Ana içeriğe atla

Pencere

(Deniz kıyısında bir odanın penceresi önünde iki adam oturmaktadır. Görünüşlerinden uzun zamandır birbirlerini görmemiş iki arkadaş oldukları anlaşılır. Biri denizciye benzemektedir. Öbürü,susanı ise, denizciye benzemez. Yavaş yavaş gece inmektedir, Sessiz, menekşe ve kızıllık içinde bir bahar akşamı. Dingin denizin üzerinde gemilerin bordaları, halatları,direkleri ve evler çizgi çizgi yansımaktadır. Başlangıçta sıradan ve biraz yorgun bir ses:)


Burada pencerenin önünde oturuyorum; gelip geçene
bakıyorum ve kendimi görüyorum onların
gözlerinde. Eski çerçevesi içinde
sessiz bir fotoğraf olarak düşünüyorum kendimi,
evin dışına,batıya bakan duvara asılı, kendim ve
.....pencerem.

Bazan kendim de bakıyorum
bu sevdalı, yorgun gözlü fotoğrafa, ağzını
bir gölgenin gizlediği; batan güneşe ya da aya
.....bakan
çerçevenin camındaki düzgün parıltı tümüyle örtüyor
.....yüzümü
ve soluk, gümüş ya da pembe renkli dörtgen ışığın
.....gerisinde
iyice kayboluyorum gözden ve serbestçe bakıyorum
.....herkese,
kimse beni görmeden. Özgürlük içinde; insan ne
.....söyleyebilir?
Kımıldayamıyorum; arkamda
nemli ya da kızgın duvar; göğsümde
soğuk pencere camı; gözlerimin incecik damarları
dal dal oluyor camın içinde. Böylece, duvarla
camın arasında sıkışmış, elimi oynatmaktan
.....korkuyorum,
avucumu kaşlarıma götüremiyorum, güneş amansız
.....görkemiyle parladığı zaman; görsem de,
.....istemesem de,
durmak zorunda kalıyorum kıpırdamadan. Bir şeye
dokunmaya çalışsam, dirseğim
camı kırabilir ve bir delik
açabilir yanımda yağmur ve bakışların geçebileceği.
Sonra, konuşmaya çalışsam, pencerenin camını
.....buğulandırıyor
sesimin sıcaklığı (şimdi olduğu gibi)
ve göremiyorum sözünü etmek istediğim şeyleri.

Sonra sessizlik, hareketsizlik. İkiyüzlülük bile
.....diyebilirsin,
çünkü, belki de bilirsin, kaç çarmıha gerilmiş çığlık,
kaç diz çöküş gizlidir
o dikey saydam görkemin gerisinde.
Hele akşam olurken, şu bahar günlerinde, ve liman
uzakta bir yangınken, yaldızlı ve kızıl,
gemi direklerinin karanlık ormanında, balıkları
duyarsın, suların basıncında, küçük üçgen ağızlarıyla
derin bir soluk almak için suyun yüzüne çıkan.
.....Dikkat ettin mi?
Böyle zamanlarda suyun yoğun aydınlığı kırılır
küçük balıkların binlerce ağzıyla. Kimse dayanmaz
hiç ara vermeksizin o sınırsız tekinsiz manzaraya
.....bakmaya bunca suyun ağırlığı altında,
bu masalsı denizin ormanlarında, bu soluk kesici
.....saydamlıkta.

Bence bir bakıma fotoğraflar da dayanamaz çerçeve
.....camlarının ardında,
nasıl poz verilmiş olursa olsun, ne kadar güzel olursa
.....olsun duruşları,
hayatlarının durdurulmuş bir anında,gururlu bir
.....saflık içinde,
eşsiz güzellikte bir el fotoğrafçının stüdyosundaki
zarif masanın ya da dizlerinin üzerinde dururken
yakalarında (tabii) solmayan bir çiçek,
ne kendini beğenmişliklerini ele verecek kadar yaygın,
ne de yazgılarına boyun eğmemişçesine büsbütün tutuk
belli belirsiz bir zafer gülümseyişi dudaklarında.

