GECİKEN DUA

elbette seviyorum Seni, 
seviyor olmalıyım yani, 
ama yaşlandım, unutuyorum, 
karıştırıyorum sık sık 
Seninle ilgili duygularımı 
ve yaşadıklarımı 
başka yaşadıklarımla 
bu uzun yolda.

Senden aklımda kalanları, 
içimde kalanları 
buluta benzetiyorum bazen, 
yağmura benzetiyorum 
bazen yağmurdan sonraki göğe 
göğün derinliğine, ruhun derinliğine...

düşünüyorum, düşünüyorum, 
tamam diyorum, evet diyorum, fakat 
çıkaramıyorum bir türlü 
başıyla sonuyla, bana söylediklerini, 
ya da ilham ettiklerini yolda,

ezgisini mırıldanıp durduğum, 
ama sözlerini unuttuğum 
gün batımı rengi 
bir gençlik türküsü gibi hepsi...

bağışla beni, 
bağışla beni, Allah'ım 
ve biraz ipucu bahşet!

Cahit Koytak 

SOL ELLE TUTULAN GÜNLÜK CAHİT KOYTAK

Sol Elle Tutulan Günlük

1 Haziran 2015

yaşlanıyorum, evet 
ve aramızda bu giden gelen 
şiirler ve ezgiler 
rüzgârın nefesiyle birer birer 
silinip gidiyor zihnimden 
kuma çizilen resimler gibi!

ben de - herşey silinip gitse bile, 
Senin yüceler yücesi adın 
ve bir de 'şükür' kelimesi 
kalsın diye fakire 
onları içime kazıyorum, 
iç içe, üst üste, 
orada her yere ve her göğe.

sonra, yer kalmayınca içimde, 
ne çıkarsa önümе, 
kapıya, duvara, söveye yazıyorum, 
sabaha, akşama, geceye, 
gecenin yüzüne, gözüne, rahmine,

bana biraz zaman, 
ve şiirime gençlik taşıyan meleklerin 
yollları üzerinde 
her yere, her göğe...

Cahit Koytak

SOL ELLE TUTULAN GÜNLÜK

Sol Elle Tutulan Günlük

22 Mart 2004

Senin izninle ulaşılması 
tutkuyla, bazen delicesine 
istenebilecek, güzel, mutlu 
ve ölümü kapısından içeri sokmayan 
sonsuz bir gelecek olduğuna 
inanıyorum elbette, Rabbim.

buna umutla, coşkuyla 
inanmak ister herkes.

çünkü yoksa böyle bir gelecek, 
yani böyle bir inanca dayanak 
bulunamıyorsa eğer, 
o zaman her şeyin, 
geçmişin, şimdinin ve geleceğin 
ve onların sahibi olarak Senin, 
herkes için 
peşinen kaybedilmiş olduğunu 
kabul etmek gerekiyor, Allah'ım.

ne olacak bu halim benim, Allahım? 
insanların diline çevirmek için 
Senin, rüzgârla, bulutla, 
yağmurla yazdığın muhteşem şiirleri, 
bıraktığım yerden 
kalemi elime almayalı 
belki bir aydan fazla oldu.

dün 'kitap sarhoşluğum tutmuştu yine; 
onca darlık içinde 
bir kucak kitap aldım yine sahaftan. 
ve eve dönerken yolda kendi kendime, 
"kitapların kendisi, dedim 
puta tapınmayı men etmeselerdi, 
benim gibiler için kolayca 
puta dönüşebilirlerdi."

Sana sığınıyorum 
böyle bir sapkınlıktan!

Son günlerde, 
ortada aksayan bir şey, 
bir suç, bir yıkım 
olmadığı hallerde bile 
kendimi suçlu, değersiz 
ve çaresiz hissediyorum.

bunun ne kadarı hastalık, 
ne kadarı sağlık? 
bilmiyorum, bilemiyorum.

