Murtaza ısrarla kendisiyle gitmemi istedi ve on dakikadan fazla yanında kalmayacağını, çabuk döneceğini, aşağıda bekleyebileceğimi söyledi.

Her neyse, onunla gittim. Hastaneye vardığımızda Murtaza, Dr. Hamidî'yi görmek için yukarı çıktı, ben aşağıda kaldım. On dakika sonra geldi ve yukarı çıkmamı istedi. "Hayır" dedim. Israr etti. "Ben bu adamı görmek istemiyorum" dedim, tecavüz hissine girdiğimi, haksızlık hissiyatına girdiğimi, Aşk-i Mâşuk kitabının çok duygusal bir arkadaşım aracılığıyla elime geçtiğini ve iki gece uyumayıp onu kopyaladığımı anlattım. Tesadüfen o arkadaş, on beş yaşında, Sâdî'nin de hayranıydı ve sanırım Sâdî Şirazî'den dolayı Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'yi bulmuştu. Adı Hüsrev Reşidî'ydi, yıllardır ondan bir haber alamadım. Kitapsa abisi Fettah'a aitti. Hatırlıyorum, Fettah'ın kütüphanesinden bize kitaplar getirirdi ve biz de okur geri verirdik. Şimdi kitabın fiyatının 25 riyal olduğunu öğrenince, anlıyorum ki maddi durum çok kötüymüş, şimdiki gibi kitapçıda dolaşıp, kitaplara bakıp seçmek ve hatta satın alırken kimin çevirdiğine dikkat etmek gibi kolay değildi o vakitler.

Velhasıl, Murtaza o gün bana yukarı gelmemi söyledi. Ben de gittim, baktım ki bir adam yatakta yatıyor ve vücudunun her tarafı bir yere bağlı halde, burnunda bir boru var ve bir boru da yatağın altından geçiyor, elinde de serum var. Murtaza beni ona tanıttı ve, "Hocam, bu Kiyarustemi Bey, İran'ın en iyi film yapımcılarındandır (halbuki ben film yapımcısıydım ama çok iyi değildim), çok meşhurdur (halbuki meşhur da değildim, ama Murtaza'nın huyudur, arkadaşlarını her ortamda övüp yüceltir) ve sizin şiir divanınızın tamamını ezbere biliyor" dedi benim hakkımda. O da gözkapağıyla küçük bir işaret yaptı. Sonra da Kâhî, "Şiirlerinizden birini okumasını ister misiniz?" diye sordu. Yine Dr. Hamidî gözüyle "Okusun" anlamında işaret yaptı. Ben de onu o halde gördüğümde, şiirlerinden biri aklıma geldi ve o şiirin tamamını kendisine okudum:

yorgun ben, bitkin ben, hasta ben, kolsuz kanatsız ben! 
sabaha kadar uyanık ben, sabah kuşlarının gönüldaşı ben! 
kırık kanatlı ben, başı belalı ben, aşkıyla dillere düşmüş ben!
Yanmış ben, bitik ben, ölü ben, yıldız sayan ben! 
düşmanlıklar yaptı bana kaderim, talih yıldızım 
vah bana, vahlar bana.

dedim seni görmeyeyim artık, yine gördüm, yine de gördüm 
iki güzel gözünde aşk gördüm, naz gördüm
cilveli endam gördüm, gamzeli yanak gördüm 
gülleri gördüm, güller arasında Şiraz'ın gülünü gördüm 
her gün benimle buluştuğun söğüt ağacını gördüm 
vah bana, vahlar bana!

Bu mısraları okurken, o sırada Murtaza'nın camin önünde, omuzları sarsıla sarsıla ağlamakta olduğunu gördüm. Şiiri sonuna kadar okudum, öyle duygusal bir ortam oluştu ki inanamazsınız. Ben elimi Dr. Hamidî'nin elinin üstüne koymuştum, boğazım düğümlenmişti. Şiraz kelimesine geldiğimde, baktım Dr. Hamidî'nin akan gözyaşları daha da arttı. Garip ve hissi bir ortam oluşmuştu, hücrelerim şekil değiştiriyormuş gibi hissediyordum. Sonra odadan çıkıp aşağı indik ve ben anladım ki yıllarca, on beş yaşımdan elli beş yaşıma kadar, yani kırk yıl boyu o şiirleri sırf o gün için hafızamda tutmuştum.

- Tabii elli beş yaş değil, kırk beş yaş olsa gerek, çünkü o görüşme Devrimden önce olmuştur.

Evet muhtemelen kırk beştir. Her neyse, benim için her hangi bir yararı olmayan o şiirlerden birini sahibi için okudum ve o şiirleri ezberlememdeki gereksizlik hissinden biraz kurtulmuş oldum. Sonunda işe yaradığını gördüm. Elbette şimdi bir vesileyle, o dönemin bütün şiirlerinin üzerinden geçtiğimde... 

- O dönem derken, Meşrutiyet'ten günümüze kadarki dönemi mi kastediyorsunuz?

Evet, Meşrutiyetten [1906-1911] günümüze kadar... aslında Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin de, derlediğim ve şu an masada basılmamış halini gördüğünüz kitapta bir yeri olabilir.

- Kitabın konusu nedir?

Konu, şiirde gece...

- Modern [dönem]?

Hayır, bu derleme, klasik İran şiirinde geceyi anlatıyor, şu derleme de modern İran şiirinde gece temasını işliyor.

- Çok ilginç bir konuyu seçmişsiniz. Sanırım gecenin bizim şiirimizde belirmesi ve ortaya çıkışı, onun sembolik anlamlarından kaynaklanıyor.

Kesinlikle öyle. Fars şiirinde birkaç konuyu daha da araştırdım. Mesela şu an yalnızlık teması üzerinde çalışıyorum. Gece'yi bitirdim.

-[Gülerek] tabil gece hiçbir zaman bitmez.

Bu açıdan evet (gülerek). Bu unsurların her birini araştırmak için, şairlerin tüm külliyatını okumanız lazım.

- Ve doğal olarak bütün eski ve yeni şairlerin şiirlerini okumuş olmalısınız. 

Evet, son dört yılda hepsini okudum ve şimdi yalnızlık şiirleri için bir kez daha okuyorum.

- Notlar alıyorsunuz.

Evet. Yalnızlık temasının da notları bitmek üzere. Şundan bahsediyordum demin; Hamidî-Şirazî gibi şairlerin şiirleri hakkında daha iyi yorum yapabilirim artık, özellikle son yıllarda bahsettiğim konular için İranlı şairler üzerinde yaptığım incelemelerden sonra. Şimdi düşünüyorum da; hayır, Hamidî-Şirazî zannettiğim kadar da kötü değildi.