Oysa zaman tümüyle pusuya yatmıştır onlar için,
.....onların bu güzel anlarının önünde ve
.....ötesinde.
Ve onlar tümüyle isterler bu zamanları,taşıllaşmış
saygınlıklarını, önceden tasarlanmış olup olmaması
.....fark etmeyen
görkemli duruşlarını titirecek olsalar bile,
bu canlı öyküleri mum gibi eriyecek olsa bile
.....bakışlarının alevinde,
ışığın saydamlığında beliren gençlikleri yalanlanacak
.....olsa bile.

Ne var ki, onların isteğinden daha büyük ya da eşit
.....olarak
görünür korku; sonra gülümseyişleri de
denizin dibinde, iki kaya arasında uzanmış duran
gümüşten bir balık gibidir - ya da havada,
kendi uçuşuna asılı, kanatları kımıltısız
kül rengi bir kuş gibi. Fotoğraflar da
öyle kapalı kalır, bütün pişmanlıkları,
.....düşmanlıklarıyla,
çerçevelerinin, isteklerinin ve korkularının dışına
.....çıkamadan,
bakarak usandırıcı göğe ve uçsuz bucaksız denize.

Bu yüzden daracık bir yer seçeriz korunmak için
kendi sınırsızlığımızdan. Belki de bu yüzden
burada oturuyorum ben, bu pencere önünde,
.....bakmak için
gemicilerin rıhtımda, kaldırım taşlarında kalan
ayak izlerinin bir peri masalındaki sıra sıra,
dikdörtgen aylar gibi yavaş yavaş silinişine.

Ne bir şey anladığım var artık, ne de anlamaya
.....çalıştığım.
Saçlarını yıkamış bir kadın bitişik balkonunun
.....korkuluğuna yaslanmış
yavaşça mırıldandığı bir şarkıyla saçlarını kurutmak
....için.
Bir denizci bacaklarını açmış şaşkın gözlerle bakıyor
koca ikindi gölgesinin önünde, sanki yabancı bir
.....limanda,
gemisinin pruvasında dimdik durmuş,
suları tanımıyor, nereye demir atacağını bilmiyor.
Daha sonra, hava yavaş yavaş kararırken ve batan
.....güneşin
sessiz, menekşeli titreşimleri solarken duvarlarda ve
.....çitlerde,
sokak lambaları bile yanmadan önce, apansız bir
.....sıcaklık
yayılır ya - işte o anda, yüzlerin kimin yüzü olduğu
görülmese de kestirebilir; gölgenin
terleyen koltukaltlarına sokulduğunu görürsün;
bir ağacın yapraklarını serinletir hızla geçen bir
.....giysinin hışırtısı;
delikanlıların beyaz gömlekleri uzak mavi bir renge
bürünür ve bir duman tüter üzerlerinden,
her şey yalıtılmış, büyülenmiş,belirsizleşmiştir;
belki de bu yüzden birden bütün ışıklar yanar,
açıkça hükmettikleri ne varsa uzaklaştırmak için.

Evlerin içinde, rüzgara kapalı anlaşılmaz bir denizdeki
sarkık bayrakları andırır çarşaflar, hani herkes
gemiyi terk etmiştir, kimseler kalmamıştır bayrakların
.....selamlayacağı,
bu yüzden öyle sarkık dururlar akşam saatlerinde,
güneşten kızmış, unutulmuş,kayıtsız,
geçit törenleri, çalgılar, danslar ve şölenlerle kutlanan
bir bayram gününde kesilmiş koca koca hayvanların
yüzülmüş derileri gibi.
Tören bitmiş, sokaklar boşalmıştır.Yaya
.....kaldırımlarında
yağlı kağıtlar, çiğnenmiş rozetler, ekmek kabukları,
.....kemikler kalmıştır -
oysa daha kimse dönmemiştir evine,sanki herkes
.....pişmanmış,
herkes gereksiz bir izni kullanıyormuş gibidir.

Odalar hala karanlık ve çekicilikten uzak,sokaktaki
ve gemilerdeki renk renk ışıklar, dağınık birkaç yıldız
ya da bağırıp çağıran, şarkı söyleyen sarhoş askerlerle
.....dolu
bir kamyonun birden beliren farlarıyla aydınlanırlar
ve farların ışığı, sessizce, gizlice evin içine mıhlar
.....pencerenin gölgesini,
korkunç görünüşlü iki denizcinin
ıssız bir kıyıya taşıdıkları koca bir sandık gibi.

