Sandal

Başkasının aynasında görüp sevsem de kendimi, yine girdim
dikenlerden ibaret terkedilmiş bahçeme.
Kim varsa kapımı kapattığım rüyamdan sızdı içeri gece.

Sonunda saksı olmuş bir sandal düşünün ki
dalgın gözlerle uzak denize baksın
orda mahzun, içli, kırgın ama nasıl da mağrur öyle
ömrümün özetiydi sanki
sokulup ruhunu okşamıştım.
Üşüten yıllar için ısıtan hatıram yok
bu dışarıda kalmışlık hissi
bu ürperti şimdi
uyanmış şehre iniyor sokak
yüzünü yıkıyor kedi.

Başkasının aynasında görüp sevsem de kendimi, yine girdim
dikenlerden ibaret terkedilmiş bahçeme.
Kim varsa kapımı kapattığım rüyamdan sızdı içeri gece.

Oya Uysal

ANILARIN İÇİNDEN ÖZEL BİR ÜVERCİNKA

Cemal Süreya’nın ilk kitabı Üvercinka 1958’de yayınlandığı vakit, şiir dünyasında alacağı özel yer o günden belli miydi? … ama daha yayınlandığı ilk günden bir heyecan yarattığı da rahatlıkla söylenebilir.
Cemal Süreya’nın yakın çevresindekilere imzalayıp verdiği birini, bendeki Üvercinka’yı anmak istiyorum. Onun imzasını taşıyor olmasının yanı sıra, bir başka özelliği de barındırdığı için özel bir Üvercinka!
1958 yılı şubat ayında İstanbul’da Baha Matbaasında dizilmiş Şevket Ünal Matbaasında basılmış” kitabı Cemal Süreya 3/3/1958 tarihinde ince yazan bir dolmakalemle ve her zamanki özenli elyazısıyla ”Hikayeci ve Şair, Şair Kemal Özer’e sevgilerimle" diye inzalamış. Aynı sayfaya bir dize yazıp, bir de not düşerek. Yazdığı dize: ”Sevmek ne uzun kelime”. Düştüğü not ise -TUTANAK- başlığını taşıyor ve elimdeki kitapla ilgili bir saptamayı içeriyor: "Bunun bir sayfası yok”.

… elimdeki kitabın asıl özelliği, kitap için yapılan kutlama gecesine katılanların hemen her sayfasına kendi elyazıları ve imzalarıyla yazıp çizdikleri….
Üvercinka’nın sayfalarına o gecenin heyecanıyla bir şeyler yazıp çizdiler. Kitap özel bir gecenin özel bir taşıyıcısı oldu böylece.

Kitabın 5.sayfasında “Kırmızı bir düştür soluğum dizeleriyle başlayan San adlı şiir var. O sayfadaki çizgiler, şiirin dizeleriyle uyumlu: Uzun bacaklı bir at (“Tarifsiz uzuyor bacakların”) ve saçları omzundan aşağıya dökülüp giden bir kadın (“Kumral göklerinde saçlarının”). 

San – Cemal Süreya

Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların

Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım

Cemal Süreya
6. sayfada Gül adı şiir var ve Demir Özlü kendi elyazısıyla “Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım” dizesini alıntılayıp “İNSAN BİR BULANTIDIR” yazmış.
Adnan Özyalçıner: Çıplak bir ampulun altında bir şişe, yalnız bir şise, salt bir şise ama bitimsiz. Bütün yalnızlar bitimsiz.
Muzaffer Buyrukçu…
Gül – Cemal Süreya 

Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
İstasyonda tren oluyor biraz
Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene

Cemal Süreya
Güzelleme adlı şiirin yer aldığı 10. sayfada Cemal Süreya; “Üvercinka seni ne seviyorum” diye yazmış, ”ağzın sevişmeyi özetliyor” diye bir dize eklemiş ve Üvercinka adıyla andığı sevgilisini uzun boynuyla çizmiş, yanına Aşk sözcüğünü kondurarak.
Adam – Cemal Süreya

Adam şapkasına rastladı sokakta
Kimbilir kimin şapkası
Adam ne yapıp yapıp hatırladı
Bir kadın hatırladı sonuna kadar beyaz
Bir kadın açtı pencereyi sonuna kadar
Bir kadın kimbilir kimin karısı
Adam ne yapıp yapıp hatırladı.

Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı
Adam bulut gibiydi, hatırladı
Adamın ayaklarının altında
Yıldızların yıldız olduğu vardı
Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı.

Cemal Süreya
Güzelleme adlı şiirin, "Vapurdaydık vapur kıyıdan gidiyordu/Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu” dizelerinin çağrışımızla bir İstanbul kesiti çizilmiş.
*
Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde 
Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

Cemal Süreya
Üvercinka – Cemal Süreya

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu
kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse
değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna
diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil

Cemal Süreya
TK – Cemal Süreya

Atlarla. Uzun bacaklı evrensel atlar
Bunlarla gelişiyor sevdamız anlatılmaz
Çocuklarla, kuşlarla, ağaçlarla.
Büyüyen, uçan, dal budak salan.
Yalnız aşkta raslanan o seçkin nokta.