- Kitaplarınız için ondan da bazı şiirler seçmişsinizdir muhakkak?

Hayır, bu şiir incelemelerinde ondan bir şeyler aktarmadım henüz. Belki bilinçaltımda vardı, ama gece ve yalnızlık derlemelerinde Hamidî-Şirazî'den herhangi bir şiir bulunmuyor. Belki bu görüşme, gidip tekrar eserlerine bir göz atmama sebep olabilir, olmazsa yazık olur.

- Hamidî Şirazî elbette Meşrutiyet döneminden günümüze kadar gelen ünlü muasır şairlerle karşılaştırıldığında pek de tanınmış bir isim sayılmaz. Yani söylemek istediğim şu; ondan sıkılıp usanmakta haksız sayılmazsınız.

Evet, yine de, tıpkı gençlik döneminde yapılan dövmeler gibi, Hamidî-Şirazî de zihnime kazınmış, ondan kaçışım yok. Yani benim şu kısıtlı hafızam hâlâ onun şiir divanının etkisinde. Yani onun divanını açıp, şiirlerinden herhangi birinin ilk mısraını okudunuz zaman, bu şiiri sonuna kadar ezberden okuyamamam nadirdir. Bu ilk derlemede şiirlerine yer vermemem, belki de kendime yönelik bir itiraz nişanesidir. Ancak bu iki derleme, çağdaş şairlerin şiirlerini bir kez daha dikkatli okumamı sağladı ve bu yeniden okuma, günümüzdeki bazı şairlerin mevcut konumlarından daha değerli oldukları sonucuna götürdü beni. Mesela Dr. Şefii Kedkenî'yi daha ziyade şiir konusundan söz sahibi bir uzman olarak tanıyoruz; ancak şiirlerini bir kez daha okuduğumuzda, bir şair olarak konumunun daha yüksek olduğunu anlıyoruz.

- Peki neden [tema olarak] geceyi seçtiniz?

Aslında bu tür soruları, bir cevabım olmasa bile -ki şu anda da yok- seviyorum. Bilmiyorum, Belki de eve girdiğinde sorduğun "Yalnızlıkla nasıl baş ediyorsun?" sorusuyla aynı sebepten. Belki de benim için gecenin anlamı, benim gibi yaşamayan diğer insanlara göre daha derindir. Yani geceyi başkalarından daha fazla algılar ve hissederler. Ve kitaba aldığım şiirlerde iyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum, çünkü geceyi diğerlerinden daha iyi anladığımı hissediyorum.

- Şiirleri seçerken hangi kriterleri göz önünde bulundurdunuz?

Şiirleri seçerken kendimi kısıtladım. Her şaire göre gecenin bir tanımı var. Yani her bir şair geceyi ne şekilde tanımlamış, buna baktım.

-Ya da geceye hangi perspektifle baktığını?

Evet, tüm şairlerde bu bakış açısını dikkate aldım. Daha sonra kendi gecemi ve o gecenin nasıl olduğunu anlatmaya çalıştım.

- Yani kendi gecenizi başkalarının şiirlerinde mi arıyordunuz?

Kendi gecemi değil, her şairin kendi gecesini... Yani Nâdirpur'un gecesini, Siyâveş Kisrayî'nin gecesini, [Ahmed] Şâmlu'nun gecesini, Sohrâp'ın (Sepehri] gecesini, [Mehdi] Ehevân'ın (Sâlîs] gecesini..

- Fürüğ'un [Ferruhzâd) gecesini....

Hepsini.. yani görünüşe göre bu seçim ve bakış açısı, şairlere kendi gecelerine bağlı bir tür kimlik oluşturuyor. Örneğin, ilginç olan başka bir şey de...

- Klasik Fars şiiriyle karşılaştırıldığımızda mı?

Evet, klasik İran şiiriyle karşılaştırdığımızda, maşukun çağdaş şairlerin şiirlerini terk etmesidir. Yani çağdaş şairler arasında maşuktan bahseden birini nadiren görebiliriz. Klasik İran şiirinde ise, gecesini hicran veya vuslatta geçirmeyen bir şairi nadiren görürüz.

-Enteresan bir nokta bu.

Evet, ancak çağdaş şairlerin şiirlerinde, maşuk nadiren görülür. Hiç yoktur demiyorum, ancak varlığı çok az hissedilir. Örneğin Şefii Kedkenî'nin yirmi beş yaşından itibaren yazdığı şiirlerinde maşuktan hiç eser yok. [Ahmed] Şâmlu'nun şiirlerinde ise, benim için sembolik olan ve maşuk anlamına gelmeyen farklı bir biçimiyle mevcuttur.

- Ancak ben Şâmlu'nun şiirinde maşukun sembolik bir formdan ziyade, gerçek bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Özellikle Âydâ'nın içinde bulunduğu şiirlerde. 

Evet bu da doğru.

- Halbuki, eski Fars şiirlerinin çoğunda maşuk, sembolik bir anlam içerir.

Doğru. Nimâ'dan sonraki şairler, şiirlerinde genellikle gecenin sembolik veya mecazi bir yönünden bahsetmişler. Evet, gece Fars şairlerin şiirlerinde genellikle semboliktir. Yani eski ve çağdaş şairler arasında bu yönden hiçbir fark yoktur. Daha çok semboliktir. Hatta sizin de söylediğiniz gibi, maşuk bile semboliktir.

- Özellikle de modern dönem şiirinde.

Elbette, Gece ve Yalnızlık derlemesinde yer verilen İranlı ariflerin şiirlerindeki maşuk, günümüz şiirindeki maşuk anlamına gelmeyebilir. Mesela Hâfız'ın şiirinde maşuk biraz daha belirgindir, yani daha somut bir gerçekliğe sahip. Sâdî'nin şiirindeyse maşuk kesinlikle dünyevîdir.

- Dünyevîdir?

Maşuk dünyevîdir. Ancak, benim geceyi araştırırken fark ettiğim ve aslında araştırmacıların değinmesi gereken husus; bu ikisi arasındaki farktır ve çağdaş şiirde gecenin anlamını kaybetmesidir. Gün için mesela...

- Belki de daha doğrusu, yeni bir anlam bulduğunu söylemek olacaktır.

Aynen, söylediğiniz gibi daha ziyade semboliktir. Birçok yerde bu anlamda kullanılmıştır. Aslında çağdaş şiirde gece anlamında kullanılan gece, nadir bulunur. Günümüz şairlerinden birinin şiirlerini okuduğunuzda, bu kavramı kolayca anlayacaksınız. Şimdi izninizle ben şu kitabı rastgele açıyorum:

Tanrım, tüm bu heyecan ve endişe acıtıyor kalbimi 
Yine geldi gece ve kalpte bir hüzün 
Geçip giden gecelerden daha fazla

- Bu şiir elbette Hamid Musaddık'ın, değil mi? 