Sonra garip şeyler gelir aklınıza - size de olmaz mı bu?
Sonra her birimiz, yüzleri örtülü,
ikisi de kinci, birbiriyle anlaşamayan
ve sandığı taşımaya kıyının biraz ötesinde
toprağı tırnaklarıyla kazıp gömmeye
ancak o anda karar vermiş iki kişiyizdir.

Bütün gizlemelerine karşın, onlar gibi siz de
.....bilirsiniz ki
sandığın içinde parçalanmış bir ceset yatmaktadır,
genç, sevilmiş birinin cesedi; onlardan birinindir
.....bu ceset,
kendileri öldürmüş, kendileri gömmüştür
birbirini tanımayan iki yabancı gibi.
.......................................Bu güzel biçimli,
bildiğimiz dört köşeli sandık
kapalı bir kapıya benziyor,
sözünü ettiğimiz o çerçeveli fotoğraflara,
baharda dışardaki sevimli kalabalığı seyrettiğimiz
.....pencereye benziyor.

Ben sık sık rastlamışımdır bu cesede,bu insana,
özellikle ay ışığında dolaşırken -
biraz solgun,ama her zaman genç - rıhtımda
ya da boyalı kadınları, aç köpekleri, paslı tenekeleri,
traşı uzamış denizcileri, çürümüş meyveleri, küfürleri,
sıkılmış limon kabukları, yeşil çinko leğenleri,
tuvalet tasları, mumları, gaz lambalarıyla
o pis genelevlerin olduğu yukarı sokakta.

Gerçekten,bir kere bir kadınla pazarlık ederken
.....gördüm onu,
ama parayı almıyordu kadın,fazla bulduğu için.
....."Hayır,hayır,"
diyordu durmadan boğuk bir sesle ve boyalı tırnaklı eli
biraz da titriyordu. Kendisini hırsızlıkla,
.....saldırganlıkla,
maymuncuklarla, falcıların sözünü ettikleri
ve gerçek hayatta da eksik olmayan demirkapılarla ilgili
bir olaya karıştıracaklarından korkuyordu.
Bunların ne gereği vardı ona?
Ücret belliydi, daha az alamazdı,ama fazlasını da
.....istemiyordu.
Anlaşılmaz bir insan, iri ve boş gözleri
iki yanar kor gibiydi soluk yüzünde.
Bu gözler yakabilirdi kadını.
Saçlarındaki tokaları bile eritebilir,
erimiş teller saçlarının arasından gözlerine akabilirdi.
Her zaman hüzünlü bir görünüşü vardı onun -
.....belki de
tüketemediği gücündendi bu hüzün - baharın o geniş
melankolisi gibi güzel bir hüzün. Bildiğimiz kadar,
hiç parçalanmamıştı daha önce. Bir kapıyı açar gibi
o koca sandığı usulca açıp sapsağlam çıkardı ay ışığına,
ve iyice belirirdi ellerindeki damarlar,
kırmızı,kıpkırmızı - garip bir görünüş ayışığında,
soluk Hıristiyan derisinin altında.

Biliyor musunuz,bazan ancak parçalanmakta
sapsağlam kalabileceğimize inanıyorum - bunun
.....bilincindeysek elbet.
Hem nasıl bilincinde olmayız, bizi parçalayan ve
.....yeniden
yadsıdığımız şeylerle bir araya getiren de kendi bilgimiz
.....olduğuna göre.

Bayağı sevimli bir yer, şu sözünü ettiğim üst sokak -
dünyanın en olmadık dükkanlarıyla:eskiciler,
.....kömürcüler, bakkallar,
eski taşbasması resimleri, bir tuzağı andıran koca
.....koltuklarıyla berberler,
aynalardan kesilmiş koyunlarla sığırların kanlı alayı
.....yansıyan kasap dükkanları;
balık kokularıyla meyva kokularının birbirine karıştığı
.....manavlar ve balıkçılar -
kapı önlerinde kuşkulu, suskun bir gürültü,
marangoz dükkanının önüne dayalı sac levhaların
ya da rendelenmiş büyük sarı tahtaların yansıttığı
donuk bir parıltı. Sokağa gelişi güzel yığdıkları
yağmurlukları, kümes hayvanlarını,mandalları,
.....şişeleri,
tarakları, boş büsküvi kutularını, kokulu sabunları,
açık artırmaya getirip sonra bir kenara attıkları
batık gemilerden sökülmüş kamara parçalarını,
çeşitli ülkelerden alınmış gümrüksüz allı pullu ipek
.....kumaşları,
japon çay takımlarını,masa örtülerini, içlerinde
görülmemiş bir gül ve geceleyin bir ölünün
.....parmaklarından çalınmış
sarı siyah iki kıymetli taşa benzeyen donuk gözleriyle
sokaktan gelip geçenlere bakan yaldızlı kuşlarıyla
yarım kalmış bir kiliseyi andıran garip oyuk kafesleri
.....satıyorlar.

