Ana içeriğe atla

Malatya'nın 50 Yıllık Sahafı Muharrem Amca

İstanbul Pasajı’nda sözümona eski kitap satan, kendini sahaf olarak niteleyen kitapçı çok. Çok da genellikle soru bankası satan, yeni kitapları sergileyen kitapçılar bunlar. İstanbul Pasajı’nda, şimdilerde kimileri sahaflar çarşısı da diyor, bir tek Akademi Kitap var sahaf özelliği taşıyabilen. Yeni kitapların yanı sıra eski kitapları da bulundurabilen. Kitaptan anlayan, sürekli kitap okuyan Akademi Kitap’ın sahibi Muharrem Keçeci. Her gidişimde Muharrem Keçeci’yi, kitapların içine gömülmüş, kitap okur görüyorum. Elli yıldır kitapçı olmasının yanı sıra, çocukluğundan beri okuma aşkıyla yaşayan bir insan. 1928 yılında Malatya’nın Uçbağlar Mahallesi’nin Sivas Caddesi’ndeki evlerinde, anasının söyleyişiyle “dut yarpahları pisik kulağı kadar olunca” doğmuş. En iyisi Muharrem Keçeci’nin ağzından dinleyelim Malatya’nın elli yıllık sahafını:


Sivas Caddesi, çocukluğumda ekin tarlasıydı. Buralarda tek katlı, kerpiç damlar vardı.

Zenginlerin evleri, yine kerpiçtendi; ama iki katlıydı. Evler, iki katlı da olsa çatısızdı, damdı. Deli Gaffar, Kel Oso, Kuyumcu Akşit komşularımızdı. Tekke Cami’nin oradan kanal akardı. Şimdiki Sinema Caddesi ile Sivas Caddesi’ni birleştiren Hüseyinbey Köprüsü vardı. Kanalın akarına Kırçuvallar, değirmen kurmuştu. Yalnız, çarşıdan gelirken Hüseyinbey Köprüsü’ne yaklaşınca çok dik bir yokuşla karşılaşır, o yokuşu nefes nefese çıkardık.

Çocukluğumda erkek çocuklar da zıbın (fistan, entari) giyerdi. Çoğumuzun ayakları çıplaktı. Zenginlerin ayağında yemeni vardı. Çok yoksuldu insanlar. Ekmek, karneyle verilirdi. (Cebinden cüzdanını çıkarıyor. Cüzdanından sarı, küçük bir kâğıt çıkarıyor. Kâğıdın üzerinde, Malatya Valiliği 1959 yılı, Tevzi Fişi, sayı 10 ve sayı 22, yazıyor. Fişin fotoğrafını çekip kendisine veriyorum.) Bu fişe karşılık bir ekmek veriliyordu. Yarım ekmeklik fişler de vardı. Paranız da olsa karnenizdeki hakkınızdan fazla ekmek alamazdınız.

