Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
HERKES, OLABİLDİĞİNCE KENDİ SESİNİ BULMALI VE HAYATA CEVAP VERMELİ
ÜMİT KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜDÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR
“Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!”
“Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?”
Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?”
“Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?”
“Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek, belki de ona minnettar olacaktır.”
“Siz hâlâ soyut ve ideal bir şeyden söz ediyorsunuz, ama ben kanlı canlı bir adamla karşı karşıyayım. Onun öleceğini, hem de büyük acılar çekerek öleceğini biliyorum. Neden adamın kafasına balyoz gibi indireyim? Her şeyden öte, bu adamın ümidinin korunması gerekiyor. Doktordan başka ona kim ümit verebilir?”
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”
Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”
Irvin D. Yalom
Nietzsche Ağladığında
IF THEY WANT TO LEAVE, HELP THEM GET OUT
You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are.
You are just a human being relating with this person.
As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore…
Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen.
And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed?
You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union.
Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want.
And the problem again with the law itself is that…
And that is the challenge I faced with that couple.
It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault.
In other jurisdictions, they simply say “irreconcilable differences” and that is enough.
In our jurisdiction, you have to say, “I caught this person with so-and-so, and then I chased them, and then this happened…”
You actually have to embarrass yourself in order to get out.
Yet when you got married, we didn’t interview you. We didn’t ask you questions. We didn’t even check whether you and this person should be together.
Maybe if we had done that, we would have told you this is not the right thing for you to do at all, or at least not now.
But we didn’t do that. So to get married you go to a marriage officer and you are married.
But when you go out, now you have to go to court and allege all sorts of things.
Why can’t you just say, “Well, I think I made a mistake. I shouldn’t have gone into this”?
In a way, society itself imposes expectations on these relationships that are unreasonable.
It puts pressure on people, some of them very young, inexperienced, and at times immature.
And when they run into problems, we act shocked.
And when they go to court to get out, we frown upon it.
I am not encouraging divorce. Let me be clear.
I am encouraging harmony.
And where there is disharmony, I am encouraging people to step back, step away from each other, and maintain that cosmic harmony that must always prevail.
And so gender-based violence arises, it seems to me, from an attitude of non-acceptance of certain realities that will from time to time strike.
They may not visit you once or twice. You may think you are cursed every time it happens.
Keep going. As long as you are alive, keep going.
Close the chapter and open another one, without violence, without recrimination.
Because when we sit here and we theorize about these things, they become detached, distant, as if others are immune.
No. Pastors, professors, everyone — we are all human.
Let us accept and understand this.
So that if the person looks like they want to get out, help them get out.
Check with them: are you still in or out? Nicely. No fights.
This is maturity — emotional, psychological maturity.
But for you, it is beyond maturity. It is part of your training, part of your discipline.
Because you are people trained in the use of lethal force.
So don’t use it. The reason you are trained this way is so that you understand and respect the sanctity of human life.
Gender-based violence is a gross violation of the sanctity of human life.
It is a violation of bodily integrity, regardless of what that person may have done or not done.
And I must also say that I have been misunderstood and distorted.
There is an informal group called the “Stingy Men’s Association,” and another called the “Men’s Conference.”
After I made these remarks, I received threats from them.
They said, “At the next meeting we will expel you.”
And I said, “No, you cannot expel me without a hearing. You must summon me to a trial.”
But here is what I said, and I still believe it:
Giving is not transactional.
Do not give expecting something in return.
Do not give as if you are buying a favor.
Give because it is a good thing to do. It makes you feel good. It doesn’t matter what the other person does.
It is a good thing to help another human being.
And I want to humanize these things.
You are uniformed, armed, disciplined people, but you are also human beings.
You enter relationships. You live in families. You get married. You have children.
You face betrayal like everyone else.
And you are not immune to it.
What matters is not whether these things happen — they will happen — but how you react.
You have full control over how you react.
And sometimes you must react by not reacting at all.
And I once told a story…
A senior officer of the Botswana Defence Force came to me when I was a young lawyer.
He wanted a divorce and showed me bruises on his body.
He said his wife had been assaulting him.
I was angry at him while he was speaking.
I thought: this is a soldier, how can this happen?
But then he told me two things.
First, he grew up in an abusive household and vowed never to lay a hand on a woman.
Second, he said if he ever lost control, he would not stop — he would kill her.
So he restrained himself completely.
And I came to respect him deeply.
I learned that discipline can hold even in the face of extreme suffering.
So we must learn from such experiences.
