12 Temmuz 2014

Pelin Onay

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Pelin Onay kimdir?

Çok zordur kişinin kendini anlatması, ki ben de pek sevmem ama sorunuzu yanıtsız bırakmamak adına şunu söyleyebilirim; okumayı, yazmayı seven, denizi görmeden nefes alması zor, müziksiz bir hayat hatadır diyen, şarkılarla yürüyen, balıkçı kasabalarında yaşadığını hisseden, içindeki çocukluğu sürekli dışarıya çıkartan biri işte


Yazmaya ilk ne zaman başladınız ve ilk kitabınız olan Nü Sızı'yı çıkartma kararını nasıl aldınız?

Çocukluğun platonik bir aşkı işte, bir şeyler yazmaya çalışıyordum ama şiir değildi. Şiir sanıyordum, şiir olsun istiyordum. Böyle böyle devam etti yazmalar. Şairleri okumaya başladım sonra, okudukça sevdiğim şairler olmaya başladı. Öğrenmeye, anlamaya, oluşturmaya başladım ve giderek daha çok sevdim yazmayı, kalemi tutmayı. Artık bir tutku yazmak, en azından benim için öyle.

“Nü Sızı” ilk kalp ağrım, ilk bebeğim. Uzun zaman içinde birçok şiir birikmişti ve artık onları bir araya getirmek, bir kitapta toplamak istiyordum. İstemekle gerçekleştirmek arasında bile epey zaman geçti. Sonunda, bir kısım şiirlerimi bir araya getirebildim ve “nü sızı” çıktı. Kitaplarımın sayısı çoğalır mı bilemem ama “nü sızı” nın yeri ben de her zaman ayrı kalacak. Bu kitaptan bahsederken, şair / ressam Engin Turgut’u anmadan geçemem, kitabın kapak resmi kendisine aittir. Kitabın ismiyle bağdaşan bir resmini paylaştığı için de ayrıca teşekkürüm fazladır kendisine.


En sevdiğiniz şiirinizi soracağım..

Bunu cevaplamak zor. Sevmediğim şiirlerim var elbette ama sevdiklerim, yeri ben de ayrı olanlar da oluyor. “Nü Sızı” da olan çoğu şiirim diyebilirim sanırım yazılanlar içinde, onların yeri ayrıdır…


Yazmaya başladığınız andan bu yana kendinize örnek aldığınız bir şairimiz var mı?

Sevdiğim, örnek aldığım şairlerim var tabi ki ama hepsini sığdırmak bu cevabın içine zor olur benim için. Cemal Süreya’nın yeri hep ayrıdır mesela bende. Oğuzhan Akay baş ucu şairimdir, ironiyi onunla sevdim. Engin Turgut’un mısralarında aşkın güzelliğine düştüm, Halim Yazıcı’yla caz müziğini tanıdım…gibi. Çok daha fazla isim verebilirim, sevdiğim, beni alıp götüren şairlerim var çünkü. Şairlerim diyorum çünkü okudukça dokunuyorlar yüreğime, kalbimi titretiyorlar, bu yüzden bir okur olarak şairim oluyorlar.


Hiç "ah bu şiiri ben yazmalıydım.." dediniz mi?

Demez olur muyum, birçok kez demişimdir hem de. Öyle şiirler okuyorum ki bazen, işte böyle anlatılır dediğim, içine düştüğüm, çıkamadığım ama böyle olmalı. Şiirin büyüsü bu. Herkesin bakışı, hissiyatı farklı. Kalbimizden geçenleri hepimiz farklı görüyoruz. Bu şiiri ben yazmalıydım diyebileceğim çok şiir çıksın karşıma, çünkü çıktıkça şiirin nefes aldığını hissediyorum.


İzmir'in en deli aşkınız olduğunu artık ezberlemiş biri olarak şunu sormak istiyorum: Bize gözünüzden İzmir'i anlatır mısınız? İzmir'i bu denli özel kılan ne?

