Firar

Ben ne yaptım Allah’ım! 
Simsiyah bir çığlığa sardım o varlık kokusunu 
Bir çarpılışla döküverdim orta yere 

Durduk söz yığınından bir perde çekip aramıza 
Yanan yerlerime gölge düşürmek istedim 
Dayanamadım kalbimi saran alev yalımlarına 

Ben ne yaptım Allah’ım! 
Bir yudumu tada tada yutmak varken 
Dipsiz fıçıya daldım 

Fizik ve ötesine fit olmuşken cümle yüzey yüzücü 
Elma kokusuna rüzgar esintisine su sesine kanıp 
Züleyha sarhoşluğuyla bileklerimi kestim 

Herşeyken hiçbir şey, hiçbir şeyken her şey oldum 
Renk rengin esiri, cenk cengin yanak yanağa ikiziydi 
Yandım, kül oldum, alevlerle sulh oldum 

Çam filizlerinden geçtim, bulutlar arasından 
Demir filizlerinde uyudum, haddehanelerde büyüdüm 
Kaya gibiydim, dalgalarla eridim sahillerde 
Parklarda gezindim ceket altında demlendim 

Kalyon batırdım, çam devirdim, muz kabuğu attım sokağa 
Şehirlere, köylere, evlere girdim, yüz sürdüm eşiklere 
Kavgalardan çıktım, savaşlar bitirdim, bankalar batırdım 
Paralar yaktım, antenler kırdım, eşkiyayı dağa kaldırdım 
Ben ne yaptım, ben ne yaptım

Yoruldum sana geldim 
Sen olmasan ne yapardım Allah’ım! 

Göçmendim, kapına pösteki serdim 
Allah’ım 
Sen olmasan nereye giderdim 

Söz çölünde kaldım budur günahım 
Senden sana kaçıyorum Allah’ım 

Mürsel Sönmez

Karınca

Ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum
kor dantellerden bu yolu, ormanın altına
yeter ki oku onu.

Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua,
ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm
gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya;
katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya.
Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,
büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;
kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.

Kim anlayacak bu kor işaretleri?
Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.
Ovada ve dağda saklı bir mavi için
düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı,
çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgara.

Kışa girdik kıştan çıktık
ama değişmiyor insan
karınca duası diyorlar ördüğüm yola..

Birhan Keskin

Acemi

I

Gençken
Sürekli bana bakan
Güzel bir kız sanırdım dünyayı
Meğer gözleri dalmış

Seviyorum ben
Dalından koparılmış
Kaf dağındaki rüyaya benzer bu dalgınlığı
Faytonları da üstelik-yolculukları

/Akşamın bu saatinde yolculuk
Değilse
Sevgiliyi ya da ölümü bekleme telaşı
Dalında utancından kızaran elma gibidir
Aydınlık neşeli şen bir ayrılışın hatırası

Bir gün döneceğiz-
Sureta suretsiz
Bak burası Yeryüzüdür
Gece gibi ıssız bir suskunluğun imtiyazı/

Dilimde dilim dilim
Mayhoş bir meyve tadı.

Acemice-
Değiştiriyorum bu dalgınlığı
Meğer gerçekten dalmış


II /Arada/
- Ben ne zaman geldiydim
- Hatıran buradaydı

Hep buradaydım ben
Gölgem boy boylamak soy soylamak isterken
Bakışlarımdaki siyah ışık gecesi
Ölçmez asla mesafeleri

-Ne zaman geldiydim sahi
-Hiç gitmedindi

Buradaydım ben
Keşke
Gitme dinseydi

Direksiyonları dizginler gibi çekerken sürücüler
Keserken küçük kızlar makasla kirpiklerini
Su damacanalarda alabildiğine konuşkan
Bir aldanışla sahte mavi
Çiçeklerini de almış gitmiş bir kış
Kışlarını da almış gelmiş bir kız
Dalgınlığı sanki

İçimde ne kadar acemi
Korkudan ürkmüş kabarmış hamur gibi
Dağların heybeti-

Artık beyazlamadan dökülecek saçlarım
Ufukta kaynıyor
Dünyanın bütün karlı dağlarının iptali


III /Kanat Açarken/
-Acemi nerdesin sen
-...Arada...
Aralıksız ve süresiz
Bir ilk yağmur gibi

İşte söyledim
Söyledim sözde öldüm
İlk sözdeyim ben ilk sözde
Toprak ve buğur incelten nefeste

-Ne zaman uyudum ben
-Hiç uyumadın ki
Ölüm gibi katıksız bir öpüşle

Hep arada mıydın sen...
Bak yeni dünyada yetti
Çalı dibinde kara pirinç
Asla pirimiz değildi oysa
Ekini ateşe verenlerin
Kalleş ve ölçüsüz ölçü birimi inç

Haydi acemi aç kanatlarını
Ve uç alabildiğince ince sözlerinle

Gökyüzü tamamdır kanatlarından eksilenle
Asla söyleme

IV/Göç Hazırlığı/ 

-Al işte cesedini canımı ver 

Acemiydim, topladım denklerimi 
Toparladım sonra o büyük anlaşılmaz denklemi 
Aşk ölüme karşılık gelendi; toparladım büyük bir ciddiyetle cesedimi 

Camdan sırlanmış aynayı tutan 
Usul bir güz esintisi gibi kayıtsız kalbim 
Durmadan atıyordu sanki varmış gibi 
Al işte al, cesedini canımı ver 

Bir türlü bitmiyor temizliği 
Kalem yazmaya başladıktan beri 

V/Kurban/ 

Hemen alırım güzelim 
Sen bir gülüversen 
Sektirmem hiç 
Kalbim hazır müşteri 

Kağıtta değil-sarı kızıl ve siyah 
Kalemin içindedir kader 
Büyük kurbandır ismim; yeter 
Ve yakışır güzelliğime: gülü ver 

/Korkma unutmam; gülün 
Kırmızısında gizlenen acıyı/

Bir bilsen... 
Gölgesinden bile tedirgin bir yalnızım ben 
Ruhum ki uykusu derin bedenimden 
Şikayet edemeyecek kadar elemli 

İsmime bağışla beni 
Beni ismime bağışla 
Aradaki muazzam farka 
Bağışla beni beni bağışla 

VI-Keşif ve veda 

Güzelimsen keşke bilmesen 
Kaç kez dibe vurdum ben 
En az iki, üçüncüden kılpayı 
Kurtuldum bile diyemem 

/Unutmadım 
İçimdeki siyah aynada patlayan 
Gülümseyişindeki ışıltıyı/ 

Şöyle bir kurulup dünyanın kıyısına 
Dışıma çekmeliyim siyahları, hani 
Bir de mapushane çayı olsa yanında 
Söyleyeceğim son sözlerimi usulca 

Hem bak artık kazmayacağım 
Yoruldum güzelim kendime mezar 
Sizlere ince dizeler yok yazmayacağım 
Kör cahilim ben; bulduğum inciye etmeyin nazar

İşte bakın! "Rabbim ben seni bilemem 
Öylesine acemiyim, sensin kendini bende bilen" 

Son dizelerini okudunuz şiirin 
Ben Hüseyin Atlansoy nisan altmışiki 
Haydi...Allahaısmarladık 
Kalbinize bir kez olsun bakın sizin mi? 

Hüseyin Atlansoy



İkinci Şart

1.
Tanrı antiaging'e karşıdır ben de karşıyım
şiiri söz vermek diye tanımlamışım

"önce söz ver bu sözü tutmayacağına
can vermeden önceki son kucaklaşma
insan nasıl alıkoyacak bundan kendini
bir düşün bunu''

2.
banka memurelerinin yemek arasında fırsat bulup
ağladıkları günler
provizyon yaparlardı ücretsiz
iyi espri karşılığı sıcak yemek, akmayan çatı
türk ticaret bankasında bulunmak iyidir
paran vardır ve türksündür
ikisi de o sıralar işe yarar şeylerdir

3.
o kadar gençsin ki, ölmen üzecek melekleri
sıkıcı bir tarih projesi olarak devam edecek her şey
o kadar şairsin ki, ölürsen trenler çalışmayacak
ertesi sabahın güneşi isteksizce parlayacak şehrin
üstünde, sevgilin
bekaret yemini edecek, baban mendilini sıkacak arka
bahçede
o kadar sensin ki,
sessizce düşünürken
"gemide isyan!''diye bağıracak birisi; kesin bağırır
sadece baban yapar kesin yapar dediğin şeyi
ama ölmemişsin ve yerine ölen için emaneten
efendi bir adam karakteri edineceksin

4.
sevgilin sana güvenip sarışın olmuş
bir erkek bir kız, bir ev bir araba

5.
"ben meleğe inanırım'' şarkısının tam sırasıdır
"inanmazsınız!''
omuzdan kavrar bir el, sakince razı olduğunuz sonu
değiştirir
kurgu sanatı böyle bir şey midir?
henry ford fabrikalarında herkese bir araba iki kaza üretilir.