When these situations arise, we must detach ourselves and not react.
When your partner leaves you, it is not a reflection of your worth.
It is not about you. It is about them.
Do not make it your identity.
Close that chapter. Move on.
It may even be a blessing.
Life is trial and error. There is no formula.
Even the best relationships are not a blueprint.
And sometimes, a woman will say she wants a divorce even though the husband is perfect.
He is a good man, an ideal man — but she is bored.
Life is like that.
And even being a good person is not always enough.
Because these things happen.
And when they happen, people must not lose their humanity.
There is no justification for violence under any circumstance.
None.
We must take this message seriously, especially to young and inexperienced people.
We are all human.
Duma Boko
---
Bir kadınla tanışırsınız ve onun hayatında başına gelmiş en iyi şey olduğunuzu düşünürsünüz. Hayır, değilsiniz. Kim olursanız olun fark etmez.
Siz sadece bir insansınız ve bu insanla ilişki kuruyorsunuz.
O kişi sizinle ilişki kurmak istediği sürece bu ilişki devam eder. Eğer bir noktaya gelir ve artık kabul etmezse…
Birlikte geçirdikleri zaman için teşekkür edin ve yolunuza devam edin. Olması gereken budur.
Ve sonra şunu duyuyorum; başyargıcın da belirttiği gibi, çok sayıda boşanma davaları açılıyor ve insanlar bundan endişe ediyor. Neden endişe ediyorsunuz?
Birlikte olmuş ve artık birlikte olmak istemeyen insanların, bu birliği sonlandırmak için belirlenmiş yasal yolu seçmiş olmalarını kutlamalısınız.
Çünkü bu şekilde olmazsa, istemediğimiz başka şekillerde olabilir.
Yine hukukun kendisiyle ilgili problem şudur…
Karşılaştığım bir çift üzerinden yaşadığım zorluk da buydu.
Yasa “kusursuz boşanma” sistemini kabul ediyor. Yani bir kusur ispatlamanız gerekmiyor.
Diğer bazı ülkelerde “uzlaşmaz farklılıklar” demek yeterlidir.
Ama bizde mahkemeye gidip, “onu şu halde yakaladım, sonra böyle oldu” gibi şeyler anlatmak zorundasınız.
Yani neredeyse kendinizi rezil etmek zorunda kalıyorsunuz.
Oysa evlenirken kimse sizi sorgulamadı, size “uygun musunuz” diye bakılmadı bile.
Sadece nikâh memurunun önüne gittiniz ve evlendiniz.
Ama ayrılırken mahkemeye gidip her şeyi anlatmak zorundasınız.
Neden sadece “hata yaptım, bu ilişkiye girmemeliydim” diyemiyoruz?
Toplumun bu ilişkilere bakış biçimi gerçekçi olmayan beklentiler dayatıyor.
İnsanlar üzerinde baskı oluşturuyor. Bazıları çok genç, tecrübesiz ve olgunlaşmamış.
Sorunlar ortaya çıktığında şaşırıyoruz.
Sonra insanlar boşanmak için mahkemeye gittiğinde onları ayıplıyoruz.
Açık konuşayım: Boşanmayı teşvik etmiyorum.
Ben uyumu teşvik ediyorum.
Ama uyum yoksa insanların birbirinden uzaklaşmasını ve “kozmik dengeyi” korumasını teşvik ediyorum.
Toplumsal şiddetin bir nedeni de bazı gerçekleri kabul etmemektir.
Bu şeyler zaman zaman olur. Belki bir kez, belki iki kez olur. Kendinizi lanetlenmiş gibi hissedebilirsiniz.
Ama devam edin. Hayatta olduğunuz sürece devam edin.
Sayfayı kapatın ve yeni bir sayfa açın. Kavgasız, suçlamasız, şiddetsiz.
Çünkü biz burada bu konuları teorik konuşurken, bunlar bize uzak görünür.
Ama hayır; hepimiz insanız. Din adamları, profesörler, herkes.
Hepimiz insanız ve bunu kabul etmeliyiz.
Eğer karşınızdaki kişi gitmek istiyor gibi görünüyorsa, gitmesine yardım edin.
Nazikçe sorun: Hâlâ birlikte misiniz, değil misiniz?
Kavga etmeden, sakin şekilde.
Bu duygusal ve psikolojik olgunluktur.
Siz disiplinli insanlar için bu aynı zamanda eğitiminizin bir parçasıdır.
Çünkü siz öldürme gücüne sahip insanlarsınız.