Ah İzmir! Başımın belası…İzmir doğumlu değilim ama karnım ve yüreğim bu şehirde doğuyor. Aşk diyorum ben bu şehre. İnsan aşkı nasıl anlatabilir ki…Benim de anlatamadığım bir bağım var işte. İzmir’in sakinliğini, duruşunu, gülümsemesini seviyorum. Zor zamanları da atlattık birlikte, güzel zamanları da paylaştık, delirdik de, ağladık da…Bir insan gibi benim için İzmir. Konuştuğumda sanki dinliyor, cevap veriyor. Ege’nin tadı tuzu işte. İzmir’i özel kılan bence İzmirlilerin ta kendisi.


Şiirlerinizin çoğuyla Akif Oktay'ın sesinde tanıştım...Şiirlerinizi Akif Oktay'dan dinlemek nasıl bir his?

Benim Akif Oktay’la tanışmam geç oldu maalesef. Uzun zamandır okuyormuş ama biraz geç haberim oldu. Sonrasında tanışıp konuştuk zaten. Akif abi şiir okurken okuduğu şiiri yaşayan bir insan. Ne hissediyorsa o hissi sesine, gözlerine de yansıtıyor. Kendi şiirlerimi dinlerken de bunu hissettim. Öyle ki, çoğu zaman ben mi yazmışım dediğim bile oldu. Bunu kendime övgü anlamında söylemiyorum asla, seslendiren kişinin o duyguyu vermesiyle ilgili. Akif Oktay da bu duyguyu fazlasıyla verenlerden biri.


Şiirlerinizi müzik eşliğinde mi yazarsanız? Eğer öyleyse favori parçanız nedir?

Evet, müzik olmadan asla. Müziktir bana duyguyu canlandıran, kalemimi harekete geçiren. Bu yüzden bazı yazılarımın, şiirlerim altında o an ne dinlediğim bile yazar. Favori parça olarak söyleyemem ama önceliğim, enstrümantal dinlemeyi severim. İnce Saz gibi mesela. Sazların tınısını alabiliyorsunuz böyle müziklerde. Sonra, özgün müziği severim, türküleri severim, eski şarkıları severim…Rebetiko şarkılarında dinlenmeyi severim. Kısaca, dinlediğim müzik ya da şarkı bana bir şeyler verebilmeli. Sözlerinde kaybolabilmeliyim, alıp götürebilmeli, şiir gibi akmalı kulağımda. Müzik konusunda iyi bir arşivim vardır ve yazarken hep yanımdadır şarkılarım.


İkinci kitabınızın adı İyi Geceler Aşk.. Peki neden İyi Geceler Aşk?

Artık günümüzde genç nesil sevgililerine aşkım bile demiyor, merhaba aşk, nasılsın aşk, gidelim aşk, günaydın aşk gibi cümleler kuruyorlar. Biraz da buradan yola çıkarak ben de “iyi geceler aşk” demek istedim. Hem sabaha görüşürüz anlamında hem de bir veda anlamında. Kim nasıl hissetmek istiyorsa öyle hissetsin diye düşündüm.


Şiir tanımlasanız, nasıl tanımlardınız? Sizce şiir nedir? Şair kimdir?

Şiir yüreğimizden damıttıklarımızdır bana göre. İçimizde kazıyıp da çıkarttıklarımızdır. Söylemek istediklerimizin ince ince damlamasıdır. Şiir, bizim aynamızdır. Gördüklerimizin, hissettiklerimizin aynası. Çoğu zaman biz bile yazarken görürüz, tanırız kendimizi. Çünkü bilmediğimiz, görmediğimiz yanlarımızı yazarak ortaya çıkartırız. En azından ben kendimi yazarken daha iyi tanıdım, ne istediğimi, neler istemediğimi, nereye yürümek istediğimi gibi… Şair budur işte bence. Aynayı içine doğru tutan.


Fazla klişe olacak ama şiirlerinizi okuduktan sonra şu soruyu sormak istedim. Sizce aşk nedir?