"elli beş yaşını geçtin, 
şair olmak şöyle dursun, 
adam olabildin mi?"

insanın çok daha erken yaşlarda 
oyunların içinde bile 
kendine sormaktan sakındığı 
bu tür taşlı dikenli soruları 
sakınmadan yüzüme çarpan biri, 
ayrı bir benlik peyda oldu 
son zamanlarda bende.

uçurumların birinden ötekine, 
ip üstünde gezinen, 
abartılı ayna seanslarıyla 
kendini kırbaçlayan 
kendinden yılgın biri...

Rabbim, yardım et bana, 
beni bana karşı koru; 
beni kendi önümde küçültme, 
sahip çık kuluna, 
kendi ayakları altında çiğnetme onu!

yolumun üzerine 
çıkacağı güne kadar, ölümün, 
Sana doğru bir kaç adım olsun 
atmış olayım istiyorum, Allah'ım;

ama bildiğim, alıştığım şeyler 
yeni öğrendiğim, keşfettiğim şeyleri 
öyle çabuk benzetiyorlar ki kendilerine, 
attığım adımlar hep 
birbirinin tekrarı gibi geliyor bana 
ve başladığım yerden 
öteye götürmüyorlar beni.

oysa, Sana doğru bir adım, 
ötekilere benzemeyen bir tek adım 
atmayı başarabilsem, 
eminim, Sen de orada olacaksın,

Sen ve Senin büyük sanatın, 
Sen ve büyük arınma, 
Sen ve büyük dirilme!

Cahit Koytak

SUSMA SANATI

tek başına ve bu kadar acıyla
taşıyamayacağın kadar ağır 
ve dağınık geliyorsa sana 
içine aldığın dünya

ve yükünü paylaşsın diye 
ararken içinde birilerini, 
ikiz benliklerinden hiçbiri 
dönüp bakmıyorsa yüzüne,

önce üç gün, sonra üç ay, 
sonra belki üç sene 
Tanrıdan başka 
kimseyle konuşmamayı dene,

ne insanlarla, ne meleklerle, 
ne kitaplarla paylaş derdini, 
ne de kendi içindeki kalabalıkla...

bir de bunu dene, bakalım, 
bir de bunu dene 
ve O'nun kayrasını bekle!

Cahit Koytak 

GÖNÜLDEN GÖNÜLE

birinden bir şey umuyorsan, 
bekle, sen gitme istemeye, 
hele, sırtında ve yüreğinde 
bu bir dünya yükle, asla, asla!

bekle, o yollasın, yollayacaksa 
senin gönlünün umduğu yere, 
ister rüzgârla, ister yağmurla, 
ister rüyayla.

ama bir şeyler vermek isteyen sensen birine,
kendin yola çık hemen, onu bekleme.
gençleştirir, güçlendirir 
bunun için teptiğin yollar seni.

isteyen istemeden, içinden geçirmeden, 
her neyse gönlünden kopan, 
sen götür onu, sen götür 
gönlünle beraber, yoksulun ayağına,

ister demir çarıkla, 
ister ipek kanatla, 
ister sözün sefinesiyle, 
ister ışıltısıyla, gözyaşlarının.

Cahit Koytak 

BÜYÜK YOL

dizleri titreyenleri alıyoruz yanımıza, 
düz yolda ayağı tökezleyenleri, 
aklı tökezleyenleri,

yüreği hızlı çarpanları alıyoruz yanımıza, 
içi mezar gibi daralanları... 
ve çalmaya gidiyoruz Tanrı'nın kapısını.

içerden yaralılar kafilesiyiz biz, 
içerden ve dışardan engelliler kafilesi,
yoksullar ve yalnızlar kafilesi,

yoksullar, yalnızlar ve şairler alayıyız, 
evsizler, işsizler, sessizler, 
deliler, meczuplar ve sarhoşlar taifesi...

izbelerden, viranelerden kopup 
güle oynaya katılan katılana bize, 
şenliğe gidiyoruz, büyük şenliğe,

hatırlanmayacak kadar uzak geçmişten
Tanrı'nın katıksız şiirle yarattığı 
en uzak geleceğe, en büyük geleceğe...

