Ana içeriğe atla

Malatya'nın 50 Yıllık Sahafı Muharrem Amca

İstanbul Pasajı’nda sözümona eski kitap satan, kendini sahaf olarak niteleyen kitapçı çok. Çok da genellikle soru bankası satan, yeni kitapları sergileyen kitapçılar bunlar. İstanbul Pasajı’nda, şimdilerde kimileri sahaflar çarşısı da diyor, bir tek Akademi Kitap var sahaf özelliği taşıyabilen. Yeni kitapların yanı sıra eski kitapları da bulundurabilen. Kitaptan anlayan, sürekli kitap okuyan Akademi Kitap’ın sahibi Muharrem Keçeci. Her gidişimde Muharrem Keçeci’yi, kitapların içine gömülmüş, kitap okur görüyorum. Elli yıldır kitapçı olmasının yanı sıra, çocukluğundan beri okuma aşkıyla yaşayan bir insan. 1928 yılında Malatya’nın Uçbağlar Mahallesi’nin Sivas Caddesi’ndeki evlerinde, anasının söyleyişiyle “dut yarpahları pisik kulağı kadar olunca” doğmuş. En iyisi Muharrem Keçeci’nin ağzından dinleyelim Malatya’nın elli yıllık sahafını:


Sivas Caddesi, çocukluğumda ekin tarlasıydı. Buralarda tek katlı, kerpiç damlar vardı.

Zenginlerin evleri, yine kerpiçtendi; ama iki katlıydı. Evler, iki katlı da olsa çatısızdı, damdı. Deli Gaffar, Kel Oso, Kuyumcu Akşit komşularımızdı. Tekke Cami’nin oradan kanal akardı. Şimdiki Sinema Caddesi ile Sivas Caddesi’ni birleştiren Hüseyinbey Köprüsü vardı. Kanalın akarına Kırçuvallar, değirmen kurmuştu. Yalnız, çarşıdan gelirken Hüseyinbey Köprüsü’ne yaklaşınca çok dik bir yokuşla karşılaşır, o yokuşu nefes nefese çıkardık.

Çocukluğumda erkek çocuklar da zıbın (fistan, entari) giyerdi. Çoğumuzun ayakları çıplaktı. Zenginlerin ayağında yemeni vardı. Çok yoksuldu insanlar. Ekmek, karneyle verilirdi. (Cebinden cüzdanını çıkarıyor. Cüzdanından sarı, küçük bir kâğıt çıkarıyor. Kâğıdın üzerinde, Malatya Valiliği 1959 yılı, Tevzi Fişi, sayı 10 ve sayı 22, yazıyor. Fişin fotoğrafını çekip kendisine veriyorum.) Bu fişe karşılık bir ekmek veriliyordu. Yarım ekmeklik fişler de vardı. Paranız da olsa karnenizdeki hakkınızdan fazla ekmek alamazdınız.