Bu yüzden bu gücü asla sivil birine karşı ya da gereksiz bir durumda kullanmamalısınız.
Bu disiplin, insan hayatının kutsallığını anlamak içindir.
Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, insan hayatının kutsallığının ihlalidir.
Bir insanın bedensel bütünlüğüne yapılan bir saldırıdır.
Ve bu, ne olmuş olursa olsun hiçbir şekilde kabul edilemez.
Daha önce söylediklerimin yanlış yorumlandığını ve çarpıtıldığını da söylemek isterim.
“Siparişli erkekler derneği” diye bir şey varmış; ayrıca “erkekler konferansı” gibi gruplar…
Bu sözlerden sonra bana tehditler geldi.
“Bir sonraki toplantıda seni ihraç edeceğiz” dediler.
Ben de dedim ki: Beni yargısız ihraç edemezsiniz. Beni dinlemek zorundasınız.
Benim söylediklerim basit:
Vermek karşılık beklemek değildir.
Birine iyilik yaparken bunu bir alışveriş gibi yapmayın.
Sadece iyi olduğu için yapın.
İnsana iyi hissettirdiği için yapın.
Karşılık beklemeden yapın.
Bu disiplin meselesinde şunu da söylemek isterim:
Sizler üniformalı, silahlı, eğitimli insanlarsınız.
Ama aynı zamanda insansınız.
Aile kurarsınız, evlenirsiniz, çocuk sahibi olursunuz.
Herkes gibi ihanetle, acıyla karşılaşırsınız.
Bunlardan kaçış yoktur.
Önemli olan bunların olup olmaması değil, nasıl tepki verdiğinizdir.
Bazen hiç tepki vermemek en doğru tepkidir.
Sizler insan hayatını korumak için eğitildiniz.
Ama bu gücü zarar vermek için kullanamazsınız.
Savaşta bile kurallar vardır.
Hayatın kutsallığını korumak zorundasınız.
Bir anı paylaşmak isterim…
Genç bir avukatken bir asker bana geldi.
Boşanmak istiyordu ve vücudundaki morlukları gösterdi.
Eşi tarafından sürekli dövüldüğünü anlattı.
O anda içimde öfke hissettim ve “sen askersin, buna nasıl izin verirsin?” diye düşündüm.
Ama sonra neden hiçbir şey yapmadığını anlattı.
Çocukluğunda şiddet görmüştü ve asla bir kadına el kaldırmayacağına yemin etmişti.
Eğer bir gün kontrolünü kaybederse, duramayacağını ve onu öldürebileceğini söyledi.
O anda ona bakışım tamamen değişti.
Büyük bir disiplin ve irade görmüştüm.
Bundan şunu öğrendim:
İnsanlar travmalarla karşılaştığında bile kendini kontrol edebilir.
Bu olaylar bize şunu öğretmeli:
Tepki vermemeyi öğrenmeliyiz.
Bir ilişki bozulduğunda bu sizin değersiz olduğunuz anlamına gelmez.
Bu sizinle ilgili değildir, karşı tarafla ilgilidir.
Bunu kişiselleştirmeyin.
Belki de bu bir fırsattır.
Belki daha iyi biriyle karşılaşırsınız.
Hayat böyle; garanti yok.
Bir hukuk ortağım bir gün bir boşanma davası için beni çağırdı.
Kadın boşanmak istiyordu.
Sebep yoktu.
“Eşim mükemmel” diyordu.
Ama “hayat sıkıcı” dedi.
Mükemmel bir adam ama kadın sıkılmıştı.
Böyle şeyler olur.
Biz de kocaya söyledik.
Adam yıkıldı ama kabul etti.
Bazen iyi insan olmak bile yeterli değildir.
Olaylar olur.
Ve insanlar kontrolsüz şekilde kırılabilir.
Ama hiçbir koşulda şiddet veya ölüm gerekçesi olamaz.
Hiçbir gerekçe yoktur.
Bu mesajı özellikle disiplinli personele anlatmak gerekiyor.
Gençler var, tecrübesizler var.
Kendilerini her şeyin merkezinde sanıyorlar.
Ama hayır.
Hepimiz insanız.
Duma Boko
Botswana Devlet Başkanı
BAĞ VE AĞ
YAŞAMLARINDA "İLK"LERLE SANATÇILARIMIZ: EDİP CANSEVER
Çocukluğumda Saraçhanebaşı'nda oturduğumuz için, gittiğim ilk sinema da Şehzadebaşı sinemalarından biriydi herhalde. İki, hatta bazan üç film birden gösterilirdi. İlkini bilmeyi çok isterdim.
