Ana içeriğe atla

Malatya'dan Deli Hatıraları

Geleneksel topluluk dünyasında deliler ve deliliğin özel bir anlamda ayrıcalıklı bir statüsü vardır. Deliler her yere girip çıkabilir, her yerde bulunabilirler. Ama hiçbir yere ait değildirler. Topluluk dışına atılmış zararlı bir unsur değil, topluluk içinde ve topluluğa aittir. Batı toplumlarında ise deliler "içine şeytan girmiş" yok edilmesi gereken, tümüyle olumsuz görülen, toplum dışına itilmiş bir konumdadır. Türk toplumundaki durumu en iyi yansıtan örnek, her köyün her mahallenin her şehrin bir delisi olmasıdır. "Köyün delisi" O’nun toplulukla iç içe olduğunun bir kanıtıdır.

Halk bilincinde delilerin de bir tür hiyerarşi içinde algılandığı bilinmektedir. Bu hiyerarşinin kriterleri deliliğin nedeni, türü, tarzı, yaşı ve cinsiyeti gibi değişkenlerdir.

Prestiji en yüksek deliler "çok okumaktan bu hale geldiği" düşünülen ve "sevdadan" aklını yitirenlerdir.

Toplumun deli ve deliliğe bakışı da zaman içinde değişmektedir.

Malatyalı araştırmacı Gazeteci yazar Celal Yalvaç'ın
"Mazideki Yaşam- Malatya"
şiirindeki bir dörtlük
bunu en iyi şekilde ifade ediyor:

İnsan bazen üzülür,
bazen de sabrı taşar.
Halen unutulmadı Şorikli Deli Yaşar.'
'İzo' ile 'Kız Mahmut' şehre olmuştu nişan,
bugünse delilerin hepsi oldu perişan.

Bir çoğu bugün yaşamayan ünlü Malatyalı Delilerin halk arasında bilinen bazı isimleri şöyledir;
Deli Zeynel, Kerim, İzzo, Gız Mahmut, Faro, Deli Samet, Deli Dursun, Deli Ahmet, Şorikli Yaşar, Soba Direği, Ramo, Deli Cemo, Müdür, Haceli, Mişmiş, Fır Fayıh, Deli Nusret, Deli Fikriye, Onyedili (Zülfü), Gümüş (Mersedes Kadir) Deli Yusuf, Azet Bacı, Mısto, Adliye Bekir, Deli Gaffar, Mamılo.
Bu listede her sosyal sınıf, eğitim ve gelir düzeyinden kadın ve erkekler bulunmaktadır. Haklarında pekçok anektod anlatılır. Deliliği ve delileri, psikolojik, psikiyatrik, sosyolojik yaklaşımların yanında, onlar üzerinden şehir aidiyeti, geleneksel ilişkiler, tanıma ve yerel kültürü içselleştirme bakımından da değerlendirmek gerekmektedir. Her şeyi eşitleyen ve standartlaştıran, bunu yaparken de kimlik-sizleştiren modern hayat süreçlerinin meydan okumasına, kültür değerlerini her düzeyde yaşatarak ve yeniden üreterek karşı koymak gerekmektedir. 

Bir şehrin delileri o şehrin kimliğine ve kollektif hafızasına ilişkin pek çok ayırt edici özelliklerin de taşıyıcısıdır.


DELİ GAFFAR

Dı Mele Gıdik...

Kurban Bayramı arefesindeyiz.Her evin bahçesinde bodrumunda kurbanlıklar konulmuş bayram sabahını bekliyor. Deli Gaffarların komşu bahçede de bir gıdik var kurbanlık olarak. (Malum memlekette keçi yavrusuna gıdik derler). Gıdik başına gelecekleri anlamış gibi gece boyunca bağırır çağırır kimseyi uyutmaz. Deli Gaffar artık çileden çıkar. Sabah ilk iş bahçeye iner ki gıdiğin hakkından gele. Bide ne görsün gıdikin kafa bir yerde gövde bir yerde dil dışarıda dişler sırıtıyı. Keyiflenerek bağırır gıdiğe

"Dİ MELE GIDİK .NİYE MELEMİSİN"

Malatya'mızda söyleyecek sözü kalmayana yada lafın altında kalıp cevap veremeyene bir özdeyiş gibi Dİ MELE GIDİK derler.