Ekmek karneyle ve karaborsada

Hiç unutmam, kardeşim çok acıkmıştı, ağlıyordu. Fırıncıdan ekmek istedi babam. Fırıncı, yok, dedi. Kardeşimin ağlamasına fırında o an bulunan Arapgirli Fahri Oral’ın babası, çocuğu ağlatmayın, parasını vereyim, dedi. Fırıncı, yine kabul etmedi. O iyi insan, cebinden kendi karnesini çıkarıp kardeşime fırından ekmek almıştı. Karneli ekmekle doymazdık. Asker somunu alrdık gizlice. Asker, gizlice kendi tayınını satardı, biz de gizlice asker somunu alırdık. Asker somunu pahalıydı; ama daha güzeldi. Bir kez de gizlice Arguvan’a gidip un alıp geldik. Un almak da gizlice yapılıyordu.
Dört kardeştik. Babam, elbiseciydi. Eski elbise alır satardı. Tarlamız yoktu. Ben, ayakkabı yapımında ve satımında çalışırdım. Gazi İlkokulu’nda, ilkokulu okudum. Ne yazık ki ortaokulu okuyamadım. Büyük kardeş olarak çalıştım, küçük kardeşlerimi okuttum. Okullara içim yanarak bakardım. Okuyanlara imrenirdim. Birinci Dünya Savaşı’nın etkileri, derken İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayı olduğu gibi bizi de iyice yoksullaştırması, kardeşlerimin mum ışığında ders çalışması… Kardeşlerimden biri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara’da savcıydı kardeşim. Böbrek yetmezliğinden 42 yaşında öldü.
Okumaya Hazreti Ali’nin Cenkleri’yle başladım. Kan Kalesi’ni okuduğum gece, rüyamda sabaha kadar savaştım. Çok etkilenmiştim. Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Yanık Ömer ilk okuduklarımdı. Bu kitaplar, bana okumayı sevdirdi. Sonra Karacaoğlan, Yunus Emre gibi halk ozanlarını okudum. Şimdi yine tasavvufa döndüm. Bu sıralar, yine tasavvuf şiirleri okuyorum. Biyografileri okumayı severim, onlardan ibret alırım. Abartılı olduğu halde, yaşamöyküsü anlatılan kahraman gibi olmak isterim.
1938 yılında altın varak süslemeli, el yazması, eski, çok kıymetli bir kitap denk geldi. Dört haftalık ekmek param olan bir liraya o kitabı satın aldım. Çok sıkıntı çektikse de İkinci Dünya Savaşı’nda harbe girmediğimize şükrediyorum. Yapraklı nüfus cüzdanımıza işlenirdi aldığımız gaz, ekmek karnesi ve şeker. Cumhurbaşkanı çocuğu da olsa öğrenci gençler, siyah beyaz grezet denen kumaştan yapılan elbise (forma) giyerdi. Erkek ve kız öğrenciler, sarı şeritli, armalı, siyah şapka giyerdi. Malatya halkı, kasket (şapka)’siz sokağa çıkmazdı. Zenginler, fötr şapka giyerdi. Alışkanlıktı şapkalı yaşam. Halk, şalvar giyerdi. Şimdi şalvar ve şapka giyen çok az.
Şimdiki çocuklar, şanslı. Konuşma özgürlükleri var; hatta çocuklar konuşmaya teşvik ediliyor. Bu çok iyi, şimdiki çocuk eğitimini beğeniyorum. Eskiden beri kitaplara meraklıyım. Çocuklarım, benden de meraklı, çok okurlar.
1946- 1960 yılları arasında önce ayakkabı imalatında çalıştım. Sonra da imalat makinesini sattım.1960 yılında Mecidiye İş Hanı’nda kitapçı dükkânımı açtım. 1963’e kadar Mecidiye İş Hanı’nda çalıştıktan sonra Mecidiye İş Hanı’nın yanması üzerine İstanbul Pasajı’ndaki yerime taşındım. Kırk sekiz yıldır da buradayım. Elli yıldır, çok sevdiğim kitapların arasındayım. Seksen iki yaşımda bile kitapların arasında mutluyum. Her sabah, kitapların arasına gelince, hazine dairesine gelmiş gibi mutlu oluyorum. Kitaplardan hiç zarar görmedim. Her biri bir başka dünya. Yararlı arkadaşlar. Eski para ve pul alım satımı da yapıyorum. Pul koleksiyonu ile dünya devletlerini tanıdım.
Siftah etmediğim günler de oluyor. Herkes kitap satıyor. Ders ve dershane sınav hazırlığı kitapları satılıyor. Diğer kitapları alan yok. İki dükkân kirası ile Bağ- Kur emekli maaşım var. Siftah etmesem de geçiniyorum. Beş kız, bir erkek evlat yetiştirdik eşim Ayhan Hanımla. Ayhan Hanımlar, aslen Sivaslılar. Yıllar önce Malatya’ya yerleşmişler, komşumuzdular. Çocuklarımızın hepsini okuttuk. Çocuklarımızdan üçü, kız tekniği; biri, Adana İşletmeyi; biri de Erzurum İktisatı bitirdi. Biri, Konya Turizmi bitirdikten sonra iki yıl daha okudu. Şimdi tüm çocuklarımız, ev ve iş sahibi oldu. On bir tane de torunumuz var.
Şimdiki aklımla genç olabilseydim, yine kitap işiyle uğraşırdım. Kitap, kültürdür; kültürlü, eğitimli insanlarla karşılaşırsınız kitapların arasındaysanız. Dinlemeyi severim. Kendi düşüncemi, karşımdakine dayatmam. Durumunu anlayarak, kitap önerdiğim, yol gösterdiğin de çok olmuştur. Bazıları da ilmi yutmuş oluyor; onlara da benim önerilerim, çocukça gelebiliyor. Düzeyleri farklı insanlarla karşılaşabiliyorum.
Özellikle bazı yaşlı insanlardan biraz şikâyetçiyim. Kimi zaman biri bir kitap satmış oluyor. Babası ya da dedesi, kitabın satıldığını öğrenerek bana geliyor. Ben polis değilim ki, kitap satmaya geleni sorgulayayım. Kitabı satılmış olana, o kitaptan bulup verseniz dahi, illa kendi kitabını istemekte inat edebiliyor. Sakıncalı kitaplar almamaya çok dikkat ediyorum. Kimi çocuklar, kütüphanenin kaşeli kitabını bile satmaya kalkışabiliyor. Eski el yazması kitaplar da geliyor. Değerini öğrendikten sonra, kitabı satmaktan vazgeçiyorlar.
Bu pasajdaki kitapçı çocuklar, işsizlikten dolayı kitap satıyorlar. Onlar, kitapların farkında bile değiller. Kitabı, odun satar gibi satıyorlar. Bu pasajda kahvehane çok; bayanlar rahat gelemiyor, rahatlıkla kitapları inceleyerek alamıyorlar. Bu pasajda sadece kitapçılar olsa, daha iyi olurdu. Sanat sokağı haline getirilebilir; kitap, müzik, heykel, resim, fotoğraf, seramik sergilenebilir.
Turgut Özal, bizim mahallenin çocuğuydu. Bizim bir alt sokakta oturuyorlardı. Çok zeki, iyi, efendi biri olduğunu söylerdi mahalleli. Recai Kutan da bizim komşularımızdandır. Benim öğrenciliğimde Recai Kutan’ın babası İsmail Kutan, Gazi İlkokulu’nun müdürüydü. Recai Kutan da çok zeki ve efendi biriydi. Eski belediye başkanlarımızdan Mehmet Yaşar Çerçi de sağ olsun, birkaç kez dükkânıma gelerek hatırımı sormuştu. Ben tanımıyorum o zamanlar tabi, sonra Av. Hüseyin Cemal Akın, kendisi anlattı. Öğrenciyken gelir, benden kitap alırmış. 2. Ordu Malatya’ya ilk geldiğinde Behçet Paşa, her cumartesi dükkânıma gelirdi. Behçet Paşa, eski para ve pul meraklısıydı.