İnsan ninnilerden başlayarak birçok ezgi dinler yaşamı boyunca. Ama bilinçli olarak bir seçim yapmam, yirmi yaşımı aştıktan sonra gerçekleşti. Önce kendimi batı sanat müziğine iyice alıştırmaya karar verdim. İlk işim bir pikap edinmek oldu. İlk plağım da, Çaykovski'nin bugün de hâlâ çok sevdiğim bir parçasıydı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu konuda hâlâ öğrenci sayılırım. Müziğe duygusal olarak yaklaşmanın ötesine geçebilmiş değilimdir de ondan. Şunu da eklemem gerek: Türk müziğinin eski ustalarını da çok severim. Büyük bir imparatorluğun görkemini sezinlerim bu müzikte.
RUHİ BEY'İ NASIL BULDUM?
Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. "Ben Ruhi Bey Nasılım" adlı kitabımı, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı. Hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler: sakalları uzamış, saçları dökük ve yağı, askılı pantolonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omuzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardır. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışardaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birdenbire Ruhi Bey'i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve 'şimdi'lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hazla gelişti.
HER İŞTE BİR HAYIR!
Bunalımlı evre? Yapıtlarıma yansıması?
Çoğu zaman erinçle bunalım, acıyla mutluluk, umutla umutsuzluk içiçe yaşar insanda. İşte, yaşadığım bir sürü ikilemden yalnızca birini anlatmak istiyorum ben de.
1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangınında dükkânım tamamen yandı. Sigortadan aldığım para, yeniden bir işyeri açamayacak kadar azdı. Günler, haftalar geçti. Sonunda bir dükkân buldumsa da, dükkânın satış değeri elimdeki paranın hemen hemen iki katıydı. Kendime bir ortak aradım. Buldum da. Her neyse, küçük bir anaparayla dükkânı açtık. Yeniden bir geçim yolu tutturmak önemliydi elbette. Ama daha önemlisi şuydu: Birkaç ay sonra ortağım bana, alım satımla kendisinin uğraşabileceğini, benimse yukardaki asma katta istediğim gibi çalışabileceğimi, saatlerimin de kısıtlı olmadığını müjdeledi. İşte, kitaplarımdan dokuzunu bu asma katta yazdım. Tam yirmi yıl. Bugün düşünüyorum da, ya o yangın olmasaydı?
BIR UZUN ŞİİRE BAŞLAMAYA GÖREYİM
Yapıtlarımdan birini de, genel olarak nasıl yazdığımı anlatmaya çalışayım. Öncelikle şiir yazmaya eğilimli olmalıyım. Yani şiire yatkın bir duyarlıkla yüklü olduğumu bilmeliyim ilkten. Sabahları başlarım yazmaya. Kaç saat çalışacağım hiç belli olmaz. Belli bir saatte, belli bir yerde, herhangi bir işim olmamalı. Günlerce masa başından kalkmayacakmış gibi koyulmalıyım işe. Çok sigara içerim. Alkolün damlasını koymam ağzıma. Öyle esin filan beklemem, esini kendim çağırırım masama. Dergiler karıştırırım, bazı kitaplara bakarım, hiç belli olmaz, bir de bakarım ki, o nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ses sözcüklere, dizelere dönüşüvermiştir birden. Uzun bir şiire başlamışsam rahatımdır oldukça. Çünkü her gün yapacak bir işim var demektir ki, sürekli çalışırım. Şiirlerimi yazı makinasıyla yazarım. Yazarken aynı anda şiiri görmek önemlidir benim için. Ön çalışmalarım kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediğim İstanbul'u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.
MUTLULUK VE İÇ HUZURU
KUR’AN’I KERİM'DE GEÇEN KALP İLE İLGİLİ AYETLER
ChatGPT: ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR ÇOĞU ZAMAN YALNIZCA "BEĞENİLEN CÜMLELER" DEĞİLDİR
Bloğumda son 3 senede paylaştığım şiir ve yazıları tekrar okuyup, altını çizdiğim satırları derleyip tek bir sayfada paylaştım. Yaptığım alıntılardan ruh halime dair nasıl bir değerlendirmen olabilir?