Şen olasın Malatya...


LEBLEBİCİ MEMET

Sene:1962..
Yer:Malatya merkezinde bir cami

Bir cuma günü cuma namazı vaktinde camide herkes huşu içinde ezanı beklerken,kapıda bir adam dikildi.

- Ula sahtekarlar,ula riyakarlar,ula yalancılar sizi...

diye cemaate hakarete başladı. Adam durmadan hakaret ediyor,kimseden ses çıkmıyordu. Cemaat içinde yürekli bir genç sinirden titremeye başlamıştı. İçinden: "Boşver, dünyada müslüman yalnız ben miyim? Herkes hakkını savunsun. Elbet ya kendiliğinden susar, ya da sustururlar." diyordu. Ama ikisi de olmuyordu. Herif daha büyük bir cür'etle sövüp saymaya devam ediyordu:

- Hepiniz yalancısınız, başınızı yere goyup kıçınızı havaya dikmeklen Allah'ı mı gıracaksınız? Hepiniz sahtekarsınız,hepiniz riyakarsınız...

Cemaatin içindeki duyarlı genç artık dayanamıştı.Yerinden fırladığı gibi herifin yakasına yapıştı,dışarı sürüklemeye başladı..Allah ya o herife verecekti ya da o gence..Genç adam O'nu sürüklerken herif bir yandan da içeriye bağırıyordu:

- Bu genç hariç hepiniz sahtekarsınız, hepiniz riyakarsınız.. Pis herifler sizi..

Yaka paça avluya çıktılar, genç adam herife sert bir ses tonu ile sordu:

- Ulan, sen bu cemaatten ne istiyorsun?

O da cevaplamaya başladı:

- Kızma garddaş, gözel gözel gonuşağ hele. Sen beni tanımıysın etmiysin, bana LEBLEBİCİ MEMET diyler. Adım "Deli" ye çığmıştır..

Genç adam biraz ferahlamıştı. "Demek ki deli bildikleri için ses çıkarmamışlar." diye düşündü.Yakasını bırakmak üzereydi ki herif yine konuşmaya başladı. Haklı olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Gence sorular sordu:

- Burada yaklaşık ikkibin gişi var mı? Hele söyle sana ne diyem?

Genç:

-Vardır herhalde..

Leblebici Memet:

- Diyek ki bunların ikiyüz kişisi beni tanır. Bunlar cami içinde gonuştular mı? Yani beni tanıyanlar tanımayanlara : "Adam delidir, aldırmayın, söylenip dursun.." felan dediler mi?

Genç:

- Demediler herhalde..

Leblebici Memet lafı gediğine koyar:

- Eeee, demek ki şunların çoğu beni bilmiyi. Kendilerine haksız yere bu kadar hakaret ediyim. Niçin senin gibi birisi çıkıp da yakama yapışmıyı, bunların alayı sahtekar değil de ne ya Garddaş ?


Leblebici'nin hoş bir olayını daha anlattılar.

Malatya'da kendi halinde mülayim bir adamın şirret bir karısı varmış. En az 15-20 namuslu kadını yoldan çıkarmış. Bunu o civarda oturan herkes de bilirmiş. Günü gelmiş,bu kadın ölmüş. Cenazesini camiye götürmüşler. Malum ya, biz müslümanlar her ölenin arkasından "İyi bilirdik.." demeyi alışkanlık haline getirmişiz ya, acaba yine mi öyle olacak?

Mülayim adamın şirret karısını musalla taşına koymuşlar, Hoca cenaze namazını kıldıracak ya..

- Eyy cemaaaattt...Merhumeyi nasıl bilirdiniz ???

Daha kimse ağzını açmadan, LEBLEBİCİ cemaaatin içinden kenara fırlamış..

- Haydin ula buna da "Eyi bilirdik." deyin ki sizin eşşeg oğlu eşşeg olduğunuzu anlayayım..

demiş..


İBALI

Zamanında Malatya Sümerbank fabrikasında çalışan İBALI adında bir deli varmış. Bir gün O'nun bez çaldığını kapıya ihbar etmişler. Bizzat müdür aramada bulunmuş.

