Ana içeriğe atla

ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER'DEN CAVİT KÜRNEK'E MEKTUPLAR

 
Arkadaş Zekai Özger''den Mektuplar: "ama insanlardan umutsuzum, bıktım yıpranmaktan, eskimekten, yorgunum, şimdilerde dinlenmeliyim biraz, yeni serüvenlerin olasılığına atılamam. biraz toparlamalıyım kendimi."


MEKTUPLAR 

İnsanları tanıdığımızda, izler kalır belleğimizde. Zayıf şişman, esmer sarışın, güzel çirkin gibi. Fiziksel özelliklerinden sonra gelir beyinsel veriler. Çünkü, fizik özelliklerin gözle görülür, elle tutulur kolaycılığı vardır.

Arkadaş'ı tanıdığım gün, sarı, soluk, kırılgan bir yaprakla tanıştığımı hemen anladım. Benzerler birbirini iter diye bir kanı geliştirilmiştir. Biz birbirimizi itmedik.

Tarih önemli mi? Belki yüzyıllar önce, belki dün, Arkadaş ile İzmir'de tanıştık. Birbirimizi sevdik. Hatta birbirimize “muhtaç” olduğumuz, biçim, öz ve gelecek umudu olduk. Aylarca mektuplaştık. O'nu ısrarla İzmir'e çağırıyordum.

“Gel, birlikte gidelim, bir deniz kenarı olalım” diyordum.

O, yaşamı boyunca hiç denize girmediğini, güneşte gövdesini yakmadığını yazıyordu.

“Gel” diyordum. “Bizi bir deniz bilir. Bir deniz bizi olduğumuz gibiliğimizle sarar, bağrına basar.”

Gelmedi...

Son mektupları, alınganlıklar ve haketmediğim suçlamalarla doluydu. Kendimi savunmadım. Suçlamalarında, elbette haklılık payı vardı. Ama, hangimiz yanlış yapmadık ki? Hala, neden yapıyoruz?

Birden kesildi arkadaşlığımız. Onu uzaktan izledim hep. Geçen günler, ona duyduğum sevgiyi azaltmadı. Ama, bir gün, ölümü mü, öldürülüşü mü, ne olduğunu bilemediğim bir kendime gelişle sarsıldım.

Yanlışlarımın en acı ve bağışlanması olanaksız olanıyla, deniz kıyılarında dolaşmaya çıkalı yıllar oldu.

Bir gün, onunla yeniden karşılaşacağımı umuyorum. Yanlışlığı, bir umut çiçeği gibi, tekdüze geçen günlerimle suluyorum. Mektuplarından küçük özetler çıkardım. Yüreğinin özsularıdır bu özetler.

Cavit Kürnek 
Mart 1969

– ben başkası için önemli bir insan olabilir miyim diyorum, ve artık başkası benim için önemli bir insan olabilir mi diyorum, ve artık ben kendim için bile önemli biri olabilir miyim diyorum.

– burnumda o hep kahrolası bordo kokusu, bir haftalık alkolik olmuştum, bir hafta her gece içiyordum, her gece içiyor ve her gece ağlıyordum.

