Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak hâlâ neden okumalıyız?

Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel "Ames Daily Tribune" gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı; "Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap". Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi. 

Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin. Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in ‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir.

Peki sadece ‘tuğla kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu?

Geçen yıl okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz? 

Kişiden kişiye, ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan, sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz. Okuduklarımızın çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar bizi bekliyor.

Tıpkı, New Yorker dergisinden Ian Crouch’un yaşadıkları gibi…

2013 Mayıs’ında dergide yayınlanan ‘Okuduğumuzu Unutma Laneti’ yazısında, bir arkadaşının, Richard Hughes’ın, 1929’da yazdığı “Jamaika’da Bir Fırtına” adlı romanını ona hararetle tavsiye ettiğini aktarıyor Crouch... Aynı günlerde birkaç kişiden daha olumlu eleştiriler duyunca, hemen internetten sipariş verir. Birkaç hafta sonra eline geçtiğinde de hemen hevesle okumaya koyulur. İlk sayfada yaşamaya başladığı şüphe, beşinci sayfaya ulaştığında tamamen kaybolur. Artık emindir; Bu romanı daha önce okumuştur. Hem, çok değil 3 yıl kadar önce... Hem de yine bir arkadaşının hararetli tavsiyesi üzerine...

Crouch bu şaşkınlığın tetiklediği ‘acaba diğer kitaplardan da unuttuklarım var mı’ endişesi yüklü bir merakla hemen kütüphanesine göz gezdirmeye başlar. Her kitaba baktığında, “Jamaika’da Bir Fırtına” romanı gibi ‘kitabı okuduğunu bile unutmaktan’ biraz farklı dozlarda da olsa ‘unutmalarıyla’ yüzleşir:  

‘’Raflardaki kitapların sırtları genelde tanıdık geliyor. Kitapların isimleri ve başlıkları, bazılarının karakterlerini, bazılarının da kabaca olay örgüsünü hatırlatıyor. Sıklıkla da o kitabın bende uyandırdığı temel modu veya hissi… Ama rafta dizili olanları veya okuyup da kütüphanelere geri iade ettiğim, dağıttığım, elden çıkardığım diğer yüzlerce kitabın çoğu, benim için, unutmalarımın büyükçe bir kataloğu haline gelmiş meğer...’’ 

İyi bir kitap okuru olan Crouch bu noktada ‘gerçekten kitap okumayı seven bir insan mıyım?’ diye kimliğinden şüphe duymaya başlar. Bu endişeli merakla boğuştuğu günlerde imdadına, bir okumada denk geldiği, İngiliz şair Siegfried Sassoon’ın şu tespiti yetişir; 

"İnsan olmanın kaçınılmazlığıyla, okuduklarımızın çok azını hatırlarız. Okuduğumuz her kitabı ikinci kez okumak, bize yazarın anlattığı neredeyse her şeyi unuttuğumuzu hatırlatacaktır. Okumayı bitirip de bir öyküden ve öykücüsünden ayrıldığımızda, her geçen an biraz daha solan bir izlenim kalır sadece bizde. Ve sonra yazar, kitabını, ait olduğu yere, koltuğunun altına alarak, bizden tamamen uzaklaşır.’’ 

Benzeri bir sorunu, New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni Pamela Paul’un yaşadığını da Atlantic dergisine verdiği bir röportajdan anlıyoruz; "Okuduğum kitapları nerede okuduğumu, kapaklarını, hatta kitabı nereden edindiğimi bile hatırlıyorum. Hatırlamadığım ise, maatteessüf, o kitabın geri kalan her şeyi…"

Aynı itirafında Paul, güncel bir örnek de veriyor; ‘’Walter Isaacson’un Benjamin Franklin biyografisini okudum yakınlarda. Okurken Amerikan devriminin kronolojisini de öğrendim… Şu anda, yani kitabı bitirdikten iki gün sonra, Amerikan devriminin kronolojisini sorsan büyük olasılıkla sana doğru şekilde anlatamam’’.

Romancı James Collins de New York Times’ta 2010 yılında yayınlanan bir yazısında, uzun süre hep okumayı istediği halde fırsat bulamadığı bir kitaba, doğa sporları yapmak için gittiği bir tatilde tesadüf edişini anlatıyor. Tarihçi Allen Weinstein’ın ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabını, kaldığı mekana kapanarak, hiç spor yapmama pahasına günlerce elinden düşürmeden okumuş. Yıllar sonra o günleri hatırlatan bir ortama girdiğinde, yeniden aklına gelir... Kaldığı tatil evini, kitabı edinişini, okuduğu tatlı anları ve yerleri hatırlamaktadır. Bir türlü hatırlayamadığı şey ise kitabın içeriğidir.O da, sadece o kitabı değil geçmişte okuduğu çoğu kitabın içeriğini hiç hatırlamadığını böyle fark etmeye başlar…‘’Kitapların firari içeriği, ışığın bir camdan geçmesi gibi, gibi zihnimizin ruhumuzun içinden geçip gidiyor’’ diye hayıflanıyor yazısında Collins.   

Bilgisayar bilimci ve yazar Paul Graham ise, blogundaki bir yazısında, Villehardouin'in Dördüncü Haçlı Seferini anlatan tarih klasiğini 2-3 kez okuduğunu ancak kendisine kitapta anlatılanları yazması istense vereceği bilgilerin 1 sayfayı bile geçemeyeceğini itiraf ediyor.

İngiliz yazar C.D. Rose da Electric Literature’deki bir yazısında, çocukken ilk kütüphane deneyiminde okuyup muazzam derecede etkilendiği bir kitabın izini sürüşünü anlatıyor. Kitabın kapağının kırmızı olduğunu hatırlıyor. Öyküdeki bazı sahneleri hatırlıyor. Ama ne öykünün kendisi, ne karakterlerin ismi, ne kitabın adı ve ne de yazarın kimliği hakkında hiçbir şey hatırlamıyor.  

Elbette bu sorunun insan beyninin işleme sistemine ve hafıza kapasitesine bakan bir yönü var. Üstelik daha kadim çağlarda bunun 'kehaneti'nde bulunan da olmuş.

Sokrates, genç aristokrat Phaedrus ile sohbetinde, Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth’un alfabeyi icat etmesiyle ilgili bir kıssa anlatır. Plato’nun, ‘Diyaloglar’ında kaydedilen bu sohbette aktarılan kıssaya göre, Firavun Thamus, Tanrı Thoth’a icadından dolayı çıkışır; ‘’Senin bu keşfin, hafızalarını artık kullanmayacakları için öğrencilerin unutmasını netice verecek. Artık, harici bir takım sembollere bağlı olacaklar, anımsamayacaklar’’. 