Cahit Koytak 

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi 
Hepsi ardımızda kalır.
Kimi sevinçler daha yüksektir 
Ne zaman başımızı çevirsek 
Eski siyah beyaz bir film gibi titrek,
Geçmiş günlerin doruklarında 
Bir anıt misali görünür. 
Sevaplar, yol arkadaşlarımız 
Hayat yolunda yan yana yürürüz 
Vicdan azapları başımızın belası, 
Çıkış kapısı yolunda bu âlemin 
Bizden hızlı yürürler önümüzde; 
Ölüm kapısına bizden önce varır, 
Alaycı bir bakışla beklerler bizi... 
Ne sevinçler, ne kitaplar 
Yanımızda sadece 
Sevaplarla azaplar.

Hüsrev Hatemi 

DERTLİ YILLAR

I
Demiryolu kenarı, o ahşap evde 
Oturduk bir süre ve bundan böyle 
Hayat uzayıp gidecek gibiydi 
Demiryolu misali önümüzde. 
Neydi o garın adı, sen girdin... 
Kapısına dayanmıştım yağmurda 
Sen içeride, terk edilmiş, boş 
Korkunç ve ürpertici vitraylı 
Paslanmış raylı garda kaldın.

Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim 
Burda biraz vakfe mümkün mü beyim?
Güzel de olsa güz hüzünlüdür; 
Haydi bu sararmış tomarı sar da, 
Beni en dertli yırlarla çağır. 
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

II
İnceldi keder, inceldi inceldi... 
Geçti iğnesine günlerin 
Ve oyasını işledi kalbimize. 
Tez silindi tezhibi, laciverdi, 
Sevincin, neşenin, bahtın 
Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey,
Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın?

III
Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş? 
Bana bir yaklaşan var sen giderken... 
Bana dönük olmalı gözlerin, 
Uzaklaş ama yine bana dönük... 
En sönük ışık bile fazla artık.
Ardımda adımları, ensemde soluğu 
Bir yaklaşan var bana, giderken sen.

Uzaklaş ama yavaş, ne bu telâş 
Ayrılık kalbimde bir elmastıraş.
Sonu geldi... 
Sonu geldi günlerin ve güzeldi.
Güzeldi eski Bostancı ve çivit mavisi sular,
Deniz kestaneleri, kara tren, mavi diken Artık her şey uzaklaşıyor benden.
Tanrım, bu görüntüler kaybolmamalı 
Ne eski Viyana, ne Londra, Vahşi Batı 
Ne Üsküdar kaybolmalı ne Edirnekapı.

Umarım kalkış gününden sonra 
Malik veya Rıdvan salonlarında, 
Tekrar seyrederiz oralarda.
Uzaklaş, gülümse uzaktan bir kere, 
Yüzün öte bahçelerin de gülüyse, 
İçim aydınlanacaktır gülümse.
Beni en dertli yırlarla çağır 
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

IV
Ey Ezel Lodosçusu! 
Al eline tırmığını 
Ömrümün sahil yoluna vurmuş yığını,
Karıştır, belki bulurum 
Altmışlı yılları bu arada 
Epiktetos ve Câvidnameli günler 
Bir de erken gidenleri yaşıtlardan. 
Şimdi türbe duvarlarına da yapışmış
"Overlokçu aranıyor" ilanları.

Yoksa aranan ben miyim ey Lodosçu?
Yoksa sence gençlik yalnız 
Kadıköy vapurlarına mı vâbestedir?
Kulağım hep aynı sestedir 
Ey Ezel Lodosçusu! Sen de 
Çatlak, berbat ve sevdasız sesinle 
Beni en dertli yırlarla çağır. 
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

V
Sefil bir sefinede gider sevincim, 
Kalbimse kıyıda kaybolur, yiter. 
Onu Nakkaştepe'ye nakşeylemeyin 
Defnedilsin, belki yeniden biter 
Beni ey damıtılmış güzellik!