– korkuyordum, kime yazsam kötü şeyler, çirkin şeyler yazıcaktım. kırıcı şeyler, oysa suçlu bile değildi onlar, suçlu ben miydim, neydi suçum, ne yapmıştım, günlerce bunu düşündüm, günlerce içtim ve bunu düşündüm, hayır ama. suçlu ben değildim, belki doğanın kötü bir oyununun değişmez oyuncularından biriydim, ben koymamıştım bu oyunu sahneye, bana yalnızca oynamam buyrulmuştu ve de iyi oynuyordum galiba ki rolüm yirmibir yıldır hiç değişmemişti,
hep yuh sesleri ve kötülük çiçekleri ile bezeli renksiz/ölü renginde ya da/buketlerle donalı o gala gecesinin hala bitmiyen oyununu oynuyordum, kalabalık korkunçtu, kalabalık korkunçtu ve iğrençti, 'niye bu denli güzel oynuyorsun' diyerek tükürüğe boğuyorlardı beni, biliyordum korkunç kıskançtılar ve benim oyunumu çekemiyorlardı, hepsi elimden almak istiyorlardı rolümü, ‘en az sencileyin başarılı oynarız’ diye bağırıyorlardı,
bırakmak istiyordum rolümü, istekliydim de buna, sahneden her çıkışımda kulise, rejisör o hep tiz ve kadınsı sesiyle 'git’ diye bağırıyordu, 'git, bu rol senin, bu oyun senin üstüne kurulu, sen başoyuncusun, git ve o berbat, bayağ rolünü sürdür, kimse sencileyin başarılı ve kötü oynıyamaz bu rolü’ diyordu, şaşırıyordum, hem başarılıymışım çok, hem kötü oynuyormuşum. böyle işte, suç benim de değildi, oynamam buyrulmuştu bana, oynuyordum.

– ama kalabalığı, o korkunç kıskanç, çirkin ve iğrenç kalabalığı hiç suçlamıyorum.

– deprem, burda her gün. bastığım her yer sallanıyor. /yoksa ben mi.

– aslında ben iyi değilim biliyor musun, kötüyüm, çirkinim, dost tutmıyan bir yüzüm var. benim yüzüm, korkutan hep. ve içimde hep o korku, ‘acaba’ diyorum... 'beni bir daha görse...'

– bak. dürüstçe söylemeliyim, senin her şeyini bölüşmeye hazırım, ve aldığım her payı bir giz gibi tutarım içimde, ama seninle her şeyimi bölüşebilir miyim./biriyle her şeyimi bölüşebilir miyim./elbette böyle güçlü bir dayanışmaya gereksinmem vardır benim de. ama insanlardan umutsuzum, bıktım yıpranmaktan, eskimekten, yorgunum, şimdilerde dinlenmeliyim biraz, yeni serüvenlerin olasılığına atılamam. biraz toparlamalıyım kendimi.

– elimde değil, böyleyim ben. acılarla geçen çocukluğum, yaşıyamadığım. ve o hep yaşıyamadıklarımla yoğrulu geçmişim, yeniyetmeliğim. gençliğimi eskiten rüzgar.

– herkesten ayrı şeyler bekleme benden, ah. ben herkesten biriyim./biri miyim./

– yazdığımız her tümce bir yüreğin bir yüreğe birşeyler sunması değil mi. sindirebilmeliyiz bunları.

– bursa'da doğmuşum, çocukluğum ve yeniyetmeliğimin ilk yılları bu kalleş kentte geçti, ben hiç çocuk olmadım diyebilirim, ya da bir çocuğun yaşıyabileceği hayatı hiç yaşamadım./ çocukluğum acılarla, yoksullukla ve hastalıklarla geçti./ benim hiç oyuncaklarım olmadı, anımsadığım tek oyuncak, babamın hastaneden çıktığı gün bana aldığı onbeş liralık bir bisikletti, sonra o da eskiciye satıldı, dingin, ağırbaşlı bir çocukmuşum o zamanlar da. hiç ağlamazmışım./ve galiba bu yüzden şimdi çok ağlıyorum./

– anlatıcak bir güzelliği olmadı çocukluğumun.

– lise üçteyken ailem ayrıldı bursadan. lisedeki son yılımı evli olan büyük ablamın yanında geçirdim./ablam ve eniştem cahildirler, yoksuldurlar ama bir işçi yüreği gibi temiz yürekleri vardır, üç kız çocukları var. ablam hep ’bir erkecik olsun' der. son umutları yeni doğumda.

– /çocukluğumda ve yeniyetmeliğimde hiç arkadaşım olmadı, (şimdi) ankarada üç yıldır korkunç bir yalnızlık içindeyim, intiharı (o hep bordo kokusu) düşündüğüm geceler çok oldu, ama bunu beceremiyecek denli güçsüzdüm./

– arkadaşlıklarımı eskitmem ben./sürekli arkadaşlıklarım hiç olmadı./

– her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.