Sözlü geleneğin sıkı bir savunucusu olan Sokrates ve Plato’nun, iddialarını desteklemek için aktardıkları bu kıssayı, binlerce yıl sonra bilmemizin biricik sebebinin ‘yazıya dökülmüş’ olması elbette ironik. Ama türümüzün hafıza kültüründe tarih boyunca pey der pey bir erozyon yaşadığı da bir gerçek. Tarih boyunca bazı öyküler, bazı bilgiler de sözlü gelenekle binlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılabildi. Çağımızda ise, bırakın 10 yıl öncesini, bırakın geçen ayı, geçen hafta hararetle konuştuklarımızı, okuduklarımızı, duyduklarımızı unutan bir türe dönüştük.  

İnternet ile birlikte farklı bir boyut yaşadığımız da gerçek. İnternet, bir çoğumuz için beynimizin ‘harici diski’ haline gelmiş durumda. Gerçi, Wired dergisinden Clive Thompson gibi bunun yararlarına inananlar da var. Thompson silikon hafızanın unutma sorununun aşılmasında çok önemli rol oynayacağına ve ‘tefekküre’ büyük bir imkan yaratacağına inanıyor. Bu düşüncedekiler, sadece alfabenin icadında değil, matbaanın icadı döneminde de benzeri bir tartışmanın yükseldiğini hatırlatıyorlar.

İnternetin genel olarak hafıza kültürümüzü, düşünce yöntemlerimizi nasıl şekillendirmekte olduğunu henüz bilmiyoruz ama kitaplarda okuduklarını unutma sorununun farkına varan her okurun yüzleşmek zorunda olduğu yakıcı soruyu biliyoruz: 

Madem kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye hala kitap okumalıyız? 

Hepimizin, keyiften, bir konu veya kişiyi daha yakından tanımaya uzanan farklı okuma gerekçeleri olabilir. Özellikle roman veya edebiyat okumaları için ‘keyif’ ve ‘haz’ açıklaması bir yere kadar iş görebilir. Ama denemeler, araştırma kitapları, bilimsel kitaplar, biyografiler, tarih kitapları ve benzeri kurgu-dışı kitapları okumak çoğu zaman ‘zahmet’, ‘emek’, ‘okuma iradesi’ isteyen bir iş.

Kitap okumak elbette en önemli bilgilenme araçlarından biridir ama kitap okumanın en öncelikli amacı da malumatfuruşluk yapmak için ‘bilgi istiflemek’ değildir. Öyle olsaydı, İngilizce gibi engin bir okuma evreninde yaşıyorsanız sadece Wikipedia okumak veya maalesef günümüz Türkçesi gibi bilgi üretimi açısından son derece kısırlaşmış bir evrende yaşıyorsanız Twitter’da Tweet zincirleri okumak yeterdi. (Bu arada, çok kapsamlı konuları bile ortalama 10 cümlede anlatan bu Twitter serilerinin ‘bilgi seli’ olarak adlandırılması bile Türkçe bilgi evreninin günümüzdeki kuraklığı hakkında bir alarm belki de). 

Sığ ve basit okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir… 

İnsanda başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri, arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere, yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında, tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı.

Son 200 yılda ne oldu da insan türünün empati dairesi genişlemeye başladı? 

Biyoetik profesörü ve ahlak filozofu Peter Singer’ın ‘Genişleyen Daire’ kitabında bu soruya bulduğu en önemli yanıt, 'edebiyatın kitleselleşmesi'dir.

Gazeteci Janan Ganesh de, Financial Times gazetesinde, Martin Amis’in 1989 tarihli romanı London Fields’in, 2018 tarihli aynı adlı film uyarlamasının, kitabın etkileyiciliğinden ve görkeminden neden çok uzak olduğunu sorguladığı yazısında, buna dikkat çekiyor. Bu aslında film uyarlaması yapılan bir çok büyük romanın maruz kaldığı genel bir sorun. Ganesh, romanın yazarı Martin Amis’in The Guardian gazetesine bir röportajında sarf ettiği "film gözle görüleni roman ise insanın iç dünyasını yansıtır’’ sözünü aktararak devam ediyor; "Kitap bize karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini yansıtır; film ise ne yaptıklarını…’’. Hiçbir film, karakterlerin iç dünyasını 200 bin kelimelik bir roman kadar yansıtamaz. 

18’nci yüzyılda doğan ‘roman’, önceki çağlarda azizlerin, kralların, asillerin yaşam ve kahramanlıklarıyla sınırlı öykücülüğü, sıradaki insanın öykülerine doğru geri dönülmez şekilde genişletti. Bu da dar yaşam çevremizin dışında kalan sıradan insanlara da empatiyi büyüttü. Örneğin, kadın erkek eşitliği fikrinin yaygınlaşmasında ve buna erkek desteğinde tarihi eşiğin aşılmasında, kadın kahramanların tahammül edilemez görücü evlilikleri, hane içi şiddeti veya olağanüstü tutkulu gizli aşklarını anlatan romanların rolüne dikkat çekiliyor. 18’nci yüzyılın en önemli romanı kabul edilen Rousseau’nun Julie romanı, okuyan herkeste büyük bir duygusal çalkalanmaya neden olacaktı. Bir çok erkek okur, Rousseau’ya gönderdikleri mektuplarda, kadın kahramanın öyküsünün onları nasıl gözyaşlarına boğduğunu itiraf edeceklerdi. 

İnsan uygarlığının güncel krizlerine rağmen tarihsel olarak sürekli iyi yönde geliştiğini savunan ilericilik akımının sözcülerinden bir olan Harvard Üniversitesi psikoloji profesörü Steven Pinker da, ‘İnsan Doğasının İyi Melekeleri’ kitabında iddiayı Singer’ın bıraktığı yerden alarak daha da açıyor. Ona göre okumak bir ‘açı edinme teknolojisidir’. Bir başkasının düşünceleri beynimizin içine girdiğinde, dünyaya o insanın perspektifinden de bakabilme olanağı kazanıyoruz. Film izlerken olduğu gibi karaktere dışarıdan bir gözlemle bulunmakla yetinmiyor, onun zihin dünyasının içine girerek, kitap bitene kadar, o oluyoruzFarklı insanların açılarından bakmayı deneyimledikçe de her şeye sadece kendi tek dar açısından bakan bir insan olmaktan çıkıyoruz. Başka kişilerin de bizimkiyle aynı olmasa da tıpkı bizim gibi ‘birinci tekil’ ve ‘şimdiki zaman’ sahibi bir bilinç evrenine ve zihinsel varlığa sahip olduğunun farkındalığına eriyoruz.