Hep ıstırap, hep ıstırap

Kardeşimin genç yaşta ölümü, yaşadığım en acı durumdu. Nevzat öldü, haberi yıktı beni.
(Gözleri doldu, dudakları büküldü, yüzündeki damarlar seğirdi. En sevinçli durum neydi, hayatınızdaki en sevindiğiniz olay neydi, soruma o kadar düşündü ki… Bir kaybı varmış da aranırsa bulacakmış gibi kıvrandı. Çocukça boynunu büktü. Yanıt veremediği için özür diledi.) Üzüntülü olay çok oldu da sevinçli olay sanki hiç olmadı. Bir türlü hatırlayamıyorum. Hep ıstırap, hayatımda hep ıstırap yaşadım. Beni etkileyen sevinçli anımı hatırlayamıyorum, dedi.
Ben gidersem, ölürsem, bu kitapların ne olacağını çok düşündüm. Elli yıl, kitapla uğraştım. Kahvehaneye gitmem. Lüzumsuz harcamam. Buraya bir not bırakırım her zaman. Nota bakın, her yan karmakarışık demeyin. Bunun rızkıyla altı çocuğumu okuttum. Arkamdan bana lânet okumayın, ne dağınık adammış, demeyin. Ben öldükten sonra, bu kitapların her birini bir yere vereceklerini, benim kitaplara verdiğim değeri vermeyeceklerini ben de biliyorum. Bir tesellim var: Evdeki çok kıymetli kitaplarıma çocuklarımın değer vereceklerini biliyorum. Bu konuda bir anım geldi aklıma, size onu anlatayım:
Yıllar önceydi, Mehmet Çırpıcı adında bir emniyet amiri tanırdım. Mehmet Çırpıcı, kitap da ciltlerdi. Onun ciltlediği kitabı, nerede olsa tanırdım; kendine özgü örgü şeklinde kitap cildi yapardı. Bir gün, küçük çocuklar bana kitap satmaya geldiler. Kitapların ciltlenme şeklinden kime ait olduğunu tahmin ettim. Kitapları aldıkları yeri çocuklardan öğrenip oraya gittim. Mehmet Çırpıcı ölünce, Çırpıcı’nın özenle biriktirdiği, ciltlediği kitaplarını, eskiciye vermiş oğlu. Çuvallarla kitapları, kilosu üç kuruştan satışa çıkarmış eskici. Oysa o kişi, varını yoğunu o kitaplara yatırmıştı, gözü gibi korumuştu kitaplarını.