Beni ey "hüsn"ün çehreleşmişi 
Beni en dertli yırlarla çağır, 
Çünkü çirkab ve çamur çoğalmıştır.

Hüsrev Hatemi 

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN


199 
Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili 
Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya 
Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını 
Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka 
Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını, 
Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da, 
Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi 
Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı.

200
Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler 
Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman, 
Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır 
Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten 
Ve sonunda para tutkusu onları satın alır 
Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan? 
Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra 
Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda.

201
Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine 
Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi, 
Kimi kaçar ve saygınlığını yitirir böylece 
Ve namus etiketinin yararlarından yoksun kalır ki 
Böyle bir çiftin evliliği kolay düzetmez öyle
Ve doğal karşılanmaz bu durum: sıkıcı 
Saraydan pis ağıla düşen kimi kadınlar
Nice şeytanlıktan sonra oturur bir de roman yazar. 

202 
Haidee ise Doğa'nın geliniydi, bilmezdi bunları, 
Tutku'nun çocuğuydu o, Güneş'in ışığıyla 
Yıkadığı ve ceylan gözlü kızların öpücüklerini 
Bile kuruttuğu yerlerde doğmuştu Haidee, 
Sevmek için yaratılmıştı ve bağlı olduğunu 
Duymak için kendini seçen erkeğe, 
Orda burda söylenenlere, yapılanlara kulak asmazdı 
Ne korkusu, kaygısı, umudu, ne de başka bir sevdası vardı. 

203 
Ve ah! Kalbin o çarpıntısı, o vuruşları 
Nelere mal olur bize! 
Nedeni ve etkisi ne olursa olsun tatlı 
Bir şeydir bu ya ve Akıl nasıl da 
Bekler, çalmak için Sevinç'in büyüsünü 
Ve yinelemek için ince gerçekleri, Vicdan da 
Yüklenmiştir güç bir görevi, yani "kıssadan hisse çıkarmayı" 
Castlereagh bunları da vergilendirir mi diye meraktayım doğrusu

Lord Byron

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth.

Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir.

Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır.

Kısacası hiraeth, hatırlamaktan çok sezmektir. Geri getiremeyeceğini bile bile özlemektir. Ve bazen insanı insan yapan en derin duygu da tam olarak budur.


Hiraeth: Bir Eve Benzeyen Yokluk
Bazen insanın içinde, nedeni bilinmeyen bir sızı belirir. Ne tam bir hüzündür ne de açık bir özlem. Daha çok, adı konmamış bir eksikliktir; insanın bir şeyleri geç kalmış gibi hissetmesine yol açan o tanıdık ağırlık. İşte bazı kelimeler, tam bu belirsizliğin içinden doğar. Hiraeth de onlardan biridir. Bir duyguya isim vermekten çok, insanın içindeki sessiz boşluğa bir yankı bırakır.
Bazı kelimeler vardır; anlamları öğrenilmez, hatırlanır. İlk kez duyduğunda yeni gelmez, sanki zaten içindedir de yalnızca adı konmuştur. Hiraeth böyle bir kelimedir. Galler dilinin içinden sızıp başka dillerin kalbine yerleşir; çünkü anlattığı şey evrenseldir ama kolay tarif edilemez. Hiraeth, bir yere duyulan özlemden çok, bir hâle duyulan sessiz çağrıdır.

Bu kelimeyi anlamak için geçmişe bakmak yetmez; insanın iç boşluğuna bakması gerekir. Çünkü hiraeth, kaybedilmiş bir şeyden ziyade, geri dönülemeyeceği bilinen bir şeye yönelir. Kapısı olmayan bir eve varma isteğidir bu. Haritada yeri yoktur ama insanın içinde derin bir iz bırakır.

Özlemin Sessiz Türü
Hiraeth, bağırmaz. Kendini dramatik cümlelerle ilan etmez. Daha çok akşamüstlerinde gelir; ışığın hafifçe solduğu, seslerin yavaşladığı saatlerde. Bir şarkının bitip de odada yalnızca yankısının kaldığı anlarda. İnsan o anlarda neyi özlediğini tam olarak söyleyemez ama özlediğinden emindir.