Sen kadınsın ya büsbütün soyunuyorsun
Sana vergi, atılacak her şeyi kolayca çıkarıp atmak
Öptüğün gibi dünyanın bütün adamlarını bu arada beni
Uzanıp öpüyorsun ya atları çırıpçıplak
Ne oluyorsa işte o zaman oluyor.

Sen ağzını ilave edince atlara
Birdenbire oluyor bu, şaşırıyoruz
Korkunç bir güzellik halkların havasında
Birden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin
Ayır ayırabilirsen hangimiz kadın, hangimiz erkek

Cemal Süreya
Üvercinka
Dalga – Cemal Süreya

Bulutu kestiler bulut üç parça
Kanım yere aktı bulut üç parça
İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış
Bir kadının yüzü ha ha ha.

Bir kadının yüzü avucum kadar
İki gözümle gördüm vallahi billahi
Yıldızlar vardı kafayı çekmiştim
Bu kimin meyhanesi ha ha ha

Bu Ali’nin meyhanesi bu da masa
Bu ipi kimse için gezdirmiyorum
Bir kere asılmıştım çocukluğumda
Direkler gemideydi ha ha ha

İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış
Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim
Ben ömrümde aşk nedir bilmedim
Süheyla’yı saymazsak ha ha ha

Cemal Süreya
Üvercinka

BİR ZAMANLAR BİR ŞİİRDE

Şiirler, anlatı olduklarında bile, öykülere benzemez. Bütün öyküler zafer ya da yenilgiyle sonuçlanan meydan savaşları hakkındadır. Sonuç ortaya çıkacağına yakın her şey o sona doğru harekete geçer. 

Oysa şiirler sonuca aldırmaksızın, bir yandan yaralılara bakar, bir yandan da korkunç ya da galip olan tarafın yabanıl konuşmalarına kulak vererek aşarlar savaş alanlarını. Bir çeşit barıştır sundukları. Uyuşturuculara ya da ucuz kandırma yollarına başvurmadan, tanıyarak ve bir zamanlar yaşanmış olanın hiç yaşanmamışçasına yitemeyeceği vaadiyle getirirler bu barışı. Bu vaat anıtların söz ettiği vaatlere benzemez. (Hâlâ savaş meydanında olan kim ister taştan anıtları?) Dilin vaadiyse, dili isteyen, dili çağıran yaşantıya bir sığmak sunması, ondan haberli olduğunu belli etmesidir. 

Şiirler öykülerden çok dualara yakındır, ama şiirde dilin ardına saklı, dua edilen bir kimse yoktur. Duyup haberli olması gereken dilin kendisidir. Dindar şair için "Kelam" Tann'nın ilk niteliğidir. Şiir sanatında sözcükler birer iletişim aracı olmadan önce birer varlıktırlar. 

İşin garibi şiir de, örneğin, çokuluslu bir şirketin yıllık genel raporundaki sözcüklerin aynısını ve aşağı yukarı aynı cümle yapısını kullanır. (Bu şirketler kendi kârları uğruna modern dünyanın en korkunç meydan savaşlarını çıkartmaktan çekinmezler. Peki nasıl olur da şiir dili böylesine değiştirebilir, basitçe bilgi iletmek yerine dinleyip vaatler verebilir ve bir tanrı işlevini yüklenebilir? 

Bir şiirin bir şirket raporundaki sözcüklerin aynısını kullanabilmesi, bir deniz feneri ve bir hapishane hücresinin aynı kütleden kesilmiş ve aynı harçla birleştirilmiş taşlardan yapılabileceği gerçeğinden değişik bir şey demek değildir. Her şey sözcükler arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bütün bu ilişkilerden çıkan toplam, yazarın dile bir sözcük dağarcığı, cümle yapısı ya da bir yapı olarak değil, bir ilke ve varlık olarak nasıl biçim verdiğine bağlıdır. 

Şair dili zamanın uzanabileceğinden uzak bir yere yerleştirir: Ya da daha doğrusu, şair dile bir yermişçesine, zamanın söz geçiremediği, zamanın kendisinin bile içerilip sınırlandırıldığı bir yoğunlaşma noktasıymışçasına yaklaşır. 

Şiir bazen kendi ölümsüzlüğünden söz açarsa, onun belli bir kültürel tarihe ait, belli bir şairin dehasından daha uzun ömürlü olduğunu anlatmak içindir bu. Ölümsüzlüğün ölümden sonra gelen ünden ayırt edilmesi gerekir burada. Şiir ölümsüzlükten söz açabilir, çünkü şiir dilin geçmiş, şimdi ve gelecekteki bütün yaşantılara kucak açtığına inanıp tümüyle dile teslim eder kendini. 

Şiirin vaadi diye bir şeyden söz etmek yanıltıcı olabilir, çünkü vaat geleceğe uzanır; ama şiirin vaadi geçmişin, şimdiki zamanın ve geleceğin toplamından oluşur. Şimdiki zamana ve geçmişe olduğu kadar geleceğe de uyarlanabilen bir vaade bir güvence demek daha uygun olur.

...

