Ana içeriğe atla

‘Bir yangının külünü yeniden’ hep yeniden…

Eski fotoğraflarda kalbini bunca kıran ne?  Eski filmlerde, eski şarkılarda, eski tatlarda, eski kokularda, bir yangının külünü yeniden yakıp geçmeye teşne ne varsa işte, onlarda…

Hep biliyorsun, hep duyuyorsun bunu ama son günlerde önüne çarşaf çarşaf serilen siyah beyaz fotoğraflara, sepyaya bulanmış yorgun hatıralara bakarken bu soru bambaşka bir anlam kazanıyor. Mesela eski bir Zeki Alasya fotoğrafında onun artık yaşamayışından başka ne var kalbini kıran? Ya da eski bir Kenan Evren fotoğrafında senin için kaç ceset uzanmış yatıyor? Yaşayanlar ve ölenler neden habire kulağına bir şeyler fısıldayıp duruyor? Geçmiş geçip biten bir şey değil miydi? Ne yani, hiçbir şey mi geride kalmıyor?

Zaman iyileştirmeyecek mi yoksa her şeyi? Yaraların kabukları neden bu kadar kolay kalkıyor?

Sahi, albüm yaprakları arasında sararmış, defalarca çıkarılıp bakılmaktan hırpalanmış eski bir çocukluk fotoğrafı mesela, neden incitir sahibini? Çoktan uçup gitmiş ve geri gelmeyecek uzak bir zamanın öksüz vesikası olduğu için mi yoksa daha derinde başka bir yara mı gizli?

Nasıl çalışır hatırlamakla mükellef şu biçare kafaların içi?



                                        * * *

Galiba şöyle:
Sen işinde gücünde, günlük telaşların bezgin hengâmesindesindir. Derken beklenmedik bir anda…
Diyelim bir yerlerden tarçın kokusu çalınır burnuna. O tarçın seni Proust’un malum madeleine’leri gibi zaman makinasına bindirip çocukken elinde aşure tası, komşunuz Keriman Hanım Teyze’nin kapısına vardığın bir sabaha taşır. Zile basmak için parmaklarının ucunda yükselirken dengeni kaybedip palas pandıras düşmüş, yere kapaklanıvermiştin, hatırlasana. Billur tas kırılmış, dört bir yana saçılan hain parçalar avucuna saplanmıştı. Ellerin ufacıktı ama gene de oluk oluk kan akmıştı.
- Henüz bilmiyordun tabii, küçük şeyler daha derin kanar, bunu öğrenmen biraz zaman alacaktı-
Koştura koştura sağlık ocağına götürmüşlerdi seni. Asık suratlı bir doktor eline altı dikiş atmıştı. Tarçın kokusu duydun mu hâlâ içinin ürpermesi bundandır.
Yani eski günlerden haber taşıyan kokular, unutuldu sanılan yaraları hatırlattıkları için mi böyle kalp kırar? 
Sen zamana inanmayı seçmiştin oysa. Yıllar şifa verir, her şeyi iyileştirir, yeterince vakit geçince geriye sadece tatlı bir tebessüm kalır diye ummuştun. Şimdi zamanın tekmil yaranın üstüne hayalini kurduğun kadar kalın bir kabuk bağlamadığını, ilk serseri rüzgârın o eski sızıyı önüne katıp yeniden sahibine taşıdığını görmek canını sıkıyor.