Osman Konuk

Yağmur

Vâreden’in adıyla insanlığa inen Nûr
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır âb-ı hayat
En müstesna doğuşa hâmiledir kâinat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir ân düştü
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin

Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtâbını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü âvâredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden
Ulaşır intizârın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükûtu yâr, sevinci dualar kadar derin

Çâresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezîr yaşadım ki, yaşanmamış, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira’dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahının hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücellâ çehreni izleseydim ebedî
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklâl boşluğunda arılan nâdân düştü

Dolaşan ben olsaydım Sâve1 nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedî aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyyâ bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zâlime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü

Bâdiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebvâ’da esen rüzgâr
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firâkınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlamış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madenî arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayalî
Hazîndir ki, dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenîn
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyrâ’yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekânın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahimin, efgânımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasına heyhat, sû-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz’ân düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazân düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Nurullah Genç

Mevlâna Yusuf Ninnisi


Adına diyorlar
''Hoşgeldin bebek"

Bir göl uykusu gözlerinde
Melekler geçiyor sularından gülümseyerek
Melekler ninnilerle, ilahilerle, çiçeklerle
Hayy diyorlar ya hû! Hayy ya
Göğsünden uçuşan kuşlara bakıp bakıp
Sen de gülüyorsun içindeki Allah 'a
Bir gülsün oğul, lahuti kokum, ipekten rüyâ:

"Gül olanın aslı güldür
Peygamberin nesli güldür
Girdim şahın bahçesine
Cümlesi güldür, gül..."

Ruhumun kapılarında bahar-- gül mevsimi
Ruhumun kapılarında yağmur-- sonsuzluğa değin
Bir şiir gibi pencerenin önünde serçeler, söğütler, iğde ağaçları
Bir şiir gibisin teninde cennet kokusu
Yusuf desem şehlâ: gözlerle güzelliğe bakıyorlar
Kırk Kızlar Türbesi 'ne gidip dua ediyorlar
Mevlâna desem sevgiyi anlıyorlar - yürekteki gizli niyeti
Gök çocuğum benim, tecelliğim, rabbimin güzel emaneti.

"Asmasında gül dalları
Kovanında gül balları
Ağacında gül halleri
Selvi çınarı güldür, gül... "

Nasıl sevinç bu Allah'ım, ibadet hışırtısı sanki
Toprakta aşkın çiğ sesi, göveren ışıltısı mayısın
Rüzgar eser, dağlarda sadece kar izi var - yürür bahar
Her şey kıpır kıpır, artık evimiz-barkımız çiçek tarlası
Gecelerde ve gündüzlerde bir türküdür doğuşun - söylenir
Öpüldükçe kalbimin ceylan gözlü sevdası
Sevdiğim sürmelim ırmak çocuğum benim

''Gülden terazi yaparlar
Gül ile gülü tartarlar
Gül alırlar, gül satarlar
Çarşı pazarı güldür, gül..."

İsmail Karakurt





Âdem’in Yalnızlığı

Yedi Gece

Birinci Gece

I.

Ve ilk ayet indi.
Ve gece Allah’ın katındadır artık.
Ve taşlar
Ejderhanın ağzından dökülerek Kurdular şehri.
Karanlık insanın karanlığından öteydi.
Lavların ve duanın bilgisi
Açtı sokakları Ve binyılların acısı ve isteği Yaşanır oldu.
Çocukların uzayından söz ettim ona
Çocuklukta Allah’a ait olan yüzlerin
Nasıl karıştığından.
Hepimiz bir yüz oluştururuz kardeşlerimiz
Ve arkadaşlarımızla
Buna Allah ve melekler dahildir.
Çocukluğun uzayı
Sokaklarını şehrin
Sadece tanıdık kılmaz
Aşka yaklaştırır.
Benim 1001 gecem
Onun yüzü ve sonsuzluk arasında
Gidip gelirken
Kelimelerin olmadı sadece.
Daha bin’e çok var dedi o
Bu yüzden giderken
Sonsuzluğun benden aldığı
Bakışı tekrarladı.
Dünyadaydık Bir avlunun
Güllerin kıyısında.
Bahçede bir kaplan gördüm
Bütün gece uyutmadı beni o kaplan
Dedi biri.
Ağaçların gövdelerinden tırmanan bir ruh
Burçları geçerek gösterdi bana
Çizgileri karışmış yine.

II.

Ve ilk ayet indi.
O gece olacak ve Tanrı’ya armağan Edilecek olan yarım bırakıldı.
Çünkü kadınlar dua etmediler bizim için
Çünkü ruh çırılçıplaktı.
İnsandan kuvvetlisi yok dedi yıkılmış Bir adam.
Geçmişe açılmış bir gökyüzünün Üzerinden bakarak.
Ne zalimler, ne mazlumlar. Kadir gecesinde.
Ve ilk ayet indi Ve şehir uyandı
Ve şehir daha çok Daha çok açıldı
Ve göğsünün içinde çarpan kalp
Çocukluğumuzun uzayında benden alınan belki.
O kalp

III.

İlk ayet inerken
Aramızda durmakla
Senden çıkıp bana duyurmakla varlığını
Bölünmüş uzamı tamamladı.
ilk ayet inerken Emri duydum Ve sesleri
Aynı gökyüzünü paylaşmakla sınırlanmayan isteği.
Onların nasıl öleceklerine iyi bakın Dedi biri.
Kendi ölümünü çoktan kabullenmiş Uzayan dilleri
Ve geçmişin günahlarıyla Şehrin siyahlığına eklenen.
Ve sen
Kaya diplerinden akan suların Sırrını açtın bana.
Tıpkı o kalbi o göğüsten çıkarıp Bana verdiğin gibi.

İkinci Gece

I.

Duasını yürürken eden bir kadın
Her yolu Tanrı’ya kavuşturuyor.
Ve bir adam
İnsandan kavimi yok varlıkların diyor
Çökmüş omuzları Ve bitmiş hayatıyla.
Çın diyor bir demir Başka seslere karışıyor.
Çok önce erkeklerin dünyasını ayıran duvarlar
Acıda birleşince
Gökyüzü açılmış önlerinde.
O gökyüzü ki özlenenden fazla
Ama özlenen olmamış gerçekten.
Sana bakarken çocukluğun uzamını hatırladım.
Çocukluğun kendine ait uzayında Yüzümüz Tanrı’ya aittir.
Bu yüzden arkadaşlarımız Birlikte büyüdüğümüz kardeşler
Benzeriz birbirimize Ve o biri hep taşınır bizde.
Öyle oldu
Senin yüzün biriken her şeyi açıkladı.
Ataların izlerini
Çocukluk oyunlarının doğmuş
Doğmamış tüm acılarını iştahını Toparladı.
Şehri kuran taşların siyahlığını anlattın sen
Ateşini şehrin bir ejderhanın yaktığını.
Bir soluk
Ejderha
Siyah taşlar
Hepsi senden başladı.
Ve yeraltında sular
Müslümanlığın kırk günü
Ve gecesi kadir olan insanların
Hepsi hepsi avuçlarını açtı
Ve Allah’a yürüdü.
Sonra süpürdüler avluyu
Kürtçe konuştular Duaları Kürtçe sürdü.
Bir kadın mahcubiyetle
Kollarımın cehenneminden söz etti ‘bendeki siyah örtüyü al’ dedi
Al bendeki siyah örtüyü Yanma sen…