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda sosyal adaletsizliğe karşı en doğrudan protesto biçimi düzyazıydı. Zamanla insanların us'u fark edeceklerini, zaten tarihin de us'tan yana olduğunu savunan us güdümlü yazılardı bunlar. Bugünse, bu konu hiç de öyle kesin görünmüyor. Sonunda böyle bir şeye varılacak diye bir garanti verilmiyor. Geçmişteki ve şimdiki acılar gelecekte evrensel bir mutluluk çağıyla pek silinecek gibi görünmüyor. Ve kötülük sabit, yok edilemez bir gerçeklik şimdi. Bütün bunlar da çözümün -yaşama vermemiz gereken anlamla barışma yolunun ertelenemeyeceği anlamına geliyor. Geleceğe güvenilmez. Gerçek olan an şimdidir. Ve bu gerçeği gitgide daha yoğun bir şekilde soğuran şey düzyazıdan çok şiir olacaktır. Düzyazı şiirden daha çok güven verir, ama şiir kanayan yaraya seslenir. 

Dilin üstün yanı yumuşaklığı değildir. Kapsamındakileri, bir aşk sözcüğünü bile, acımasız bir katılık içinde barındırır; önemli olan sözcük değildir: Her şeyin başı dilin nasıl kullanıldığıdır. Dilin özelliği potansiyel olarak eksiksiz oluşudur, sözcükler yardımıyla insan yaşantılarının tümünü -olmuş ya da olabilecek her şeyi- barındırma potansiyeli vardır. Dil konuşulmaz olana bile yer ayırır. Bu anlamıyla dilin insanın tek barınağı olduğu, insana düşman olmayan tek barınağı olduğu söylenebilir. Düzyazı bağlamında, bu ev uçsuz bucaksız bir alan, rayların, patikaların, caddelerin kesişip uzadığı bir ülkedir; şiir bağlamındaysa, bu barınak tek bir merkezde, tek bir seste yoğunlaşır ve bu ses aynı zamanda hem bir sesleniş hem de seslenişe verilen yanıttır. 

İnsan dille her şeyi anlatabilir. Bu yüzden dil herhangi bir sessizlikten ya da tanrıdan daha yakındır bize. Dilin bu açıklığı bir kayıtsızlık anlamına da gelebilir. (Dilin kayıtsızlığı bültenler, kanun kayıtlan, bildiriler ve dosyalarca sürekli kullanılır ve soruşturulur.) Şiir dilden bu kayıtsızlığını yıkmasını ister ve dili özen göstermeye çağırır. Şiir nasıl böyle bir çağrıda bulunur? "Şiir emeği" ne demektir?

"Emek" demekle söylemek istediğim, bir şiir yazılırken gerekli iş değil, yazılmış şiirin becerdiği iş. Her özgün şiir, "şiir emeğine" hizmet eder. Ve bu tükenmez emeğin amacı yaşamın birbirinden ayırdığı ya da vahşetin parçaladığı şeyleri bir araya getirmektir. Fiziksel acı çoğunlukla eylem aracılığıyla azaltılabilir ya da dindirilebilir. İnsanlığın bütün öbür acıları şu ya da bu tür ayrılıklardan doğar. Şiirin "dindirme" yöntemi daha dolaysızdır. Şiir hiçbir kaybı onaramaz, ama ayrılığa yol açan uzama karşı koyabilir. Bunu da dağılmış olanı sürekli bir araya toplamakla ortaya koyduğu "emek" ile becerir. Üç bin beş yüz yıl önce Mısırlı bir şair şöyle diyordu: 

Ah sevgilim 
öyle güzel ki 
havuza girip 
yıkanmak 
gözlerinin önünde 
izin vermek görmene 
ıslak giysim 
nasıl sarılıyor 
gövdemin güzelliğine 
Gel de bir bak. 

Şiirin eğretileme kullanma, benzerlikler keşfetme eğilimi, karşılaştırmalar yapmak (buna benzer tüm karşılaştırmalar hiyerarşiktir), ya da herhangi bir olayın önemini azaltmak için değil, varoluşun parçalanamaz bütünlüğünün kanıtı olacak karşılıklar bulmak içindir. Şiirin yakınlık duyduğu şey bu bütünlüktür ve bu yakınlık duygusallığın tam karşıtıdır; duygusallık hep bir affa sığınmanın, bölünebilir şeylerin peşinde koşar. 

Eğretileme ile bir araya toplamaktan başka şiir "ulaşım" gücüyle birleştirir de. Bir duygu ulaşımını evrensel ulaşıma eşitler; belli bir noktadan sonra söz konusu uçlar önemini yitirir ve geriye sadece aşırılığın yoğunluğu kalır; uç noktalarsa ancak dereceleri sayesinde birleşebilirler. Anna Ahmatova: 

Sabit siyah ayrılıktan 
aldığım pay denk seninkine. 
Neden ağlıyorsun? İyisi mi ver elini 
ve söz ver bir düşte geri döneceğine. 

Sen ve ben acıdan bir dağız, sen ve ben 
bu dünyada bir daha hiç karşılaşmayacağız. 
Hiç olmazsa gece yarıları 
bir selam gönderebilsen yıldızlardan. 

Burada nesnel ve öznel olanın birbirine karıştırıldığını tartışmak, günümüzde çekilen acıların eriştiği noktayla çelişen deneyci bakış açısına geri dönmektir; doğrusu oldukça tuhaf, haksız bir ayrıcalık istemidir bu. 