Yalınayak çocuklar sokağın ortasında zar atıyorlar,
basık tavanlı, açık pencereli odalarda denizcilerle
.....yatıyor kadınlar,
güneşte yanmış satıcılar yan yana duvarın dibinde
.....işiyorlar;
zaman zaman, kana bulanmış bıçaklar gibi parlıyor
.....sepette balıklar,
ve bazan,yolunu şaşırmış bir arı, havada vızıldayarak
bir çocuğun parçalanmış oyuncağının zembereği gibi
sarı halkalar çiziyor hızla uçarken.

Yavaşça bir toz bulutu yükseliyor alacakaranlıkta
.....yüzlerin arasında,
kiraz renki gizi gibi solukların,terin,çıkarların ve
.....cinayetlerin,
üstünkörü bastırılmış tükenmez bir açlığın çok
.....derindeki gizi,
sonsuz bir gidiş geliş, sonsuz bir pazarlık, sonsuz bir
.....harcama
ticareti,hırsları, açıkgözleri ve elbette hayatı
.....desteklemek için,
o kertede ki, bazan genç bir kız görürsün,temiz,
.....çiçekli giysilerle
kurum içindeki sokakta, fıstıkçının küçük arabasıyla
.....çuvalların yanında durmuş,
tepeden tırnağa denizin aydınlığında
bembeyaz dişleriyle vapurun düdüğüne gülümsüyor.

Çürümüş limon kabukları küçük güneşler gibi parlıyor
.....çevresinde;
alçak bir pencerenin hafifçe yana çekilmiş kıvrık kreton
.....perdesi,
çok sevdiğimiz bir kitabın bir gün yeniden okumak için
.....büktüğünüz sayfası gibi.

Demek ki aşağılanma yok hayatın sürüp gittiği,
köpeklerin çekingen hareketlerle çöpleri kokladığı
ve genç kızları başlarında taşıdıkları bir testi sessiz
.....suyu
düşürmemek için gür saçlarının döküldüğü çizgisiz
.....alınlarını
dimdik tutabildikleri yerde. Pek çok genç kız gördüm
öyle yürüyen, evet, hem de o sokakta
ve esmer tenli, göğüsleri kıllı, kalın dudaklı
.....delikanlılar,
(dertli insanların olduğu gibi) her zaman kızgın,
istedikleri kadar bayağılaşamadıkları için
durmadan seslerini yükselterek küfreden. Dikkat
.....edersen,
sende görebilirsin. Sesleri, gece saatlerinde
dizlerinde kıvrılıp miskin miskin mırıldanan
geminin kara kedisini okşayan iri avuçlar gibidir,
ve ne o eller görünür, ne de kedi,görünen sadece
kedinin fosforlu gözleridir, çiçekli bir adaya yanaşan
bir geminin kıyıyı tarayan iki yan projektörü gibi.

O sokakta biraz daha yukarı, Aya Vasili tepesine doğru
.....yürürsen,
aşağıda tümüyle uzanan limanı görürsün,
mazot ve yağ lekelerinin parladığını
uçsuz bucaksız denizin kıyısındaki karanlık sularda,
ışıyan, kusursuz diyebileceğin o lekeleri,
köpek leşleri, çürümüş patatesler, saman çöpleri, çam
.....kozalakları ve kayıklar arasında
kayıtsız bir dinginliğin aydınlık adacıkları gibi yüzen.