Her halükârda son elli yılda, özellikle de 19 Ağustos 1953'ten sonra, gece teması şiirlerde böyle bir hal almaya başladı. Şiirlerin sonundaki tarihlere bakarsanız bunu fark edersiniz. Son elli yılda, şairlerimizin gecelerine genellikle kaygı hakimdir. Nereyi açarsanız açın, aynı kapıya çıkacaktır. Mesela bu kitabı açtığımda şu şiir geldi, bakınız:

Dedim ki bu gece bitmek bilmiyor
Bu rüzgar bitmek bilmiyor 
Bu garip işkence bitmek bilmiyor

- Ve yine bu garip işkence, geceye işaret ediyor? 

Evet, hepsi geceye işaret ediyor. Söylediklerine göre, hastalıklar, gece vakti daha da artar.

- Sizce bunun nedeni ne olabilir?

Sebeplerden biri yalnızlık. Kalabalıkta bulunan ve kalabalıkta yaşayan insanlar bile, geceleri kendilerini daha yalnız hisseder. Bu nedenle yalnızlık halinde, kaygı kendini daha çok gösterir ve varlığını daha da belli eder. Günümüz şairlerinin her birinin şiirlerine baktığınızda, aynı şeyle karşılaşacaksınız. Endişe, acı ve yalnızlıktan bahsettiklerini göreceksiniz; biraz önce okuduğum iki örnekte olduğu gibi. Eski şiirlerde böyle bir şeyle karşılaşmanız çok nadirdir

-Son yirmi yılda edebiyata bu kadar ilgi göstermeye ve bu tür kitaplar derlemeyi düşünmeye sizi iten saik nedir?

Sanırım sebebi yalnızlıktır. Çünkü şiir, zaten yalnızlıkla irtibatlı bir şey. 1960'lı yıllarda, 60-61 senelerinde ne zaman düzenlenen şiir gecelerine gitsem, ne zaman İran-Fransa veya İran-Amerika dostluk kulüplerine gitsem, şiir karşıtı birisi olarak dönüyordum. Demek istediğim, o ortamlara girdiğimde şiiri daha çok sever ve şiire ilgi duyardım; ancak dışarı çıktığımda şiire ilgimin yükselmek yerine azaldığını hissederdim. Belki de bunun sebebi, şiiri dinlemeye gelen kalabalıktı. Şiir zaten halvet ve yalnızlık anlarına ait bir şeydir. Şiirin sesi yoktur. Şiire bakmak gerekir. Bir fotoğraf gibi onu izlemek gerekir. Sessizlik içinde, gürültülü bir ortamın tersine, şiir kalbine dokunur ve onu daha iyi anlarsın. Etkilidir, ancak etkisi geçicidir.

- Belki de sinematik bir bakış açısına sahip olduğunuz içindir. Yani şiiri çok görselleştiriyorsunuz.

Şüphesiz bunun tesiri olmuştur. Biri [Seyyid Ali] Salihî'ye ait olan, okuduğum bu iki şiir nasıl olur da tesadüfen zihnime ve mahremime girip orada yer etmiş olabilir? Hem Musaddık hem de Salihî'nin şiirleri yalnızlık şiirleridir. Belki de ben bu yüzden gece yarısından sonra, istemsizce yalnızlık temasına doğru yol sürüklenmişimdir.

- Yani bunların hepsi birbiriyle irtibat halinde mi?

Evet, hiç şüphesiz. Şimdi bunun sebebi nedir diye soracaksınız, ben de sebebi şu diyeceğim. Biri bu; diğeri de bence hiç bir çalışma arkadaşına ihtiyaç duymayan tek sanat olmasıdır.

- Şiir mi?

Evet, ayrıca hiçbir araca da ihtiyaç duymuyor. Mesela şu an benim aracım, onsuz hiçbir şey okuyamadığım gözlüğümdür.

- [Gülüşme] Aslında bilmek istediğim şey şu, acaba sinema yalnızlığınızın o kısmını dolduramadı veya dolduramıyor ki şiire yönlendiniz?

Hayır dolduramıyor. Gerçekten dolduramıyor. Size bir şey söyleyeyim. Ben senaryoyu yazıp, resimleri gördüğüm zaman, artık yönetmen değil de işçi oluyorum. O resimleri çekecek bir işçiye dönüşüyorum. Mesela şimdi Japonya'da üzerinde çalışacağım film konusunda, Tahran'dan Tokyo'ya bu uzun yolculuğun acılarına katlanmak için bulduğum tek çözüm, oturup senaryoda olmayan yeni bir sekans yazmak ve bunu ona eklemek ve bu şekilde yola devam etmek için kendimde bir istek yaratmak; yoksa senaryoyu yazıp bitirdiğimde, benim açımdan iş bitmiş sayılır. Yani dediğim gibi, gidip işçilik yapmam ve o senaryoyu hayata geçirmem gerek. Bu yüzden pek tatmin edici değil.

- Sinema mı?

Evet, tatmin edici olduğunu varsaysak bile, yılda en fazla bir veya iki film çekebilirsiniz. Peki geri kalan zamanınızda ne yapacaksınız?

- Yani müzik bu yalnızlığı dolduramıyor mu?

Hayır müzik dolduramıyor. Benim müzikle çok iyi bir ilişkim vardı, özellikle İran müziğiyle. Ancak son on dört, on beş yıldır, ne zaman kendimi üzmek istesem, iyilerinden birini seçip cihaza yerleştiriyorum ve kendimi üzmekte zirveye ulaşıyorum...

- Neden kendinizi üzmek istiyorsunuz?

Çünkü İran müziği bana eziyet veriyor.

- Eziyet veriyorsa niye dinliyorsunuz?

Dediğim gibi, kendimi üzmek için.

- [Gülüşme]

Bazen rahatlamak için kendimize eziyet etmemiz gerekiyor. Bir arkadaş şöyle anlatmıştı ve anlatırken de gayet ciddiydi; "Seccademi yere serip üzerine oturuyorum ve hüzünleniyorum, sonra da seccadeyi katlayıp rafa kaldırıyorum ve normal hayatıma devam ediyorum." Uzun süren üzüntüler, bazen yağmayan bulutlu bir hava gibidir. Bu yüzden yağıp rahatlamak için kendine bir sonda takman gerekir. İran müziği bu konuda bana çok yardımcı oluyor.