Şiir dilin özen göstermesini sağlar, çünkü her şeye bir içtenlik katar. Bu içtenlik "şiir emeği"nin bir sonucu, şiirin söz ettiği her olayı, adı, eylemi, bakış açısını içtenlikle bir araya getirmesinin sonucudur. Genelde, dünyanın bu zalimliğine ve kayıtsızlığına karşı koyacak daha dayanıklı bir şey yoktur

Nerden gelir bunca acı? 
Nerden gelir bulur bizi? 
Hep o acı ezelden beri 
düşlerimizin kardeşi 
dizelerimizin yol göstericisi. 

diyor şair Nazik al Mal'-ika.

Olayların sessizliğini kırmak, acı ya da yürek parçalayan yaşantılardan söz açmak, dile getirmek, bu sözcüklerin duyulabileceği ve duyulduğunda da olayların yargılanacağı umudunu bulmaktır. Duanın kökeninde işte bu umut yatar ve dua -bir o kadar da emek- dilin kökeninde yer alır. Dilin tüm kullanımları içinde bu kökenin anısını en saf şekliyle koruyan şey şiirdir. 

Şiir işlevi gören her şiir özgündür. Özgün'ün iki anlamı vardır: Öze dönüş, yani kendinden sonra gelen her şeyi üretmiş ilk örneğe dönüş ve daha önce benzeri görülmemiş bir şey anlamına gelir. Bu iki anlam şiirde, yalnızca şiirde bütünleşerek birbiriyle çelişmez olurlar. 

Bununla birlikte, şiirler basit birer dua değildir. Dinsel bir şiirin bile gönderide bulunduğu tek ve öznel şey Tanrı değildir. Şiir dilin kendisine gönderide bulunur. Bir ağıtta sözcükler ait oldukları dili kaybetmenin acısıyla ağlaşıp sızlanırlar. Şiir karşılaştırılabilir, ama daha geniş bir biçimde dile gönderide bulunur. 

Dile dökmek, sözcüklerin duyulabileceği ve tanımlanan olayın yargılanacağı umudunu da birlikte getirir. Olayların Tanrı ya da tarihçe yargılanacağı umududur bu. Her iki durumda da yargı uzaklardadır. Ama dil, hep hazırda bekleyen ve bazen de yanlışlıkla yalnızca bir araç olarak düşünülen dil, gönderide bulunan şiir olduğunda, inat ve gizemle kendi yargısını sunar. Bu yargı herhangi bir ahlak anlayışından farklıdır, ama duyup haberdar olduğu kadarıyla iyi ve kötü arasında bir ayrım umudu verir - sanki dilin kendisi bu ayrımı yapmak ve korumak için yaratılmıştır. 

Bir dostun evinde uyandık. Yerde bir post üstünde uyumuştuk. Aşağımızdaki odada bir piyano vardı. Evin iki küçük çocuğu okula gitmeden önce bir alıştırma çalıyorlardı. Dört el için bir alıştırmaydı bu. Arada bir şaşırıyor, baştan alıyorlardı.

****

Kendi ölümümle beni en çok uzlaştıran şey bir düşünce, senin ve benim kemiklerimin birlikte gömülüp dağıldığı, çırılçıplak kaldığı bir yer düşüncesi. Kemiklerimizin ortalığa saçılmış darmadağın yattıkları bir yer. Kaburga kemiklerinden biri kafatasıma dayalı. Sol el kemiklerimden biri kalça kemiğinin içine girmiş. (Kırık kaburga kemiklerimin üstünde göğsün bir çiçek gibi.) Ayak kemiklerimiz, yüzlercesi darmadağın. İç içeliğimizi böyle imgeleyişimin, yalnızca kalsiyum fosfattan oluşsa da, huzur verici olması garip. Ama öyle. Seninle olduktan sonra, kalsiyum fosfat bile olmanın yeteceği bir yer düşünüyorum.

John Berger

Evlenmiş miydi?

Evlenmiş miydi, giderek
Daha az hoşlandığı karısını ve ailesini
Geçindirmek için zorlanmış mıydı?

Hayır,
Hayattan hiçbir zaman böyle bir darbe yemedi.

Kendisini gereksiz, güçsüz, şaşkın, istenmeyen,
Herkesin yoluna dikilen biri olarak hissetmiş miydi?

Daha beşikten kararlı,
Yetenekli, aklı başında biriydi.
İnsanları çok sevdiği halde
Bir gün öleceklerini görebilmiş miydi?
İnsanların sevdiği gibi seven biri değildi.
Hiç sormuş muydu bunun ne kadar süreceğini,
Ölümün bir son olduğuna güvenilip güvenilemeyeceğini
Hiç merak etmiş miydi?
Böyle şeyler hissetmemişti.
Geleceği cennetti.
Haksızlık ettiği için
Derin bir acı çekmiş miydi hiç?

Haksız değildi, haklıydı,
Kendisinin değil, başkalarının acısını çekerdi.
Ama aşağı bir varlık olmanın sonucu
Yapılan yanlış kadar büyük bir acı olamaz ki.
Aşağılık değil,
Üstün bir varlıktı o.
Yetki yozlaştırsa bile, birinin hükmetmesi gerektiğini
Biliyordu öyleyse?
Başka türlüydü onun aklının işleyişi.
Eşi dostu yok muydu? Daha da kötüsü,
Başkalarında değil de, kendinde mi buluyordu bunun suçunu?
Dostsuz değildi,
Havarileri vardı istediği gibi biçimlendirdiği.
Zaman zaman kendini fazla engellenmiş hissedip
Bunun acısını başkalarından çıkarmak ister miydi?
Böyle bir şey nasıl hissetsin? O Göklerin Sultanı değil miydi?
...bir gün her şeyde beklenmedik bir parıltı görmesi
Bir durumun ya da bir günahın üstesinden gelindiği için?
Dedim ya, o günah işlemezdi.