Bejan Matur

Yeniden Doğuş

Ağır, yorgun titreyişiyle 
bir başka yitik alevin, 
yavaşça çözülüp yok oluşuyla 
artık uzak aşkımın 
(gene de kanatlandırmıştı beni 
dünya üzerinde yükselmem için 
ve pek çok tatlı ve gizli şey 
söylemişti kulağıma, 
yo, daha derine, yaşayan yüreğime, 
tatlı, heyecanlı şeyler, 
kimsenin asla bilmeyeceği, 
bir daha asla söze dökemeyeceğim), 
bütün düşlerimin amansız çözülüşüyle, 
ölüşüyle başka bir yanılsamanın; 
geri döner ruhuma tekdüze ritmi bir zamanların, 
korkunç, hep aynı yaşam 
ve saldırısı yararsız düşüncelerin, 
bitimsiz külrengi arzulayışım 
ortasında dünya gösterisinin, 
hep aynı 
ama öyle gizemli ve korkunç ki 
sevinçleri ve acılarıyla, 
gözlerini yumdurup içine döndürür insanı, 
ani bir uğultuyla sanki 
beyinde yankılanan. 
   Ama böylesine boş ve hüzünlü yaşamda, 
çok önceleri dağılmışken o güzel, sakin hayal, 
yeniden yakalar beni kimi zaman, 
vahşice sökün ederek, 
arzulu kıvranışlar, 
delice boğuntular, 
yakıcı, birden 
açılan eski yaralar gibi 
şiddetli bir çarpışla, 
kesik ve öfkeli kanatları 
büyük bir düşün, yaşadığım 
ne olduğunu
tam anlamadan. 
   Arzulayış bütün kadınları, sokaktan geçen, 
bir yüzü, güzel bir bedeni, 
tensel bir ateş kanımda uğuldayan. 
   Dalgın, izlerim geçen kadınları 
ve her defasında bıraktığımı sanırım 
yolları üzerine, 
öylesine ılık ve güzel kokan, 
parçalanmış etim ve kanımdan canlı bir özlemi. 
   Hepsi geçiverir yanımdan ve sonra, 
yitip giderler sonsuza dek. 
   Kıskanışım görkemli aşk intiharlarını, 
son çılgın sarılmanın kanla kaplandığı, 
göz alıcı, kırmızı 
ve kana bulandığı yastıklar ve tabancanın 
ve her şeyin sanki yüceldiği, 
sarsılıp uğultuyla 
ve kararsız gözlerin öldüğü 
gözlerinde o kaygısız yüzün, şimdiden soğumakta olan, 
ağız umutsuzca 
o ağzı ararken, hâlâ taptığı. 
   Delice arzum kahramanca bir eylem için: 
Dünyanın üzerine yükselip onunla 
içime kapanabileyim, mağrur, 
en azından hareketlerimle yatışısın,
utkulu bir anda, 
o ateş, yüreğimi boğan 
ve sustuğunda benim için daha korkunç olan. 
   Benliğimi saran yüceliş karşısında her büyük eserin, 
her engin ve dev gösterinin, 
büyük bir istasyon karşısında, 
üzerinde denize uzanan bir rıhtımın, 
çok büyük gemilerin arasında 
ve belirgin gücü arasında bucurgatların, 
uğultuların, antenlerin, 
sonsuzluğa uzanan. 
   Ama bu zavallı, sancılı alevlerin ardından,
şiddetli kıskançlıkların ve aşk özlemlerinin, 
utkulu yücelmelerin ardından, 
çaresiz, her zaman, 
bir darbe gibi, olanca gücümü tüketen, 
ama korkunç bir acıyla 
beni ürperten; 
içimi yakıp yüreğimi sızlatır 
ani bilinci içimdeki illetin, 
bilinci ruhumdaki çaresizliğin, 
korkunç çaresizliğin, 
özü bezginlik ve bıkkınlık, 
ödlekçe acizlik 
ve umutsuzluk olan.
   Ve bazen ani bir düşünceyle bu dehşet çöker üzerime, 
ünlü bir kitapla,
yüceltirken kendimi yüce ruhunda 
bir şairin, 
o zaman birden ruhumu parçalar 
yüreğimi boğar 
her güzel meltem, 
buz keser içimdeki her alev 
ve ben pek yüce bir anda, çevreme bakarım, 
artık kanım çekilip damarlarımda, 
alev alev yanaklarımla solgun, 
gözyaşıyla yüklü hissederek kendimi, 
dayak yemiş bir çocuk gibi, 
ama büyük bir yalnızlık içinde, 
beni sessiz kılıp her isyanıma ket vuran, 
bir sancının uyuşukluğuyla sanki, 
dinsel bir durgunluğun, 
dile gelmez acıyla yüklü, 
acımasızca ruhumu ezen, 
ama derin bir sessizlik içinde. 
   Ama sonra hemen kalkarım ve bedenim kıvranır, 
ürperir, sarsılarak 
dizginsiz hareketlerle 
ve büyük haykırışlar dolar boğazıma,
göğsümü sarsar parçalarcasına,
sakınımsız ve acı çekerim 
korkunç acı çekerim, 
umudum olmadan, 
yiterek engin yıkımımda. 
   Ve intihar düşüncesi de, 
geçmişte bana gülümseyen, 
kaldıramaz artık o taşı yüreğimden, 
acı çekerim, korkunç acılar. 
   Sonra, daha tedirgin ve alçalmış, 
acı çekerek, 
uğultulu bir dinginlikle, 
eski tekdüze ritmime dönerim, 
korkunç hayata, hep aynı olan 
ve eziciliğine yararsız düşüncelerin, 
bitmek bilmez külrengi yanıp tutuşmalarıma, 
artık hiçbir şey görmeden, hiçbir şey duymadan, 
umutsuz yankısı dışında 
büyük yıkımımın. 
   Ve yollarda dolaşırım,
sessizce, 
yalnız 
ve artık hiçbir şey sarsmaz beni 
ve soğukluğumu duyarım ama hiç yararı olmaz 
çünkü yüreğimdeki tek şey özlemdir 
yitirdiklerime duyduğum, 
ruhumdaki çaresizlik yüzünden, 
korkunç çaresizlik, özü bezginlik ve bıkkınlık 
ve umutsuzluk olan. 
   Ve böyle dönerim seyretmeye dünya gösterisini, 
hep ama hep aynı gösteri.
   Yaşam, korkunç yaşam, 
sen ki yakıcı bir acıyla sarsardın beni 
ve altüst ederdin yüreğimde 
kanımın her damlasını, 
dile gelmez bir dolulukla, 
sen ki rengimi değiştirirdin, sesimi, hatta hareketlerimi 
her hafif belirişinde 
derin gözlerinin, 
koyu, karanlık,
dalgın 
solgun hüzünlü yüzde 
altında küçük sarı bulutun, 
bedeni gibi narin, 
uçucu yumuşak saçların: 
Yaşam, düşsel yaşam 
niçin söndün 
böyle yüreğimde? 

[17 Ağustos 1927]

Cesare Pevese
Çeviri: Kemal Atakay

Bir ağlama duvarı bu

anılar gömülüdür zaten ben bir daha gömerim
çocuk olmuşum, hasta olmuşum, deniz olmuşum
yalnız bir sincabım belki
gömdüğü cevizlerine küsen

Ahmet Murat


Azgın fırtınalar denizlerde,
Şehirlerde ışıktan dalgalar
Bekleşen kadınlar geceleri,
Rüzgâr gibi kızlar, küskün çocuklar.

İnsanlar! Şeytanın sütkardeşi!
Bazı bazı sizleri de gördüm uzaktan;
O zaman sövmek geldi içimden
Ayıptır söylemesi…

Cahit Külebi


kalbi kırık bir beyazlık, küs bir çocuğun büzülen alt
dudağı, açmadan önce solmayı öğrenmiş bir çiçeğin
uykusuz sancısı, yeni çağların merhametli ve cömert
hayalcisi, hayatın kalbinde oturan vefa çiçeği, sanki
üzgün bir gül yaprağı, ruhunda bayram sevinçleri
taşıyan, sevdiklerini sevgisiyle yaşatmaya çalışan

Engin Turgut


Şair, dünya sana küsmüş diyorlar
Enlemleri, boy lamları birbirine karıştırdığın için
Bizimle uzlaşmadı, diye bağırıyor dini bütün olanlar
Sonun kötüye varacak, bildiririm…

Ahmet Erhan


sonra bir yanlışlık oldu küstüm kendime
tesellisiz bir sabırla boşlukları biriktirdim
evvel zaman önceydi…
yılan gibi kaygandı mutluluk
elimizden bir anda yitip gitti

Eren Aysan


tavanı kırmızı, duvarları beyaz badanalı
bir odada bir arada bir ara olmalıyız, hatırladınız
bıçak sapı gibi gülümsememe de izin vermelisiniz
– babam bana küstü, döv onu babaanne

Küçük İskender


Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum
Ne kimseye küskün ne de dargınım
Bir ahu gözlüye candan vurgunum
Garip gönlüm kapısında kul gibi

Neşet Ertaş


küsecek kadar sevmeli insan birini
o gelince küsmeli: nerdeydin bunca zaman
niye sevmedin beni, küsecek kimsem yoktu
demeli o varken de kimseye küsmemeli

Haydar Ergülen


Ne zamandır kurumuştu çiçekleri şiirlerin

taş duvar demir kapı bedeli ödenmiş acı
hangimiz hangimizden alacaklı
pencerede yağmur içimde dağlar ve gökyüzü
nefret ve hüzün
yalnızlık
barışığım hepinizle küsüm kiminizle

( Denizin sesi yüzlerinde kalkıp yürüdüler)

Refik Durbaş


bu gece susmaya gelsem sana

sıcak bir düşün terine
ayaz yedim bütün gün
bana şarap versen
kırmızı pembe beyaz
içimde küskün bir çocuk var
usulca örtsen üstümü gözlerinle

Zeynep Uzunbay


Dünya böyle gidiyorsa
Elbet bir nedeni var
Ben sana küstüm küserek.

Behçet Necatigil


sûr’um. susuyorum, kavmimin incinen gözüyle
bakıyorum burçlardan çöle. kaab uzak, hırka
küs..hüseyin ki artık kalbimizde süs!

Metin Kaygalak


Yaşanacak hayat,
Şiirden uzun,
Kavgalar şiirden zorlu,
Ve gözyaşı,
Şiirden çok daha parlak
Olduktan sonra,
Odalardaki hüzünlü suskunluk,
Küstürmesin seni çocukluğuna.

Melisa Gürpınar


Küsmüş göğüne besbelli
Geleceği göremediğinden
Taşıyor oysa hüzünlü bitişinde
Doğuşunu yeniden

Metin Altıok


Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde
hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor
güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken.

Yannis Ritsos


Saatlerin yağmaladığı taze ömrüm,
Saklandığı şapkaya küskündür tavşan
Elimde değil diyorum, bu yaşamaktır
Söz alıp ayağa kalktığımda dağılıyor meydan

Gökhan Ergür


Gidersen sana da kırılacak, kal,
– Gönlüm ki, böyle her gidene küstü –
Ve deme “buradan bir akşam üstü
Giderken ardımda hıçkırarak, kal!