İşte çekinmeden bakabilirsin bu pencereden
ya da sokağa çıkabilirsin. Sessiz bir kutsama havası
.....vardır
insanların davranışlarında. Menekşe renkli bir gölge
.....kalır
çalışmaktan yorulmuş bir kadının sol omuzunda,
öbür yanına dönüp yalnız uykusuna dalan. Bitişikteki
avluya asılmış, açık saçık düşlerin izlerini taşıyan
kalın donları, parktaki kanepelerin altına atılmış
buruşuk naylonların ya da kadınların korselerinden
.....kopup
küçük sedefli çiçekler gibi otların üzerine düşmüş
düğmeleri görürsün; artık ne kokuları, ne tozları,
.....ne tohumları
artık verebilecekleri hiçbir şeyleri kalmadığı için
biraz üzgün duran o çiçekleri.

Bir ara ben de düşündüm sokağa çıkıp
bu pencereyle o koca sandığı satmayı,
sırf onların bakımından kurtulmak için.
şu alışveriş işine ben de karışayım,
yabancı bir dilde konuşan sesimi duyabileyim diye.
Ama hemen anladım satacak bir şeyim olmadığını.
.....Başka bir nedeni vardı bunun:
camları olmasa bile gene de bu pencereden bakıp
.....duracağımın
yeni bir kanıtını arıyordum.

Hiç başarılı olmamışımdır iş konusunda. Sonra
ne para edecek bir şeyim var, ne de para verebileceğim
bir şey. Bu eski fotoğrafların bile bir değeri yok
başkaları için, çerçeveleri som altın olsa bile.
Ama benim için gerekli şeyler onlar.

Hem ölmüş de değildir bu fotoğraflar - hayır. Akşam
.....indiğinde
ve kahvenin dışındaki sandalyeler sıcaklıklarını
.....yitirmeden
ve herkes (ben bile) bir başkasına sığınmaya çalışırken,
fotoğraflar da alçak, ahşap bir merdivenden iner gibi,
çerçevelerinden iner, mutfağa girer, lambayı yakar,
sofrayı kurarlar (tabağa çarpan bir çatalın
tanıdık sesini duyarsınız), üç - beş kitabımı,
hatta (eski yeni) düşüncelerimi görüntülerle
.....karşılaştırıp
çekingen tartışmalar, bazan da çok eski,
yaşanmış kanıtlarla düzene sokarlar.

İşte bu yüzden kendimi borçlu hisseder, ayrılamam bu
.....pencereden,
Ne görmemi engeller bu pencere, ne de var olmamı -
.....tam tersine.

"Duvarla cam arasında sıkışma" konusunda
.....söylediklerime gelince,
bir ilkbahar abartmasıydı o, her yerden fışkıran
gür yeşilliklerin bir abartması. Oysa işe yarayan
dört köşe bir dinginlik, bir saydamlıktır bu pencere.

Duvarlar bulutlandığı zaman akşam saatlerinde,
.....pencere
parlar durur, sanki kendiliğinden; korur ve yayar
batan güneşin son yansımasını,
gölgelenen sokağa yansıtır bu parıltıyı,
yüzlerini aydınlatır gelip geçenlerin, onları
en içten anlarında suçüstü yakalamış gibi, bisiklet
.....tekerleklerini.
bir kadının gerdanında sallanan altın zinciri
ya da limanda demirli bir geminin
tanıdık olmayan adını aydınlatır.

Kışın,dizlerini çarpar bu camlara rüzgar
ve öfkeyle uzaklaştığını görürüm geniş sırtını dönerek.
Bazan da buradan, bu akşam olduğu gibi,bahar
.....akşamlarında,
bir gemiden öbürüne seslenen denizcilerin
.....konuşmalarını duyarım,
sanki yıldızların arasındaki ilişkileri açıklıyorlardır
.....bana;
gemilerin yanlarındaki o anlaşılmaz sayıları
.....açıklıyorlardır.
Birden, denize fırlatılan bir demirin sesini duyarım
yalnızca bana sunulan bir şeymiş gibi,
bana bunu gösterme yetkisi veren bir şeymiş gibi.