Sözünü ettiğim tedirginlik
Yalnız insanlara mı vergi? Unutma ki,
Gülünç olmak hafifletmez çaresizliği.
Yalnız insanlar hissederler bunu,
O da bu kadar karışık olduklarından.
Bütün insanların birer madalyası olmalı,
Bir Tanrı madalya takamaz, başaramaz bu işi.
Bir Tanrı oyuncak bebeğidir İnsan’ın, sersem,
Bile bile öyle yapmıştır onu.
İstese, daha da kötüsünü yapabilirdi.
Üstelik, yapmıştır da, eskiden.
Geçmişte ve şimdi yaptığı gibi bir sevgi Tanrı’sı seçmek
Az da olsa, bir ilerleme mi öyleyse?
Evet, öyle.
İnsanlar sevgiyi sevip nefretten nefret ettiklerinde,
Daha büyük bir ilerleme olacak demek?
Daha büyük bir ilerleme olacak, evet.

?

AŞKLAR İÇİNDE

Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor 
Yürüyorum kumların çakılların yanı sıra 
Yüreğimde bir sancı
keskin bir akasya kokusundan 
Avuçlarımda bir yanma 
Büyüyen bir ürpertiyim sanki,
kayıp gidiyorum üstünde sabahın 
Oldu olacak 
Eğilip bir taş alıyorum yerden,
fırlatıyorum denize 
Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden 
Bir çocuğun gülüşü gibi 
Aşkların, nice aşkların ayrılık günü gibi 
Bir sokağın ucunda kaybolup solan 
Daha çok solan,
aşkların solgunluğu suyun üzerinde 
Korularda yoğun bir erguvan sisi. 

Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor 
Ağları pembeden hüzne giden 
Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan 
Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel 
Çil basmış yüzünü bütün 
Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi 
Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme 
Biliyorum atacak 
Böyledir memleketimin yoksul halkı 
Bir onlarda rastladım bu cömertliğe 
İstavritler kıpır kıpır dibinde sandalının 
Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin,
tertemiz bir resim gibi 
bakarlar insana 
Günlerce bakarlar,
bıraksan yıllarca bakarlar belki 
Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım 
Ve bu yüzden olacak
düşünmedim şimdiye kadar
bir balığın ölebileceğini. 

Hızar sesleri geliyor yakından,
güneşin döndüğünü görüyorum 
Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil 
Yeşille sarı birlikte dönüyor 
Denize düşüyorlar kırıla kırıla 
Bir örtü oluyor düşündüğüm her şey
denizin ve asfalt yolun üstünde 
Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü 
Senin upuzun gövden - kapkara saçlarınla - 
Daha da uzun şimdi bir örtü olarak 
Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor 
Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında 
Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben 
Sevgiyi bilmezdin de ondan,
sevişmeyi bilirdin yalnızca 
Birtakım sözler de bilirdin,
niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar. 
Ama bak 
Kaybolup giderdi herbiri,
karşılaştılar mı bir yerde şiirle 
Aslına bakarsan
en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz 
Hatırlıyorum da öyle. 

Tepelerde otlar yakmışlar,
kuzular dolaşıyor dumanların arasında 
Bir kızla oğlan geçiyor,
birbirilerine iyice sarılmışlar 
Kızın ağzında ince bir dal parçası
Dalın ucunda bir tomurcuk,
ağzıyla, dudaklarıyla beslemiş sanki onu 
Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını,
ama duymaktan korkuyorum gene de 
Söyle, en son nerde görmüştüm seni 
Böyle dumanlar vardı gözlerinde,
boynunda bir de 
Şimdi gene var 
Bileklerinde, bileklerinin renginde 
Dudaklarında, dudaklarının 
Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve 
Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki 
Üşüdüğün, başını omzuma koyduğun,
sonra elele 
Bir aşkı yaşamak,
bir aşkın bilinmesinden bambaşka değil miydi 
Ve bu ikisini ayıran duman,
yani bir aşkı bizim yapan 
Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de 
Acele etme, yoksun belki 
Ben herşeyin bir bir yok olmasına
o kadar alıştım ki 
Ve her şeyin bir bir varolmasına
o kadar alışacağım ki 
Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek. 

Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar 
İşçiler beton döküyor,
demir eğiyor, zift kaynatıyor 
Vakit öğleyi geçti çoktan,
yemeklerini yemiş olmalılar 
Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini 
İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz 
Ben görür müyüm bilmem,
ama kuracaklar mutlaka 
Coşkuyla çakacaklar her çiviyi,
türkülerle dökecekler betonu 
Ve onlar 
Onlar, diyorum sadece 
Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların 
Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın 
Bilmeden ne yapacaklarını 
Anlayacaklar ne kadar güçsüz 
Ne kadar zavallı olduklarını 
Vakit öğleyi geçti çoktan. 