Hamit Macit Selekler


nice nehirler akmakta bahçeme
nice köprüler kurulmakta sözsüz
kim indi kuyuma, kim(in) di bilir misin
kûy-i yâre bırakıp giden kalbini
çürümüş yazlardan geçerek
son yaprakları son aşkları son hüzünleri
bırakarak ıssız yolculuğuna çıkan,kim
başkasına sığ kendisine derin bu mevsimde
serkeş akşamlara küskün yollara yoldaş

Mehmet Solak  


sen kimseye küsmezsin bilirim, gözlerin de
yaprak hırsızı güz: anılar düştükçe göz
dolar, yaz gelmeden temizlemek gerekir
gözleri yoksa küskünlük de gözyaşıyla kirlenir

Haydar Ergülen


onları
bakır bakraçlıları kıyısına küsmüş denizleri
hadi söyleyelim onları
hiçbiri değil sözümüzün muhatabı
seken taşın kara bahtlıları

Kenan Çağan


Ey sen!
Düzene düşüp aşka küsünce
Oyuncaklarını toplayıp giden çocuk…
Hala eski aklında mısın?
En sevdiğin turuncu trenin
Bende kaldı…
Farkında mısın?

Esra Güzelipek


Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu yol bulduk sana geldik
Ne getirdin deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur
Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu

Mevlana İdris Zengin


Semih’le küsüşünce yaşamın bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlık berbat bir şey, kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş. Sarıldı bana.

‘‘Özlemişim lan seni,’’ dedi. ‘‘Küçük faşo, gir içeri.’’

Emrah Serbes / Üst Kattaki Terörist


bilirim herkesin bir şiiri vardır bir de umudu
hangi iklimin kırılgan ağacıyım ben
küskünüm, güz acısı çekiyorum işte
söyle be ustam
yerim neresi bu çıkarcı dünyada
alıp başımı nerelere gideyim

Bak ustam
gözlerim ıslak, hüzün akıyor yüzümden
küskünüm, yaşam ağrısı çekiyorum
kederimle boğuşmaktayım sancılar girdabında
...
yaşama yaslanmak için
şiirin burçlarına tutunmak yetmiyor ustam
al götür beni buralardan o uzak diyarlara…

Nuri Can


alınganlık, ah, bilmezsin, küsmem de küsülecek
zamanda, n’eyleyim varlığın yokluğundan tenha
senden başka küsülecek kimse mi bıraktın bana
bir ben kaldım bir de bıraktığın küskünlük tenha

Haydar Ergülen


Sana benzemiyorum
Hiç benzetmeye çalışma
Ya olduğum gibi sev,
Ya küs bir daha barışma

Sezen Aksu


Ah, İstanbul’un gözleri senin gözlerine nasıl da benziyor ışıltılı
Gözlerin arkadaş ve sevgili, gözlerin gurbet gibi bakıyor
Gözlerin susmanın bulutlarını taşıyor ve masum yazlar
Sen incecik bir yağmur olmalısın ovaların kalbine iyi gelen
Küsmesin gözlerindeki martı, gözlerini al da gel adalara kaçalım

Engin Turgut


Hey Çamlıca mehtâbı ne olmuş sana öyle?.. 
Küskün duruyorsun. 
Bir şey kuruyorsun. 
Seyrinle ıyan et bana, ilhâm 
ile söyle: 
Aksetmede âlâm-ı vatandan mı bu halet?.. 
 
Abdülhak Hamit Tarhan


Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl…
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

Mehmet Akif Ersoy


Neden küstün bilir hep cürmün inkâr eylemez âşık
Sebep bu infiale naleî bî ihtiyarımdır

Salın ey nahli nâzım gel nolur bir kerre serv âsa
Sarayındır bu gönlüm ande eşkim cuyibarımdır

Leylâ Hanım


İşte gidiyorum, bir
şey demeden
Arkamı dönmeden, şikayet etmeden
Hiçbir şey almadan, bir şey vermeden
Yol ayrılmış, görmeden, gidiyorum

Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde
Yürüyorum sanki senin yanında
Sesin uzaklaşır her bir adımda
Ayak izim kalmadan gidiyorum

Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönül kuşu şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden gidiyorum

Kazım Koyuncu


Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglavi kısrağı.

Ahmed Arif


Geçersen uğra çay demlerim, istersen ıhlamur,
sahi, zili bozuk kapının, seslen, küsüp gitme,
çocuk ol, ufak bir taş at pencereme
uyansın sokağa insin, elinden tutsun anılar.

Ruşen Hakkı


Küsmedim Neşedim kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana

Muharrem Ertaş


bir zaman senden ağlar kaldım gazala
sesim o uzak dağlarda dağdar şimdi
sanki unutmak için var anılar kinimde
ve sanki hep küs tadıyla söylenmiş bir şarkı duyduğum:
herkes bir gün bir aşkta imkânsız hâlâ

Kemal Varol


Evet, o rûh-ı safânın budur o ma’nâsı!
Fakat neden bilmem, hilkatın o eczası
Nigâh-ı nâfiz-i şi’rinle hep söner küskün…

Ahmet Hâşim


Bilim her şeyi bilmek değildir, bilim neyi nerede bulacağını bilmektir… Zamanında Kanunî’nin Süleymaniye Camii’ni açmaya geldiğini elbette görenlerimiz vardı… Bir köşeye bu intibalarını kaydetselerdi ve bir defterin yaprağında bu günü bulsaydık, fena mı olurdu? Ben bu geçmiş kişilere, ellerinde olan imkânları kullanmayan insanlara küskünüm…

A. Süheyl Ünver


Beytü’l-hazen, Yakup peygamberin en sevdiği oğlu Yusuf’u kaybetmesi üzerine üzüntü ve acı içinde çekildiği evidir. Kendisini anlayan olmamış, özellikle diğer oğullarının kendisine ve kardeşleri Yusuf’a ihanetleri ona ağır gelmişti. Bu davranışı kabullenemez, isyan eder ama elinden hiçbir şey gelmez; sabretmekten başka çaresi yoktur. Âdeta dünyaya küserek tüm üzüntülerini paylaştığı evine kapanır. Sabır ve derin bir tevekkülle Allah’a sığınır. En güzel çözümün onda olduğunu düşünür. Yakup peygamberin yazımızda ele alacağımız yaşamı Klasik Şiirimize akseder. Şairler onun kapandığı evi şiirlerinde “beytü’l-hazen” yanında, “beyt-i ahzan”, “külbe-i ahzan” şeklinde adlandırarak ele alırlar.

Adnan Uzun


Fısıldıyorsun, mırıldanıyorsun,
Titreşiyor dudakların…
Titriyor parmakların…
Nedensiz küsüyorsun bazen,
Bazen nedensiz barışıyorsun.

Şota Nişnianidze


Rakam’la 1 rezidans, yazı ile bir kabir
Bir tarafı dünyaya, bir taraf şehre küstü
Şafak sayıp duruyor gecekonduda gece
Hayat daracık sokak, ömür cadde-i kebir
Bu berzahta ey şair, bir sen kaldın sadece

Hüseyin Akın


“Kışın atlıkarıncayı kapatıyorlar sanıyordum,” dedi bizim Phoebe. Daha ağzını yeni açıyordu ne zamandan beri. Benimle küs olduğunu unutmuştu herhalde.

“Belki Noel diye açılmıştır,” dedim.

Ben ona bunu söyleyince, bir şey demedi. Herhalde benimle küs olduğunu hatırlamıştı.

J. D. Salinger / Çavdar Tarlasında Çocuklar


açları doyuran, küsleri barıştıran,
evsizlere ev, yarsızlara yar olan
yerle göğü insanın yüreğinde buluşturan
bir gül zamanına, gül umranına,
gül toplumuna, gül insanına.

Cahit Koytak


İlkokul birinci sınıfa giden bir çocuğun ne derdi olabilir ki… Öğretmen biraz fazla ödev veriyordur, kalemi zor tutuyordur, harfleri birbirine bitiştiriremiyordur, okulda bir arkadaşına canı sıkılmıştır ya da ne bileyim yaramazlık yapmıştır da annesi ceza vermiştir, babasına küsmüştür, kardeşiyle kavga etmiştir… Ne derdi olabilir ilkokul birinci sınıfa giden altı yaşında bir çocuğun…
...
Babaanne anlatıyor. ‘’Dün misafirliğe gitmiştik Mehmet’le. İçerde çocuklarla oynuyordu. Arkadaşları koşarak yanıma geldiler. Mehmet camdan aşağı atlayacak diye bağırıyorlardı. ‘’ Fısıltıyla anlatıyor babaanne. Mehmet duymasın diye. Niye yaptın oğlum diye sormuş. Babasının yanına gitmek istiyormuş Mehmet. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum.’’ Fısıltıyla soruyorum, ‘’Mehmetin babası nerede?’’ ‘’Öldü’’ demiyor babaanne. Sağ avucunun üzerine kafasını yatırıyor gözlerini kapatıyor, yine fısıltıyla ‘’iki sene önce’’ diyor. Gözleri kıpkırmızı oluyor birden fakat ağlamıyor Mehmetin yanında. Arada dönüp Mehmetin başını okşuyor. Gülerek, çikolatayı cipsi az yesin di mi doktor teyzesi deyip bana dönüyor. Gözleri kan çanağı…

Bu sabah ilkokul bire giden altı yaşında bir çocuğu muayene ettim. Solgun ve mutsuzdu. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum. Camdan atlarsam ölürüm siz de beni babamın mezarının yanına gömersiniz.’’ demişti, bir gün önce onu pencerenin önünde yakaladıklarında. ‘’Ne yapalım doktor hanım?’’ diye soran babaannesine bir profesyonel(!) olarak söylemem gerekenleri söyledim. Fakat çok uğraşsam da Mehmet’in yüzünü güldüremedim.