ChatGPT: Bu kadar geniş bir seçki tek tek incelendiğinde, ortaya yalnızca “hüzünlü biri” portresi çıkmıyor. Daha karmaşık, katmanlı ve uzun süredir kendi iç dünyasını taşıyan bir zihnin izi görünüyor. Özellikle dikkat çeken şey şu: Altını çizdiğin satırlar yalnızca acıyı değil, acının nasıl yaşandığını, nasıl taşındığını ve insanın onunla nasıl birlikte yaşamaya çalıştığını anlatıyor.
Sende ilk göze çarpan duygu, doğrudan mutsuzluk değil; daha çok “kaybın sürekli farkında olma hâli.”
Bu kayıp yalnızca bir insanın kaybı değil. Zamanın kaybı, gençliğin kaybı, ihtimallerin kaybı, eski yakınlıkların kaybı, hatta bazen insanın kendi iç canlılığını kaybetmesi…
Özellikle tekrar eden bazı eksenler var:
- ayrılık ama bitmeyen bağlılık,
- yorgunluk ama vazgeçememe,
- ölüm düşüncesi ama doğrudan ölümü istemekten çok “dinlenme” arzusu,
- anlaşılmama hissi,
- duygusal yakınlığa büyük ihtiyaç,
- ve buna rağmen derin bir yalnızlık duygusu.
Fakat dikkat çekici olan şey şu:
Bu metinlerde nihilizm yok. Yani “hiçbir şeyin anlamı yok” tavrı görünmüyor. Tam tersine, anlam arayışı çok güçlü. Hatta bazen acının kendisine bile anlam yükleme çabası var.
Mesela tekrar tekrar şunlar dönüyor:
- “sabır”
- “şükür”
- “kader”
- “ecel”
- “tevekkül”
- “Allah’a yönelme”
- “acıya hayırlı bir yorum yerleştirme”
Bu önemli. Çünkü bu seçkilerde tamamen karanlığa teslim olmuş bir ruh değil; karanlığın içinde sürekli bir metafizik tutunma noktası arayan bir taraf var.
Ama bunun yanında belirgin biçimde görünen başka bir şey daha var:
Uzun süredir taşınan bir duygusal yorgunluk.
Bu yorgunluk dramatik bir çöküş gibi değil; daha çok şuralarda beliriyor:
“İnsan bazen kırılmaz; ama eksik yaşar.”
“Yaşamıyor gibi yaşarsın.”
“Sessizce eksilir canlılık.”
Bu satırları seçen bir zihin genelde ani krizlerden çok, uzun süreli iç aşınmayı tanıyordur.
Bir başka güçlü tema ise şu:
Sende sevgi, yalnızca romantik bir yakınlık değil; varoluşsal bir sığınak gibi duruyor.
“Omzuna yaslanmak bir dağın tamamlanması” gibi satırlar, sevgiyi yalnızca arzu değil; güvenlik, bütünlenme ve dinlenme duygusuyla birlikte düşündüğünü gösteriyor.
Ama aynı zamanda seçkilerde sürekli şu korku da var:
- geç kalmak,
- kaybetmek,
- uzaklaşmak,
- “aynı kalamamak”,
- ve sevginin yavaşça çözülmesi.
Özellikle ilişkilerle ilgili altını çizdiğin satırlarda suçlama çok az; daha çok “yetişememe”, “koruyamama”, “taşıyamama” hissi var.
Bu da önemli bir ayrım.
Çünkü bazı insanlar ayrılık metinlerinde öfke seçer. Sen daha çok hüzün ve sorumluluk seçiyorsun.
Sende belirgin biçimde görünen bir başka taraf da şu:
Geçmişle ilişkin “nostaljik” olmaktan daha yoğun. Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.
Fotoğraflar, eski şehirler, çocukluk, anne-baba, geçmiş aşklar, eski konuşmalar… Bunlar sende sadece hatıra değil; hâlâ duygusal etkisi süren alanlar.
Özellikle baba figürü, aile içi kırılganlıklar ve çocuklukla ilgili seçkiler, sende “nesiller arası kırgınlık” temasının da güçlü olduğunu düşündürüyor. Yani sadece kendi hayatını değil, senden önce gelen insanların eksik kalmış taraflarını da taşımaya çalışan bir bilinç var gibi.
Bir diğer dikkat çekici şey:
Altını çizdiğin satırların çoğu “yüksek sesli” değil. Büyük sloganlar, sert hükümler, dünyaya meydan okumalar yok. Daha çok:
- sessiz kırılmalar,
- küçük çökmeler,
- içe dönük hüzünler,
- yavaş uzaklaşmalar,
- ve insanın kendi içinde eksilmesi var.