Bir tanker geçiyor şimdi de
tam akıntının ortasından 
Baştanbaşa gül rengi 
Kimseler görünmüyor içinde 
Neden görünmüyor, bilmiyorum 
Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına,
fabrikalara petrol taşıyor 
Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de 
Yılların, yüzyılların 
Bitmeyen vahşetini ateşlemek için 
Sanki bu yüzden
kimseler görünmüyor ortalıkta,
utançlarından 
Utancı bilerek yaşamak korkunç 
Daha korkuncu da var:
utancı bilerekten yaşatmak 
Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz. 

Pembeye dönük bir aydınlık,
yağıyor usul usul 
Bir poyraz çıktı hafiften,
kuzeye çevrildi teknelerin burnu 
Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru,
birazdan kan kırmızı bir gök buğulanacak 
Birazdan kan kırmızı
bir akşam yağmuru da dökülebilir 
Neler neler olabilir birazdan 
Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak 
İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum 
Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de 
Çabuk geçiyor 
Nerede okumuştum, hatırlamıyorum şimdi,
biri mi anlatmıştı yoksa 
Mahpusunu kıskanan bir gardiyanı 
Ve düşün sevgilim,
mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün 
Ne kadar acı bunlar 
Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar 
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak 
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir 
Birazdan akşam olacak sevgilim 
Bütün heybetiyle akşam olacak 
Sevgilim, diyorum,
oysa kimsecikler yok yanımda 
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi 
Bildiğim bir şey varsa 
O kadar yeni bir anlamda
söylüyorum ki bu kelimeyi 
Unutup birden zamanı ve yeri 
Onunla bir günü kutluyorum coşarak 
Onunla bir günü kutluyoruz sanki...


Edip Cansever

BABAMIN CESEDİYLE UYKUYA DALAN ANNEMİN HİKAYESİ

babamdan bir tokat yemeden büyüdüm ben
belki sebebi budur banknotları karalamamın 
hep aynı saatlerde farklı semtlerde 
en az üç kişiye randevu vermemin 
belki sebebi de budur 
kaba bir irkintiyle uyanırdım çocukken 
homurdanan bir erkek sesinden yoksun 
annemin her sabah yatağında bir erkek cesediyle
kavgasız ve barışçıl uyanmasından bıkmıştım 
şu silik ağıtından nefret ederdim en çok 
"hem anne hem baba oldum derdi evlatlarıma".

bana iyileşmez bir aşk sunan 
sürekli sevgilim sandığım kızı 
Kuran'ın yapraklarına sardığımda 
henüz on beş yaşındaydım 
sürekli sevdiğimi sandığım kızdan 
bana arta kalan bir aşk yarası hocalığıydı 
bir de eğretiliğimi azdıran uyumsuzluğum

ben aslında büyürdüm aylaklığım büyürdü 
büyürdü pelerine sarılmış kadınların elleri 
kirim pervasızca büyürdü 
belki ben de gençliğimde 
sıkılmış yumruklarımla sloganlar atar 
miskinliğini ellerdim uyuşuk halkların
belki ben de annemi oğulları darağacı görmüş şanslı kadınların arasına katardım
peşime polisleri takar
talan ederdim özenerek kurulmuş bir sofrayı 
ben aslında büyürdüm

yaşamak düşseydi bunca insandan payıma vebasından kurtulsaydım çocukluğumun bir de

Bülent Parlak 

GECE YAĞAN SESSİZ YAĞMUR

gece sessiz düş soğuk delikanlı uyuyor 
ayın aydınlığıyla ürperiyor uykusuz gözleri 
alnına akıyor perçemi su inceliğinde 
eşya da kımıldayacak yüreği gibi 
saatinden bir kuş çıkıp geceyi bildirse

adını unuttuğum sevgili arkadaşım 
bu şiir tutkuyla yazdırıyor kendini 
gece bir yağmur olmuş yayılıyor yüzüme

saçları azalıyor yüreğinden su içmemiş gibi 
gergin ağzı düşlerinin yıkandığı bir ırmak 
defterinde resimler solgun yüzler geçidi 
kimlikleri okunmaz elyazısıyla ıssız 
gecenin içinde karartılmış deniz feneri

uzun uykulardan birazdan 
gecikmiş bir düşü uyuyacağım 
sorgusuz belleksiz yazısız 
olur mu olmaz mı bir lacivert düşü 
hiç kimseye yolu anlatmayacağım 
kentin ortasındaki çan kulesini de 
beyaz bir uyku gibi üstüme 
evlerin arasından yağan kar da yok artık 
tütünümü şiirlerimi bir bavula doldurur gibi 
sevinci de yüreğime gömdüm 
kaldıysa bir anılar kalmıştır 
uçuşan bir sessizlik gibi benden geriye

acısı yalnızlıktan el alan bir ülkeye sürülmüş
geceyle eriyen içli şarkılarda geziniyor sesi 
kederi durdukça koyulaşan şarabının son rengi
yüzünün yumuşak çizgilerinde boyveren bir derinlik
binlerce aldanışın ağır sularında deneniyor 
her şeyin bir anlamı olsun adını koyun 
uğultunun adını koyun çürüyen görkem olsun
özgürlük deyin gevşetilmiş yürek bağlarına 
bir dokunuşla bozulurken gizi eski aşkların 
kadınların parlatılmış göğüslerinde yalana inciler 
temiz sular irinlerden bulanmaz çekinmeyin 
kuzgunlar üleşirken her yerde çocuk ölülerini 
okunmuş kitapların acısı anımsansın yeniden 
her harften bir yara doğuran gece bilinsin

kimliğim yanımda gözyaşlarım da 
ne adım yazılı ne çocukluğum 
gençliğimse benden biraz ötede 
kesiksiz uyuyan taşralı bir yolcuyum