Hasret kavuşmayı hayal eder. Hiraeth ise kavuşmanın imkânsızlığını baştan kabul eder. Bu yüzden içinde garip bir sükûnet vardır. Acıtır ama yaralamaz; yorar ama yıkmaz. İnsan, bu duyguyla yaşamayı öğrenir. Onu taşır, bazen unutur, bazen bir kokuya, bir fotoğrafa, bir cümleye çarpıp yeniden hatırlar.

Zamanın Kıyısında Bir Ev
Hiraeth’in merkezinde hep bir “ev” dolaşır. Ama bu ev taş ve topraktan yapılmamıştır. Bir annenin sesindeki titreşim olabilir, çocukken ezbere bilinen bir sokağın kokusu, ya da artık kimsenin oturmadığı bir masanın etrafındaki sıcaklık… Bazen de ayrılmak üzere olunan bir sevgilinin bakışında belirir; daha gitmeden eksilmeye başlamış bir yakınlıkta. Zaman geçtikçe bu ev dağılır; geriye yalnızca hissi kalır.

İnsan çoğu zaman fark etmeden, bir zamanı özler. Kendinin daha erken bir hâlini. Henüz kırılmamış, henüz öğrenmemiş, henüz eksilmemiş olduğu günleri. Hiraeth, tam da bu yüzden nostalji değildir. Nostalji hatırlamaya dayanır; hiraeth ise hatırlanamayan ama hissedilen bir şeye tutunur.

Aidiyetin Gecikmiş Hâli
Hiraeth, aidiyet duygusunun gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. Her yerde bulunup hiçbir yere ait olamama duygusunda büyür. Modern hayatın hızında, ilişkilerin yüzeyselleştiği, mekânların geçici olduğu bir çağda daha sık hissedilir.

İnsan artık her yere gidebilir ama hiçbir yerde kök salamıyordur. İşte hiraeth, bu köksüzlüğün iç sesi olur. “Ben aslında nereye aittim?” sorusu net bir cevap bulamaz; ama soru sormaya devam eder. Hiraeth de bu sorunun susmayan yankısıdır.

Dilin Bittiği Yer
Hiraeth’in başka dillere tam çevrilememesi bir eksiklik değil, bir işarettir. Bazı duygular çevrildikçe küçülür. Bu kelime, şiirin alanına daha yakındır; düz cümlelerden çok boşluklarda yaşar. Söylenenlerden ziyade söylenmeyenlerde kendini belli eder.

Belki bu yüzden, insanlar bu kelimeyle karşılaştıklarında hafifçe duraklar. “Bunu ben de hissetmiştim” derler. Adını bilmiyorlardır ama duyguyu tanırlar. Hiraeth, insanın yalnız olmadığını fısıldayan kelimelerdendir.

Bir Yankı Olarak Hiraeth
Hiraeth geçmez. Ama insan onunla yürümeyi öğrenir. Onu bastırdıkça ağırlaşır, kabul ettikçe yerini bulur. Çünkü her adlandırılmış duygu, biraz daha taşınabilir olur.

Hiraeth, geri dönmeyeceğini bile bile özlemektir. Bir eksiklikle barışmak, bir yokluğu eve benzetmektir. Ve belki de insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Kaybolmuş bir şeye duyulan bu sessiz sadakatle yaşamaya devam edebilmek.

Yürümek
Belki de her insan, hayatı boyunca hiç gidemeyeceği bir yere doğru yürür. O yer ne bir şehirde ne de geçmişin tam bir anındadır. Daha çok, içimizde kapanmamış bir kapının önünde durur. Hiraeth, işte o kapının önünde bekleme hâlidir. Açılmayacağını bile bile orada durmak, seslenmemek ama vazgeçmemek… Ve bazen, insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.

ChatGPT 

Bercestelerim