Varoluşunu, ötekine düşmanlık üzerine kurmuş kitle hareketlerinin, mutaassıp örgütlerin, üyelerini, kitaplardan, en azından ideolojik çizgide olmayan kitaplardan ve hele hele romanlardan sıkı sıkıya koruma çabasının, okurluğu sürekli aşağılamasının nedeni budur. Ancak ‘dar görüşlü’ biri, ona sunulan ‘herkes bize düşman; biz herkesten özeliz’ bağnazlığını kabullenir.  

İyi bir roman, ilk sayfasından itibaren bizi, ‘kendi realitemizden’ çıkararak olasılıklar dünyasında yolculuğa çıkarır. Son sayfada artık aynı kişi olmayız. Bu yüzden de, bir romanın olay özetini okuyarak, kitabı okuduğunu sanmak büyük cehalettir. 

Kitap okumak içsel bir yolculuk olduğu için, iki ayrı okurun aynı kitapta çıkacağı yolculuk da aynı olmayacaktır. Ve yine, kitabı okurken zihinsel ve ruhsal olarak bulunduğumuz düzey, o kitaptan o anki yararlanma ölçümüzü belirler. Tıpkı, kitabı okuduğumuz mekanlardan, okurkenki ruh halimize kadar yığınla etkinin o kitabın bizi değiştirme kapasitesini belirlemesi gibi...

Bir kitabı ikinci kez okuduğumuzda ilkinden farklı, yepyeni bir ruhsal ve zihinsel deneyim yaşamamızın nedeni de budur. Hatta bir çok düşünür ve edebiyatçı, bu nedenle klasiklerin ve iyi kitapların birden fazla kez okunması gerektiğini savunur. Nabokov gibi bu konuya fazlasıyla önem verenlere göre ise ‘okur diye bir şey yoktur’. Nabokov, üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan ‘Edebiyat Dersleri’nde, ‘kitap okuru’ tabirini çok nadiren ve çok gevşek bir anlamda kullandığına vurgu yapar ekler; ‘’Kimse bir kitabı okuyamaz. Ancak sadece yeniden okuyabilir. Gerçek kitap okuru o kitabı yeniden okuyandır’’. 

İyi bir kitap bizi, ‘okurken’ yaşadığımız zihinsel ve ruhsal deneyim ile şekillendirmeye başlar. Okuduktan yıllar sonra ondan hatırlayacaklarımızla değil. Dot.com rüzgarında büyük ticari başarı yakalayan iş insanı ve yazar Seth Godin, 2007’de yayınlanan ‘The Dip’ kitabında, ‘’20 yıl önce okuduğum bir kitap hayatımı değiştirdi. Büyük Düşünmenin Büyüsü diye bir kitaptı. Bugün, kitabın içinden hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, ‘başarı’nın ne olduğuyla ilgili bakışımı değiştirdiği…’’ diye yazıyor.

Peki 'bilim' ne diyor bu sorunumuza?

Aslında bilim de edebiyatçılarla ve filozoflarla hemfikir. ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Görmek ve dinlemekten farklı olarak okumayı ancak ‘öğrenebilirsek’ yapabiliriz. Okumanın, beynimizin, görme veya dinleme ile aktive olan bölgelerinden farklı bölgelerini aktive etmesinin nedenlerinden biridir bu. 

İnsan beyni, biyolojik olarak ‘olmuş bitmiş’ sabit bir organ değil. Yetişkinliğe ulaşınca, beynimizdeki 100 milyar nöron, artık olmaları gereken bağlantı düzeyine ulaşıp aynı düzende çalışmaya başlamış hale gelmiş olmuyor. Aksine sinir hücrelerimiz her an eski elektrik bağlantılarını kesip yeni bağlantılar kurmaya devam eder. Nöron ilmeklerinden oluşan zihni kilimimiz sürekli yeni desenler kazanır. Derinlikli bir okumanın dokuyacağı kilim ile, hiçbir düşünme zahmeti içermeyen sığlığın dokuyacağı kilimin kalitesi de aynı olmaz. 

James Collins, büyük bir ilgi ile okuduğu ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabından hiç bir şey hatırlamamasını bir türlü hazmedemeyip, okuma – beyin ilişkileri konusundaki uzman nörolog Maryanne Wolf’un kapısını çalmaktan kendini alamadığını yazıyor yazısında.

Proust ve Mürekkep Balığı adlı kitabıyla dünyaca ünlü bir yazar da olan Wolf, rahatlatır Colllins’i… 

‘’Ben, senin, o kitabı okuduktan sonra, okumadan öncekinden farklı bir insan olduğuna inanıyorum’’ der Wolf. İnsan beyninin, kişinin farkında bile olamayacağı muazzamlıkta bir depolama kapasitesi olduğuna dikkat çeker. Hafızamız bu depolardan spesifik bilgileri bulup getirmese de okuduklarımızın hepsi oradadır ve birbirleriyle kurdukları ağlarla bir şekilde bizim düşünme kapasitemiz üzerinde fonksiyon icra etmeye devam ederler. 

Collins, ‘’Yani, okuduklarımın hiçbiri israf olmadı. Zamanımı boşa harcamadım. Bunu mu diyorsun?’’ diye sorar. 

‘’Hepsi hala orada’’ der Wolf, ‘’Sen, bütün o okuduklarının özetisin’’. 


Cemal Tunçdemir

Öğretmene İlahiler

II.

Yanıyor değdiğin her yer
ve yüreğim donan ateş
– yitirdim ölümlülerin her tepkisini
ne gözyaşı, ne de bir söz…
Dokunmayın bana teselliciler
çünkü avunmak ihanettir!
Dokunmayın, ölmedi O
ölmek bitti Onun için.

*

(O kendi çiçeklerini diken
ve çağırılmadan gelen ruh)

Ebedenölmez çiçeği
Geceleyin uyanan menekşe
günebakanların Kıblesi
dalına konmuş kuşların yükselttiği resim
bir damlacık gülüşü güldamlası.

(O günışığı kadar eskiyen
ve her gün yeniden doğan ruh)

Ölüm setini aşan akarsu
yağlıboya tablosundaki dereler
akar ya deniz yerine hep bana doğru
içinde balı’cıklar yüzer
solungaçları dereotu kokusu.

(O ele geçmesin diye bin kılığa giren
ve keşfedilmeyi bekleyen ruh)

Kanaviçede koşan geyik yavrusu-
nun su içişi
ve temiz şeyler asılsın diye
çamaşır ipine atılan düğüm,
sonra güneş, serinlik ve sonsuz…

Yapraklarımın arasından esiyor çöl rüzgârları
alev alev çiçekleniyor kaktüsler
ruh titriyor ve sarsılıyor ev:
Ölmedi O ölmedi O ölmedi!