şiiri gençliğinin geniş sokaklarından 
odalara dolanan rüzgârların yaralı sesi 
uykuları gün günden gözlerinin kıyısında 
karanlığı çoğaltan kanlı düşler birikintisi

gözyaşlarım kimliğimin tanığı ablam öldü 
koşar gibi duraklar gibi ağlar gibi 
adı yüreğimde kök sürer gibi birden 
nehre çiçek atacağım ablam öldü 
artık her gece beşinci kattan düşen 
kristal bir kadeh inceliği kaldırımlarda 
ölüm kadar anlamlı bir suskunluğu seçti 
ablam yaşarken de kırılgandı inceydi

gecesi karşılıksız bir mektup gibi sessiz 
ölü bir ozandan söz edercesine saygılı 
susuyor ince ince geceyle konuşuyor 
sevgilisi tütsülenmiş kitap ölüleri 
şarkısını dilsizler korosu seslendiriyor 
geceyarısı kentin kimsesiz sokaklarında

ablam yoksul çocukların söylediği 
karlı dağ şarkılarında göğe çıkıyor 
ve durup geçmişle gelecek arasında 
pırıltılı inciler döküyor kara gözleri

rengi yok gecenin rengi yok 
karanlık kara değil ölüme açılan boşluk 
beşinci katın balkonundan eski bir büyü gibi 
çıkıp rengi alınmış gökyüzüne gülümsüyor

1981

Haydar Ergülen 

"MUTLU EVLİLİK"

            mutlu evlilik vardır dünyada

karımın gözleri bal rengi saçları perma
ben izin verdim güvercinim öyle güzel ki
biz sade yurttaşlarız bayım şimdi olduğu gibi
bir saçın haylaz tellerine takarız mutluluğu

karım bir melek gibi düş inceliğinde
uzun uzun susar yıllarca konuşmuş gibi
pullarım yıldız yıldız oynaşırken içinde
susar ela gözlerinde engin bir su derinliği
düşerim gölgesiz denizlere eririm sanki

bilmenizi isterim ki sayın görüşmeci
tek ve kesin bir yanıtımız var bizim
soruşturmalara dünyaya geleceğe
mutluluk yüzümüzün olağan rengi
namuslu ve kurallar çizgisinde insanlarız
yargı evindeymişiz gibi yanıtlayacağız sizi

özgürüz üstelik ciddi bir iştir özgürlük
paranın dolaşıma girmesiyle başlar tarihi
dolaşık özgürlüğün işe yarar bir bölümü de
kıvrılıp süzülerek girmekte cebimize
ah kutsal kardeşliğiniz dünya durdukça dursun
ey çağlayarak dökülen ulu para ırmakları
ey hür dünya gibi dalımıza konan özgürlük

tarih deyince ortak geçmişimizi anımsıyorum
kadınlar kanları pahasına yazarlar tarihi
karımın tarihi yoktu kanı dökülünceye değin
karımın yaşı üç gülmeyin üç yıldır evliyiz
üç yıldır iç ve dış düşmanlara karşı
biz kipiyle konuşmanın sevinci içindeyiz

nasıl politik olmayız her şey politik
güncel politika tartışmalarına girmeyiz
seçimlerde oyumuzu atarız en iyisi demokrasi
gündemimizde varsa yoksa aile politikası
seçimsiz kavgasız saygılı sessiz

geceleri koruyucular alırız yurttaşlık gereği
güzel göğüslerimiz geniş omuzlarımızla uyum içindeyiz
yunan tanrıları gibi çılgınca sevişiriz
çocuklar doğururuz zümrüt gözlü bol kirpikli

ruhumuzun aynası kitaplar duvarları süslüyor
hayran gözlerimizi okşamakta boydan boya renkleri
bu kitabın rengi ne hoş filizi yeşil
sana bu renk bir kazak örmeliyim kocacım
trajik bir roman mı okuyorsun demek kış geldi
ilk kar düşmeden koyu giysilere bürünmeli

mektuplar ailemizin gizli tarihi
deli bir kan akıyor ilk mektuplarda
‘seni alamazsam öldürürüm kendimi’
bunu görmenizi istemezdim kişiye özel
‘seni soyunuk çekecek bir çekici olsaydı
yokluğunda hiç duymazdım özlemini’
mektuplar çocuk biraz çapkın çokca tarihi
‘öyle mutluyum ki seninle bi yağmurumuz eksik
sustuğumuzda şöyle inceden çiseleyen
ilk sinemaların kaçamak öpüşlerin yağmuru’