– artık yeni insanlar tanıma isteğim yok./hiç değilse şimdilerde yok./ üçgenin üç köşesi dolu./sahi benim bir üçgenim var. köşelerini hiç boş bırakmam, bazen kendileri düşerler, yenilerini buluncaya değin boş kalırlar o zaman, bu benim, “sevgi üçgenim” bana en çok yakın olan/yakın olduğum ya da/en çok sevdiğim üç insanla doldururum köşelerini üçgenimin./ şimdilerde bir köşesinde sen de varsın./

- yarın bolu'ya gidiyorum, boykot süresince evdeyim, artık güzel yemekler yiycem ve anneme ıhlamur ısıttırıcam.


13 Mart 1969

– kimseyi başkalarından duyduğum gibi tanımam, çünki kimse başkasını kendi tanıdığı gibi tanıyamaz./herkes kendini zor tanıyorken./

– kim ki kendini açığa komaktan korkmaz, o saygın bir insandır./ herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da./

– sevmek bir ince iş sonra.

sevgi, işte trajedinin kaynağı, yaşamın kökeni, insanı varkılan umut:

beni izimir'e çılgın gibi koşturan, bir güle baktıkça yürek kanatan, bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan, umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan, aşka merhem sürdüren, bir çıbanı irinle onduran, uyuz bir kediye baktıkça kanı kudurtan, 'hayır'lara 'evet'lerle direten, bir mektubu ısrarla bekleten, anneyi üreten, babayı coşturan, çocuğu güldüren, bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, karı yüz derece sıcaklıkta donduran, güneşsiz bir gök gördükçe öldüren, öldüren, öldüren.

– sevgi, işte trajedinin ta kendisi.

– ah. kimler bilir bir yüreğin bir yüreği sevmesini.

– niye yeni insanlar tanımanın bana sevinç verdiğini anlatmaya çalışıyorum.

– ben çabuk severim insanı belki bundandır çabuk yıkılışım.

– alıştırdım kendimi ama. tanıdığım her insandaki o son'a. /o hep nasılsa gelecek olan son'un yenilgisine./alıştırdım kendimi, tanıdığım her insanda nasılsa geleceğini beklediğim o hep alıştığım, o hep beni yeni yeni yerlerimden yaralıyan son'un acılarına hazırladım kendimi.

– ben hedef tahtasıyım nasılsa bir kurşun da senden ne çıkar.

– bazı şeyler farkında olmadan alınır, vericinin güçsüzlüğünden çok alıcının antenlerine bağlıdır bu. ben herkeslerden birşey alırım, onların (kendimce) iyi, güzel yanlarını seçerim, yoksa da yakıştırırım, var gibi görürüm, küçük yanlarını yüceltirim, kendimde başkalaştırırım onları, yoksa nasıl dayanılır bu insanlara.

– o başaramadığın şeyin karşıtını dene bende, yani hiç istemediğin biçimde tanıt ilkin kendine./belki biraz öyleyimdir./sonra istediklerin gibi, ya da istediklerine yakın gibi durumlar bulursan sevin./ve sonra sev istersen./lütfen dene bunu, tanıdığın –hatta tanımadığın– bütün insanlar (eskiler de) iyi, doğru, dürüst, ince... değil, biliyorsun bunu sen de./böylece beni sana karşı daha özgür bırakmış olucaksın./

– ben de hayatımda bir kişiyi sevmiştim, sevgimin yüceliğinde bir yanılgıymış o./sevgili yanılgım benim./


29 Mart 1969

– her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.

– sevgi öksüz bir çocuktur.

– aşkı iyi kullanmak gerek.