Öyleyse yakınacak neyim olabilir bu pencereyle ilgili?
İstersen yarıya kadar açar, dışarı hiç bakmadan
ve görünmeden izliyebilirsin sokaktaki gerçek
.....sahneleri,
o büyük uzaklığın yumuşak aydınlığıyla
boşlukta daha derin, daha sürekli;
bütün bunlar gözünün önünde, sadece birkaç adım
.....ötede yaşanıyor olsa bile.
Sonra da,istersen, pencereyi iyice açıp kendini
.....seyredebilirsin camda,
çok uzak,tılsımlı bir aynaya bakar gibi, ve tarayabilirsin
.....seyrelen saçlarını,
ya da gülümseyişini düzeltebilirsin. Her şey daha açık,
daha sessiz, daha durgun, bu yüzden de
vazgeçilmez ve zaman dışı görünür bu camlarda.
.................................Balıkçı aynasıyla
hiç bakmışlığın var mı denize? Üstteki çırpıntının
.....altında
eşsiz bir görünüşü vardır derinliklerin,o kımıltısızlığı,
saydam düzeni, hem dingin hem de her an kırılabilir
dilsiz kutsallığı içinde - konuştuğumuz gibi.Ama
soluğun kesilir nedense uzun süre böyle kalırsan;
bu yüzden başını kaldırırsın havaya,
ya da pencereyi açarsın (bu kez,artık bile bile),
.....ya da kapıdan dışarı çıkarsın.

Ve artık hayatını ve gözlerini eğecek hiçbir şey
.....kalmamıştır,
ve artık övünçle gösterip türküsünü söyleyemeyeceğin
.....hiçbir şey kalmamıştır,
ve artık yüzünü güneşe çeviremeyeceğin hiçbir şey
.....kalmamıştır.

(Pencereyi kapayıp sokağa çıktılar. Gemilerin ışıkları yanmıştı. İki arkadaş iskelenin ucuna gittiler. Durup denize baktılar ve sığ sularda bir balığın aralıklı sıçrayışını duydular. Sonra sessizce kangal gibi kıvrılmış ıslak halatların üzerine oturdular, birer cigara yakarak kibritin alevinde birbirlerine baktılar. Garip, nerdeyse yersiz bir mutluluk içindeydiler baharda deniz kokusuna, kızarmış balık, kıvırcık salata ve sirke kokusu karıştığı zaman hayatın o açıklanması güç mutluluğu içinde. Biraz sonra yandaki meyhaneye gideceklerdi. Karınları acıkmıştı bile. Gramofondan gelen ses bu açlığı daha da artırıyordu. Liman nöbetçileri uygun adım yanlarından geçtiler, yazlık üniformaları akşam karanlığında bembeyaz görünüyordu. İki arkadaş halatların üzerinden kalktılar, gidecekleri yere doğru yürüdüler.)

Pire, Nisan 1959


Yannis Ritsos

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

IF THEY WANT TO LEAVE, HELP THEM GET OUT

You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are. You are just a human being relating with this person. As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore… Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen. And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed? You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union. Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want. And the problem again with the law itself is that… And that is the challenge I faced with that couple. It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault. In other jurisdictions, th...

İSTEMEM EKSİK OLSUN

Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı. Seslendiren Rüştü Asyalı: — Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? İstemem! Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, taklalar mı atmalıyım? İstemem! Eksik olsun! Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret! Eksik olsun! Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? “Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem! Eksik olsun! Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? İstemem! Eksik olsun! İstemem! Eksik olsun! Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… ...

ÜMİT KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜDÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR

“Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!” “Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?” Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?” “Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?” “Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek,...

Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

"يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ    "O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler." (Kur'an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet) Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi Duydum ki pervâne muma şöyle dedi: Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir, Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir? Sa‘dî-i Şîrâzî  Hali perişan bir pervâne vardı,  Ateşe helâl kıldı tatlı canını.  Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü,  Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu. Kâsım-ı Envâr Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi  Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da.  Seyf-i Fergânî Senin yanağının mumunu arzulamaktayım  Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi.  Seyf-i Fergânî Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı  Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk.  Ubeyd-i Zâkânî Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile  Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile. Ubeyd-i Zâkânî Sen mum sıfatlı olduğun i...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