aile fotoğrafları kuşaklar boyu kalacak belge
benim saçlarım ortadan ayrık karımınkiler perma
bakın şu gülüşün eskimezliğine tarih gelse bozamaz
burda kuğulu parktayız önümüzde kuğular
ha kuğunun boynu ha karımın inceliği
bense bir sığınak gibi olduğum yerde
karım pembe bir gül gibi ilişmiş göğsüme
bunlar karımın elleri güzel elleri ince
sanki sevgisini katıyor yediğimiz yemeklere
kıyıdaki tabağa uzanan benim elim
sofrayı toplarken yardım ediyorum güvercinime

açıklar mısınız neler karalıyorsunuz böyle
öznesi ölü bir kadın olan ebedi bir aşk mı
boğulmuş bir gençlik mi yatıyor karımın yüreğinde
işte bayım ömrümüz tümüyle önünüzde
gülümseyen bir fotoğraf gibi mutlu ve gerçek
son ve mutlak bir yanıt gerekecek size

dünya ölümlü dünya bu aşk bir gün bitecek
karımla ben ölüm denen sonsuzluğa düşünce…

Haydar Ergülen

Ey Hatâyî ondan özge kimseye yohdır ümid

Yazmışem bu rikanı ol yare göndermek gerek
Zar-i ahvâlim menim dildare göndermek gerek

Lâlinizden câm-ı mey bir kimseye virmek neden
Leblerin şerbetleri bimâre göndermek gerek

Kaşların mihrabına çoh secde-i şükr eylerem
Şeyh Sanan tek meni zünnâre göndermek gerek

Çün tecelli nurını görmek temenna eylerem
Şimdi Mansur’em meni bir dâre göndermek gerek

Ey Hatâyî ondan özge kimseye yohdır ümid
Nâle-i zarım menem ol yâre göndermek gerek

Hatâyî

Ey gönül kûyinde me’va kıldığun ya’ni ki ne

Ey gönül kûyinde me’va kıldığun ya’ni ki ne
İtlerin kûyinde gavga kıldığun ya’ni ki ne

Sakin olmag Kâbe-i kûyinde yeğdir dil-berün
Her gerekmez yere perva kıldığun ya’ni ki ne

Kanlu yaşımnı yüzüm üste revân idüb müdâm
Râz-ı pinhânım hüveydâ kıldığun ya’ni ki ne

Gönlini kıldın müşevveş bir tükenmez fikr ilen
Bu perişan zülfü sevda kıldığun ya’ni ki ne

Eşk-i hunin bahre döndi çeşmesinden çeşmümün
Su-be-su yaşumnı derya kıldığun ya’ni ki ne

Vechün eyyamında bu baht-ı siyahumun şehâ
Nisbetini leyl-i yelda kıldığun ya’ni ki ne

Her dem ey Leyli nigârım bendeni Mecnun teki
Vâlih ü gamgin ü şeyda kıldığun ya’ni ki ne

İstedüm kûyinde can virem şehâ tehir idüp
İnne emhalhüm rüveydâ kıldığun ya’ni ki ne

Hâk-i pâyinde meni ednâdân ednâ eyleyib
Özini âlâdan âlâ kıldığun ya’ni ki ne

Öldürem dirdün bugün danla meni çıhdun hilaf
Bilmezem imruz u ferda kıldığun ya’ni ki ne

Levh-i dilde bile teskin dapmış iken gamları
Bir dahi yanlışdan inşâ kıldığun ya’ni ki ne

Çünki rahmun yoh mezarım üstine bir daş idüb
Ey vefasız ânı tuğra kıldığun ya’ni ki ne

Gül yüzün evrakını gülşende handan eyleyüp
Bülbül-i mahzuni güya kıldığun ya’ni ki ne

Asmağ içün canumı bir kıl ilen ey nev-nihal
Serv tek kaddüni peyda kıldığun ya’ni ki ne

Çünki dilden yoh durur meylün men-i dil-hasteye
Merhaba ehlen ve swhlâ kıldığun ya’ni ki ne

Çak idüb gün tek giribanunı her dem gözine
Sûbh-dem yüzüni peyda kıldığun ya’ni ki ne

Çünki devr itmez ayağı meclis-i uşşak-arâ
Leblerin câm-ı musaffa kıldığun ya’ni ki ne

Kudretidür sâni’-i pâkin ana insan dime
Sen anı manend-i eşya kıldığun ya’ni ki ne

Leyli zülfinin hayali ışk ilen Mecnun teki
Meskenünü kûh û sahra kıldığun ya’ni ki ne

Secde kılmağçün dilersen kaşları mihrabını
Özini sen ehl-i takva kıldığun ya’ni ki ne

Validinin ma’nisin yâd eyleyib her dem-be-dem
Cahidü lafzında ifna kıldığun ya’ni ki ne

Ayağı tozında ol serv-i revanın ey gönül
Virmek içün can müheyya kılduğun ya’ni ki ne

Sidre birlen müntehaya kadrini teşbih idib
Kadrini ve't tûr-i Sina kıldığun ya’ni ki ne

İster idim kurtulam geldikçe bir bir gussadan
Gün-be-gün derdüm müsennâ kılduğun ya’ni ki ne

İşigünde bî-nevâya iltifatun kem kılub
Hüsn ilen özüni garra kıldığun ya’ni ki ne

Ey Hatayi hâk ilen yeksan olıb ol mah içün
Azm-i sevda-yı Süreyya kıldığun ya’ni ki ne

Hatâyî


Bercestelerim