Ekmek karneyle ve karaborsada

Hiç unutmam, kardeşim çok acıkmıştı, ağlıyordu. Fırıncıdan ekmek istedi babam. Fırıncı, yok, dedi. Kardeşimin ağlamasına fırında o an bulunan Arapgirli Fahri Oral’ın babası, çocuğu ağlatmayın, parasını vereyim, dedi. Fırıncı, yine kabul etmedi. O iyi insan, cebinden kendi karnesini çıkarıp kardeşime fırından ekmek almıştı. Karneli ekmekle doymazdık. Asker somunu alrdık gizlice. Asker, gizlice kendi tayınını satardı, biz de gizlice asker somunu alırdık. Asker somunu pahalıydı; ama daha güzeldi. Bir kez de gizlice Arguvan’a gidip un alıp geldik. Un almak da gizlice yapılıyordu.
Dört kardeştik. Babam, elbiseciydi. Eski elbise alır satardı. Tarlamız yoktu. Ben, ayakkabı yapımında ve satımında çalışırdım. Gazi İlkokulu’nda, ilkokulu okudum. Ne yazık ki ortaokulu okuyamadım. Büyük kardeş olarak çalıştım, küçük kardeşlerimi okuttum. Okullara içim yanarak bakardım. Okuyanlara imrenirdim. Birinci Dünya Savaşı’nın etkileri, derken İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayı olduğu gibi bizi de iyice yoksullaştırması, kardeşlerimin mum ışığında ders çalışması… Kardeşlerimden biri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara’da savcıydı kardeşim. Böbrek yetmezliğinden 42 yaşında öldü.
Okumaya Hazreti Ali’nin Cenkleri’yle başladım. Kan Kalesi’ni okuduğum gece, rüyamda sabaha kadar savaştım. Çok etkilenmiştim. Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Yanık Ömer ilk okuduklarımdı. Bu kitaplar, bana okumayı sevdirdi. Sonra Karacaoğlan, Yunus Emre gibi halk ozanlarını okudum. Şimdi yine tasavvufa döndüm. Bu sıralar, yine tasavvuf şiirleri okuyorum. Biyografileri okumayı severim, onlardan ibret alırım. Abartılı olduğu halde, yaşamöyküsü anlatılan kahraman gibi olmak isterim.
1938 yılında altın varak süslemeli, el yazması, eski, çok kıymetli bir kitap denk geldi. Dört haftalık ekmek param olan bir liraya o kitabı satın aldım. Çok sıkıntı çektikse de İkinci Dünya Savaşı’nda harbe girmediğimize şükrediyorum. Yapraklı nüfus cüzdanımıza işlenirdi aldığımız gaz, ekmek karnesi ve şeker. Cumhurbaşkanı çocuğu da olsa öğrenci gençler, siyah beyaz grezet denen kumaştan yapılan elbise (forma) giyerdi. Erkek ve kız öğrenciler, sarı şeritli, armalı, siyah şapka giyerdi. Malatya halkı, kasket (şapka)’siz sokağa çıkmazdı. Zenginler, fötr şapka giyerdi. Alışkanlıktı şapkalı yaşam. Halk, şalvar giyerdi. Şimdi şalvar ve şapka giyen çok az.
Şimdiki çocuklar, şanslı. Konuşma özgürlükleri var; hatta çocuklar konuşmaya teşvik ediliyor. Bu çok iyi, şimdiki çocuk eğitimini beğeniyorum. Eskiden beri kitaplara meraklıyım. Çocuklarım, benden de meraklı, çok okurlar.