Bakmışlar ki İBALI karşıdan geliyor,hamile kadınlar gibi şişmiş. Gömleğinin altından beline o kadar bez dolamış ki yürürken tısır tısır ediyor. Tabi arama esnasında kemerini çözünce iş meydana çıkmış.

Müdür:

- Bu ne?

demiş..

İBALI kendinden emin:

- Ne olacak, köynegimin ucuuuu...


Müdür çekmeye başlamış. Çektikçe köyneğin ucu geliyor, İbalı da kendi etrafında dönüyor. Sonunda bunun köynek ucu olmadığını o da anlamış olacak ki bir yan dönüyor, bir yan da söyleniyormuş:

- Uuuuyyyyy...!? töbe töbeeeeeee...?Bu bezi de belime kim doladı ki? Sağ olasın Müdür Beg, eyiki buldun, yoksa heç yoktan adımız hırhıza çıkacaktı...


AZZET BACI

Malatya'ya trafik lambalarının yeni takıldığı yıllar. Henüz trafik ışıklarının görevi bilinmiyor diye trafik polisleri halka yardımcı olmakta. Bugün Malatya Belediyesi önündeki ışıkların oradan bir kadın gamsız gamsız karşıya geçmeye başlamıştır ki Polis memurunun sesi ile irkilir:

- Durr, ışığı görmüyor musun? Nereye gidiyorsun?

Bir an duraklayan Azzet Bacı Polisin bu çıkışına anlam veremediği gibi çok ta sinirlenmiştir. Cevabı gecikmez:

- Saga nee, gaynanam gile gidiyim...


ONYEDİLİ (ZÜLKÜF DAYI)

Malatya'nın bir diğer meşhur Delisi de yakın zamanlarda vefat eden 17'li. Elinde bastonunu sopa niyetine taşırdı, Malatya'da belli saat aralıklarında belli cadde ve sokaklardan geçerdi. Genellikle Yeni Camii ve Söğütlü Camii civarlarında takılırdı. Halk ve özellikle esnaf Zülküf Dayı'yı gördüğü yerde kızdırırdı..

Kızdırmak için söylenen kelimeler:

"Onnnyediliiii," diye başlayan ve "Asker gaçağıııı, Gamyon tekeriii, Çamaşır lasdiğiii,pipirim tohumuuuu, Tecde canavarıııı..." diye devam eden acayip sözlerdi..

Aslında O'nun da istediği kızdırılmaktı.Özellikle kendisini kızdıran semtlerden etrafa baka baka geçerdi ki biri "onyediliiiii..." ile başlayan bir cümle ile laf atsın da O'da ana avrat kaptırsın,normal hayatta birine diyince kan çıkacak küfürleri milletin içinde,laf atana bir nefeste sıralayıversin. (Zülküf Dayı için iletişim sanattı; ola ki orada duyma özürlü bir vataş olabilirdi. Onlar da Onyedili'nin el-kol-baston-beden destekli hareketlerinden pis küfürler sıraladığını anlıyordu)..

Bir gün 17 'linin günlük güzergahı üzerindeki esnaflar sabahtan aralarında anlaşmışlar. " Zülküf Dayı geçerken hiçkimse en ufak bi laf atmasın,ne yapacak hele? " demişler. Zülküf dayı geçtiğinde plan uygulanmaya başlanmış,esnaf bıyık altından güler iken Zülküf Dayı bir sağa bakıyor, bir sola, olmadı durup arkasına önüne bakıyor,olduğu yerde 360 derece dönüp millete bakıyor, ses yok. Birkaç adım atıp yine duruyor,millete bakıyor,kimseden tık yok. Bakıyor olmayacak,yolun başına gidip elindeki bastonu havaya kaldırarak bas bas bağırıyor:

- Vayy Anasını avradını _____ .. Sanki hepsi anlaşmışlar..


Onyedili Zülküf Dayı ile ilgili çok hatıra vardır Malatyalıların zihin arşivinde, birini daha burada yazayım:

Zülküf Dayı namazlarını yeni cami kılardı zaman zaman. Namazı namaz gibi değildi aslına bakarsanız,namaz kılarken etrafına bakıyor,kendisine güleni,birşey diyeni cevapsız koymuyordu. Cevapları da namaz kılarken ya da selam verdikten sonra küfür metinleri ile olurdu..