Kışlanızdaki şölen bitti mi?
Yamyamlar! Bitti mi av ziyafeti?
Artık kokusundan rahatsız olduğ’nuz
keklik artığı kemikleri…
Bir çuvala doldurup, bir çöp-arabasına döküp
çok uzak, depderin bir çukura…
Hayır, götürmeyin!
Yağmur yağıyor görmüyor musunuz?
Çamura bulanacak…
Bir lale bile yeşertmez o killi toprak
güneşe açılan bir pencere bile…
Tek başına
karıncaların akını başlar sonra, solucanların
ve çürüme…
Hayır, anneciğim!

Gelip yardım edeceğim oradan çıkmana
kimse anlamayacak,
bahçıvan odasında saklayacağım seni
çiçek tohumlarının arasında.

Mehmet Yaşin

Hüznü Avuçlarından İçiyorum Bu Şehrin

yalın sözler söylemeliyim
herkes anlamalı
önce sen anlamalısın beni.


1.

rüyalarıma gölgesi düşüyordu salkımsöğütlerinin
gecenin saçlarını okşarken rüzgar
yağmur izi bırakıyordu bedenimde
babam iki büklüm olurken hayata karşı
umutla ve kan ter içinde çıkıyordu merdivenleri.
arnavut kaldırımlı sokaklar nasıl değişmişti birden
yok olurken güzelim akasyalar
parmakuçlarımdan kayıyordu çocukluğum
ben büyüyordum.

o cumbalı ev
hıçkırıklara boğuluyordu yıkılırken
boyun büküyordu beyaz zambaklar
sultaniyegah susuyordu
arka bahçede
yol alıyordu elinde tespih
nur yüzlü haminnem dar'ül aceze kapılarına

2.

hüznü avuçlarından içiyorum bu şehrin
saçlarım beyaz kanatlı
ve sakalım.
yaşlanıyorum
kaldırımlarda ayaklarım sürtüyor gecenin sessizliğinde
ıhlamur kokmuyor sokaklar
çokça anason.
cereyanlar kesildiğinde çocuklar
saklambaç oynamıyorlar
öldürüyorlar düşlerini köşebaşlarında.
artık sevda şiirleri yazmıyor delikanlılar
intiharı seçiyorlar apartman boşluklarında.

3.

bitkin bir eylül'üm üsküdar'da
o eski çınarda parmakizlerim
yaralıyım tenhalarda
usulca ölüyor içimdeki çocuk
bense hüznü avuçlarında içiyorum bu şehrin
gitmeliyim oysa
yüreğime gömmeliyim karasevdamı.

4.

topacım nerede anne.


Ahmet Veske

Anladım ki Sabrın Kendisiydi Eyyûb

1.

ufka gerili saçlarıyla
bir anne
bir çocuk
çölün yüreğinden
kutlu topuklarıyla
kutlu zemzemler fışkırtan.

2.

aşılmaz duvarları önünde aşkın
keskin sınavlardan geçiyorum nicedir
nicedir yeryüzü altüst oluyor çünkü
kendimi sorguluyorum yitiklerimi
artık sen olsan diyorum burada
yani yanıbaşımda
tüm arınmışlığımla o vakit
bu kesik başımla
sana geldim demek istiyorum.

3.

anladım ki sabrın kendisiydi eyyûb

4.

ardındaydı sabah
yarım kalmış uykularımızın
biliyorduk.

5.

oysa
göremezdi ateşlere kurban sunulan gözlerimiz.

6.

sen gidince yetim kaldı dünya ve boynu eğik
ağladı insanlar, ağladık biz
terkedilince zamanın cehennemi yalnızlıklarına
bu acılar ülkesinde kaç mevsim geçti sensiz
kopan çığlıklara tanık ol garip ve mümin yüreklerinde.

7.

ey hacerin onuru ismail
acının ve zulmün eğittiği çocuk
kalk, at üzerindeki örtüyü
sonra bize kanın ak sayfalardaki tarihini anlat
anlat nabzımızda atan yeryüzünün tarihini.


Ahmet Veske

Sevdama Dair Son Şiir

1.

son treni de kalktı gecenin
ayrılık vurdu bizi içimizden
ve ben vakitleri kaçırdım adamakıllı
sevdayı baldıran eyledim kendime.

acıyla dolu sessiz bir depremi yaşadım
yıkılan düşlerimde çürüyen yanlarım vardı
yitik ülkenin dağınık coğrafyasında
kanlı bir yürek ve bitkin bir yüz çoğalır.

terkedildim, kıyıya vuran son dalganın vicdanına.

söyle, şimdi nasıl ağlayacağım günbatımları
bir bir ağlamayı öğret bana
kuyulara kapanmış yusuf gibiyim
sarsıla sarsıla ağlamak istiyorum.

2.

nedendir dalgalar çok uzaklara vurdu bizi
payımıza düşen hep ayrılık oldu.

dedim ya, bir gün ağlarken bulacaksın beni
belki de bir trenin köşesinde yapayalnız
kent ardımsıra koşup gelirken, sen
umutsuzca yağmurlara terkedilip gideceksin.

3.

kuşlar konar günahkar saçlarıma
omuzlarıma düşerken ağlamaklı ezgiler söylerler.
istesem de yaşamdan kaçamam ben
kentin tüm bulvarları üstüme yıkılır.

avucumun içinde bir dizi güvercin düşlerim
uçuverdiler hepsi sen gidince birden.
mümkünü yoktu bu duyguyu bastırmanın
bil ki gurbet demek gözlerin demekti.

4.

bir sevdaya kurban edilen
sevdama dair bu son şiirdir.


Ahmet Veske
Ebabil / Beyan Yayınları

Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık!

2017 yılının Şubat ayında Beyrut’ta Türkiye üzerine bir konferans veriyordum. Ünlü ve itibarlı Filistin Çalışmaları Merkezi’nde. Konuşmamın başında, çoğunu yıllardır tanıdığım kalabalık topluluğa, “Burada daha önce aynı konuda iki kez konuşmuştum. Son konuşmamdan bu yana aradan birkaç yıl geçti. Bu kez bambaşka bir konuşma içeriği dinleyeceksiniz. Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık” dedim. Durumumu ve benim konumumda olan hapiste ve dışarıdaki arkadaşlarımın durumunu Eski Yunan’daki Sisyphus efsanesine benzettim. “Bütün ömrümüz, kayayı ittire ittire tepenin zirvesine taşımakla geçti. Tam zirveye ulaşacağımız sırada, kaya yuvarlandı. Hadi baştan... Bu sefer tek fark, koca kayayı tepenin üzerine taşımak için vaktim kalmadı ve bir de mecalim” sözcükleriyle girdim konuşmama. Ama şu sözcükleri eklemeyi ihmal etmeden: “Bunca uzun mücadele yıllarının ardından, bu yaşa bu sonuçla geldiğimde, teselli bulacağım şu var, şunu rahatlıkla söyleyebilecek olmam: Hiç değilse denedim!”