1946- 1960 yılları arasında önce ayakkabı imalatında çalıştım. Sonra da imalat makinesini sattım.1960 yılında Mecidiye İş Hanı’nda kitapçı dükkânımı açtım. 1963’e kadar Mecidiye İş Hanı’nda çalıştıktan sonra Mecidiye İş Hanı’nın yanması üzerine İstanbul Pasajı’ndaki yerime taşındım. Kırk sekiz yıldır da buradayım. Elli yıldır, çok sevdiğim kitapların arasındayım. Seksen iki yaşımda bile kitapların arasında mutluyum. Her sabah, kitapların arasına gelince, hazine dairesine gelmiş gibi mutlu oluyorum. Kitaplardan hiç zarar görmedim. Her biri bir başka dünya. Yararlı arkadaşlar. Eski para ve pul alım satımı da yapıyorum. Pul koleksiyonu ile dünya devletlerini tanıdım.
Siftah etmediğim günler de oluyor. Herkes kitap satıyor. Ders ve dershane sınav hazırlığı kitapları satılıyor. Diğer kitapları alan yok. İki dükkân kirası ile Bağ- Kur emekli maaşım var. Siftah etmesem de geçiniyorum. Beş kız, bir erkek evlat yetiştirdik eşim Ayhan Hanımla. Ayhan Hanımlar, aslen Sivaslılar. Yıllar önce Malatya’ya yerleşmişler, komşumuzdular. Çocuklarımızın hepsini okuttuk. Çocuklarımızdan üçü, kız tekniği; biri, Adana İşletmeyi; biri de Erzurum İktisatı bitirdi. Biri, Konya Turizmi bitirdikten sonra iki yıl daha okudu. Şimdi tüm çocuklarımız, ev ve iş sahibi oldu. On bir tane de torunumuz var.
Şimdiki aklımla genç olabilseydim, yine kitap işiyle uğraşırdım. Kitap, kültürdür; kültürlü, eğitimli insanlarla karşılaşırsınız kitapların arasındaysanız. Dinlemeyi severim. Kendi düşüncemi, karşımdakine dayatmam. Durumunu anlayarak, kitap önerdiğim, yol gösterdiğin de çok olmuştur. Bazıları da ilmi yutmuş oluyor; onlara da benim önerilerim, çocukça gelebiliyor. Düzeyleri farklı insanlarla karşılaşabiliyorum.
Özellikle bazı yaşlı insanlardan biraz şikâyetçiyim. Kimi zaman biri bir kitap satmış oluyor. Babası ya da dedesi, kitabın satıldığını öğrenerek bana geliyor. Ben polis değilim ki, kitap satmaya geleni sorgulayayım. Kitabı satılmış olana, o kitaptan bulup verseniz dahi, illa kendi kitabını istemekte inat edebiliyor. Sakıncalı kitaplar almamaya çok dikkat ediyorum. Kimi çocuklar, kütüphanenin kaşeli kitabını bile satmaya kalkışabiliyor. Eski el yazması kitaplar da geliyor. Değerini öğrendikten sonra, kitabı satmaktan vazgeçiyorlar.
Bu pasajdaki kitapçı çocuklar, işsizlikten dolayı kitap satıyorlar. Onlar, kitapların farkında bile değiller. Kitabı, odun satar gibi satıyorlar. Bu pasajda kahvehane çok; bayanlar rahat gelemiyor, rahatlıkla kitapları inceleyerek alamıyorlar. Bu pasajda sadece kitapçılar olsa, daha iyi olurdu. Sanat sokağı haline getirilebilir; kitap, müzik, heykel, resim, fotoğraf, seramik sergilenebilir.
Turgut Özal, bizim mahallenin çocuğuydu. Bizim bir alt sokakta oturuyorlardı. Çok zeki, iyi, efendi biri olduğunu söylerdi mahalleli. Recai Kutan da bizim komşularımızdandır. Benim öğrenciliğimde Recai Kutan’ın babası İsmail Kutan, Gazi İlkokulu’nun müdürüydü. Recai Kutan da çok zeki ve efendi biriydi. Eski belediye başkanlarımızdan Mehmet Yaşar Çerçi de sağ olsun, birkaç kez dükkânıma gelerek hatırımı sormuştu. Ben tanımıyorum o zamanlar tabi, sonra Av. Hüseyin Cemal Akın, kendisi anlattı. Öğrenciyken gelir, benden kitap alırmış. 2. Ordu Malatya’ya ilk geldiğinde Behçet Paşa, her cumartesi dükkânıma gelirdi. Behçet Paşa, eski para ve pul meraklısıydı.