– yürek bayağ bir organ değildir./bazılarında bile olsa./yürekLER yoktur, yürek vardır, tek yürek, iyi, güzel, ama onu çirkinleştiren, kötüleştiren içinde taşıdığı kandır, kanın dolaşım biçimidir, kanın yürekten/duygudan/beyine/düşünceye/beyinden yüreğe vuruş biçimidir, ola ki bu yanlıştır, bir zorlamadır./herkesin damarları aynı genişlikte değildir.

Nisan 1969

– sahi bizim yüreklerimiz var bir de.

– böyleyimdir ben işte, üç mektupluk güzelliğimi, bir mektupta yitirtirim, sonra da büzülür, küfürler ederim kendi kendime, ilençlerim kendimi. – ince ve duyguluyumdur ben. öyle severim kendimi, birini anlıyabilmek için yeter mi bunlar, birine arkadaşlığı -dostluğu- o kutsal bakireyi verebilmek için yeter mi bunlar.

– mektubunu beklerken bir sevinci bekliyorum sanki, sanki küçücük gagalı, küçücük pençeli, kanatları beyaz bir kuşu bekliyorum, o kuş gelicek, avuçlarıma konucak, o küçücük gagasından birşeyler bırakıverecek, o hep beklediğim, o hep yıllardır beklediğim birşeyler. ah, biliyorum, sonra yine kaçıp gidecek ama kuş.

– Gittikçe zayıflıyorum, iskeletimin şiirini yazmalıyım.

– anneme söylemeliyim, beni yeniden doğursun.

– yok mu benim gözlerim.

– intihar eden adamın namazı da kılınmazmış.

7 Mayıs 1969

– ve görenlerin durmadan ağlıyor sandığı, grip gazisi gözlerim.

– uzat hadi yüreğini, sıkışalım, oldu mu.

– bu dünyadan arkadaş z. özger geçmedi.

Mayıs 1969

– ben her şeye neden gecikiyorum.

– hiç kimsenin soluğunu bu kadar yanımda duymamıştım.

– hiçbir şey olmadı, ve her şey başlangıç kadar güzel.

– bak bu yaz oraya, senin istediğin zaman gelebilirim, seninle, gider, bir deniz kıyısına çadır kurarız, iyi. olabilir gelirim. seninle peynir ekmek yer yaşarız. (peynir, kavun, ve rakı, seninle içeriz de.) Ama bunların hiçbirisi olmıyacak.

BEN yüzmeyi bilmem. denizi sevmem, çünkü yüzmeyi bilmem. bacaklarımı hiç mayo giyip güneşte yakmadım. ben mayo giymedim hiç. sağ bacağım topaldır benim ve incelmiştir. dokuz yaşındayken geçirdiğim hastalık. OSTOMYOLİT.

– off. ne zaman dinicek bu yağmur, ayakkabılarım da su alıyor.

– yazlık gömleklerimden birini/iki taneydi zaten/oda arkadaşım aşağı düşürdü, gecekondu çocuklarından biri aldı, evine kaçırdı, dün üstünde gördüm, bir de yelek giymiş, yakışmış kerataya, hoşuma gitti. iki mendilimi, dört çift çorabımı yıkamaktan bıktım.

– ben çok deniz oluştum, çok sandallar yüzdü bende, ama benim bana özgü, üstünde 'sarı kuş' yazılı sandalım olmadı, ve ben hiç, bir denizde yüzmedim.

– aslında hiçbirşey olağan değil, ne sen, ne ben olağanız, ne de sana ve bana benziyenler olağan, her şey olağanın dışında./öyle mi gerçekten/

– bu gece sana ihtiyacım vardı, sen yoksun, oysa yanıltıdasın belki de. kim bilir.

– evet bekle, benden bazı şeyler bekle, sana beklediklerini verebilmem için ömrümün 1/3 ünü verirdim./1/3 ü bana, 1/3 ü benim insanıma gerekiyor, (sahi ne demek 'benim insanım')/ – 'sarı kuş' yazılı sandala binmeliyiz./seni sandalda öpebilirim./ geceleri birlikte gezmeliyiz denizde, yıldızları saymalıyız, /yıldızlar sayılmaz, hasret uzakta./

– gece balıklar uyur mu. ben bilmem.