Bütün yaşananlardan sonra ruh halimi özetleyen budur. Herkesin aklına gelebilen soru şu: Acaba pişman mı, kendisini kullanılmış görüyor mu? Kandırılmışlık duygusuna kapılıyor mu? Aldatılmış sayıyor mu?

Hiçbiri değil. Kısacası bir Sisyphus durumu! Ben gözünü Türkiye için mücadeleye açmış bir kuşağın mensubuyum. Dünyanın altüst olduğu, daha önce birkaç yüzyıla yayılan gelişmelerin birkaç yıl içinde yaşandığı bir dünya ortamında yol aldım. Bu hayatı yaşadığım için ne pişmanım, ne kimse tarafından kandırılmış ya da aldatılmış duygusuna kapıldım ve ne de kendimi kullanılmış olarak görüyorum.

Ama gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum. Bugün Türkiye’nin başında bulunan bazı insanlara ve en başta “Tek Adam” olarak ortaya çıkan şahsa dair yanılgılar yaşamış olduğum da bir gerçek. Bunu inkâr etmek, insanın kendisini ve herkesi aldatması demek. Benim kafamı bugün asıl kurcalayan, niçin yanılmış olduğum ve yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğine dair. Yani, niye yanıldığımın cevaplarını ve 2000’ler Türkiye’sinin ilk 10-15 yılında hiçbir konuda yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğini, mümkün olup olmayacağını içtenlikle araştırıyorum.

Şimdilik bulabildiğim cevapların bazılarını sıralayabilirim:

Mevcut iktidar mensuplarının, “derin devlet” denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim. Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim.

“Bunlar zaten böyleydiler. Sen görememişsin, aldanmışsın, kandırılmışsın, kendini kullandırmışsın” ithamında bulunanlara ki böyleleri, Kemalist-ulusalcı çevrelerde epey varlar kulak asmıyorum. Onlar, sanki bugün gelinen noktayı baştan beri görebilmişler; öyle davranıyorlar, benim gibileri ithamdan vazgeçmiyorlar. Doğru söyledikleri bir şey yok. Doğruları, durmuş bir saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi bir şey. Durmuş bir saat gibi onlar.

"Ergenekoncu-ulusalcılar bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar"
Aslında, bu “Ergenekoncu-ulusalcılar” bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar. Hatta, iktidarı Tayyip Erdoğan ile birlikte paylaşmaktalar.

Bana gelince, askeri vesayete karşı mücadele vermiş olmaktan, ülkem ve halkı için demokrasi istemekten niçin pişmanlık duyayım? Türkiye’nin Avrupa Birliği rotasında yürümesi için mücadele etmiş olmanın aldatılmışlığı, kandırılmışlığı, kullanılmışlığı olabilir mi?

Ne var ki, gelinen noktaya bakarak, “Bu kişilerle beraber olarak tekrar aynı mücadeleyi verir miydin?” diye bir soru sorulsa, büyük bir gönül rahatlığıyla “Evet!” diyemem doğrusu. En azından, 28 Şubat’ta yükseköğrenim hakkından yararlanamayan ve kamusal alanda ayrıma uğrayan başörtülülerin hakkı ve özgürlüğü için mücadele vermiş olmaktan ötürü, bunu bir demokratik hak olarak görmeye devam ettiğimden ötürü pişman değilim ama o başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını görerek, yine aynı durum ile karşılaşsak, kendimi bundan yirmi yıl önceki gibi helak edeceğimi hiç sanmıyorum. Sorulsa, “Haklarıdır!” derdim kuşkusuz ama kendimi onlar için helak etmezdim doğrusu. Doğrusu, benim gibi bir insana bunları söyletmeyi başardıkları için, durup düşünmek lazım.

Duyduğum, ne pişmanlık, ne aldatılmışlık, ne de kullanılmışlık. “Peki ne?” diye sorulursa, kısaca söyleyeceğim şu: Büyük bir hayal kırıklığı! Evet, yaşadığım çok büyük bir hayal kırıklığı, derin bir hüzün ve üzüntü. Türkiye böyle olmamalıydı...

- Siyasal İslamcıların iktidar ve güçle tanışmalarının hem Türkiye ve hem de dünya için sonuçları ne oldu?

Lord Acton’un “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” diye bir sözü vardır. Sanki bu sözü, Türkiye’deki siyasi İslamcı hareketin AKP’nin 2011’den sonraki dönemini görerek söylemiş.

Başta Tayyip Erdoğan, iktidarı “mutlak iktidar” haline dönüştürmek için büyük gayret gösterdiler ve mutlak surette bozuldular. İktidar onları öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki, onları tahlil etmek ve yargılamak için “İslamcı” sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.

Dünyanın birçok yerinde, sayısız örneği olan, yolsuzluğa, kanunsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, zulüm ve baskıyla hükmünü sürdürmekten başka çaresi kalmamış bildik iktidar modellerinin günümüz Türkiye’sinde görüleni, AKP iktidarı. Ama tabii, AKP’nin “ılımlı İslam”ı temsil ettiği algısı yaygın bulunduğu, dahası “siyasal İslam ile demokrasinin bağdaşabilirliği”nin çarpıcı örneği olarak Türkiye’deki AKP iktidarı gösterilmiş olduğu için, yol açtıkları tahribat Türkiye’nin ötesine geçmiş durumda. Türkiye’deki AKP tecrübesinin, bugün geldiği nokta itibariyle artık “ılımlı İslam”ın bir iktidar alternatifi olarak kabul edilebilirliği ve düşünülebilirliğinden söz edilebilir olmasını tasavvur edemiyorum. Aynı şekilde, “siyasal İslam ve demokrasinin bağdaşabilirliği” de artık çok şüpheli bir önerme haline gelmiş durumda.

Siyasi İslam, Tayyip Erdoğan’ın AKP’siyle birlikte, “derin devlet”e teslim oldu, “derin devlet”in eline geçerek, Türkiye örneğinde tükendi. Devlete hâkim olmadı, devlet onu ele geçirerek, bir anlamda bitirdi.

- Her şey iyi başlayıp neden fiyaskoya dönüştü?

İki yılı aşkın bir süredir bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Birkaç cümlelik cevabı olmayacak, en önemli ve en büyük soru bu. Bu soruyu, sadece biz Türkler ve Türkiye’nin insanları değil, tüm dünya soruyor ve cevabını arıyor. Şimdilik şu kadarını söyleyebilirim: Tarihimize dönüp bakmamız ve bir kez daha yeni bir bakış açısıyla ve yeniden yorumlamamız gerektiği kanısındayım. Sorunun cevabını bulmak ve doğru cevaba ulaşabilmek için.