Birgün Yeni Camide ikindi namazında uymuş hazır olan imama. İkindinin farzı bitmek üzere, son oturuştalar, imam selam vermek üzere..Bu arada Onyedili'nin sol yanında aynı safta gırgır bir Malatya'lı varmış. İmam sağa selam verdiğinde solundaki genç bunun kulağına:

- ONYEDİLİİİİİİ...

deyivermiş..İmam sol tarafa "Esselamualeykümverahmetullaaahhh" diye selam verirken Zülküf Dayı'da gencin kulağına doğru eğilerek:

- Ananı ______ .

demiş. O'nun namazı öyleydi işte..


HACELİ

Gelelim 'Aşağışeher' (Eski Malatya) ayakta bekleyen Haceli'ye...
Üstünde çizgili zıbını ve iri gövdesiyle hep ayakta bekler durumda görünen bu ünlümüz, şoförlerin korkulu rüyası idi. Özellikle köylere toplu taşıma yapan kamyon, otobüs, römorklu traktör şoförleri, Haceli'ye para vermeden geçmeleri mümkün değildi..Haceli konuşmaz, kimseye sataşmaz, kendi halinde, hasta, zavallının biri. Yere yatınca kendiliğinden kalkamadığı söylendiğine göre, belki de aşırı kireçlenmeden ısdırap çeken biriydi. Dedik ya, şoförlerin amacı bu ıssız yolda gece gündüz bekleyen Haceli'ye yardım etmek değil de, kendi yollarını kazasız belasız devam edip, sağ-sağlim varmak için köylerine , biraz para verip kendilerini garantiye almaktı. Oraya gelince, Kemal-i ciddiyetle duran şöfor, Haceli'nin eline biraz para tutuşturmuşsa, oh artık, rahat rahat yola koyulurdu. Bu nedenledir ki, yaşam çizgisi bitmiş olsa da Haceli'nin, hiçbir ekmek ve çaba sarfetmeksizin havadan para kazananlara, geçinip gidenlere "Sen de Haceli şansı var oğlum" demek ya da O kişi için sadece 'Haceli' demek, Malatya'ya özgü bir deyim olmuştu.
Bilmem hala yürürlükte mi...

Deliler her yere girip çıkabilir, her yerde bulunabilir ama hiçbir yere ait değildirler.

Topluluk dışına atılmış zararlı bir unsur değil, topluluk içinde ve topluluğa aittir. Batı toplumlarında ise deliler "içine şeytan girmiş" , "yok edilmesi gereken", tümüyle olumsuz görülen, toplum dışına itilmiş bir konumdadır. Türk toplumundaki durumu en iyi yansıtan örnek, her köyün her mahallenin her şehrin bir delisi olmasıdır. "Köyün delisi" O’nun toplulukla iç içe olduğunun bir kanıtıdır. Halk bilincinde delilerin de bir tür hiyerarşi içinde algılandığı bilinmektedir. Bu hiyerarşinin kriterleri deliliğin nedeni, türü, tarzı, yaşı ve cinsiyeti gibi değişkenlerdir. Prestiji en yüksek deliler "çok okumaktan bu hale geldiği" düşünülen ve "sevdadan" aklını
yitirenlerdir.

İZZO

Adının İzzettin olduğunu pek bilen olmazdı. Kuru gürültülü bir deliydi.

Sürekli giydiği kutnu kumaştan üç etekli elbisesi ve arkasında tuttuğu bastonuyla, başından hiç çıkarmadığı karakalpak başlığı ve ara sakalıyla kendi kendine söylenerek gezerdi kambur kambur. Sağ omuzuna asıp, sol tarafına yönelttiği ve yanından hiç eksik etmediği uzun kayışlı, sarı renkli deri çantasını, kamburluğunun etkisiyle öne sarkmaması için sol kalçası üzerinde tutar ve içinde neler taşıdğı bilinmezdi. Kendisini kızdırdıklarında dozunu artırırdı ne dediği homurdanmasından anlaşılmazdı.