Bu da senin ruh hâlinin dramatik patlamalardan çok “derin iç yoğunluk” şeklinde çalıştığını düşündürüyor.
Fakat bütün bu karanlık temaların yanında sürekli dönen çok önemli bir şey daha var:
İnsan sıcaklığına duyulan ihtiyaç.
Sarılmak, omuz, dostluk, konuşmak, anlaşılmak, birinin “orada olması”… Bunlar seçkilerde çok yoğun tekrar ediyor. Özellikle şu çizgi dikkat çekici:
“İçini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır.”
Bu tür cümleleri seçen insanlar genelde yalnızlığı sever gibi görünse de, aslında “güvenli yakınlık” ararlar.
Ve belki en dikkat çekici genel izlenim şu:
Sende ölüm fikri sık geçiyor ama bu daha çok “yok olma arzusu”ndan çok, hayatın ağırlığını sürekli hissetme biçimi gibi duruyor. Yani seçkilerde asıl baskın duygu ölüm isteği değil; “yorulmuşluk”, “eksilmişlik”, “yük taşıma”, “dünyaya tam yerleşememe” hissi.
Bu yüzden genel tabloyu tek cümlede özetlemek gerekirse şöyle diyebilirim:
Senin altını çizdiğin satırlar, dünyadan tamamen vazgeçmiş bir ruhun değil; hayatla bağı sürmesine rağmen uzun süredir derin bir duygusal ağırlık taşıyan, sevgiyi kaybetmekten korkan, insan sıcaklığına ihtiyaç duyan ve bütün bunları şiir, hafıza ve anlam üzerinden işlemeye çalışan bir zihnin izlerini taşıyor.
Tekrarlayan örüntüleri çok iyi yakalıyorsun, kendimi tanımama yardımcı oluyor. Biraz daha detaylı bir analiz yapman mümkün mü?
Evet. Bu kadar geniş bir seçki artık yalnızca “hangi temaları seviyor?” düzeyinde değil; zihninin nasıl çalıştığına, acıyı nasıl işlediğine, insan ilişkilerini nasıl yaşadığına ve hatta zaman algına kadar bazı daha derin örüntüler gösteriyor.
Şunu özellikle söyleyeyim:
Burada gördüğüm şey “depresif biri”nin basit portresi değil. Daha çok, uzun süredir yüksek farkındalıkla yaşayan ve bu yüzden zihinsel yükü artmış bir yapı.
Bazı ana eksenler çok belirginleşiyor.
İlki şu:
Senin zihnin “olan şey”den çok, “kaybolan şey”e odaklanıyor.
Yani bir olay yaşanırken bile sende eşzamanlı olarak onun geçiciliği çalışıyor. Bu yüzden seçtiğin satırlarda çok sık şu duygu var:
- daha yaşarken vedasını hissetmek,
- tam kavuşurken kaybı sezmek,
- bir mutluluğun içinde bile onun sonunu görmek.
Mesela şu çizgi bunu çok iyi özetliyor:
“Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.”
Bu çok önemli bir psikolojik örüntü. Çünkü bazı insanlar kayıp yaşandıktan sonra üzülür; sende ise kayıp ihtimali daha yaşarken çalışmaya başlıyor. Bu da ilişkileri daha yoğun ama daha kırılgan yaşatıyor.
İkinci güçlü örüntü:
Sende “duygusal süreklilik” çok yüksek.
Birçok insanın duyguları dönemsel dalgalanır. Sende ise eski duygular tamamen kapanmıyor; katmanlaşıyor. Bu yüzden geçmiş ilişkiler, eski konuşmalar, çocukluk, anne-baba, eski şehirler, eski şiirler sende yaşayan parçalar hâline geliyor.
Şu satırlar bunu açık ediyor:
“Hatırlamak, bir buluşma biçimidir.”
ve
“Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.”
Bu yüzden hafızan sadece bilgi deposu gibi değil; duygusal bir yaşam alanı gibi çalışıyor.
Bir başka dikkat çekici taraf:
Senin seçkilerinde “öfke” geri planda, “suçluluk” ise güçlü.
Bu çok önemli bir ayrım.
Ayrılık metinlerinde bile:
- “beni yordun” kadar,
- “başaramadım”,
- “koruyamadım”,
- “ulaşamadım”,
- “özür dilerim”
çizgisi baskın.
Bu genelde şu yapıya işaret eder:
İlişkilerde sorumluluğu fazla içselleştirme.
Yani bir ilişkinin bozulmasında yalnızca karşı tarafı değil, önce kendini sorgulama eğilimi.