4 Temmuz 1969

– kurbanlar keseyim, kanlar akıtayım kara sineklerden, kara kedime bayram diye.

– hiç avunmadım 'yalnızlığımın tan rengi bilinci' ne.

– çok oldu, uyuştum, kaskatı kesildim.

– bi türlü beceremedim 'veda töreni' hazırlamayı, yapamadım.

– zaman neleri yitirmez ki. öpülesi bir ağzı nasıl da erkenden kırıştırır zaman, neler yaşar biran'ın içinde, neler döner, neler, nasıl da biçimlenir, ne yüzyıllar değişir, ne çağ aşınır.

– çok çabuk geçti an. oysa ne yüzyıllar değişti, ne çağlar aşında bende, her şey yaşadığım, her şey alıştığım, bildiğim, her şey benimle.

– bu kimin an'ı böyle.

– hani birşey vardı, biryerlerde duracak olan, hani artık hep o yerlerde duracak olan ve onu ordan alıp yere çalmak istesek de ne sen, ne ben başaramıyacaz bunu diye birşey. işte o şeyi, yeniden, saygıyla öpüyorum ben.

- onbir temmuzdan sonra yeniden ankara'da kimsesizliğimle umudumu tokuşturacağım, ve artık hiçbir yabancıdan mektuplar beklemiycem ve kendikendime mektuplar yazıcam.

- sevgili acı. bugün ne de güzelsiniz.

Arkadaş Zekai Özger 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

IF THEY WANT TO LEAVE, HELP THEM GET OUT

You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are. You are just a human being relating with this person. As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore… Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen. And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed? You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union. Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want. And the problem again with the law itself is that… And that is the challenge I faced with that couple. It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault. In other jurisdictions, th...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

İSTEMEM EKSİK OLSUN

Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı. Seslendiren Rüştü Asyalı: — Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? İstemem! Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, taklalar mı atmalıyım? İstemem! Eksik olsun! Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret! Eksik olsun! Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? “Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem! Eksik olsun! Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? İstemem! Eksik olsun! İstemem! Eksik olsun! Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… ...

ÜMİT KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜDÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR

“Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!” “Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?” Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?” “Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?” “Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek,...

Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

"يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ    "O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler." (Kur'an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet) Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi Duydum ki pervâne muma şöyle dedi: Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir, Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir? Sa‘dî-i Şîrâzî  Hali perişan bir pervâne vardı,  Ateşe helâl kıldı tatlı canını.  Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü,  Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu. Kâsım-ı Envâr Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi  Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da.  Seyf-i Fergânî Senin yanağının mumunu arzulamaktayım  Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi.  Seyf-i Fergânî Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı  Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk.  Ubeyd-i Zâkânî Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile  Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile. Ubeyd-i Zâkânî Sen mum sıfatlı olduğun i...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE

1. hele bir söz eyle sevdadan  yıkılan yerlerimi sonra gösteririm  çağıl çağıl akan ırmakların vardı ya  sessizliğin/albenili düşüveren gözpınarlarına.  salt hüzün iklimiydi yeşil'de yaşanan  alsın götürsündü kırkikindiler dökülen saçlarımızı. bir vakitler yüreğimize türkülenen yemen'di bilirsin  şimdi dağlar oldu gurbetlik, delik delik delinen dağlar. bilmek yetmiyor ayrılığı  bir gurbeti bilmek yetmiyor. 2.  gecenin koyu ayazında bozbulanık seni götürür nilüfer  seni ve umutlarımı. 3. hüznün yapraklarını döktüğü o sonyazda  emirsultan'da gök ağladı, biz ağladık  ağladık incelikle bir tesbihe dizerken yüreklerimizi.  sonra sığındık anılarımızın yazılmamış bölümlerine  yetim gövdelerimize notlar düştük acının haritasından. bakışlarımızda koyu ümitsizlik ummanı dolanırdı  ay dolanırdı gökyüzünde karanlığı bölerek. 4. üzünçlerimizin ıssız yerlerinde martılar ölsündü  deniz kabarsındı hep sussundu rodrigo üsküdar ka...