20 li yaşlardayken belki farklı bir cevap verirdim ama şimdilerde aşk kelimesini daha ziyade somut şeyler için kullanıyorum. İzmir’e aşığım, denize aşığım, müziğe aşığım gibi. Çünkü bu aşk bitmiyor, sürekliliği var, ben yaşadığım sürece var bu aşklar. Karşı cinse duyduğumuz aşk bir süre sonra yerini sevgiye, saygıya bırakıyor. Ama aşk kendini hep yenileyebilir. Nedir sorusuna net bir cevap verilebilmiş mi bu zamana kadar bilmiyorum ama bu duygunun ayaklarımızı yerden kestiği, yapmam dediğimiz çılgınlıkları yaptırdığı bir gerçek. Aşkı yaşamak güzel ama bittiği zaman da kabullenmek gerek. Çünkü bizden gitmiyor, kendini değiştirip yeniden ortaya çıkıyor.


Peki; aşkı iki yanlı savunuruz... Bir tarafımız der ki sadece bir kez aşık oluruz, diğer tarafımız aşk bir çok kez yaşanır. Peki sizce? Bir insan sadece bir kez mi aşık olur yoksa bir insan birden çok kez aşık olabilir mi?

Aslında bu sorunun cevabını bir önceki soruda vermiş oldum. Aşk kendini yeniler. Bu yüzden birden fazla aşk yaşayabilir insan. Kalbimizin bizi nerelere sürükleyeceğini kim bilebilir ki. Yapmam dediğimiz bir çok şeyi yaparken yakalarız bazen kendimizi, öyleyse bir daha olmaz dediğimiz şeyler de gelebilir başımıza, aşk gibi…


Aşkla ilgili son bir soru daha soracağım. Sizce aşk tek kişilik midir?

“ölümdür yaşanan tek başına / aşk iki kişiliktir” demiş Ataol Behramoğlu. Sonuçta aşk tek başına da yaşanabiliyor ama bende şair gibi düşünüyorum çünkü aşkı karşılıklı yaşamak çok daha güzel.


Şiirlerinizi yazdığınız ortamı ve o bohem duyguyu hep merak etmişimdir...

Özel bir ortamım yok aslında. Çünkü ne zaman hangi duygunun yanıma yanaşacağını bilmiyorum. Ama yüreğimi en çok coşturan deniz ve şarkılar oluyor. İkisi bir arada ise, yani deniz kenarında şarkılar söyleniyorsa, işte o zaman kalem izin almadan yanaşabiliyor parmaklarıma. Gürültüyü sevmiyorum ama sevdiğim bir şarkıyı yüksek sesle dinlerim ve bu yüksek seste yazabilirim.


Başucu kitaplarınız ve filmleriniz var mı? Varsa bunlar neler?

Belli bir isim veremeyeceğim ama elime sıklıkla aldığım şiir kitapları oluyor genelde. Sevdiğim, içinden çıkamadığım şiir kitapları oluyor, ben de çıkmak için bir çaba sarf etmiyorum. Çoğunlukla onlardan birini alıp yeniden kaybolmayı tercih ediyorum. Filmlere gelince. İzlemekten sıkılmayacağım filmlerim de var elbet. İsim vermekte zor ama aklıma ilk gelenler “göl evi”, “melekler şehri”, pretty woman” , “babam ve oğlum” mesela. Böyle filmleri hiç sıkılmadan, ilk defa izliyormuşum gibi izleyebilirim.


Genel olarak okur kitlenizden aldığınız yorumlar neler? Olmak istediğiniz yerde misiniz? Yoksa olmayı amaç edindiğiniz bir yer var mı?

En çok yüreklerine dokunduğumu söylüyorlar. Ya da yaşadıklarımı buldum satırlarınızda diyorlar. Kimi okurken kendini ege de hissettiğini söylüyor. Bunlar elbette çok güzel yorumlar. Ne hissediyorsam onu yazıyorum, bu mısra okuyanı etkiler diyerek yazdığım bir kelimem bile olmadı. Bu yüzden belki de okuyan da kendini, hissettiklerini buluyor. Eğer bir yüreğe dokunabiliyorsam, bir yüreğe bile değebiliyorsa yazdığım mısralar, ne mutlu kalemime o zaman. Çünkü yazdıktan sonra benden çıkıyor artık o şiirler ve yazılar. Okuyanın, yüreğine değenin oluyor.