Abbas Kiyarustemi İle Söyleşiler
Mehdi Muzaffer Sâveci
Farsçadan Çeviren: Mehmet Akif Koç 
Alfa Yayınları

ism-i azam

cennetin kapısında 
bir kelime

ağaçların hızı ile
kâğıdın üzerinde
ilk harf

sesi duyulmuyor 
kalem
in

güneş tepemizde 
bahçede 
sükûnet

ilk isim 
kendim
in

hatırlayamıyorum

cennet
in
kapısında

ismimi

(diyorlar ki
hep
aynı şeyi
yazıyorsun

isim
kelime
cennet
in
kapısı

gidilecek 
başka bir yer
var
sanki

inanan
için

var mı 

cennet
in
kapısında

bekliyorum

melekleri

hangi isimle 
çağırmalıyım 
onları

ismin kendisi

bir varlık alanı mi

içine
girilince

cennetin

(bir daha
yazma

ismi

cennet
in
kapısı 
söz müdür

önce
söz mü
vardı

cennet
ten 
önce

söz mü 
vardı

(dışında
cennet
in
cehennem
ateşi 
hep
yanar mıydı

ateş
in 
içine 
düşünce 
hangi isim 
söylenince 
insan 
yanmazdı

cennet
in
kapısında
söz
unutulunca
ateş
yakar mıydı

(dünya ile uğraşmaz
şiir

yazının ötesinde bekler
söz

ne yazılırsa
o anın içinde 
bir kelebek
ölür

sözün içinde
kalbin
sırrı
vardır

yazıdan önce

sır
vardır

cennetin kapısı
ne yazıldıysa şimdiye dek 
bütün o yazılara
kapalıdır

yazının ihtiyacı olan 
kalbî hayat 
cennetin kapısında 
terk edilir

kalbe gerek kalmaz
cennette

kalb insanı cennete ulaştıran
isimlerin cem evidir

camidir kalb

bütün isimler
saf tutar
kalbin
içinde

cennette
ağaçların hızı ile 
düşünürsün

kanın 
hızı 
terk edilir 
cennette

ateş söner
nur
tamamlanır
kelimeler
ölür

ism-i azam
sana
görünür

cennet
in
kapısı
senin
arkandan
kapanır

içerdesindir artık

turgay özen

Rahmi'nin Ardından 

Sevgili Rahmim bugün Rabbine kavuştu. Bir çocuk gibi, uykusu gelmiş yorgun bir çocuk gibi kollarını O'na uzattı ve "beni kucağına al" dedi. Uyudu, uyanmadı. Seslendiler, cevap vermedi. Omuzlarından sarstılar, inledi, uyanmadı. 

İnsanları bilmem ama çocukları çok sevdi, hep sevdi. Koşulsuz, şartsız. Kızıma "kızım" demesi, "onlar bizim küçük annelerimiz" demesi gözümün önünde. 

Rabbine söyleyeceği çok şey vardır. Belki de son yıllarda içine kapanıp sustuğu gibi O'nun da karşısında susacak "Rabbim!", diyecek "Rabbim!" Kelimeler boğazına düğümlenip bu dünyada şahit olmadığım gözyaşları ile Rabbiyle konuşacak. Bu dünyada görüp incindiği şeyleri O'na anlatacak. Bilhassa dindar olduğunu iddia eden insanların yaptığı haksızlıkları, helal-haram ayırmadan yaşayanları. 

Rabbinin bize şahdamarımızdan yakın olduğunu bilenlerdendi Rahmi. Onu orada çok sevdiği çocuklar karşılayacak. Tüm çocuklar onun evladıydı. Bu dünyada baba olamamış olması bunu değiştirmiyor. Onlara orada oyunlarında eşlik edecek. 

Rabbim, onu cennetinde ağırla, yorgunluklarını gider, bu dünyadaki hüznünü unuttur. Dünyayı unuttur. 'Geldiğim için çok mutluyum' dedirt ona.

 Onun iyiliğine, güzel hasletlerine, cömertliğine, zalime ve cehalete tahammülsüzlüğüne şahidiz Ya Rabbi. Onunla hayatımı güzelleştirdiğin için Sana hamd ediyorum. 

Annesine, kardeşlerine, yeğenlerine ve bu dünyada onu tanıyıp sevenlerine sabır ver. Onunla Cennetinde tekrar buluşmayı bizlere nasip et Ya Rabbi. "Sen koru, Sen gözet". Artık o Senin bize vadettiğin ebedi aleminde.

"Her nefis ölümü tadacaktır ve dönüşümüz Sanadır". 

"Bize düşen güzelce sabretmektir."

Bizlere de hayırla anılacak bir ömür nasip et Allahım...

Mekanın Cennet olsun güzel kardeşim.

12 temmuz 2023

ÖLÜM ORDA ONU GÖRÜYORUM

Son iki yılı içinde Dağlarca'yla başka çalışmalar da yaptık. Bütün dosyalarını, yazmalarını gözden geçirip dosyaları ayırdık. Uzun ve zor çabaydı. Dosyaların bir bölümü kitaplaşmak üzere Yapı Kredi'ye gitti. Daha büyük bölümü, evde, o içerideki, kilitli odada kaldı.

Son aylarda, sağlık sorunları artmıştı. Bir ilk kez, nisan 2008'de Marmara Hastanesi'ne kaldırıldı. Çok önemli bir sorunu yok görünüyordu. Hemen yanına gitmiştim. Morali iyiydi, rahat ve her zamanki gibi zekâ kıvılcımlarıyla konuşuyordu. Ben Spinoza üstüne çalışıyordum. Biraz bu felsefeciden söz ettim. Yanımda Etika'nın Fransızca cep baskısı vardı. Benden istedi ve hastane yatağında kitabı iki eliyle tutup yüzüne götürdü. Kutsuyordu. Sonra, yine bu sayıda yayımladığım sözleri yazdırdı bana, "dua" ve felsefe konusunda. Ölümün karşısında bir tin insanıydı. Yaşamın tinsel sonsuzluğunu kutsuyordu. Güveniyordu, ölümün ötesinde, tinsel söze, ki yaşamın sözüydü. Buydu bizi birleştiren de, bizi birleştirmiş olan da, ayırmayacak olan da. Birbirimize dolaysız olarak söylemediğimiz söz. Yazılara, şairlere, felsefecilere, düşüncelere, şiirlere olan inancımız ve tutkumuz aracılığıyla birbirimize söylediğimiz söz. Bu aynı zamanda insanlığa, insanlığın tinsel yaşamına, bütün yaşamın ve varlığın tinselliğine olan inançtı. Yaşamın şairi Dağlarca'ydı, karşımda, hastane yatağında, Spinoza'nın kitabını öpen.