Arada bir, bastonunu sallaması, çocukların kendisine fazla yaklaşmalarını önlemeye yönelik bir savunma idi. Bu bir saldıranlık sayılmazsa, zararsız bir deliydi.


DELİ AHMET

Çorabının içine sokuşturduğu pantolonu, ince boğazında, fiyongu yana kaymış mendili ve elinde sopasıyla, kendisine sataşıldığında sesi gürleşirdi, sıska yapısına inat...

Yüzünde gülümsemesi eksik olmayan bu sevimli delimiz, sarsak ve paytak adımlarla yürürken (gerçek nedeni kendisini izleyenlerin olup olmadığı korkusundan kaynaklansa bile) dönüp dönüp arkasına baktığını görenler, hınzır gülüşünden yine bir muziplik yapmış, kusur işlemiş de kaçıyor zannederlerdi. Bir yerde durmayan haliyle, kimseye zararı görülmemiş bir kişiydi.


GIZ MAHMUT

Siperi bir kulağına dönük şapkası ve elindeki uzunca sopasıyla sırf şamata bir deliydi. Kendisine sataşıldığında şebekleri anımsatan hareketlerle hamle yapardı sağa sola... Yine de zarar vermezdi etrafına. Kendi halindeyken burnundan çıkardığı hafif seslerle "Ben gızım, gızım" diye söylenip gezerdi çoğunlukla. Sevimli de sayılırdı hani.

Geleneksel olarak deliler toplum tarafından korunmuş, barınma, beslenme, hayatını sürdürme bakımından doğal olarak desteklenip benimsenmişlerdir. Ayrıca toplumun renkli bir üyesi olarak kabul edilmişlerdir. Bu anlamda özel bir statüye sahiptirler.


FARO

Gerçek adının Faruk olmasından mı, yoksa farfara bir deli olmasından mıdır bilinmez. Çok yönlü bir kişi sayılırdı. Toplumun kişiyi deli ettiğini düşünürsek, Faro'da önceleri odun kırma ile (evlere, fırınlara ücretle odun kırma suretiyle) geçimini sağlardı. Düğünlerde çaldığı bir metre kadar uzunluğundaki demir kavalıyla hem neşelenir hem de para kazanırdı. Ağzının bir kenarından kavalına giren sesi şekillenerek çıkardı. Parmaklarının arasından yanık yanık. Oyun havaları repertuvarına bir de 'Faro Makamı' girmişti Malatyalılar'ın...

Kendisini oyun ve içkiye kaptırınca daha bir falsolaşan taşkın hareketleri, O’na delilik sıfatının yapıştırılmasına neden olmuş olabilir.
İşaret parmağı ile serçe parmağı arasına sıkıştırdığı çay bardağındaki rakısından içe içe oyun oynaması, kendisine özgü gösterilerinden biriydi. Bir zamanlar demirbaşı balta iken, sonraları hep kavalıyla geçtiği yollarda arkasından bağırırlardı, ıslıklarla takviyeli: "Hambal başıkepenek, Farooo, Farooo, Farooo..."

Ne yapsın, aldırmaz görünmek ister bunlara, dolayısıyla da yürüyüşü bir başkalaşır, sözde kendisine güvenli yürür, sataşmaları önemsemez ve korkmaz görünmek çabasıyla. Toplum ise eğlence arar kendisine ya, bu fiyakalı yürüyüşü tekrar tekrar görmek için gördüklerinde sataşırlar Faro'ya; "Islık çalarak", "Hambal başı kepenek"

Bİr sabır, iki sabır, artık Faro kendisine yapılanlara sövmeyle karşılık vermeye hak kazanmıştır:

- Ulan hepinizin........ dümdüz gider.