Hep ıstırap, hep ıstırap

Kardeşimin genç yaşta ölümü, yaşadığım en acı durumdu. Nevzat öldü, haberi yıktı beni.
(Gözleri doldu, dudakları büküldü, yüzündeki damarlar seğirdi. En sevinçli durum neydi, hayatınızdaki en sevindiğiniz olay neydi, soruma o kadar düşündü ki… Bir kaybı varmış da aranırsa bulacakmış gibi kıvrandı. Çocukça boynunu büktü. Yanıt veremediği için özür diledi.) Üzüntülü olay çok oldu da sevinçli olay sanki hiç olmadı. Bir türlü hatırlayamıyorum. Hep ıstırap, hayatımda hep ıstırap yaşadım. Beni etkileyen sevinçli anımı hatırlayamıyorum, dedi.
Ben gidersem, ölürsem, bu kitapların ne olacağını çok düşündüm. Elli yıl, kitapla uğraştım. Kahvehaneye gitmem. Lüzumsuz harcamam. Buraya bir not bırakırım her zaman. Nota bakın, her yan karmakarışık demeyin. Bunun rızkıyla altı çocuğumu okuttum. Arkamdan bana lânet okumayın, ne dağınık adammış, demeyin. Ben öldükten sonra, bu kitapların her birini bir yere vereceklerini, benim kitaplara verdiğim değeri vermeyeceklerini ben de biliyorum. Bir tesellim var: Evdeki çok kıymetli kitaplarıma çocuklarımın değer vereceklerini biliyorum. Bu konuda bir anım geldi aklıma, size onu anlatayım:
Yıllar önceydi, Mehmet Çırpıcı adında bir emniyet amiri tanırdım. Mehmet Çırpıcı, kitap da ciltlerdi. Onun ciltlediği kitabı, nerede olsa tanırdım; kendine özgü örgü şeklinde kitap cildi yapardı. Bir gün, küçük çocuklar bana kitap satmaya geldiler. Kitapların ciltlenme şeklinden kime ait olduğunu tahmin ettim. Kitapları aldıkları yeri çocuklardan öğrenip oraya gittim. Mehmet Çırpıcı ölünce, Çırpıcı’nın özenle biriktirdiği, ciltlediği kitaplarını, eskiciye vermiş oğlu. Çuvallarla kitapları, kilosu üç kuruştan satışa çıkarmış eskici. Oysa o kişi, varını yoğunu o kitaplara yatırmıştı, gözü gibi korumuştu kitaplarını.


Evi deli damına çevirdin çağam

Çıraklık yaparken, haftalığımı kitaba verirdim. Anam, oğlum, evi deli damına çevirdin; her yanda senin kitapların var, derdi. Gözden uzak yerleri seçerdim, anam sitem etmesin diye: Buğday ambarına, pestil tenekesine saklardım kitaplarımı. Evlendikten sonra da hanım, yine mi kitap getirdin, demeye başladı. İşte böyle, kitaplarla seksen iki yıllık ömür geçti.
Dünyaya geldik, dünyada yaşadık ve gidiyoruz dünyadan. Arkamdan iyi adamdı, yararlı adamdı desinler. Allah’tan temennim bu. Hayatta beni sevmeyenler de olabilir; ama yüzde doksanı beni seviyor diye düşünüyorum. Bana karşı olan, düşman demeye dilim varmıyor, hemen hemen yoktur. Hiç rastlamadım. Kimselerle takışmadım.
Bir kez bir doktor geldi. Benden kitap alırmış öğrenciliğinde. Bana kendi kitabını armağan etti. Bir defa da biri bana borcunu ödemeye geldiğini söyledi. Çarmuzu’da otururlarmış. Yirmi beş kuruş simit parasını, dolmuşa verirse aç kalırmış. Okula da geç kalırsa, geç kalanları okula almazlarmış. Soğukta donarmış. Benim dükkânıma gelir, beş kuruşa kitap okurmuş. Ben müşterilerle ilgilenirken o, sobaya benim kitaplarımı atarmış. Şimdi Burdur’da bir bankanın müdürüyüm. Senin kitaplarını yakarak ısınmıştım. Çok kitabını yaktım. Hep rüyalarıma giriyor. Yaktığım kitaplarının parasını ödemek istiyorum, diye ısrar etti.
Biz Sahaf Muharrem Keçeci’yle konuşurken de Akademi Kitap’ın kapısından kafasını uzatan bir bey: Çocukluğumda sizden çok kitap alarak okurdum. Kitap okumayı, sizden aldığım Tomiks, Teksaslarla sevdim; hâlâ kitap okuyorum, dedi. O anda Muharrem Keçe’nin gözleri ışıldadı. Hiç sevinçli olay yaşamadım ki, diyordu ya… Onun en mutlu anı, bu andı. Sanatçıların armağanı alkışsa, elli yıllık Sahaf Muharrem Keçeci’nin sanatçı mutluluğu da okurların övgüsü, teşekkürüydü. Dünyaya yeniden gelebilseydim, yine kitaplarla dolu bir dünyada yaşamak isterdim, diyor.