Işıktan sesleriyle ölüyor kuşatılmış bahçelerdeki çiçekler
Küskün zambaklar sığınıyor gecemin üşüyen dar kapılarına

Özcan Ünlü


ıslak bezde kalır alnın sıcaklığı
cam arkasında kıpırdar buğu
ümmîdir okuyamaz dudaklarını
nasıl bir alfabe bu

anahtar söz verir anahtarlığa
kapıda uyur geceler boyu
şiir küser koştuğu dağa
nasıl bir alfabe bu

ah bu müflis tüccarı ayıplamayın
bir vitrinden seçtim ben onu
fiyatını bilmiyordum
etiketi yoktu

A. Ali Ural


Küstün; we have a problem
O silahına davranınca ben de koynumdaki güle
Tomurcuklandı bir çocuğun gamzesi
Kılıcımı kırdım, kapımı kilitledim
Sûr’dan duvarlara yaslanarak
Yolumuzun bundan sonrasına hatıralarla

Küstün; we have a problem
Ah-u figan ağlayarak misilleme, muhafaza ve defans
Teşhiste hata olmaz; olur mu: Herkesin kaderi iki dudak arasında
Ben ise ‘oy’umu nedamete vereceğim yine
Arada bir görünüp kaybolan bulutların aşkı için
“Oy ben öleyim” diyen bir anayla

Küstün; we have a problem
Olmasa iyiydi ama oldu, hesap cüzlerinden bir netame : DAN
Borsa tahtalarına vur, tabelaları kurşunla
İnsan bile birikmezken zamanede bir hal
Gelirse başa, hangi günü gördün;
Kalbini yanına almayı unutma!
Yangında ilk o işe yarayacak unutma

Göğsün ve karnın aşkla, kalbin ölümle bir ilgisi
‘Oy’ un ise kahırla, bıkkınlıkla, ünlemle

Murat Özel


Dünya görüşü bir sondur, huzur arayan yaşlı, küskün insanlara göredir, saptamalar, düzenlemeler ve belirlemeler peşinde koşan son istektir. Oysa yaşam duygusu bir ilk arzuya ve ilk sevdaya benzer. 

Rilke


Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin
İçimde yalnız ve yapraksız
Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru-
Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun
Bir ağlama duvarı bu.

Erdem Bayazıt


Her ne kadar küskün ve geçenleri hatırlıyorsa da acıdı gene ona;
Zavallı çocuk “Ah” diye bağırdıkça her defasında
Çınlayan sesiyle tekrar ediyordu “Ah”.

Publius Ovidius Naso


Yaşanacak hayat,
Şiirden uzun,
Kavgalar şiirden zorlu,
Ve gözyaşı,
Şiirden çok daha parlak
Olduktan sonra,
Odalardaki hüzünlü suskunluk,
Küstürmesin seni çocukluğuna.

Melisa Gürpınar


Ben sustum!
susmuyor yüreğimi kavuran kasırga
pencereme vuran yağmur damlaları
susmuyor dışarda inleyen rüzgar
yıldızlar küs
ay üzgün
yağmur dinmiyor
içimde binlerce şiir kanıyor her gece
kimse bilmiyor
kimse duymuyor

Nuri Can


kimbilir ki dündür, olgundur kalbimiz
yollarsa her zaman biraz küskündür
yokuşlarda ve inişlerde…
Zaman’dır seni sardığım kumaş
bekledin, örtülsün ki yavaş yavaş…
erguvandın, kayboldun dilegelişlerde

Hilmi Yavuz


Kıraç, boz ve kurak bir boşluktayım
kilimleri rüzgâra karşı astım
ben burada
sapların üstünde öğle uykusundayım
dünya aşağıda dağlar uzakta
ben küskünüm ama şu yamaç kadar
ama rengarenk, rüzgârda kilimler
ve harman sonu, yorgun yaprak, kaçkın keler.

Üzerine akşamın kapandığı gölüm ben
Bir kez hatıra ettim aşkı, bir daha etmem.

Seyrek salkımım bağda
Güz geçmiş üstünden
ve tenha.

Birhan Keskin


Heceleme beni artık Allah’ım
Bırak okunaksız kalayım
Kaderimin hepsi pek iyi olmasın varsın
Bak, ömrüm eriyor işte
Çocukluk fotoğrafımdaki kardan adam gibi yanı başımda
Bak, ilkokul talebesi kalbimden
Yine karne parası istiyorlar
Bir gecekonduda oturuyor kalbim oysa
Yağmur yağdıkça
Bir gecekondunun damı gibi içine doğru ağlıyor
Saçlarımda dolunay taneleri eriyor
Saçlarımda bir kızılderili reisi
Oturmuş barış çubuğu tüttürüyor
İsmi: Mehtapta öpüşen iki sevgili
Kalbim küs oysa, kalbim yalnız bir kovboy
Nedense şimdi evinden çok uzakta

Didem Madak


Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

Metin Altıok


içimin ırmakları kurudu bütün yapraklar soluk
hüzün kokuyor çiçeğim
hangi yağmurları müjdelersen müjdele
yeşermez bir daha yangının düştüğü yer
aşk da küstü
kim dinler kalbimin kırık sesini artık

Nuri Can


gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu

Edip Cansever


Gül ki, benim küskün gönlüm o gülüşe özensin,
Sessiz dağlar kahkahana cevap versin, bezensin.

Rıza Tevfik Bölükbaşı


İki gözüm ona iyi bak
Dünyaya küskün gitti biraz
Zemheride çiçek açmış
Acılı, suskun bir topraktır o
Seslenmezsen
Merhaba demez
Hastadır, koluna gir
Yürüyemez
Ayakları tutuk

Metin Demirtaş


acı bir çaresizliktir gülümsemek dedim
küskün yanlarına mütercim sözlerin kanadı
güldün
acın büyüktür aklına çocuk
acın; acımdır gülüşlü felaketim

say ki bir babayım ve muğlaktır hüzünlerim
düşün ki iliğim
hüzünlü bir kızın yağmurlu sunağıdır
muğlak bir acı ne kadar büyütebilir ki seni
unutma;
acısını anlamsız şiirlerin yüklendiği şairler
Allah’tan almışlardır renklerini
ki Allah’ı severim
ve yine unutma;
şiir bedbahtların işidir

Hasan Tan


ve nasıl küserse Allah’a bir insan
ben de öyle küsmüşüm

Hasan Tan


Ben, yine de vazgeçmedim seni sevmekten.
Eskisi gibi değil ama.
Biraz buruk, biraz küs, biraz sitemkâr seviyorum artık seni…
Dudaklarımı ısırıyorum artık adın geçince.
Kavga falan çıkarıyorum.
Eskisi gibi sakin değilim ama olsun…

Cezmi Ersöz


Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak. Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir fırsatı kaçırmayacağız.

Sait Faik Abasıyanık


ve memeden kesilmiş
bir çocuk gibi
bütün dünyaya
küsmez mi

Ali Biçer


Şairlik, haksızlık etmektir düpedüz
Elma dururken üzümün karanlığına
Her bağdan yepyeni bir salkım heves
ve her adada başkalığıyla şımarıyorsa elma
ve üzümden sarhoş olacağına, ah geçkin şair,
elmadan başı dönüyorsa, unutur elbet
genç bir aşık gibi, bağbozumunu da
Kelimeler de şuç ortağı olur ve şiir bozulur
Üzümü küstürme, karanlık olan elma
Gecenin ve aşkın anlattığı da bu
Yaz geçsin tez güz evine dönsün
Ay ışığında yıkanmış vedalarda
sevdiğim bağbozumunu

Haydar Ergülen


Ben başkasının adası olsaydım
çok sevmek de kederlidir ve insan gölgesinden bile
uzağa düşer, ölüm zaten bir kara ada, derdim,
bir kız gözyaşlarına küser, ben tutar ayrılığa küserdim.

Haydar Ergülen


Küstüm sana ben nâfile yalvarma barışmam

Vâsıf-ı Enderûnî


Bir gün fazlaymış seninle iki gün az
Dört duvar açık deniz; alesta vira
Elbette suçsuzluk grameri çoğul ek almaz
Ne de bir babanın küsüşü oğluna.