Hastaneden çıkmıştı, ama artık haftada iki kez özel bir ambulansla taşınıp diyaliz makinesine bağlanıyordu. Bu, çok sıkıntı verici bir şeydi. Bir gün beni aramıştı, anlatmıştı, çok sıkıcı demişti, "yolun bütün kaldırımlarını sırtımda hissediyorum" demişti. Sonra, bir gün, haziran ayında, bir kez daha hastaneye kaldırıldı. Bu kez durumu çok ciddiydi. Diyaliz makinesine bağlanırken enfeksiyon kapmış, zatürre olmuştu. Aradığımda, hastaneye yeni gelmişti, Ömür cep telefonunu ona verdi, Dağlarca vedalaşıyordu: "Şiirlerim sana emanet" dedi bana. Hemen yanına koştum. ilk kez böyle kötü gördüm onu. Telaşlı ve aşırı yılgın gibiydi. Konuşuyorduk, ölümü belki ilk kez yakından seziyordu, ve ölmek istemiyordu, aşırı hüzün vardı halinde. Konuşması zorlaşıyordu. Yemeğini yememişti. İki köfte sanırım. "Yemek yer misiniz" diye sordular (ya Ömür ya "hoca", artık sonuna kadar her gün onlar olacak yanında, Dağlarca'ya ölüm yolculuğunda eşlik edenler, sadık gölgeler). "Birini Ahmet yesin, birini ben" dedi. Yaşama tutunmaya çalışıyordu. Son bilinçli gördüğüm güne kadar bu böyle sürdü. İki üç gün çok kötü durumda olduktan sonra biraz iyileşir gibi oldu ama artık çok zor konuşuyordu. Zar zor söylediğini ona çoğu kez tekrarlatarak, ya da söylediğine tahminî karşılıklar söyleyip ona doğru olanını onaylatarak anlıyordu Ömür ya da "hoca". Yine de bu günlerde biraz "mutlu" gibi görünen anları oluyordu, espriler yapıyordu bazen. Ölümünden yaklaşık iki hafta önce uykuya daldı, bir hafta sonra uyandı. Uyandığından az sonra yanındaydım. Yine biraz uyumuş, sonra uyanmıştı. Üstünde bir şaşkınlık vardı. Birdenbire, yatağının sol köşesini göstererek "ölüm orda, onu görüyorum" dedi. Sonra biraz toparlandı, bir şeyler yedi, yaşama yine biraz bağlandı. Bana, "Türk şairleri nasıllar?" diye sordu. Ben biraz konuştum. Önceden tanımış ve sevmiş olduğu Sébastien Labrusse'ün on gün sonra İstanbul'a geleceğini, onu ziyaret edeceğini söyledim. Sébastien'i anımsıyordu. Beni her zamanki dikkatiyle dinliyor, başını sallıyordu. Ertesi gün Çırağan Otel'in sanat galerisinde, Acıbadem Hastanesi'nde onunla ilgilenmiş olan Şebnem hanımın düzenlediği, benim konuşacağım, Rüşen Eşref'in de söz alacağı bir Dağlarca toplantısı olacaktı. Dağlarca'nın haberi vardı. Birdenbire uyanması, toplantıya olumlu bir anlam yüklemişti. O gün salıydı. Bir hafta sonra öldü. 15 ekim 2008 günü. Sabah Rüşen Eşref aradı, Dağlarca'nın çok kötüleştiğini, yoğun bakıma kaldırıldığını söyledi. Hemen hastaneye koştum. Yoğun bakımın önünde Rüşen Eşref ile Şebnem hanım bekliyorlardı. Ben de onlarla durdum. Hastabakıcılar, bir kişinin yoğun bakım odasına kabul edilebileceğini söylediler, Ben girdim. Bir köşedeydi, makineye bağlı, uyuyordu, düzenli soluk alıyordu. Bu beni umutlandırdı. Hastanede biraz kaldık. Egemen Berköz ve Yaşar Miraç geldiler. Onlar ve Rüşen Eşref ile çay içtik. Dağlarca o sıralar yeniden diyaliz makinesine bağlanacaktı. Ben ve o gün tanıştığım Yaşar Miraç dönmek üzere taksiye bindik. Köprünün oralarda, Şebnem hanım beni arada, Dağlarca'nın öldüğünü söyledi.

Doğru, sözde kalacak... Hep söylenmemişin komşuluğundaki söz... Unutulmuş, ya da itiraf edilmemiş olarak söylenmemiş, hep sözün çevresindeki kara alan... Ve hepsi birden, söylenmiş, söylenmemiş, daha söylenebilecek olan: hepsi birden şu an bende özel bir dünya, düşüncelerden, anılardan, duygulardan oluşmuş; bir gücül alan... Hepsi birden, aydınlık, karanlık, yarı aydınlık... Hem sözlerin de karanlığı, bana yansımalarında, başkalarına yansımalarında... Sözler bile, sözler de, göreceli bir aydınlık, devingen bir aydınlık, öyleyse karanlık da... İlginç bir biçimde, Dağlarca'nın son şiirlerinde bu karanlık söz konusu oluyor. Doğru, sözde kalacak... Oysa, doğru da, söz de, sözün doğrusuna inanç da, şiir sözünün doğrusuna inanç da çok fazla şey değil, mutlak karanlık karşısında... Bendeki özel bir dünyayı anlatıyorum, kaç sayfadır, Dağlarca'yı mutlak karanlıktan çıkarmıyorum, çıkardığımı düşünmüyorum. Belki bendeki özel dünyada bütün doğru, sözün aydınlığına çok azı erişen... Buna razı olmalıyım. Doğru olmaya çalıştım, ama yeterince doğru olamadığımı biliyorum. Belki tam elimden geleni yapmadım. "İlk ve son kez", Dağlarca'dan, tanıdığım Dağlarca'dan söz ettim. Yazımı bitiremiyorum. Olsun, son eksik kalsın. Eksik sözün eksik doğrusunun sonu eksik kalsın. Dağlarca'nın yapıtı da eksik kaldı. Hiç yazmamış gibi yazıyordu, son şirlerini yazdığında bile. Hep yazacak biri olarak yazıyordu. Şiir bitince, başka şiire bakıyordu. Geleceğin yazısıydı. Son sözü aramıyordu, hep ilk sözü arıyordu. Şiirin sonunu "bulunca", başka bir şiire geçebilirdi artık. Çok şiir olsun istiyordu, niceliğe önem veriyordu. Çünkü yazacağı her şiirin bir özelliği, diğerlerinden bir farkı olacağını biliyordu. Nicelik, çünkü nitelik olanaklılığı, fark olanaklılığı. Çünkü yeniye inanıyordu. Sözü hep. bu yeni'nin öte konumundaydı. Ölümü yüz kez, bin kez sözlerle yendi, daha ilk şiirlerinden beri. Ölüm bir şiirde adlandırılıp, geçmişte kalıyordu; ama elbette yeniden beliriyordu, ve yeniden alt edilmesi gerekiyordu. Ama mutlak karanlığı biliyordu, çoktan sezmişti, sonunda yatağının bir ucunda, kendisini bekler durumda, "gördü" onu. Artık şiir ile onu yenmek, ona dokunup onu yenmek söz konusu değildi. En son, anımsıyorum, bize, odadakilere bir şey yazdırmak istedi, "kâğıt kalem alın" işareti yaptı, hiç gücü yoktu, anlaşılması çok zordu: "Kader yoktur..." dedi. Sonra devamını söyleyemedi. Öyle bekledi, bekledik, sessizlik oldu, sonra geri çekildik, konu değişti... Bir kez daha, öbür hastanede, bundan yaklaşık iki ay önce, kâğıt kalem istemişti, bu kez eline almıştı, bir şeyler yazmak istemişti, çizgiler çıkmıştı kaleminden, yazamamasının yazısı. Zaten iyi olsa da yazamıyordu, göremediği için, yazmaya çalışınca yarısı okunmaz harflerden bir yazı ortaya çıkıyordu, bu yüzden söylemekten, söyleyerek yazdırmaktan başka çaresi yoktu. Son kitap imzası bana, bu yanı okunmaz yazıyla, ama okuyabiliyorum: "Kaç okumadan sonra sözcük sesleri" (Orda Karanlık Olurum, 2007).