- Bu tecrübeyle siyasal İslam iflas mı etti?

Bir özgürlükçü, demokratik, işlerliği olan bir yönetim modeli ve seçeneği olmak anlamında evet, iflas etti. Mevcut Türkiye tecrübesiyle birlikte, kesinlikle iflas etmiş olduğu hükmüne varabiliriz. Siyasal İslam’ın Türkiye’de “derin devlet”in eline geçmesiyle tükenmiş olduğunu yukarıda söylerken, bir anlamda iflas etmiş olduğunu da söylemiş oldum.


Cengiz Çandar

Güle Serenatlar Yapmak

(ARANAĞME)

Tekmesiyle şişinene iflâh olmaz katır derim
Durmadan yemin edene her sözünüz kıtır derim.

Gönül ehli hâle bakar, dili tek reçete bilmez;
İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim.

Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti,
Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim.

Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar
En öncelikli sebebim evvel – âhir hatır derim.

Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür
Amaç et ile kemikse işte sana satır derim.

Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün
Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim.

Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü
Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim…

Bahaettin Karakoç

Her Gün

Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez "neredeyim" diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her "cümle" bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş parçası söktüm içimden. Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım. Her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. Ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum. Öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursan düşersin dedim. Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım. Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim. Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde. Her gün sana içimden bir kez "sevgilim" diye seslendim. Her gün sana bir kez "zalim" diye seslendim. Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. Her gün "âh" ettim bir kere, bir kere o âh'ı geri aldım. Her gün "yol arkadaşım" dedim, kahırla kapladım sözlerimi. Her gün acını tattım. Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan. Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa.

Birhan Keskin

Yazıt

NEREYE UÇUP GİTTİ BENİM OĞLUM

Oğlum, canım ciğerim, iliği kemiklerimin, yüreğimin yüreği,
daracık avlumun serçesi, yalnızlığımın çiçeği.

Nereye uçup gitti benim oğlum? Nerelere gitti bırakıp beni?
Kuşun kafesi boş şimdi, bir damla yok su kabında.

Nasıl kapandı gözlerin de gözyaşlarımı görmez oldun?
Nasıl kaskatı kestin tulumunun içinde acılı sözlerimi duymaz oldun?


SEN UYURKEN

Sen mışıl mışıl uyurken başında nöbet tutup bütün gece
parmaklarımla okşayacaktım kıvırcık saçlarını.

Sanki hünerli bir elin kalemiyle çizilmiş biçimli kaşların
gözlerimin sığınıp dinleneceği bir kemer gibiydi.

Gün doğarken göklerin uzaklığını yansıtırdı ışıldayan gözlerin,
bense bir damla gözyaşı akıtmadım gözlerim sislenmesin diye.

Sen konuştuğunda, gül kokan dudakların çiçekler açtırırdı
kayalarla kurumuş ağaçlara, bülbüller kanatlarını çırpardı.


BİR MAYIS GÜNÜ BIRAKIP GİTTİN

Bir mayıs günü bırakıp gittin beni, seni o mayısta yitiriyorum,
o sevdiğin bahar mevsimi, yavrucuğum, çatıya çıkıp

güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya baktığında,
gözlerin sağamıyordu bir türlü susadığın o aydınlığı.

O sıcak ve yumuşak erkek sesinle kıyı boyunca serili
o çakıllar kadar sayısız neler anlatmıştın bana.

Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz söndü.


YILDIZIM, SÖNÜP GİTTİN KARANLIKTA

Yıldızım, sönüp gittin karanlıkta, var olan her şey söndü,
güneş de toplayıp olanca parıltısını kara bir ip yumağına döndü.

Kalabalıklar itip kakıyor, askerler çiğneyip geçiyorlar yanımdan,
ama bakışlarım hiç değişmiyor, gözlerimi hiç ayırmıyorum senden.

Yanağımda duyuyorum soluğundan saçılan sisli havayı;
ah, göz kamaştırıcı bir ışık parlıyor yolun sonunda.

Işığa kesmiş bir el siliyor gözümden akan yaşları;
ah yavrum, birden can evime ulaşıyor söylediğin sözler.

Bak şimdi, yeniden kalktım, dimdik ayakta durabiliyorum;
sevinç dolu bir ışık, yiğit oğlum, yerden kaldırdı beni.

Sen şimdi bayraklardan bir kefene sarıldın, artık uyu yavrum,
ben de sesini içimde taşıyarak kardeşlerine gidiyorum.


SEVECENDİN, İYİ HUYLUYDUN

Sevecendin, iyi huyluydun, sana bağışlanmıştı bütün erdemler,
rüzgârın bütün okşayışları, bahçedeki bütün şebboylar.

Ayağına tezdin, gazal gibi sekip giderdin,
kapımızdan girdiğinde, eşiğimiz altın gibi ışık saçardı.

Gençliğinle gençleşirdim, üstelik gülümserdim.
Yaşlılık hiç ürkütmezdi beni, ölüme aldırmazdım.

Ama şimdi nasıl ayakta dururum? Nereye sığınırım?
Kar altında kurumuş bir ağaç gibi tek başıma kaldım.


SEN PENCERENİN ÖNÜNDE DURDUĞUNDA

Sen pencerenin önünde durduğunda, güçlü kürek kemiklerinden
ne bahçe kapısı görünürdü, ne deniz, ne de balıkçı tekneleri.

Gölgenle dolar taşardı ev, sen öyle başmelek gibi boylu,
akşam yıldızının parıltısı kıvılcımlar saçarken kulağının dibinde.

Bütün dünyaya açılan bir kapıydı penceremiz, cennete yönelen
bir yolun başlangıcı, sevgili ışığım, bütün yıldızların çiçek açtığı.

Sen gözlerini batan günün parıltısına dikmiş dururken,
kendi odan olan bir gemiye yön veren bir dümenci gibiydin.

Akşamın ılık mavi alacakaranlığında demir alıp
birden dinginliğine götürdün beni samanyolunun.

Ama şimdi bu gemi batıp sulara gömüldü, dümeni kırıldı,
ve ben sürüklenip duruyorum denizin dibinde tek başıma.


SANA VERECEK O BENGİSUYUM OLSAYDI

Sana verecek o bengisuyum olsaydı, sana verecek
bir başka canım olsaydı da, bir an dirilebilseydin

Görmek, konuşmak, tadını çıkarabilmek için orada,
yanı başında duran ve hayat fışkıran bütün düşlediklerini

Yol boyunca alanlarda, balkonlarda, sokaklardaki o coşkuyu
saçlarına fırlatmak için çiçek toplayan o genç kızları.