Olmak istediğim yer? Aslında çok yakınlarında bir yerlerdeyim. Çünkü hep şiirlerimin bir yüreğe dokunabildiği yerde olmak istedim. Fazlasını değil. Ben de hala öğreniyorum, hala eksiklerim var. Danışıyorum, büyüklerimin eleştirilerini alıyorum, soruyorum. Eğer bu öğrenme çabası içinde iyi ürünler çıkartabilirsem, üretmeye devam edebilirsem ne mutlu bana.


Özellikle hikayesini merak ettiğim iki şiiriniz var... İlki "Yar Gidiyor".. İçinde Samiotisa'yıda bulunduran bu şiirden yüzlerce soru sorabilecek olsam da bu şiirin senaryosunu oluşturan hikayeyi öğrenmek istiyorum. İkinci olarak ise bende de fazlasıyla yerini edinmiş olan Düşmeler/Aşk Bitti şiiriniz... Nedir bu şiirlerin senaryosu...

Belli bir senaryoları yok Gönül ama hayatın içinden çıktılar, bunu söyleyebilirim. “Yâr Gidiyor” benim de sevdiğim bir şiirim. Bir meyhanede, yine şarkılar tekme tokat yüreğime saldırırken çıktı ortaya. Dedim ya, hayatın içinden. Mübadil bir ailem var, Girit kökenli. Çocukluğum yunanca şarkılar dinleyerek, yunanca konuşmalar içinde geçti. Samiotisa ise çocukluğumun şarkısı. Babam çok güzel söyler, çocukken hep bu şarkıyı dinlemeyi severdim, şimdiler de söylemeyi de seviyorum. Etkisi öyle çok ki bende şiirlerime de konuk oluyor bazen. Bu yüzden rumca şarkılar çalan bir meyhanede, böyle bir şiirin çıkması tesadüf değil.

“Düşlemeler / aşk bitti” ise bir veda yürüyüşü. Aşk biter ve siz yürüyüp gidersiniz. Yapabilecek başka bir şey yoktur. Hani finalinde yazıyor ya, “ aşk dersem çık, ayrılık dersem çıkma dedim / çıkmadın / aşk bitti”…işte böyle bir şey…


Düşmeler/Aşk Bitti demişken... O zamanlar cevabını şiirde vermiş olsanız da yine sormak istiyorum. Kimbilir zaman fikirlerinizi değiştirmiştir diye.. Çok, çok önceleri sormuş olsanız da... Sizce hala bir şiir, bir aşkın kurtarıcısı olabilir mi?

Günümüzde bir şiirin bir aşkı kurtarabilme ihtimali çok düşük. Belki önceleri o naif duyguyu yansıtabiliyordu şiir ama aşkı kurtarmak sadece şiire kaldıysa işte bu çok zor. Aşkı öncelikle bizlerin kurtarması lazım. Ama kurtaramadığımız noktada devreye şiir giriyor yine. Nasıl mı? Şiirle kurtarıyoruz kendimizi aşkın yaralarından. Yani şiir bir aşkı değil belki ama yaralarımızı iyileştirip, bizi kurtarıyor sanırım.


Samiotisa demişken... Bu şarkı için "ben büyüdüm ama sen çocukluğumun şarkısı olarak kaldın" diyorsunuz.. Özellikle bu şarkıyı bu denli özel kılan nedir? Pelin Onay için nedir bu Samiotisa?