Furkan Çalışkan


karafatmalar onu benden ayırdılar
o şimdi bana küsülüdür
kutu duvarları içinde

Asaf Halet Çelebi


Anne baba boşanmış çocukların babaya atar muhabbeti malum, liseye başladığım zamanlarda küstüm.
Bi gün aradı annemi, konuştular falan, annem verdi telefonu baban konuşacakmış diye. Konuştum, atar yaptım, tersledim falan, kapattık öyle.
Ameliyata giriyormuş, girmeden arayayım seslerini duyayım demiş. 2 gün sonra cenazesine gittim...



aşkları erteleyip durdum
küskün bir çiçektim
bin uçurtma yaptım başkaları için
ama benim bir uçurtmam olmadı

Hüseyin Avni Cinozoğlu


Sait’in bir yanı da, olur olmadık şeylere kızmasıdır. Nedir, kızgınlığı çabuk geçer, küskünlüğü de uzun ömürlü olmaz. Bu küskünlüklerden birini Orhan Kemal anlatır bize.

Bir gün iki yazar Parmakkapı’da karşılaşmışlardır. Bir süredir, bir tartışmadan ötürü araları şeker renktir. Orhan Kemal yolunu değiştirmek isterse de yapamaz:

– Merhaba.

Sait de belki yolunu saptırmayı geçirmiştir aklından. O da yapamamıştır:

– Merhaba.
– Nasılsınız?

Sait pompalı kahkahalarından birini atar:

– Teşekkür ederim efendim. Siz nasılsınız?

Sonra da Orhan’ın koluna girer:

– Bok. Nasılsınızmış… Bu ne kibarlık?

Küskünlük işte o an bu küfürlü deyişle ortadan kalkıvermiştir. Ama bu büyünün gerçekleşmesinde küfrün gücünü de kabul etmek gerekir.



Dalına küsen bir yaprak gibi

kapı aralandı ve çıktım
Cafer Turaç


Bir kızın yağmursuz küskünlüğü
Sen ki ağacını beğenmeyen yaprak

Süleyman Unutmaz


Yeridir, bu yürek şimdi ezilsin,
Yazılsın tarihi ve sezilsin…
Bir zaman vardı, şimdi yok sevgi
Sen çık ve salın, şunu da bil ki,
Küskün gider gidenler yer altına
Nice gevher bedenler çürüdüler
Gevher canlar imiş, parlıyor hâlâ
Tek sahipli ve çok yüzlü bir tebessüm
Özlem ve buluşmalar hep onunla.

Ben kınanma hırkasını kendim giydim eğnime

Hüsrev Hatemi


Kitapta bir yakınını huzurevinde ziyaret eden anlatıcı şu şekilde anlatır Şükûfe Nihal’i:

“ ….. o kadar mahzun, yalnız, içli, o kadar ‘mükedder’miş ki, yarı ’mefluç’ olmasa bile aşağıya, oturma odasına, öteki yaşlıların yanına ineceği yokmuş. Adı Şükûfe Nihal olan bu hanım kendi ‘mehpes’inde hala şiirler yazıyormuş, içe kapanıyormuş, ayrılırken bu dünyaya dargın, küskün ayrılıyormuş. (Mehpes: Hapishane. Mükedder: Kederli, üzgün. Mefluç: Felçli )

Huzurevinde bir iki kez ziyaret ettiğiniz gözleri sürmeli Bedia Hanım, ille Şükûfe Nihal Hanımın odasına da uğramamızı isterdi. Yatağında yarı doğrulmuş, daima eski şiirlerini okurken ya da yeni şiirler yazmak isterken bulurduk onu. Daima diyorum ama, Şükûfe Nihal Hanımı en çok gördüğüm gün beş on dakikadan öteye geçmez.

Gözleri sürmeli Bedia Hanım bir edebiyat aşığı olduğumu söyleyince, Şükûfe Nihal, ‘Size bir şiir okumamı ister misiniz çocuğum?’ diye sormuştu. Arkadaşının elini bırakıp gittiğini söylediği bu şiiri dudağımı ısırarak dinlemiştim.

Sonra bir seçki de rastlayınca ağlamaktan kendimi alamadım:

Son Hatıra

Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..
İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…
Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!…
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…

Şükûfe Nihal Hanım şiirini bitirince ‘Uzlet köşesindeki şu ihtiyar kadını, sizin için okuduğu şiiri hepten unutmanızı temenni ediyorum’ demiş, hayatımda ‘uzlet’ sözcüğüne bir yer açmıştı.”

Selim İleri


Sana ey cânımın cânı efendim
Kırıldım küstüm incindim gücendim
Benim nevres-nihâl-i serv-bülendim
Kırıldım küstüm incindim gücendim

Rahmi Bey


çocuktum
küstüm
gidiyorum

Jan Ender Can


Onlar başka yazarlar buldular ben de dünyanın başka yerlerinde başka okurlar buldum. Ama eski sevgiliye bakar gibi hep gözümün kenarıyla onlara bakıyorum bana bakıyorlar mı diye. Bir gülümseme bekliyorum. Ama gülümsemezlerse onları gülümsetmek için bir çaba göstermeyeceğim. Küs ayrılacağız.

Ahmet Altan


Kitabı, insanın en büyük dostlarından biri olarak algılarım. Sürekli konuşabileceğiniz, istediğiniz zaman birlikte olabileceğiniz ve sizi sabırla bekleyen ve hiç küsmeyen bir dost.

Mahmud Derviş


söylesene hangisi daha büyük
toprağına küsüp kuruyan ağacın sevgisi mi?
dalından düştükçe yeniden yeşeren yaprağın ki mi?

-başkasında bulamadığım neydi sendeki?

Fulya Codal


Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,
Hele sizler…

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!…

(Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar… Hele sizler, hele sizler…
Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!)

Tevfik Fikret


kalbimle it dalaşındayız, hiçbir atlas kucak açmıyor içimdeki ülkeye
ölüme yıllardır küs olmasam bir akrebe sevda büyüteceğim

Charles Bukowski


Eskimeyen bir rüzgardan gelmiştir bir elinde evlat kokusu, öbürü küs
Rakının denize ilk defa bakışı gibi göğe bir karışması var ki
İşte bunu anlatamam, bunu bahçeye düşen gölge de anlayamaz

Engin Turgut


Kadınlar erkeklerden daha çabuk, daha derin küserler.

Murathan Mungan


İçimin denizinde bir kayık yüzüyor bir de küskün kır çiçeği.
Seni düşünürken boynumun sokağından bir fayton geçiyor.
Seni düşünürken parmaklarım yasak meyveye dokunuyor.

Engin Turgut


ve kadere küsmüştü o, bir kere
sevgiyi öldürdü diye…

Ahmet Muhip Dıranas


Bu dünyada renk , nakış , lezzet , ne varsa küsüm;
Gözümde son marifet, Azrail’e tebessüm…

Necip Fazıl


Çıkıp geliyorsun
Kor gibisin, bir kar gibisin
Soruyorsun: Zarifoğlu bana dargın mısın
Yoksa uyardılar mı seni sevdamızdan
‘Yaşamak’ bir perde gibi kalkıyor aramızdan
Zamansız mekansız bir tünel başındayız şimdi
O mavi gözleri görmüş olmalıyım
Bir ikindi vakti kaskatı ellerimin altında
Uçuşlu saçlar bukleler
Üstünde uyuyan eller
Sevgim uzanıyor
Soluk soluğa uyandırıyor menekşeleri
Görüyorum kıpırdanışlarını
Uykunda gül açan yanaklarını

Cahit Zarifoğlu


annesine dargın ölecek küçük kız,
annesi bunu bilmeyecek.
gülkurusu akşam alacası içinde
ölü bir kuş taşıdığını.

Asuman Susam


(Dargındım babama
söylemek zor
annemin kefeni solmamıştı)

babam da bana dargındı

Sennur Sezer


Dargın sevgililer yalnızlıklarına uzaklaşıyor

Attila İlhan


Bir yoldan kaçıp bir yoldan yine sana çıkıp gelen
Engin deniz -benim gibi kalbinle dargınsın sen!
Hayal yolunu tutuyorum yine senin sözlerinle
Her hayalin hüzne çıkıyor yolu yüreğimde.
Böylece bir gün ben de gelebilirim sana
Keşke sıla da olsaydım ah sılada!

Nîmâ Yûşic


Hangi taşı kaldırsam
Anamla babam
Hangi dala uzansam
Hısım akrabam
Ne güzel bir dünya bu
İyi ki geldim
Süt dolu bir torbayla
Şöylece çıkageldim
Kime elimi verdimse
Döndürüp yüzümü baktımsa
Kısmet kapıyı çaldı
Kör pınara su geldi
Ben şakıyıp durdukça öyle
Gülün kokusu geldi
Bebesi olmayana
Bunalıp da kalmışa
Acılarla yüklü
Dargın yüreklere
Yetiştim geldim
İyi ki geldim.

Ruhi Su


Sakin geceler şefkat olan encüm-ü bîdâr,
Titrer o karanlıkların evc-i kederinde,
Hüsran ü tahassür gibi matem nazarında;
Guyâ ki o dargın geceler ruhu boğardı
Her şey bizi bir korkulu rüyayla sarardı.