Sultan Kılıç


En sevinçli durumu sorulduğu zaman düşünmesi, bana yıllar önce bir sohbetimizde sarfettiği şu sözünü hatırlattı:

- Ahmedim, Allah o kadar çok şey verdi ki bana, ondan birşey istemeye utanırım. 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BİLİYORUM ÇOK GEÇ OLDU

Ayak bileklerimden bir de tutup sözüm ona Ellerimle de duyarak basıyorum toprağa Deli deprenişlerin köpüğüyüm yoksa Ne hah yerleşip oturdum Ne bir ayak yeri eşeledim Ne bir dam aradım başımda Perişan toztoprak içinde eşyam Yanlardan Arkadan otların arasından Vahşi bir hayvan fırlıyor hatıramın sırtına Yerim ve yurdum belli değil Yeni atamdım aşkın tıpanlarına Neyin memuruyum ben nerdeyim Artıyor çizgi çizgi Fahrenayt ellidokuz atmışbir Eyvah hüzün bu Eyvah hüzün yine Çatıda alnımın Hüznüm ağam oldu eyvah Bir şey yap silkip at Çare ne – herneyse Titrek elime zor Çalkalanıyorsa bir yerde Ölüyorsa bir yerde Bağlantılarım tam otomatik Arzı mıyım ben Tırnak arlarına kıymık giren ellerin Hadi düşün beni İçim otursun aklım Durulsun diye Ankara gölü gören bir dağ Sisler ve katran Ruhum Bir iki yaşımda Aynı boyda çam ağaçları İki titrek ışık’ız Güneş altında iki insan gövdesi Bir gün yağmurlar Açlıklar perişan saçlar dudaklar Daima biraz fazlasıyla önünde Dalgakıranların Şunu da yaz bedeli olsu...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

BEYAZ CAMLAR

Beni bu sabah iri anla Taşıp Deli deli dağlardan inerek Şehirlerin düzüne otumuş bir sel gibi Yekpare bir suyum ben Kocaman sev Şikayetim gözlerimden kim Ayetlerden ayırdın Kimi vakit geldim sana Ama hüznüm döndü Baktım ki işgal gözlerin Bilirem aydınlık için Karanlık da gerekli Bazan var'ı Anlarsın yok ile Sevgilim Vazgeçilmez malzemem aletim İhtiyar cam bakıcısı Söyle nerde kaybuldu Bizi mi onları mı ayırırken tuttuğun yargı Bilmedin bile nasıl gelindi Birkaç yüz sene yollar Tırnak kadar plaka Programın yazıldığı Ucunda bir kılıç Sonra bir kılıç ucunda bir plaka Tırnak kadar büyüklüğü o kadar ince Programlanmış Ve Bunlar Gibi Terzide murdar kafa biçildi Silindir bir şapka      için yontulup Traşlandı Şimdi inSanSan aklını bileklerinde erit Gerdir yüreğinin kirişini Fakat beni bu sabah yakın anla Bakarsın kapkara ve kızıl hançereler arasında Sesim yeleleri parlar bir at Paslı dilini çarpan Sen ki şimdi hele Duayı erteledin Akşamı aradançıkardınsa bile Çocuğuna bakmadın U...