Toplumun arsız kesimi bu kalaylamaya ses çıkarmaz çünkü onlar bunu bekliyorlardı zaten zevk düzeylerine koşut. Arsızlarla dolaşmayı göze alamayan kesim ise suskun... Üretim yapmadan, bir yerden aldığını tüketiciye satmakla kolay kazanan bir kısım dükkancı takımı, canı sıkılınca gün boyu tembel tembel, ya dedikodu yapacaklar ya da gelip gidine sataşacaklar. Ve Faro'lar doğacak böyle böyle. Geçtiği o yerde en fazla ıslığa ve sataşmaya maruz kalan Faro, bir gün yine oradan geçişte kanıksadığı ve kesin gözüyle baktığı sataşmayla karşılaşmayınca durur bekler biraz, herkesin kendisini fark etmesini sağladıktan sonra, bu kez kendisi başlar:

- Hani ışlıh ulan, niye ışlıh çalmıyışınıj? Hepinizin...


Bu sefer ki ıslıklar, alkış yerinedir Faro'ya.
Ve Faro içindekileri dökmüş olmanın verdiği rahatlamanın sevinciyle geçip gider dükkanların arasından, ıslıklı uğurlamayla, o şanlı ve mağrur dik yürüyüşüyle.
'Kimi deli, kimi veli'yi çağrışrıran bir örnek daha verelim Faro'dan:
Delilerin sırtından tek yanlı eğlenen toplum, onların tepkisine binde bir olsun katlanmak istemez; sataşmalardan sabrı tükenen Faro, elindeki madeni kaval ile ya da attığı bir taşla yaraladığı bir kişinin şikayetiyle karakola götürülür. Nasihatla karışık olarak sorgulamaya başlar karakol komiseri;

- Etrafa niye zarar veriyorsun? der.

Bu soruya ıslıkla karşılık verir Faro:

- Füüüyyyt

- Oğlum, sana soruyorum, cevap versene.


Her sorudan sonra ıslık çalan Faro'ya sinirlenen komiser, sert çıkar.

- Ulan, sen benimle dalga mı geçiyorsun?

Nihayet konuşmaya başlar Faro:

- Komiser beg, niye gızıyısın? Ben biy (bir) gişiyim, ışlığıma hemen siniyleniyisin; ya sana bütün Malatya heygün (hergün) ışlık çalsa ne yapansın?..

Peşin hükümle yargıya varmak niyetinde olan komiser, olaya iki yan da bakmak gerektiğini bir delinin akıl vermesinden anlayınca, bir çay ısmarlayıp içirdikten sonra, serbest bırakır Faro'yu.

Düzeysizliğin bir göstergesi de, içki sırasında ortaya çıkar ya toplumda, bir düğünde yine verirler rakıyı, iki parmağı arasındaki çay, içer ha içer Faro. Yüklenen yüklenene, geleni geri çevirecek takatta değildir. Devirir rakıyı, çay içer gibi. "Çatlamış içkiden" söylentisi yayılır kente.

Mezarında toprak çatlaması olmuş. Meğer ölmeden koymuşlar, öldü zannederek mezara da, ayılıp bu sefer havasızlıktan ölmüşmüş. Kendisini içkiyle çatlatmışlarsa, toprağı çatlatmaya hakkı olmasın mı Faro'nun? Anlayana yeten bu protesto.

Kaynak: Bilal Coşkun / Malatyaca Anı Kırıntılama
Kaynak: http://www.malatyatecde.net/


Gazeteci Enver Kalaycıoğlu'nun  bir makalesinde de Deli Tahir'i anlatır:

DELİ TAHİR

Tüccar Pazarı ve Cumhuriyet Çarşısının önemli bir ismi de Deli Tahir’dir.

Deli Tahir; uzun boylu, yeşil gözlü, takım elbiseli şık giyimli, bazen kravat, bazen de papyon takar, Avrupalı ve Amerikalı aktörlere benzerdi. Onun deli olduğunu dışarıdan tanıyanların anlamaları mümkün değildi. Sorulan sorulara tek kelime veya tek cümle ile cevap verirdi. Biraz zorlarlarsa sapıtır. Ağzına geleni söylerdi. Çok zorlama sonucu deliliği ortaya çıkardı.

Tüccar pazarı esnafı ve kuyumcular Tahir’in ihtiyaçlarını karşılarlardı. Yemesi, içmesi, kıyafeti esnaflara aitti. Onu mağdur etmezlerdi.