İTHAF

-1- Bilirsin ben hoyrat severim -Kendi fikrime göre, erkekçe.- Bir ağaç, bur bulut, bir kuş ve biz Ellerin ellerimde, ürkekçe… Veya sen pencerende akşamüzeri, Cigaramı köşebaşında bitiririm. Damalı, büyük mendilimde sana Unutulmaz geceler getiririm. Gür, ferah karanlıklar içinden Bana doğru uzar saçların. Bir büyük rahatlık alır götürür bizi Pırıl pırıl öpüşlerle başlar yarın… Selam, en güzel hasretlerden Selam sana, korkak ve iyi kadın… Ömrüne başlıyan tomurcuk gibi, baharda Aşka, sadık ve neş’eli başladın… Gün söner yıldızlar yanar gecelerden Bir ölümsüz alem başlar senden yana. Selam, ürkek ve sevgili kadın, Selam, sabahsız gecelerden sana… -2- Şimdi ağlayamıyorum da kötüsü Gözlerim dolduğu halde bazı bazı. İçim götürmiyerek seyrediyorum, Sağ tarafı boş kalan yatağımızı. Bir şeyler akıyor ömrüm içinden, Ufak tefek, süt beyaz, kan kırmızı… Ben seni arıyorum rüyalarımda Geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı. Bir perişan haldeyim sen gideli, Sorma, Bekir Efendinin kızı… -3- Zaman sevd...

HERKES, OLABİLDİĞİNCE KENDİ SESİNİ BULMALI VE HAYATA CEVAP VERMELİ

Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış. Yani dışarıdan gördüğümüz o sakinlik çoğu zaman sağlığın değil, sorunun ta kendisidir. Üstelik bu hep kişisel bir tercih de değildir. Çoğu zaman “iyi insan, özverili insan, herkesi memnun eden insan” olmamız beklenir ve sessizlik bize bu rolün sessizce ödettiği faturadır. Bu sessizlik bir kader değil. Çoğu zaman bir kişilik özelliği bile değil, sadece hayatta kalmak için bulunmuş bir yol. Küçükken sevgiyi kaybetmemek, incinmemek için gerçek duygularımızı bastırmayı öğreniriz; uysal bir cephe kurarız. Sorun şu ki o cephe bir süre sonra bizim ...

Sevdiğiniz Kaybolduğunda...

Bazen, sevdiğiniz insan kendi içine girip gözden kaybolur. Kapısız bir katedralin önünde duran biçare bir dindar gibi, içeri girenin yeniden dışarı çıkacağı bir geçit bulabilmek için sevdiğiniz insanın etrafında dolaşmaya başlarsınız. Durumunuz korkunçtur. Sevdiğiniz karşınızdadır, işte onun saçları, onun dudakları, onun gözleri, onun sesi, onun gülümseyişi, onun bakışı, onun duruşu ama bütün bunlar onu, sizin sevdiğiniz "O" yapmaya yetmemektedir, "O" kendi içinde kaybolmuştur. Eğer tümüyle ortadan yok olmuş olsa, bütün dünyayı gezip onu aramaya razısınızdır ama aradığınız önünüzde durmaktadır ve o, sizin aradığınız değildir. Onu arayabileceğiniz başka bir yer de yoktur. Sevdiğiniz insan, sevmediğiniz insanın içindedir. Çaresizliklerin en insafsızıdır bu. Kaybolanı bulabilmek için, onun içinde kaybolduğu insana sarılırsınız. O bir seraptır, ağzınıza kumlar dolar. Tanrıların lanetine uğramış bir matematikçi gibi bütün rakamları alt alta yazıp topl...