Ahmet Soysal
Dağlarca, Dün, Yarın
Beyaz özel Dağlarca / hayykitap



Öleceğini bilsem seninle daha fazla vakit geçirirdim

– Öleceğini bilsem seninle daha fazla vakit geçirirdim.
– Çok güzel değil mi?
Endişelenme. Ona iyi bakacağım.
Sen de benim için Maya’ya bak. Olur mu?

Six Feet Under

I. HİÇ KOYUN GÜTMEDİM BEN

I. HİÇ KOYUN GÜTMEDİM BEN 

Hiç koyun gütmedim ben,
ama onlara göz kulak olmuş gibiyim.
Ruhum bir çoban gibi,
Rüzgârı ve güneşi bilir,
Ve ele ele yürür Mevsim’lerle
Onları izlemek ve dinlemek için.
İnsansız Doğa’nın olanca dinginliği
Benimle yan yana oturmaya gelir.
Ama hüzün içindeyimdir ben,
İmgelemimizdeki günbatımı gibi,
Hani karşı ovanın dibine bir serinlik iner de
Pencereden içeri giren bir kelebek gibi
Gecenin geldiğini hissedersin. 

Ama huzur vericidir hüznüm,
Çünkü doğaldır, yerindedir,
Ruhun var olduğunu düşündüğünde,
Ellerin ne yaptığını düşünmeden 
Çiçek toplaması gibi 
Ruhun hissetmesi gereken bir duygudur bu.
Yolun dönemecinde
Çalan koyun çanları gibi 
Mutludur düşüncelerim.
Yalnız ben üzgünümdür
onların mutluluğunu bildiğim için.
  
Çünkü eğer ben bunu bilmeseydim,
Hem mutlu hem de üzgün olacaklarına,
Mutlu ve sevinçli olacaklardı.
Rüzgar hızlanıp yağmurun şiddetleneceğini haber verdiğinde nasılsa,
Düşünmek de tedirgin edicidir yağmurda yürümek gibi.
Tutkum ve isteklerim yok benim.
Şair olmak bir tutku değil benim için
Bu benim yalnız olma yolum.

Ve eğer zaman zaman hayalimde bir kuzu olmak
(Ya da bütün bir sürü olup bütün yamaca yayılmak
Ve aynı anda bir çok mutlu şey olmak) istiyorsam,
Gün batarken yazdıklarımı hissettiğim
Ya da ışığın üzerinden bir bulutun eli geçtiği
Ve otların üzerinden bir sessizlik akıp gittiği içindir bu.
Bir şiir yazmak için oturduğumda
Ya da caddelerde ve sokaklarda dolaşır,
Kafamdaki dizeleri kâğıda geçirirken
Bir çobanın değneğini hissederim elimde
Ve kendi gölgemi görür gibi olurum
Bir tepenin yamacında,
Sürümü dinler, düşüncelerimi seyrederken
Ya da düşüncelerimi dinler, sürümü seyrederken.
Söylenenleri anlamayan biri gibi belli belirsiz gülümsüyor
Ve anlıyormuş gibi görünmeye çalışıyorumdur.

Beni okuyacak olan herkesi selamlıyorum
Geniş kenarlı şapkamı onlara eğerek
Beni kapının önünde gördüklerinde
Ve otobüs, tepenin doruğuna tırmanırken.
Onları selamlayıp Güneşli günler diliyorum,
Yağmur gerekiyorsa yağmur ve evlerinde,
Açık bir pencere önünde oturup
Şiirlerimi okuyacakları en sevdikleri koltuğu diliyorum.
Benim şiirlerimi okurken de,
Doğal biri olarak düşünsünler beni-
Söz gelimi, çocukken oyundan yorulduklarında
Gölgesine çöküp oturdukları ve sıcaktan
Terli alınlarını çizgili gömleklerinin
Yeniyle sildikleri yaşlı bir ağaç olarak.
II. GÜNEBAKAN GİBİ KESKİNDİR BAKIŞIM

Günebakan gibi keskindir bakışım
Çoğu zaman yollarda dolaşırım
Sağa, sola, bazen de dönüp
arkama bakarak...
Her an gördüğüm şeyi
Eskiden hiç görmemişimdir,
Dikkatliyimdir de bu konuda.
Bilirim bir çocuğun doğarken
Duyduğu o büyük şaşkınlığı.
Hissederim her an dünyanın
O sonrasız yeniliğine doğduğumu...

İnanırım Dünya'ya bir papatyaya inandığım gibi,
Çünkü görürüm onu ama düşünmem.
Çünkü düşünmek anlamamaktır...
Onu düşünmemiz için değil,
(Düşünmek iyi görememektir)
Biz ona bakalım ve onunla uyum içinde
Olalım diye yaratılmıştır dünya.
Felsefem yok, duyularım var benim...
Doğadan söz ediyorsam, onu bildiğimden değil,
Sevdiğimdendir bu, onu sevmemin nedeni de
Sevenin neyi sevdiğini, niçin sevdiğini
Ve sevginin ne olduğunu asla bilmemesidir.

Sonu olmayan bir masumiyettir sevmek
Tek masumiyet de hiç düşünmemek...

Fernando Pessoa
Çeviri: Cevat Çapan

Kendinin Ağacı

Artık çırpınan bu kuşun kalbiyle uyanıyorum, 
Canımı demirle acıtıyor kaldığım yerden devam edemediğim rüyalar
Sonra anlıyorum ki hiçbir şeye kaldığı yerden devam edemiyormuş insan
Kaldığın yerde bitiyormuş her şey
Kaldığın yere kadarmış bazı güzel zamanlar.