On binlerce kökü ve yaprağı olan kokulu ormanım,
ben kadersiz nasıl inanırım seni böyle yitirdiğime?

Her şey gözden silindi, beni burada bırakıp gitti,
ne gözüm var görecek, ne de konuşacak ağzım şimdi.


YAVRUCUĞUM, YİTİP GİTMEDİN SEN

Yavrum, nasıl bir yazgın varmış senin, nasıl bir yıkımmış
benim yazgım ki, bağrıma bu yakıcı acıyı düşürdü?

Yavrucuğum, yitip gitmedin sen, damarlarımda yaşıyorsun.
Bütün damarlarımızda da dolaş, yavrum, her zaman diri kal.

Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan

''Bazı insanlar, insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içeride tutmak için.''

Fences 2016 Çitler


''Bazı insanlar, insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içeride tutmak için.''
Jim Bono ( Stephen McKinley Henderson )



Fences (Çitler), August Wilson'un Pulitzer ve Tony ödüllü aynı adlı oyunundan beyazperdeye uyarlanan, August Wilson'un senaristliğini yaptığı, Denzel Washington'un yönetmenliğini üstlendiği, kadrosunda: Troy Maxson rolüyle Denzel Washington, Rose Maxson rolüyle Viola Davis, Lyons rolüyle Russell Hornsby, Cory rolüyle Jovan Adepo, Gabriel rolüyle Mykelti Williamson, Jim Bono rolüyle Stephen McKinley Henderson, Raynell rolüyle Saniyya Sydney, Deputy Commissioner rolüyle Christopher Mele, Troy's Father (Troy'un Babası) rolüyle Toussaint Raphael Abessolo, Troy's Boss (Troy'un Patronu) rolüyle John W. Iwanonkiw, Evangelist Preacher (Evangelist Vaiz) rolüyle Lesley Boone ve Garbage Truck Driver (Çöp Kamyonu Sürücüsü) rolüyle Jason Silvis gibi oyuncuların yer aldığı 2016 Amerikan yapımı dram filmidir.

fences
Fences
53 yaşındaki Troy Maxson (Denzel Washington), 1950'li yılların Amerikası'nda çöp toplayıcılık yapan, eşi Rose (Viola Davis) ve oğlu Cory (Jovan Adepo) ile yaşayan Afro-Amerikalı bir adamdır. Gençliğinde iyi bir beyzbol oyuncusu olan Afro-Amerikan Troy, o yıllarda en üst seviye profesyonel beyzbolun oynandığı MLB'nin (Major League Baseball-Amerika Ulusal Beyzbol Ligi) siyahlara kapalı olması nedeniyle profesyonel olamamış, siyahlar alınmaya başladığında ise yaşından dolayı kabul edilmemiştir. Major League'de beyzbol oynamasının reddedilmesiyle beyzbol kariyerini sona erdirip, Pittsburgh'da çöpçülük yaparak hayatını devam ettiren ve maruz kaldığı ırkçılık, dışlama ve ayrımcılık sonrası bu ırk ilişkileri mücadelesinin yaşattığı hayal kırıklığını hiçbir şekilde unutamayan Troy hayata olan öfkesini sürekli sevdiklerinden çıkarmaktadır.

fences-denzel washington-stephen mckinley henderson
Fences Denzel Washington-Stephen McKinley Henderson

''Niye hep beyazlar şoför oluyor da siyahlar çöp topluyor? Benim neyim var? Ben insan değil miyim? Beyazların araba sürme yetenekleri daha mı iyiymiş? Tek istediğim iş tanımını değiştirmeleri ve kamyon sürmem için bir fırsat vermeleri.''
Troy Maxson ( Denzel Washington )

fences-denzel washington-viola davis
Fences Denzel Washington-Viola Davis

''Ölüm dediğin ne ki? Onu görmedim, onunla savaştım ben. O konuda korkum yok. Ölüm, dış köşeden gelen hızlı bir top sadece ve onlara neler yaptığımı biliyorsun. Bilirsiniz o topları, yüksekten gelirler, dıştan falsolu gelir ve tam ortasına vurmayı ayarlayabilirsen onu geldiği gibi yollayabilirsin. Ölüm benim için bundan ibaret.''
Troy Maxson ( Denzel Washington )

fences denzel washington
Fences Denzel Washington

Çocuklarını hiç önemsemeyen bir baba ve 8 yaşındayken kocasına dayanamayıp 11 çocuğunu geride bırakarak evden çekip giden bir annenin evlatlarından biri olan Troy, 1918 yılında henüz 14 yaşındayken evi terk ederek kardeşi Gabriel (Mykelti Williamson) hariç herkesle bağlarını koparan, hırsızlık yaparak geçimi sağlayan, bir gün soymak için yanına yaklaştığı adamın silah çekerek kendisini vurduğunda onu bıçaklayarak öldürüp tam 15 yıl hapis yatan, en yakın arkadaşı Bono (Stephen McKinley Henderson) ile de hapiste tanışan ve orada beyzbol oynamayı öğrenen, hırsızlık işlerinden tamamen temizlenerek hapisten çıktığında ise büyük oğlu Lyons'un annesinin, oğlunu da yanına alarak kendisini terk etmesiyle bir başına kalan ve daha sonra da Rose (Viola Davis) ile tanışan başta babası olmak üzere tüm dünyaya ölesiye kızgın, Azrail ile sürekli bir can pazar(lığı)nda, her zaman herkese ve her şeye diyecek bir lafı olan huysuz, ters bir adam.

Babasıyla ayrı dünyaların adamı olduğunu düşünen 34 yaşındaki Lyons'un (Russell Hornsby) iyi olduğu tek şey müziktir. Nasıl yaşaması gerektiğinin söylenmesinden bıkmış, kulüplerde çalarak hayatını sürdüren bir evlattır.

Troy Maxson: Ben paramı sokağa atmıyorum. Sen hızlı bir hayat istiyorsun, kulüpten kulübe gezmek o zaman başının çaresine bakmayı öğren! Beni kimseden bir şey isterken göremezsin!
Lyons: Biz farklıyız.
Troy Maxson: Ben hatalarımdan ders çıkarıp, doğrusunu öğreniyorum. Sen hala bir hiçi kovalıyorsun. Hayat sana bir şey sunmaz. Sen kendin kazanırsın.