Tahir; çok vakurlu, kimseden bir şey istemeyen bir karakterdi. Bazen Malatya’da bazen İstanbul’da kalırdı. İstanbul’da; Kapalıçarşı Esnaflarından bazıları ona sahip çıkar onun ihtiyaçlarını karşılarlardı.

İstanbul’da ihtiyaçlarını karşılayan bir kuyumcu; bir gün Tahir’e bir miktar altını kutuya koyar paketler emanet eder. Tahir’in altınları, Van ilinde bir kuyumcuya götürmesini ister. Haydarpaşa İstasyonundan trene binecek verilen altını Van’daki kuyumcuya götürecektir. Tahir’in yanına bir miktarda yolda ihtiyaçlarını gidermesi için para verilir. Tahir Haydarpaşa’dan bindiği trende fazla kimseyle muhatap olmaz. Tuvalete bile gitse altınlar yanındadır. Uzun bir yolculuktan sonra Van’a kavuşur. Van’daki kuyumcu Tahir’i karşılar. İstanbul’dan gelen altınları alır. Tahir’in gözü önünde kutuyu açar. Kutudan taşlar çıkar. Tahir üzülür. Ağlamaya başlar. Ben tuvalete giderken bile yanımdan ayırmadım. Nasıl olur da kutudan taş çıkar. Üç gündür, uyku bile uyumadım.

Tahir büyük bir sorumluluk almıştır.3 kilogram civarındaki altını İstanbul’dan Van’a götürmüştür. Kuyumcu; İstanbul’la telefon görüşmesi yapar. İstanbul’dan gelen cevap Tahir ne yaptın beni batırdın. Beni bitirdin. Şeklindedir. Van’daki kuyumcu Tahir canın sağ olsun diyerek onu teselli eder. Yanına bir miktar para vererek İstanbul’a gönderir.

Aslında olay göründüğü gibi değildir. Tahir’e şaka yapılmıştır. Hem de çok ağır bir şaka Tahir’i günlerce üzmüştür. Tahir’e verilen altın kutusu ile benzeri olan taş dolu kutu değiştirilmiştir.

Tahir olayı öğrenir. Şakayı yapan kuyumcu, Tahir sakinleşinceye kadar dükkânına gitmez.

Yıl 1994 bir vesile ile İstanbul’a gitmiştim. Cankurtaran Öğretmen evi’nde yer bulamadım. Ya Beyoğlu Öğretmen evi’ne gidip kalacağım ya da Etiler Uygulama Oteli’nde kalacağım. Vakit saat 20.30 gibi olduğundan erindim. Sirkeci’de bir otele gidip kalmaya karar verdim. Normal standartlarda bir otele gittim. Otel girişimi yaptılar, odamı gösterdiler. Aşağıda; çay ve kahvenizi içip televizyon seyredebilirsiniz. Diyerek, otel görevlisi, görevine gitti.

Eşyamı odama yerleştirdikten sonra televizyon seyretmek, gazete okumak amacıyla otelin lobisine indim. Gazete okuyorum. Televizyon seyrediyorum. Çayımı içiyorum. Zamanımı değerlendiriyorum. Biraz sonra otelin lobisine, Deli Tahir geldi. Otelin resepsiyonuna bakan beyefendi bir hürmet gösteriyor ancak o kadar olur. Otelin diğer personelleri el pençe divan duruyor. Efendim kahveniz nasıl olsun diyorlar. Ben kenarda kaldım. Hâlbuki benim de üstüm başım düzgün.

Tahir; her zamanki gibi şık giyimli, otel personeli Tahir’i çözmeye çalışıyor. Çözemiyor. Otel personeli; Tahir’i zengin bir iş adamı veya yüksek bürokrat biri sanıyor.

Bütün iltifatları onun için yapıyor. Tahir ise her zamanki gibi, tek kelime, tek cümle konuşuyor. Bu nedenle cesaret edip Tahir’e bir şey bile soramıyorlar.

Tahir’le biraz konuşsam, Malatya’dan söz etsem Tahir’in deliliği ortaya çıkacak, hiç sesimi çıkarmadım. Hiç tanışıklık vermedim.

Sonra öğrendim ki; Tahir’e o taktiği Kapalıçarşı’da kendine destek olan dostları vermiş.

Malatya’nın delileri bile karizmatik.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...