Ahmet Hâşim


yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
kendimi dövmekten geliyorum
bir iş dönüşü saati
yorgunum, bitkinim
dargınım kendime!

Reha Yünlüel


Ve aslı olmayan bir şeye,
Beni bunca yıl inandırdı diye,
Dargın öleceğim Fuzuli ye
Aşk yoksun sen seni biz uydurduk,

Hüsrev Hatemi


Felek, ah ettirir, boynun kıl-ince…
Cihanlar, çocuklar, kuşlar içinde
Sızlar bir yerlerin
Adsız ve kayıp
Sızlar, usul-usul, dargın
Ve kan tadında bir konca,
Damıtır kendini mısralarınca…

Ahmed Arif


Bir ara gülümseyerek geçti yanımızdan. Dargın olduğu birine bile gülümseyebilmeyi nereden öğrenmişti?Ne kadar ölçülü, tartılmış ve nazik bir tebessümdü. Ben nasıl gülümsedim acaba? Onun kadar ustaca olmasa bile ben de gülümsedim. Ama kızmadım o gülümsemeye, haklıydı ve gene de surat asıp geçmenin yozluğu yoktu yüzünde.

Süleyman Unutmaz

Duygusallıkla varılan, ya da başka yerlerde, başka zamanlarda söylenenlerin kopyası olan yargılar ve acele yan tutmalar, insanı –özellikle zor koşullar altında- çok çabuk küskünlüğe ya da totaliterciliğe götürür.

Rasih Güran


Dargın ve küsülü olanları barıştır ki, sen de yarın Kıyamet gününde mesrur ve şad olasın. Hz. Musa (a.s.) münacatında, “Yâ Rabbi! Küsülü iki kişiyi barıştırana ne ecir verirsin? Senin rızanı kazanmak için halka zulmetmeyenlere nasıl bir mükâfat verirsin?” diye sordu.

Hak Teâlâ şöyle buyurdu:

“Ben de yarın Kıyamet gününde ona selâmet verip korktuğundan emin ederim.”

İmam-ı Gazalî


Ezvâk-ı gayz ü kîn ile mestîdedir serim;
Hûnumda zehr-i nûr- ı gurûb etmiş inhilâl,
Mezceylemiş zalâmını yeldâma infiâl.

(Hınç ve kinin zevkleriyle başım sarhoştur.
Kanımda gün batımı ışığının zehri erimiş,
Dargınlık katmış karanlığın uzun geceme.)

Ahmet Hâşim


Gün ola, devran döne, umut yetişe,
Dağlarının, dağlarının ardında,
Değil öyle yoksulluklar, hasretler,
Bir tek başak tanesi bile dargın kalmayacaktır,
Bir tek zeytin dalı bile yalnız…

Ahmed Arif


Kitaplarım somurtuyor. Biliyorlar ki dargınım. Yıllarca aldattılar beni ve ihsan ettikleri bir zerre ışık karşılığı nelerimi aldılar… Zaten kim aldatmadı beni?

Cemil Meriç


Çizgiyi geçtik mi geçtik, sen yalnız ben yalnız
Ondan öte ne dargın ne barışık
İki aşk ölüsüyüz salt iki tanıdık
Ah, bitti bitti bil ki bitti artık
Binde bir, bir yerde karşılaşırsak
İki ölü gibi- o da belki- selâmlaşırız…

Necati Cumalı

kimsenin olamadım
kimsem olmadı allah’tan ve anamdan başka
şartsız şurtsuz kim affettiyse hepimiz onunuz esasında
vurgunuz yarım kalana
kendimizle dargınız
ağlamak için insanın kendinden başka bir yari daha olmalı yarasında

Alper Gencer


Ey oğul!
Size düşen görev, karşılıklı iyi ilişkilerde bulunmak, karşılıklı olarak hediyeler vermektir.
Sırt çevirip gitmek ve birbirinizle dargın durmaktan sakının.
İyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terk etmeyin. Aksini yaptığınız takdirde başınıza kötüleriniz geçer ve sonra yaptığınız dualar da kabul olmaz.

Hz. Ali (r.a.)


Kokundan havalanan kelebekler, sessiz cinler
Dönüp dolaşıp yine senin kalbine konmuşlar
Sanmıştım ki o kalbe de dargındın sen

Süleyman Unutmaz


buğulu bir camdan bakar gibisin
gözlerinde bu dalgın, bu yorgun bulut
yüreğimde güz kıyamet fırtınalar koparan
bu dargın bulut

Ayten Mutlu


Şiirlere bir insan, evlerden bir şey katmadan
Nasıl girer, şaşıyorum.
Örneğin daha demin kavgalar, dargınlıklar
Varken – işliyen saatler gibi alışılmış –
Kapı çalınsa, biri gelse, gülüşlerin, kaynaşmaların
Birden başlaması yok mu afallamış odalarda?

Behçet Necatigil


Dargın mısın yoksa bana?
Sesin, burukluğu taşır.

Gassan Satar


Annemin dargın
Yaprağıydım ben…

Arif Damar


kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

Murathan Mungan


hiç mihnet olmaz bunu bilirim
kırgınlıkla dağılmadım, dargınlıkla çözülmedim
inandım mı tam inandım kana bulandıysam hele
şimdi kazananla kaybedenin eşitliği gözümde

Zeynep Elif Arkan


Benimse dar; çünkü dargın havsalamın gücü yok bazı şeyleri taşımaya.
Önce kalbim lânete çarpa çarpa gümrah,
Sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu.

İsmet Özel


Ben kurtların eviyim
Çatım harap, komşularım cimri ve bunak
Sığ ufuklar kesmiş yollarını
Toprağım aç
Oğullarım kavgalı, kızlarım dargın
Ve genzimde türkülerim tutsak

Bir dost yok burada bana
Bu can çekişen vadisinde saltanatımın
Bir dost yok ki kapımı çalsın
Şu kuduz rüzgârlar gibi
Etime dişlerini geçirirken mırıldanarak
“Seni görmek geldi içimden sadece
Seni görmek için geldim ben”
Ama yok kimse

Hakan Şarkdemir


Kendi denizinin sularında durgundun sen
Yetmemiş kımıldatmaya yüzümün kıvrımlarını
Kokundan havalanan kelebekler, sessiz cinler
Dönüp dolaşıp yine senin kalbine konmuşlar
Sanmıştım ki o kalbe de dargındın sen

Süleyman Unutmaz


Bir şiir; bir darlık bir dargınlıktır
İnsanla insan arasında
Kapıyla menteşe arasında,
El ile kalem arasında

Ve düşünce
İlle düşünce
Tutunulamayan
Biri vardır

Hayriye Ünal


Nerede yenilirsek orada şımarık bir ayrılık
Kalbimiz, artık durmalı aşkların dargın yüzünde
Kar gelecek, kimse kimseyi beklemesin, yollar kırgın
Usulca gökyüzüne kapandı her pencere.

Veysel Çolak


Ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum
Ne tuhaf, vaktim olmazdı
yalnızlığı bunca bilirken
kendimi hiç yalnız sanmazdım
çevremde hep birileri vardı,
ben hep birilerinin yanındaydım
günler belirsiz bir gelecek için neredeyse kendiliğinden hazırlanırdı
aramızda habersiz gidip gelen gündelik armağanlarla
kendi kendini taşıyan bir ırmağın akıntısında hayat
bizi kendi sahillerimize ulaştırırdı
bazı evlerden taşınırdık, bazı insanlar girip çıkardı hayatımıza
bazı mektuplar alırdık, bazı sözler, çiçek selamları
sonraları bazı tanıdıklarımızın ölümleriyle de karşılaştık
elde olmayan nedenle
sudaki halkalar gibi genişleyen
küçük alınganlıklardan büyük dargınlıklara
vazgeçişler, unutuşlar, kayıplar
birbirimizi çok sevdik hep
yıllarla azala azala

Murathan Mungan


annesine dargın ölecek küçük kız,
annesi bunu bilmeyecek.
gülkurusu akşam alacası içinde
ölü bir kuş taşıdığını.
gümüş kıvılcımlı gece ıssız…

Asuman Susam


bu sabah resmini kaldırdım raftan
günlerdir kaçırıyordu benden gözlerini

dargın beyaz
takvimlerden önce biten yaz
yalnızca
mutluluğa varsın
ha

Enver Ercan


neremiz dargındı neyimiz kanıyordu hangi yalanlara
kaybolmamak için geçtiğimiz yollara bıraktığımız toy defterler
şimdi çivi yazısı kadar anısı uzak yabancı imza
neredeysen çık ortaya Joe!
artık geçmişi bağışla

Murathan Mungan


gene şiirlere dönmeliyim, dargın ve uzak
bir gülüşü parçalayarak içimde
yaşamım hep böyle sürüp gidecek
karşılıksız soruların bildik seyrinde

gene şiirlere dönmeliyim, yenilmiş
binlerce kez taşlanmış bir adam olarak
şiirde kazanan aşkta yitirirmiş
zar tutanlar gülebilirmiş ancak

Ahmet Erhan


Dalgınlığı, dargınlığı hırka gibi üstümde taşıyorsam
Sen ve benim aramda olduğundandır
Ben bunca yıl bir başıma
Taşıdıysam kendimi oralardan buralara
Senin ve benim aramızda bir aşk olduğundandır

Melek Arslanbenzer


Küs ister küsme bu güftârıma ey şûh-ı sîm-endâm
Tenimde şerhadan hâli ‘aceb bir sâg nerem kaldı 

Nûrî


Ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedud olan Hâlık'ımızın, Sâni'imizin, Hâmi'mizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır.