''Beni sabahları yataktan kaldıracak bir şey yapmam lazım. Dünyanın bir parçası gibi hissetmeliyim. Kimseyi rahatsız etmiyorum. Sadece müziğime bağlı kalıyorum, çünkü farklı bir dünya bulmamın tek yolu bu. O da olmasa ne yapardım bilmiyorum.''
Lyons ( Russell Hornsby )

''Eğer beni değiştirmek istiyorsan, çocukken yanımda olmalıydın.''
Lyons ( Russell Hornsby )


Japonlarla savaşan ve kafasında metal bir tabaka ile yaşayan kardeşi Gabriel'in akli dengesinin yerinde olmadığından ve dolayısıyla o parayla ilgilenebilecek durumda olmadığından devlet tarafından eline tutuşturulan 3.000 $ ile ev alan Troy başlarındaki çatıyı da o metal tabakaya borçlu olduklarını hiç unutamaz. Gabriel akli dengesini kaybettiğinden beri şarkılar söyleyerek cehennem köpeklerini kovalayan ve St. Peter'a kapıyı açacağı zamanı söyleyen, borusuyla birlikte mahşer gününü bekleyen bir adamdır. Hayatı boyunca özgürlüğü için savaşan adamı kapalı bir yere kapatmak ne kadar doğrudur?

fences mykelti williamson
Fences Mykelti Williamson

Cory'nin iyi bir Amerikan futbolu oyuncusu olarak dikkat çekmesi, Troy'un kendi talihsizliğini aklına getirecek ve oğlunun yükselme şansına her türlü engeli çıkarmasına neden olacaktır. Çünkü onun da kendisi gibi olmasını istememektedir. Kendi hayatından apayrı bir hayat yaşayabilmesi için de elinden geleni yapacaktır.

fences viola davis
Fences Viola Davis

Cory Maxson: Niye beni hiç sevmiyorsun?
Troy Maxson: Sevmiyor muyum? Kim seni sevmem gerektiğini söyledi? Seni sevmem gerektiğini hangi kanun söylüyor?

fences-jovan adepo-denzel washington
Fences Jovan Adepo-Denzel Washington
Dünyaya açıldıklarında kimse onların elinden tutmayacak diye kaygılandığı çocukları için bir babanın kendisinin yapmış olduğu gibi çocuklarının da kendi hayatlarını kazanmalarını istemesi yanlış mıdır?

''Devir değişti, Troy. İnsanlar değişi. Dünya değişiyor ama sen bunu göremiyorsun bile.''
Rose Maxson ( Viola Davis )

Cory Maxson: Sen bu şansı elde edemedin diye, benim senden iyi olmamdan korkuyorsun, hepsi bu.
Troy Maxson: Bir hata yaptın. Sana hatanı söyleyeceğim. Topa vurmaya çalıştın ama vuramadın. Bu birinci vuruştu. Şimdi kenarda bekleyeceksin. Vuramadın işte. Anladın mı? Bu birinci vuruştu. Sakın 3 şansını da bitirme.

''Rose sizi çitlerin içinde tutmak istiyor. Sizi seviyor.''
Jim Bono ( Stephen McKinley Henderson )

18 yıllık evliliğini ve bu birliktelikte ne zaman yolunu kaybetse kendisini doğru yola sokan karısına ''birinin babası olacağım'' diyerek onu aldattığını itiraf ederek yokuş aşağı süren yaşını başını almış Troy için bunun kesinlikle yaşla bir ilgisi yoktur. Bu kadın ona farklı bir fikir, kendisiyle ilgili farklı bir bakış açısı sunmuştur. Evinden çıktığında tüm sorunlardan ve baskıdan uzaklaşabilmesini, çatıyı nasıl tamir edeceğini ve faturaları nasıl ödeyeceğini düşünmeden farklı bir adam olmasını sağlamıştır. Daha önce olmadığı gibi biri olabilmeye inandırmıştır. Onca zaman karısına ihanet edip, lanet bir kadınla fingirdeşirken bunu karısına söylemeyi aklının ucundan bile geçirmeyen adam yumurta göte geldiğinde ''bilmenin vakti gelmişti'' diyebilecek kadar aşağılık bir tavır takınırken bu konuda dürüst olduğunu savunmaktadır.


''Ailemde hiçbir şeyi yarım bırakmadığımı biliyorsun. Bütün ailem ikiye bölündü. Herkesin farklı anne babası var. İki kız kardeşim ve erkek kardeşlerim var. Onları anne babaları hakkında konuşurken göremezsin. Hepsinin anne babası farklı. Benim çocukları yarım olmayacak ama! Ve şimdi çıkmış bana ne diyorsun?''
Rose Maxson ( Viola Davis )

fences viola davis
Fences Viola Davis
1950'lerde Amerika'daki Afroamerikan sivil haklar hareketi zamanlarında ayrımcılık ve yaşam zorlukları gibi ırk ilişkileri ile mücadele ederek ailesini geçindirmeye çalışırken bir yandan da yaşantısında olan olaylara bir yol bulmaya çalışan bunu yaparken de hayattan artık tat alamadığından dert yanan bir rutinin içine sıkışıp kalmış ve ailesine bakmaktan kendisini unutmuş işçi sınıfından bu siyahi Amerikalı baba ve hayatının 18 yılını adadığı kocasına ''Ben nerede yanlış yaptım?'' Diye kendini harap eden isteklerini, duygularını, ihtiyaçlarını, hayallerini bir kenara atmış bir anne. Ve tüm bunların gölgesindeki masum çocuklar! Çocukların istisnasız 'masum' oldukları söylenir. Acaba, gerçekten de böyle midir?

''Bir erkek kendisi için doğru olanı yapmalı. Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Kalbimde bunun doğru olduğunu hissettim.''
Troy Maxson ( Denzel Washington )

''Babanın suçunu çocuğuna yükleyemezsin. Yoksa bu çocuk çok zor zamanlar yaşar.''
Rose Maxson ( Viola Davis )


''Hayatı olduğu gibi kabullenmelisin''


1985'te Fences oyununu yazan ve Pulitzer Ödülü'nü kazanan August Wilson, 2005'te ölümünden önce oyunun sinema uyarlamasını da tamamlamıştı. Bu senaryo Denzel Washington tarafından, ölümünden 11 yıl sonra sinemaya aktarıldı. 2010 yılında Broadway'de sahnelenen oyunda yine başrollerde Washington ve Davis oynamış, iki oyuncu da Tony Ödülü kazanmıştı.
1950'li yıllarda Afrikalı-Amerikalı eski bir beyzbol oyuncusunu izleyen Fences (Çitler) neredeyse tamamının evde ve evin bahçesinde geçen, uzun diyalogların olduğu yetişkinlere göre bir film. Herkes izleyemez, izlemez de zaten; oldukça garip bir havası, kasvetli bir atmosferi, aykırı bir gerilimi, inanılmaz müzikleri var. Denzel Washington ve Viola Davis her ikisi de bu filmde döktürmüşler. Özellikle Stephen Henderson'a dikkat! Yılın en iyi performanslarına tanıklık edeceğiniz, ''hayatı olduğu gibi kabullenmekle'' ilgili bir film.


Bercestelerim