İTHAF

-1- Bilirsin ben hoyrat severim -Kendi fikrime göre, erkekçe.- Bir ağaç, bur bulut, bir kuş ve biz Ellerin ellerimde, ürkekçe… Veya sen pencerende akşamüzeri, Cigaramı köşebaşında bitiririm. Damalı, büyük mendilimde sana Unutulmaz geceler getiririm. Gür, ferah karanlıklar içinden Bana doğru uzar saçların. Bir büyük rahatlık alır götürür bizi Pırıl pırıl öpüşlerle başlar yarın… Selam, en güzel hasretlerden Selam sana, korkak ve iyi kadın… Ömrüne başlıyan tomurcuk gibi, baharda Aşka, sadık ve neş’eli başladın… Gün söner yıldızlar yanar gecelerden Bir ölümsüz alem başlar senden yana. Selam, ürkek ve sevgili kadın, Selam, sabahsız gecelerden sana… -2- Şimdi ağlayamıyorum da kötüsü Gözlerim dolduğu halde bazı bazı. İçim götürmiyerek seyrediyorum, Sağ tarafı boş kalan yatağımızı. Bir şeyler akıyor ömrüm içinden, Ufak tefek, süt beyaz, kan kırmızı… Ben seni arıyorum rüyalarımda Geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı. Bir perişan haldeyim sen gideli, Sorma, Bekir Efendinin kızı… -3- Zaman sevd...

HERKES, OLABİLDİĞİNCE KENDİ SESİNİ BULMALI VE HAYATA CEVAP VERMELİ

Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış. Yani dışarıdan gördüğümüz o sakinlik çoğu zaman sağlığın değil, sorunun ta kendisidir. Üstelik bu hep kişisel bir tercih de değildir. Çoğu zaman “iyi insan, özverili insan, herkesi memnun eden insan” olmamız beklenir ve sessizlik bize bu rolün sessizce ödettiği faturadır. Bu sessizlik bir kader değil. Çoğu zaman bir kişilik özelliği bile değil, sadece hayatta kalmak için bulunmuş bir yol. Küçükken sevgiyi kaybetmemek, incinmemek için gerçek duygularımızı bastırmayı öğreniriz; uysal bir cephe kurarız. Sorun şu ki o cephe bir süre sonra bizim ...

NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE

1. hele bir söz eyle sevdadan  yıkılan yerlerimi sonra gösteririm  çağıl çağıl akan ırmakların vardı ya  sessizliğin/albenili düşüveren gözpınarlarına.  salt hüzün iklimiydi yeşil'de yaşanan  alsın götürsündü kırkikindiler dökülen saçlarımızı. bir vakitler yüreğimize türkülenen yemen'di bilirsin  şimdi dağlar oldu gurbetlik, delik delik delinen dağlar. bilmek yetmiyor ayrılığı  bir gurbeti bilmek yetmiyor. 2.  gecenin koyu ayazında bozbulanık seni götürür nilüfer  seni ve umutlarımı. 3. hüznün yapraklarını döktüğü o sonyazda  emirsultan'da gök ağladı, biz ağladık  ağladık incelikle bir tesbihe dizerken yüreklerimizi.  sonra sığındık anılarımızın yazılmamış bölümlerine  yetim gövdelerimize notlar düştük acının haritasından. bakışlarımızda koyu ümitsizlik ummanı dolanırdı  ay dolanırdı gökyüzünde karanlığı bölerek. 4. üzünçlerimizin ıssız yerlerinde martılar ölsündü  deniz kabarsındı hep sussundu rodrigo üsküdar ka...

Fırtına Habercisinin Türküsü

Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor Fırtına habercisi sanki siyah bir şimşek gibi Bazen bir kanadı dalgalara değmiş, bazen de bulutlara doğru atılmış bir ok gibi Fırtına habercisi haykırıyor Bulut ise mutlulukla kuşun korkusuz çığlığını dinliyor Bu sesin içerisinde, fırtınanın sesi, gazabın gücü ve hevesin kıvılcımı vardır Bulutlar bu çığlığın içindeki galibiyete olan tam inancın sesini dinliyorlardır Dalgıç kuşları da fırtınanın önünde inliyorlar Denizin üzerinde sakinlik için kanat çırpıyorlar Kendi korkularını ise suyun derinliklerine gizlemeye hazırdırlar Yaşamın tadından habersiz inliyor [bu] dalgıç kuşları Gök gürültüsünün gümbürtüsü korkutuyor onları Aptal penguense semirmiş vücudunu korkarak gizliyor kayalıklarda Sadece gururlu fırtına habercisidir Özgürce ve cesaretle uçar kabarmış denizin yukarısında Daha da kararmış ve ağırlaşmış bulutlar alçalıyor denize doğru Dalgalarsa şarkı söyl...