Seyyidhan Kömürcü
Kendinin Ağacı

Christina Georgina Rosetti Şiirleri

Mutlu rüyalarda durursun tam karşımda,
Utanırım yeniden bitkin, keyifsiz uyanınca;
En güneşli günlerden bile parlak gülüşün
Mutlu rüyalarda gündüze çevirir gecemi.
İşte böylece yalnızca rüyalarda birlikte oluruz,
İşte böylece alıp veririz
Alıp verenleri varlıklı kılan inancı;
Eğer uyumak daha tatlıysa uyanmaktan
Ölmek kesin daha da tatlıdır yaşamaktan,
Güneşin altında yeni hiçbir şey olmasa da.

***

Neler vermezdim içimi ısıtan gerçek bir kalp uğruna,
Ne yapsam buz kesen, taştan bu kalp yerine;
Sert, soğuk ve küçük, kalplerin en kötüsü.
Keşke gelseler, neler vermezdim kelimeler uğruna
Ama hissizleşti sefalet içindeki ruhum:
Ey neşeli dostlarım, gidin yolunuza, yok diyecek bir sözüm.
Neler vermezdim gülücükler değil yakan gözyaşları uğruna,
Yıkasın yeter ki alnımdaki kara yazıyı, çözsün yılların buzunu
Temizlesin içimde kök salan lekeyi ve paklasın yeniden beni. 

***

Hatırlayabilsem keşke, o ilk günü,
İlk saati, hani benle göz göze geldiğin o ilk anı,
Nasıldı hava, kapalı mıydı, yoksa güneşli mi,
Umurumda değildi yaz mıydı mevsimlerden yoksa kış mı;
Kalmamış hafızamda, bu yüzden silinip gitti,
Kördüm göremeyecek kadar önümü ya da yarını mı,
Geçmiştim kendimden, fark edemedim ağacının çiçeklenişini
Meğer kaç bahar çiçeksiz hasret kalacakmış tomurcuklarına.
Bir hatırlayabilsem, ah o benzersiz günü!
Oysa durup seyrettim gelip geçişini
İz bırakmadan geride, eski karların eriyen suyu gibi;
Pek de önemli görünmüyordu, meğer değerliymiş ne kadar;
Keşke hatırlayabilsem o dokunuşu,
Elinin elime değişini-Ah, nereden bilebilirdim ki! 
***

İlk seven bendim: Ama sonradan senin aşkın
Aşıp benimkini, öyle yüce bir türkü tutturdu ki
Boğdu dostane ezgilerini benim güvercinimin.
Kim daha borçlu diğerine? Uzundu benim aşkım,
Ve senin aşkın bir an daha parlak gibiydi sanki;
Sevdim ve bildim seni, sen de tarttın beni
Ve sevdin beni bütün yanlarımla, iyi ve kötü -
Hayır, haksızlık olur ikimize de ölçüp biçmek.
Çünkü aşk nedir bilmez "senin" ya da "benim" sözünü
Ayrı olunca "sen" ve "ben" gerçek aşkın geliverir sonu,
Çünkü biri her ikisidir, ikisi de bir bütün olmuştur aşkta:
Yer yoktur sonsuz aşkta "senin olmayan benim" sözüne;
Bu hususta aynı güçteyiz ve aynı çaptayız ikimiz de,
Bu aşkın bir bütün yaptığı, sen de, ben de. 

***

Ve istersen, hatırla,
İstersen unut.
...
Hissetmeyeceğim

***

Ben ölünce, sevdiceğim,
Hüzünlü şarkılar söyleme ardımdan;
Güller dikme baş ucuma,
Ya da koyu gölgeli bir selvi ağacı:
Yeşil çimenler olsun üstümde
Yağmurla ve çiyle ıslanan;
Ve istersen, hatırla,
İstersen unut.

Görmeyeceğim gölgeleri,
Hissetmeyeceğim yağmuru;
Şarkısını duymayacağım
Bülbülün, sanki acıyla söylediği:
Ne çöken ne kalkan alacakaranlıkta
Düşler görürken,
Bakarsın hatırlarım,
Bakarsın unuturum
***

Şakıyan bir kuş gibidir kalbim
Yuvasını taze bir şıvgına kuran;
Bir elma ağacı gibidir kalbim
Dalları meyveyle yere eğilen;
Kalbim rengarenk bir tekne gibidir
Dingin denizlerde yol alan;
Kalbim bütün bunlardan daha mutludur,
Çünkü geri döndü bana sevgilim.

***

Ben hayattayken sevmemişti beni.
Ölüp gidince ben; bilmek ne kadar tatlı
ben soğumuşken onun hala sıcak olduğunu.

***

Varsın çatsın kaşlarını, düzeltilebilir
Sevgililer arasındaki küçük anlaşmazlıklar:
Aceleyle sarf edilmiş sözler
Bıçak gibi kesip bölecek değil ya aşkı.

***

Biri memnun halinden, diğeri huzursuz;
Biri gün ışığının mutluluğunda şakıyordu
Diğeri akşam karanlığının çökmesini bekliyordu.


***

Gözyaşlarıyla suladı, kök salsın diye,
Bir filiz versin diye bekledi,
Ama hiçbir şey çıkmadı.
***

Dişlerini gıcırdattı kaldı diye hevesi kursağında
Ve ağladı kalbi parçalanırcasına.

***

Kalacak ne bir han var bu diyarda
Ne de gidilecek bir yol kolayca

***

Efsunlanmış gibi bekler ak duvarlı odasında seni,
Ve sabırlıdır, sensin tek neden.


***

Yol hep yokuş mudur tepeye doğru?
      Evet, sonuna kadar.
Bir günlük yol koca bir gün sürer mi?
      Sabahtan akşama kadar.
İyi de konaklayacak bir yer var mı akşamleyin?
      Ağır, karanlık saatler gelince, bir çatı.
Aman kazara karanlıkta gözümden kaçmasın?
      İmkanı yok kaçırmazsın o hanı.
Başka yolcular da çıkar mı geceleyin karşıma?
      Daha önce yola çıkanlar.
Kapıyı çalmak gerekir mi ya da seslenmek acaba?
      Bekletmezler seni kapıda naçar.
Yol yorgunu, bitkin varınca huzur bulur muyum orada?
      Meşakkatten yana merak etme, bulacaksın yeterince.
Yeterli yatak olacak mı bana ve başkalarına?
      Evet, bir yatak bulacak kim geldiyse.
***

"Yanıyordu kalbi birazcık sevgi için."