                                        * * *

Diyelim gittiğin bir ev oturmasında sofraya patates kızartması konur. Kudreti değil kalp kırmaya, karın doyurmaya bile yetmeyecek önemsiz bir şey. Ama aniden kalbin çitilenmiş gibi içinde bir yere eğilir, anneni özlediğini hissedersin. O saçma sapan patates tabağına bakar ve yıllar öncesinin ılık bir pazar gününe gidiverirsin. Hani annen, o gün sen pürdikkat televizyondaki Lassie’yi izlerken, seviyorsun diye koca bir tabak patates kızartıp önüne bırakmıştı. Üzerinde pötikareli kırmızı bir elbise, yüzünde dünyayı kurtarmaya yetecek kadar büyük bir gülümseme vardı. O zamanlar henüz sağlıklıydı, sağdı. Tavada cızır cızır kızarmış patates, şimdi sanki onun bir zamanlar hayatta olduğunun kanıtı. Bu yüzden yıllar sonra, hiç ummadığın bir anda, nemlendiriverir gözlerini uyduruk bir patates kızartması.
Yani eski günlerden haber taşıyan tatlar, bir vardan bir yoka uzanan köprünün incinmiş ayakları mıdır? O yüzden mi böyle yürek acıtır?
Sen zamanı ve içine yayılanları, yekpare ve sonsuz düşünmüştün oysa. Şimdi sıkıca sarılmanın mesela, muhakkak bir sonu olduğunu, birbirine kenetlenmiş bütün kolların bir gün bir yerde gevşeyerek açılacağını bilmek, kalbini ince ince rendeliyor.

                                        * * *



Diyelim eski bir film seyredersin televizyonda. Bir sahil kasabasında dalgalar kıyıyı döver, deniz ve mehtap zarifçe kadraja girer, Tarık Akan Gülşen Bubikoğlu’nu usulca öper. Sen de çabucak zaman makinesine biner, ilk gençlik yıllarına gidiverirsin. Yazlık bir kasabaya, hani sahildeki o ilk mahcup öpücüğün yürek çarpıntısına. Yanaklarının kızarmayı unutmadığı, kalbinin Veliefendi’ye çıkmış gibi dörtnala koştuğu, aklına bir fenalık gelmeden, kırabileceğini, kırılabileceğini bilmeden sevmeyi becerdiğin acemi zamanlara…
Yani  eski günlerden haber taşıyan filmler, artık geri gelmeyecek bir zamanın puslu vesikaları sayıldıkları için mi böyle kederliler?
Sen ikinci şanslara inanmak ihtiyacındaydın oysa. Şimdi geri gelmeyecek zamanların kaçmış trenler gibi, insanı beyhude yere peşinden koşturduğunu; bazı gemilerin ayrıldıkları limana, bazı trenlerin kalktıkları istasyona bir daha hiç dönmediğini görmek ruhuna feci bir sızı teyelliyor.

                                        * * *

Diyelim radyodan bir şarkı yükselir. Alır seni üniversite yıllarına götürür. Boş makarna tenceresi ve birikmiş bulaşıklar arasında, yarınki eylemin dövizlerinin hazırlandığı bir öğrenci evine. Umutlarının henüz tükenmediği günlere. Dünyayı değiştirme arzuna, gücüne, inancına, zamanla kaybettiğin her ne varsa işte ona…

Yani eski günlerden haber taşıyan şarkılar, seni artık sen olmayan, yolda karşılaşsanız benim ya da bendim bile diyemeyeceğin kadar uzak, başka bir sana götürdükleri için mi böyle derinden yaralar?
Sen hayallerindeki insan olmak istemiştin oysa. Şimdi ne vakit o işaretlerin peşine takılıp gitsen, ne zaman eski senle karşılaşsan, aranızdaki kırık dökük selamlaşmada hep gözlerini kaçırıyorsun. Değişen ve fesatla, vesveseyle, ihanetle çirkinleşen bal gibi de yeni sensin, bunun farkında olduğun için derin bir mahcubiyet duyuyorsun. Bir zamanlar olmak istediğin kişiyle şimdi olduğun kişi arasındaki derin uçurumdan aşağı bakmak içini acıtıyor. 

O zaman bir daha soralım şimdi; sen gönüllü yazıldığın bir nostalji ve melankoli hastalığıyla geçmişi damarlarına defalarca zerkedip kendini yeniden ve yeniden zehirlerken, eskiye dair her şeyde kalbini böylesine inciten ne?
Derler ki, ancak kapanmamış yaralar sürdürürmüş sızlamayı. Yoksa adına geçmiş dediğin o şey, geçmedi mi hâlâ, yeterince uzakta kalmadı mı?


Nermin Yıldırım

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...