Bu sorunun cevabını “yar gidiyor” şiirini anlatırken verdim aslında. Yunanca bir şarkı ve yeri çok özel. Çocuklar ninni dinleyerek uyutulurken, ben çoğunlukla şarkılarla uyutulurdum ve elbette bu şarkıyla. Masasında şarkılar söylenen, ut, kanun, akordeon çalınan bir rum evinde geçti çocukluğumun çoğu zamanları. Babamın sesi çok güzeldir demiştim, bu şarkıyı özellikle isterdim, dinlemeye doyamazdım. Ki hala öyle, o söylesin ben dinleyeyim. Ki artık söylemesini de biliyorum, eşlik edebiliyorum. Sanırım şarkı söylemeyi de babamdan sevdim. Evet, ben büyüdüm ama Samiotisa çocukluğumun şarkısı olarak kalmaya devam ediyor.


Özel kılan ne sorularına başlamışken.. Cunda'yı ve Girit Lalesini sormamak olmazdı... "Cunda gibiyim" dersiniz hep... Cunda nasıldır peki? Peki ya Girit Lalesi...

Cunda..baba memleketi. İşte aşık olduğum yerlerden biri daha. O dar ve taşlı sokaklarında koşa koşa büyüdüm. Cunda nasıldır dersen Gönül, anlatması uzun derim. Toprak benim için, bir şiir, en güzel şarkı, huzurlu bir nefes. Giderken yolların kısaldığı, dönerken uzadığı bir yer. Sığınağım çoğu zaman, kavuşma telaşım, gülüşüm. Küçük bir ada belki de ama benim için büyük. Cunda nasıldır dersen Gönül, anlatması zor derim. Girit doğumlu bir dedenin torunuyum. Girit kanı var anlayacağın, inatçıyımdır. Şiirlerimde de çoğu zaman geçince, Girit lalesi de oldum, Giritli kadın da oldum, hatta Pelinaki oldum, yakıştırdılar belki de, böyle seslenmeyi sevdiler. Şikayetim yok ama.


"Şiirimizin rembetikosu" diye de bir adınız da varmış. Öyle duyduk. Nerelere dayanıyor bu?

Bu sevdiğim bir abimin yakıştırması, sağ olsun. Rembetiko şarkıları sevdiğimden ve daha önce de dediğim gibi kimi zaman yunanca kelimeleri, şarkıları şiirlerimde paylaşmamdan dolayı böyle isimlendirmişti. Dediğim gibi sadece bir yakıştırma.


Rakının şiire olan aşkını kendi bünyenizde yaşatanlardansınız... Rakı ve şiir... Hani ben değil de, bu ikiliyi bize siz anlatsanız...

Bilinen bir bağları yok belki ama bu da benim sevdiğim bir yakıştırma diyelim. Orhan Veli’yle aynı derdi paylaşıyorum, “bir de rakı şişesinde balık olsam”. Fasıl, rakı ve balık üçlüsünü seviyorum, bunu inkâr edemem. Sevdiğim için de şiirimin içine sızıyorlar. Kimi zaman bir sanat müziği makamı, kimi zaman bir meyhane hüznü, kimi zaman bir sahil kasabası...Bunlar huzur verdiği kadar dinginlikte veriyor yüreğime. “İnleyen nağmeler ruhumu sardı” diye söylerken mesela, rakının şiire sızmasını seviyorum sanırım.

Son olarak da... İyi geceler Aşk için hep yakında diye beklemiştik... Peki yine "yakınlarda" bir çalışmanız var mı?

Şiir çok çabuk tüketiliyor ama buna rağmen şiir dinlenmek ve beklemek ister. Bu yüzden yeni bir şiir kitabından önce düz yazılarımı derlediğim bir kitap çıkartmak istiyorum. Bu yazılar da birikti ve artık bir kısmının bir araya gelme zamanı geldi. Zamanı bilemiyorum ama 2012 bitmeden bu çalışmaya nefes vermek niyetindeyim. En yakın çalışmam bu olacak. Sonrasını ise kalem biliyor, ben henüz bilmiyorum.

Röportajı kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim...

Asıl ben teşekkür ederim Gönül. Ben cevaplarken keyif aldım, umarım okuyana da keyif verir. Şiirin tadında kalabiliriz umarım hepimiz. Sevgimle ve ışıkla…..


Kaynak: http://www.felsebiyatdergisi.com

Benzer Yazılar