Aşağıda gülerim, şakalaşıp eğlenirim herkesle:
Ama üst kattaki ıssız odamda
Sessizce dönerim duvara yüzümü;
Kalbim yanıyor birazcık sevgi için.
Hoş, eridi kışın buzu
Eşleşiyor birbiriyle kuşlar,
Ve yeşeriyor yapraklar, ne de olsa geldi bahar.

Neme gerek benim, gelse de bahar,
Yuvam yok, oysa yuvalarla dolu koru:
Yazık bana, yazık yalnız yaşayan kalbime,
Birazcık sevgi için yanmış kalbime.
Ah, güneşin altında doğuyor
Altın renkli derecikler akıyor ve çağıldıyor
Zambaklar açıyor, ne de olsa geldi bahar.

Herkesin sevgilisi var, ben hariç, bir seveni herkesin.
Aşkla ve neşeyle çarpıyor sıcacık, dopdolu kalpleri:
Oyunun mutlu kısımlarını oynayanlar, bilemezler bu yüzden
Kalbim yanıyor birazcık sevgi için.
Arı kovanları dolup taşıyor
Ve tavşanlar yeni tüylerine bürünüyor,
Dünyayı kıpır kıpır yapan baharda.

İpeklere bürünüp mücevherler takınıyorum
Süsleniyorum eşli kumrular gibi
Övüyorlar tüylerimi kabartışımı ama gören yok
Kalbim yanıyor birazcık sevgi için.
Filizliyor yeşil lavantalar
Gülhatmi ve mür
Ne de olsa geldi bahar, yürüdü köklere sular.

Görür yüce azizler hakikati belki,
Belki de anlar birkaç melek geçerlerken,
Ve acıyla haykırırlar birbirlerine
"Kalbi yanıyor birazcık sevgi için."
Doğurur başkaları
Ve neşeyle oynaşıp şarkılar söylerler,
Bahar uyandırdığında dünyayı, sarıp beslediğinde onu.

Gel gör, ne diyor bir aziz: "Dikkatle kullan tırpanını;"
Gel gör, ne diyor bir melek: "Bekle, göreceksin sonunda
Hakikatin üstün geldiğini, asıl hayatın ölümden sonra başladığını,
Ey sen, birazcık sevgi için kalbi kırılan.
İşte o zaman dolduracak sevgi çevreni,
Ve sevgi tamam edecek eksiğini,
Yeni bir bahar, yeni bir cennet doğurunca ve arındırınca dünyayı. 
***
 
Sözler verme bana,
Böylece söz vermem ben de:
İkimiz de özgür kalırız öyle ya,
Asla aldatmadan, asla bağlı kalmadan diğerine,
Varsın atılmadan kalsın zarlar avucumuzda
İstediğinde gelirsin, gidersin istediğinde
Nerden bilebilirim senin geçmişini,
Ya sen benim geçmişimi nerden bilesin?

Sıcak olan sen, kimbilir belki de daha sıcaktın
Bir zamanlar bir başkasına
Soğuk olan ben belki bir ara güneş ışığını
Görmüşümdür, hissetmişimdir iliklerimde:
Kim gösterecek tüm bunların
Çok ama çok önce olduğunu?
Görüntü silinir gider camdan
Ve yarım kalır bırakılan fal.

Eğer söz versen kahrolursun belki de
Yeniden kaybettiğin özgürlüğünden:
Ben söz versem, eminim
Kıvranırım kırmak için o prangayı.

***

Hayat var mı?- söndü sönecek lamba;
Umut var mı?- kaldı gözlerimiz yollarda:
Uzun zaman önce verilen vaat, ne fayda
O eski vaat, tutulmadı.
Yaşıyor mu?-ölüyor mu yoksa?- derin uykularda
Ne kadar çok da göz yaşı döktü ağladı.

Yaşıyor mu?-ölüyor mu yoksa?-soluyor sanki 
Kuruyarak can veren bir zambak gibi, 
Susuzluktan son nefesini veren bir kuş gibi, 
Dayağı olmadığından yıkılan güzel bir asma dalı gibi, 
Sahibinin 'bugün baltayla keselim gitsin' dediği 
Bir ağaç gibi.

***

Bir sene önce papatya dikmiştim oraya
Bir tanesi dahi olsun açsa ya!

***

Sıcak olan sen, kim bilir belki de daha sıcaktın
Bir zamanlar bir başkasına:
Soğuk olan ben belki de bir ara güneş ışığını
Görmüşümdür, hissetmişimdir iliklerimde:
Kim gösterecek bize tüm bunların
Çok ama çok önce olduğunu?
Görüntü silinir gider camdan
Ve yarım kalır bakılan fal.
Eğer söz versen, kahrolursun belki de
Yeniden kaybettiğin özgürlüğünden:
Ben söz versem, eminim
Kıvranırım kırmak için o prangayı.
Bir zamanlardaki gibi arkadaş olalım,
Ne fazla, ne de eksik ama:
Niceleri rahat eder aza kanaat getirerek
Aşırılıktan mahvolmaktansa. 

Christina Georgina Rossetti
Çeviri: Fahri Öz

Her şeyin efendisi aşkın karşısında ben neyim ki?

Her şeyin efendisi aşkın karşısında ben neyim ki?
Kumdan topladığı mırıldanan bir deniz kabuğu,
Eliyle rüzgârdan koruduğu küçük bir yürek-alevi.

Dante Gabriel Rossetti
Yaşamın kemeri altında, aşk ve ölümün,
Korku ve gizemin koruduğu tapınağında 
Güzelliği tahta oturmuş gördüm.

Dante Gabriel Rossetti

HATIRLAMAK BiR BULUŞMA BİÇİMİDİR

Hatırlamak, bir buluşma biçimidir… 

Unutmak ise bir özgürlük biçimidir.

Halil Cibran

Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok.

Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

“Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
Severken aldatıp birden kaçardı 
Okşarken apansız pençe açardı 
Onda bir kadının gururu vardı 
Sürmeli gözlerinden riya akardı 

Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

Bir inilti duydum serviliklerde 
Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
Hayata inerken siyah örtüler, 
Umardım ki artık ölenler güler, 
Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 
Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

Her gün daha dalgın görürdüm onu 
Bu ıssız beldenin sokaklarında 
En acı gülüşün sezdim yolunu 
İri gözlerinin nemli akında 
Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
Kimdir diye sordum ben geçenlere 
Dediler bir şair küskündür şehre 
Mersiye dolaşır dudaklarında 

Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

“Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 
Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

beytine gönderme yapar: 

Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
yaz: 
Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

“Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

"…… yürür gibi
öldürür gibi 
sürmeli 
öpmeli” 

Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 
Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

MUKAYESE

Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 

(Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
zira ki ihtiyarlamak: 
kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 


Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

“Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 
“Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım.

Hasretle. 

1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. 

Haluk Oral 
Tarih Dergi

Bercestelerim