AÑLADIM CEVRİÑE PĀYĀN U NİHĀYET YOḲDUR

I Añladım cevriñe pāyān u nihāyet yoḳdur  Bende de ẕerre ḳadar ṣabra liyāḳat yoḳdur II Kıldıġın gün nigehiñ āfet-i dı n ü ̇̄ ı mān ̇̄ Kākülüñ eyledi kālā-yı şuʻūrum tālān  Ḥālime ṣoñra cihān ḫalḳını etdiñ ḫandān Ne o fitne ne bu bı ̇̄-gāne teġafül el-ān Bu tecāhüllere hep şimdi nedir bā’is̠olan Bir gün ġarażıñ ḳatlim ise ḳıl fermān Niçe bir ‘āşık-ı nā-çāra bu kec-ṭavr u edā Merḥamet ḳanda be-hey ḫusrev-i iḳlı ṁ̄ -i cefā III Ġam-ı ‘aşḳıñla beni ‘āleme rüsvā etdiñ ‘Aḳl u nāmūsumu temkı nimi yaġma etdiñ ̇̄ Aşḳ nāmında bir āşüfteye hem-pā etdiñ Reh-i kūyuñ şaşırıp bādiye-peymā etdiñ Sūziş-i cānı dönüp nār-ı tecallā etdiñ  Ṣubḥ-ı vaṣlı şeb-i hicrānda ı mā etdiñ ̇̄ “Len-terānı ”̇̄yle edip ṣoñra yine ‘atf-ı ḫitāb  Eylediñ ‘āşıḳı biñ nāz ile zār u bı ̇̄-tāb IV Öyle mest-i elem oldum ki şu‘ūrum yoḳdur  Neylesem ẕerre ḳadar şevḳ ü sürūrum yoḳdur Zülf-i dildār hevāsıyle ḫużūrum yoḳdur Baña luṭf eyle deyü ḳudret-i zūrum yoḳdur Gerçi icrā-yı şikāyetde ḳuṣūrum yoḳdur ...

BENİ HİCRĀN İLE DİL-ḪASTE VÜ ZĀR U GİRYĀN

I Beni hicrān ile dil-ḫaste vü zār u giryān Bıraġıp gitdi o bı ̇̄-raḥm u mürüvvet el-ān Āteş-i ḳahr ediyor cism-i niżārım sūzān Lebime geldi mülākāt ümı di ile cān ̇̄ Bir ṭarafdan elem-i cism ü ża‘ı ̇̄f ü ḥayrān Bir ṭarafdan da hücūm etmede ża‘f-ı hicrān DÎVÂN  Bāri yā Rab ten-i efsürdemi bı ̇̄-cān eyle Beni ḫāk eyle raḳı bānımı ̇̄ ḫandān eyle II Aġla eydı de hemān ġayrı ne kārıñ vardır ̇̄ Giryeden ġayrı bu ‘ālemde ne vārıñ vardır Aġla kim elde hemān nāle vü zārıñ vardır Aġla aġla ki o zālim gibi yāriñ vardır Mest ol ḫūn-ı ciger iç ki ḫumārıñ vardır Ṣanma bı ̇̄-çāre seniñ yār u ararıñ vardır Künc-i ḥasretde enı si̇̄ ñ kederiñdir ancaḳ Saña hem-derd olan eşk-i teriñdir ancaḳ III Düşdügüm dem reh-i hicrāna perı şān gezerim ̇̄ Kendi kendimden o demden beri yoḳdur ḫaberim Bend edeli ser-i gı sūsuna tār ̇̄-ı naẓarım Ejder-i aşḳ urup pāreledi tā cigerim Ṣanma ḳandır bu gözümden dökülen eşk-i terim Dı deden geldi derūnumdaki zehr ̇̄-i kederim Hānmān-ı dilimi yaḳdı ḫarāb etdi firāḳ...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

BENDEN KEDERİ,TASAYI VE HÜZNÜ GİDER EY RABBİM

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- namazdan sonra, sağ eliyle başlarını meshederler ve: " Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah'ın adıyla. Rahman ve Rahîm ancak odur. Benden kederi, tasayı ve hüznü gider ey Rabbim ! " derlerdi.

Çocuğun Ölümü

alev sarısı rüyalar içindeyim koymayan ellerimi gecelerden yana pul pul dönüyor şekiller pul pul şekiller... uçan uçana alışmak ister toprağa sükana sallama beni sallama beşik yavru kuşlar tomurcuklar için buncağız mı sürer misafirlik esmer aydınlığında ağır bir akşamüstünün gözlerim meyveler almış rengini dudağımın söyleyin söyleyin gülebilir miyim uyutmaz beni ninniler şimdi ve gürültüler uyandırmaz her şey sessiz her şey dümdüz olsa ne gezer saçlarım hala asi, hala yaramaz giderim gitmesine lakin oyuncaklarım kimin olacak beş vakit tuttuğu anneciğimin kollarım kimin, parmaklarım kimin olacak Gülten Akın