Evi deli damına çevirdin çağam

Çıraklık yaparken, haftalığımı kitaba verirdim. Anam, oğlum, evi deli damına çevirdin; her yanda senin kitapların var, derdi. Gözden uzak yerleri seçerdim, anam sitem etmesin diye: Buğday ambarına, pestil tenekesine saklardım kitaplarımı. Evlendikten sonra da hanım, yine mi kitap getirdin, demeye başladı. İşte böyle, kitaplarla seksen iki yıllık ömür geçti.
Dünyaya geldik, dünyada yaşadık ve gidiyoruz dünyadan. Arkamdan iyi adamdı, yararlı adamdı desinler. Allah’tan temennim bu. Hayatta beni sevmeyenler de olabilir; ama yüzde doksanı beni seviyor diye düşünüyorum. Bana karşı olan, düşman demeye dilim varmıyor, hemen hemen yoktur. Hiç rastlamadım. Kimselerle takışmadım.
Bir kez bir doktor geldi. Benden kitap alırmış öğrenciliğinde. Bana kendi kitabını armağan etti. Bir defa da biri bana borcunu ödemeye geldiğini söyledi. Çarmuzu’da otururlarmış. Yirmi beş kuruş simit parasını, dolmuşa verirse aç kalırmış. Okula da geç kalırsa, geç kalanları okula almazlarmış. Soğukta donarmış. Benim dükkânıma gelir, beş kuruşa kitap okurmuş. Ben müşterilerle ilgilenirken o, sobaya benim kitaplarımı atarmış. Şimdi Burdur’da bir bankanın müdürüyüm. Senin kitaplarını yakarak ısınmıştım. Çok kitabını yaktım. Hep rüyalarıma giriyor. Yaktığım kitaplarının parasını ödemek istiyorum, diye ısrar etti.
Biz Sahaf Muharrem Keçeci’yle konuşurken de Akademi Kitap’ın kapısından kafasını uzatan bir bey: Çocukluğumda sizden çok kitap alarak okurdum. Kitap okumayı, sizden aldığım Tomiks, Teksaslarla sevdim; hâlâ kitap okuyorum, dedi. O anda Muharrem Keçe’nin gözleri ışıldadı. Hiç sevinçli olay yaşamadım ki, diyordu ya… Onun en mutlu anı, bu andı. Sanatçıların armağanı alkışsa, elli yıllık Sahaf Muharrem Keçeci’nin sanatçı mutluluğu da okurların övgüsü, teşekkürüydü. Dünyaya yeniden gelebilseydim, yine kitaplarla dolu bir dünyada yaşamak isterdim, diyor.


Sultan Kılıç


En sevinçli durumu sorulduğu zaman düşünmesi, bana yıllar önce bir sohbetimizde sarfettiği şu sözünü hatırlattı:

- Ahmedim, Allah o kadar çok şey verdi ki bana, ondan birşey istemeye utanırım. 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...