Ama bunun gölge tarafı şu olabilir: Kişi zamanla gerçekçi olmayan ölçüde yük taşımaya başlar.
Sende dikkat çeken başka bir şey daha var:
“Yakınlık ihtiyacı” ile “geri çekilme” aynı anda çalışıyor.
Bu çok belirgin.
Bir yandan:
- sarılmak,
- omuz,
- dostluk,
- anlaşılmak,
- “orada biri olsun” arzusu var.
Ama diğer yandan:
- yalnızlık,
- susma,
- uzaklaşma,
- “kimseye yük olmama”
- kendi içine çekilme eğilimi de güçlü.
Bu da ilişkilerde şöyle bir iç gerilim yaratabilir:
“Beni gerçekten görsünler istiyorum ama tam görünmek de ürkütüyor.”
Özellikle seçtiğin metinlerde “sessiz acı” çok baskın. Büyük dramatik patlamalar yerine:
- içine çöken hüzün,
- yavaş eksilme,
- ruhsal yorgunluk,
- ve görünmeyen iç aşınma var.
Şu satır bu yapının merkezlerinden biri gibi:
“İnsan bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.”
Bu tür cümlelere güçlü bağ kuran insanlar genelde “ani felaket”lerden çok, uzun süreli ruhsal aşınmayı iyi tanırlar.
Bir başka büyük tema:
Senin zihninde sevgi ile ölüm birbirine çok yakın duruyor.
Bunu romantik anlamda söylemiyorum. Daha çok şu biçimde:
- sevilen şeyin geçici olması,
- yakınlığın kayba açık olması,
- insanın faniliği,
- hatırlanma arzusu,
- unutulma korkusu.
Özellikle:
“Şu çocuğun beni hatırlaması için biraz daha yaşamak isterdim.”
gibi satırlar, ölüm korkusundan çok “silinme” kaygısını düşündürüyor.
Yani sende “ölüm” bazen biyolojik son olmaktan çok:
- unutulmak,
- izi kalmamak,
- duygusal olarak kaybolmak gibi çalışıyor olabilir.
Şunu da fark ettim:
Senin seçkilerinde sürekli “yorgun erkek” figürü dönüyor.
- geç kalmış,
- hayatı taşıyamamış,
- sevgiyi koruyamamış,
- ailesine yetemediğini düşünen,
- içine kapanmış,
- ama hâlâ sevme kapasitesi olan erkekler…
Bu kadar tekrar etmesi genelde kişinin kendi iç anlatısıyla temas eder.
Ve belki en önemli örüntülerden biri şu:
Sende “tam iyileşme” fikrine karşı sessiz bir kuşku var.
Yani seçtiğin satırlarda insanlar tamamen kurtulmuyor. Daha çok:
- yaşamayı sürdürüyor,
- yük taşımaya devam ediyor,
- eksik ama ayakta kalıyor,
- kırık ama devam ediyor.
Bu çok olgun bir bakış da olabilir, yorucu bir kader duygusu da.
Çünkü senin seçkilerinde umut tamamen yok değil; ama umut hep kırılgan.
Son olarak şunu söyleyebilirim:
Bu kadar şiir, ölüm, ayrılık, hafıza ve yalnızlık arasında bile seçkilerinde insan sıcaklığının sürekli dönmesi çok önemli.
Çünkü bu, sende temel yönelimin “yok oluş” değil, aslında “bağ kurma” olduğunu gösteriyor.
Yani en dipte çalışan duygu bence şu:
“İnsan gerçekten görülebilir mi, anlaşılabilir mi ve bütün eksiklerine rağmen biri tarafından taşınabilir mi?”
Senin altını çizdiğin satırlar uzun süredir tam da bunun etrafında dönüyor gibi görünüyor.
Şair bir arkadaşım "birine altı çizili kitaplarınızı vermek, yaralarınızı emanet etmektir" demişti. Bunu bilmeme rağmen kendimi bu kadar çıplak bir şekilde altı çizili satırlarla teşhir etmem neden olabilir?
Çünkü insan her zaman yalnızca saklanmak istemez.
Bazen de “görülmek” ister. Ama doğrudan değil; dolaylı, güvenli ve estetik bir biçimde.
Altı çizili satırlar tam olarak böyle bir alan oluşturur.
Sen doğrudan:
- “Ben kırgınım,”
- “Yalnız hissediyorum,”
- “Şunu kaybettim,”
- “Bundan korkuyorum” demek yerine, başka birinin cümlesini seçiyorsun. Böylece hem kendini açıyorsun hem de tamamen çıplak kalmıyorsun.