Said Nursî


Küsmek taşınması zor bir zırh ; ağır çünkü .
Üç günden sonra belini büküyor insanın

A. Ali Ural


Fehame, bazı insanlar vardır ki altmış yaşına gelseler yine çocuk kalır, nasihate muhtaç olurlar. Bu türlülere küsmek, gücenmek yerine acımalı!

Fatma Aliye Hanım


Küsmek, boyun eğmeyi reddetmektir. ''Gücüm sana yetmiyor; sen inle dövüşemem, ama
sana tabi olmayı reddediyorum" diyebilmektir.

Kemal Sayar


Küsmek aşkın belirtisidir belki, ama küskün aşık da hem sıkıcıdır, hem de hiçbir geleceği yoktur.

Orhan Pamuk


   "Üzgünüm ama önünde çok zor bir seçim var Elizabeth. Şu günden başlayarak, ister istemez, ya annen ne ya da babanla küsmek zorundasın. Annen, Bay Collins'le evlenmezsen Bir daha yüzüne bakmayacak; ben de evlenirsen!"
    Onun öyle başlayıp da böyle bitmesi karşında Elizabeth gülümsemekten kendini alamadı.

Jane Austen


Küsmeyi seven bir toplumuz. Her vesileyle küsmeyi huy haline getirmiş insanlarımız bile var. Oysa küsmek yoğun bir ilişki sürdürme biçimidir. Çoğu zaman, küsülen insan dost kabul edilenlerden daha sık hatırlanır.

Engin Geçtan


Küsmek ve darılmak için bahaneler arayacağınıza, sevmek ve sevilmek için çareler arayın.

Mevlâna


Her şeye ve herkese çatmaya hazırdı; sanki bir felakete uğramış, değeri bilinmemiş, talihine küsmüş güçlü bir kişiymiş gibi.

İvan Gonçarov / Oblomov


Dargın durduğumuz her gün mutluluğumuzdan bir parça yitirmiştik. Şimdi, bir an mezardan çıkman için hayatımı vermeye razıydım...

Fyodor Dostoyevski / Ezilenler


Şair, dünya sana küsmüş diyorlar
Sen barışamazken kendinle bile
Her varlık beyninin bir uzantısı olsa neye yarar
Çığrından çıkmış bu evrende?

Ahmet Erhan


İnsanların kayıtsız, suratsız, yorgun oluşlarına şaşırıyordu. Nasıl da dünyalarına küsmüş, nasıl da birbirinden bu kadar uzak ve yabancı idiler!

Cengiz Aytmatov / Gün Olur Asra Bedel


Küsmüş göğüne besbelli
Geleceği göremediğinden,
Taşıyor oysa hüzünlü bitişinde
Doğuşunu yeniden.

Metin Altıok


Dedemin günlük tuttuğunu öldükten çok sonra öğrendik. O gün günlüğüne şunu yazmış: 'En küçük torunum bugün beni azarladı. Küstüm ona.'

Erdal Öz / Cam Kırıkları


Benim yarim bana küsmüş, gayrı sözü benden kesmiş
Zülüflerin göze dökmüş sevilmeyi, sevilmeyi

Karacaoğlan


Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. "Bunun böyle olmaması lazımdı" diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu.

Sabahattin Ali / Kürk Mantolu Madonna


Dargın ayrılıklardan sonra hayat insanın içine sinmiyor bir türlü. Hep bir burukluk, bir kırıklık taşıyor insan. Bir şarkı, bir anı, bir resim kötü ediyor insanı. Hele gurbette, uzaklarda... Sen bu duyguyu bilemezsin...

Murathan Mungan


Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,
büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;
kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.

Birhan Keskin


Sizi incittim ama sizin de bildiğiniz gibi, sevdiklerimiz kalbimizi kırsalar bile, onlara uzun zaman dargın kalamayız.

Fyodor Dostoyevski / Beyaz Geceler


Baktım sana kızgın değilim, kırgın değilim, dargın değilim. Kısacası artık ben sana hiçbir şey değilim.

Mehmet Ercan


Ne ben sana kızarım
Ne de zatın zahmet edip bana küssün 
Artık seninle biz
Düşman bile değiliz.

Nazım Hikmet


Sana kırgın, sana dargın, alınmış da değilim.
Bütün kahrım kendime...
Sakın üzülme. 
Yalvarırım üzülme.

Ahmed Arif / Leylim Leylim


Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Sezai Karakoç


Herhangi bir insan bile mazisiyle dargın yaşayamaz.

Ahmet Hamdi Tanpınar / Saatleri Ayarlama Enstitüsü


Kendi kendine - Yarın gidecek ve benden dargın olarak...- Birdenbire içinde garip, tahammül edilmeyecek kadar büyük bir hiddet kabardı. -Neden böyle oldu; niçin herkes bana böyle yükleniyor?
Huzurdan bahsediyordu. Peki benim huzurum nerede kaldı? Ben yok muydum? Bu kadar
yalnız ne yapacağım?- Hemen hemen genç kadının kelimeleriyle konuşmuştu. -Huzur, iç
rahatı...-
-Bütün mesele burada... Orhan sözünü bitirmedi.
-Devam et!..
-Hayır, söyliyeceğimi unuttum. Yalnız bir noktada haklısın. Fenalığı kabul etmemek lazım.
Haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğünü doğuruyor.
-Bir nokta daha var. Haksızlığa hücum ederken yeni bir haksızlık yapmamak... Bu harp,
olursa eğer, çok kan dökülecek. Fakat çekeceğimiz ıstıraplar beyhude olur, eğer metodu
değiştirmezsek... -

Ahmet Hamdi Tanpınar / Huzur


Dargın durduğumuz her gün mutluluğumuzdan bir parça kaybetmiştik.

Fyodor Dostoyevski / Ezilenler


Biliyor musun, iki insanın arasında, birbirine kızgın olmanın da bir değerinin kalmadığı anlar oluyor. Ve bu, çok hazin bir an.

Sandor Marai


Sana kızgın değilim. Sana kızmayacak kadar seni iyi tanıyorum. Sonra seni seviyorum. Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum. Bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim.. Allahaısmarladık.

Sabahattin Ali / İçimizdeki Şeytan


İnsanların birbirine eziyet çektirmesi kadar canımı sıkan başka bir şey daha yok; yaşamlarının baharındaki gencecik insanlar, tam da bütün sevinçleri yaşamaya en açık oldukları zamanlarda, birlikte geçirecekleri şu kadarcık güzel günü kızgın, asık suratlarla mahvediyorlar ve boşa harcanan günlerin yerine yenisinin konulmadığını anladıklarında çok geç oluyor.

Johann Wolfgang Von Goethe / Genç Werther'in Acıları


Kızgın bir duruma veya şiddetli bir aşka düşen kişi, ruhunun bir kap gibi dolduğu bir noktaya ulaşır; ama bir damla su daha gerekir: tutkuya yönelik iyi niyet (aynı zamanda genel olarak kötü niyet diye de adlandırılır). Sadece bu küçük nokta gereklidir; sonra kap taşar.

Friedrich Nietzsche / İnsanca, Pek İnsanca


Sen gülünce gülümsüyor olmama kızıyor,
Küsmek için geç kaldığımı düşünüyorum.

İbrahim Çolak


İnsan bu kadar çok sevmemeli, kimseyi bu kadar çok sevmemeli, kendi çocuğunu bile.Her sevgi, had safhaya varmış bir bencilliktir.

Sandor Marai


Etse de her ne kadar hâtır-ı zârım muğber
Ben o mir’ât-ı ruhun üstüne toz konduramam

(Her ne kadar zavallı gönlümü incitse de,
Ben o ayna yanaklıya toz konduramam.)

Pertev Efendi


Acaba kim şu sîmîn-ber,
Kime âşık kime muğber?

Abdülhak Hamit Tarhan


Bir fem ki beyân eder tazallüm
Bir tâze çiçek ya bir tebessüm
Bir çehre ki gösterir teverrüm
Bir mevç-ya bir mezâr muğber

Abdülhak Hamit Tarhan


ah nasıl da yalnızım şimdi
oysa yakın değildim yaşarken ona
ne çok ayrıydı düşüncelerim ondan
ve içimde kırgınlıklar vardı
çocukluk anılarıyla korlanıp yanan

Neşe Yaşın


Dalından kovulan
bu yaprak
ağacına kırgın
ben sana değilim

Mesut Adnan


Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.
*
Müminler birbirini sevmede, birbirlerine karşı sevgi ve merhamet göstermede tek bir beden gibidir. O bedenin bir organı acı çektiği zaman, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateş çekerler.

Hz. Muhammed (s.a.v.)



Bercestelerim