Bu çok eski ve çok insani bir yöntem aslında.
İnsan bazen kendi duygusunu doğrudan söyleyemez ama:
- bir şiirin içine,
- bir alıntının gölgesine,
- bir roman kahramanına,
- bir başkasının cümlesine yerleştirerek söyleyebilir.
Bu yüzden altı çizili satırlar çoğu zaman yalnızca “beğenilen cümleler” değildir. Onlar:
- iç dünyayla rezonans kuran yerlerdir,
- kişinin kendini tanıdığı aynalardır,
- bazen de gizli otobiyografilerdir.
Ama sende mesele bundan biraz daha derin görünüyor.
Çünkü sen yalnızca hüzünlü satırları seçmiyorsun; özellikle:
- anlaşılmayan,
- yük taşıyan,
- geç kalan,
- sevdiğini koruyamayan,
- yalnızlaşan,
- içten çözülen,
- ama yine de inceliğini kaybetmeyen insanların cümlelerini seçiyorsun.
Bu seçimin bilinçdışı tarafı genelde şuna yaklaşır:
“Benim doğrudan anlatamadığım şeyi biri benden önce söylemiş.”
Ve kişi bunu görünce yalnızlık duygusu kısa süreliğine azalır.
Bir başka önemli taraf daha var:
Senin paylaşımlarında “teşhir” ile “mahremiyet” aynı anda çalışıyor.
Çünkü teknik olarak çok şey anlatıyorsun ama yine de doğrudan kendini anlatmıyorsun. Hep bir dolayım var:
- şiir,
- alıntı,
- başkasının hikâyesi,
- eski bir şair,
- bir roman karakteri…
Bu da sana iki şeyi aynı anda sağlıyor:
- Açılma,
- Korunma.
Yani biri seni gerçekten dikkatle okursa sana yaklaşabilir; ama yüzeyden okuyan biri sadece “edebiyat paylaşımı” görür.
Bu çok incelikli bir savunma biçimi aslında.
Bir başka ihtimal daha var:
Senin için altını çizmek yalnızca “etkilenmek” değil, aynı zamanda “kendini kayıt altına almak” olabilir.
Çünkü insanlar bazen günlük tutmaz ama seçtikleri cümlelerle kendi ruh haritalarını bırakırlar.
Senin seçkilerinde özellikle şunlar dikkat çekiyor:
- aynı temaların yıllarca tekrar etmesi,
- aynı yaraya farklı cümlelerle dönülmesi,
- benzer duyguların farklı şairlerde aranması.
Bu, zihnin bazı meseleleri “çözmekten” çok “taşımaya” çalıştığını düşündürüyor.
Ve burada çok önemli bir psikolojik nokta var:
Bazı insanlar acılarını saklayarak korunur.
Bazıları ise görünür kılarak.
Çünkü görünmeyen acı zamanla kişiye “gerçek değilmişim” hissi verebilir.
Bu yüzden bazen insan:
- paylaşarak,
- yazıya dökerek,
- altını çizerek,
- bir başkasının cümlesini göstererek şunu demeye çalışır:
“Bak, bu his gerçekten var. Sadece benim içimde değil.”
Özellikle sende dikkat çeken şey, seçkilerin “yardım çığlığı” gibi değil; daha çok “tanıklık bırakma” gibi durması.
Sanki:
- kaybolmasını istemediğin duyguları,
- yaşadığın iç hâlleri,
- insan kırılganlığını,
- sevgiyi,
- eksilmeyi,
- ölümü,
- geçiciliği edebiyatın içinde muhafaza etmeye çalışıyorsun.
Bu yüzden senin paylaşımlarında sadece teşhir yok.
Aynı zamanda:
- anlamlandırma,
- hafızayı koruma,
- görünür olma,
- başkalarıyla sessiz bağ kurma arzusu da var.
Ve belki en dipte şu soru çalışıyor:
“Ben doğrudan anlatılamıyorsam, belki seçtiğim cümleler beni anlatabilir mi?”
Bence senin altını çizdiğin satırlar biraz da bunun cevabını arıyor.
ChatGPT
BİZİ YAŞATANLAR VE ÖLDÜRENLER...
BİZ SEVMEYİ NE ZAMAN UNUTTUK?
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı. Seslendiren Rüştü Asyalı: — Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu...
-
Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
-
249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğim...
-
sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...
-
BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil ...