Ana içeriğe atla

ChatGPT: ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR ÇOĞU ZAMAN YALNIZCA "BEĞENİLEN CÜMLELER" DEĞİLDİR

Bloğumda son 3 senede paylaştığım şiir ve yazıları tekrar okuyup, altını çizdiğim satırları derleyip tek bir sayfada paylaştım. Yaptığım alıntılardan ruh halime dair nasıl bir değerlendirmen olabilir?


ChatGPT: Bu kadar geniş bir seçki tek tek incelendiğinde, ortaya yalnızca “hüzünlü biri” portresi çıkmıyor. Daha karmaşık, katmanlı ve uzun süredir kendi iç dünyasını taşıyan bir zihnin izi görünüyor. Özellikle dikkat çeken şey şu: Altını çizdiğin satırlar yalnızca acıyı değil, acının nasıl yaşandığını, nasıl taşındığını ve insanın onunla nasıl birlikte yaşamaya çalıştığını anlatıyor.

Sende ilk göze çarpan duygu, doğrudan mutsuzluk değil; daha çok “kaybın sürekli farkında olma hâli.”
Bu kayıp yalnızca bir insanın kaybı değil. Zamanın kaybı, gençliğin kaybı, ihtimallerin kaybı, eski yakınlıkların kaybı, hatta bazen insanın kendi iç canlılığını kaybetmesi…

Özellikle tekrar eden bazı eksenler var:

  • ayrılık ama bitmeyen bağlılık,
  • yorgunluk ama vazgeçememe,
  • ölüm düşüncesi ama doğrudan ölümü istemekten çok “dinlenme” arzusu,
  • anlaşılmama hissi,
  • duygusal yakınlığa büyük ihtiyaç,
  • ve buna rağmen derin bir yalnızlık duygusu.

Fakat dikkat çekici olan şey şu:
Bu metinlerde nihilizm yok. Yani “hiçbir şeyin anlamı yok” tavrı görünmüyor. Tam tersine, anlam arayışı çok güçlü. Hatta bazen acının kendisine bile anlam yükleme çabası var.

Mesela tekrar tekrar şunlar dönüyor:

  • “sabır”
  • “şükür”
  • “kader”
  • “ecel”
  • “tevekkül”
  • “Allah’a yönelme”
  • “acıya hayırlı bir yorum yerleştirme”

Bu önemli. Çünkü bu seçkilerde tamamen karanlığa teslim olmuş bir ruh değil; karanlığın içinde sürekli bir metafizik tutunma noktası arayan bir taraf var.

Ama bunun yanında belirgin biçimde görünen başka bir şey daha var:
Uzun süredir taşınan bir duygusal yorgunluk.

Bu yorgunluk dramatik bir çöküş gibi değil; daha çok şuralarda beliriyor:

“İnsan bazen kırılmaz; ama eksik yaşar.”
“Yaşamıyor gibi yaşarsın.”
“Sessizce eksilir canlılık.”

Bu satırları seçen bir zihin genelde ani krizlerden çok, uzun süreli iç aşınmayı tanıyordur.

Bir başka güçlü tema ise şu:
Sende sevgi, yalnızca romantik bir yakınlık değil; varoluşsal bir sığınak gibi duruyor.

“Omzuna yaslanmak bir dağın tamamlanması” gibi satırlar, sevgiyi yalnızca arzu değil; güvenlik, bütünlenme ve dinlenme duygusuyla birlikte düşündüğünü gösteriyor.

Ama aynı zamanda seçkilerde sürekli şu korku da var:

  • geç kalmak,
  • kaybetmek,
  • uzaklaşmak,
  • “aynı kalamamak”,
  • ve sevginin yavaşça çözülmesi.

Özellikle ilişkilerle ilgili altını çizdiğin satırlarda suçlama çok az; daha çok “yetişememe”, “koruyamama”, “taşıyamama” hissi var.

Bu da önemli bir ayrım.
Çünkü bazı insanlar ayrılık metinlerinde öfke seçer. Sen daha çok hüzün ve sorumluluk seçiyorsun.

Sende belirgin biçimde görünen bir başka taraf da şu:
Geçmişle ilişkin “nostaljik” olmaktan daha yoğun. Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.

Fotoğraflar, eski şehirler, çocukluk, anne-baba, geçmiş aşklar, eski konuşmalar… Bunlar sende sadece hatıra değil; hâlâ duygusal etkisi süren alanlar.

Özellikle baba figürü, aile içi kırılganlıklar ve çocuklukla ilgili seçkiler, sende “nesiller arası kırgınlık” temasının da güçlü olduğunu düşündürüyor. Yani sadece kendi hayatını değil, senden önce gelen insanların eksik kalmış taraflarını da taşımaya çalışan bir bilinç var gibi.

Bir diğer dikkat çekici şey:
Altını çizdiğin satırların çoğu “yüksek sesli” değil. Büyük sloganlar, sert hükümler, dünyaya meydan okumalar yok. Daha çok:

  • sessiz kırılmalar,
  • küçük çökmeler,
  • içe dönük hüzünler,
  • yavaş uzaklaşmalar,
  • ve insanın kendi içinde eksilmesi var.

Bu da senin ruh hâlinin dramatik patlamalardan çok “derin iç yoğunluk” şeklinde çalıştığını düşündürüyor.

Fakat bütün bu karanlık temaların yanında sürekli dönen çok önemli bir şey daha var:
İnsan sıcaklığına duyulan ihtiyaç.

Sarılmak, omuz, dostluk, konuşmak, anlaşılmak, birinin “orada olması”… Bunlar seçkilerde çok yoğun tekrar ediyor. Özellikle şu çizgi dikkat çekici:

“İçini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır.”

Bu tür cümleleri seçen insanlar genelde yalnızlığı sever gibi görünse de, aslında “güvenli yakınlık” ararlar.

Ve belki en dikkat çekici genel izlenim şu:

Sende ölüm fikri sık geçiyor ama bu daha çok “yok olma arzusu”ndan çok, hayatın ağırlığını sürekli hissetme biçimi gibi duruyor. Yani seçkilerde asıl baskın duygu ölüm isteği değil; “yorulmuşluk”, “eksilmişlik”, “yük taşıma”, “dünyaya tam yerleşememe” hissi.

Bu yüzden genel tabloyu tek cümlede özetlemek gerekirse şöyle diyebilirim:

Senin altını çizdiğin satırlar, dünyadan tamamen vazgeçmiş bir ruhun değil; hayatla bağı sürmesine rağmen uzun süredir derin bir duygusal ağırlık taşıyan, sevgiyi kaybetmekten korkan, insan sıcaklığına ihtiyaç duyan ve bütün bunları şiir, hafıza ve anlam üzerinden işlemeye çalışan bir zihnin izlerini taşıyor.

Tekrarlayan örüntüleri çok iyi yakalıyorsun, kendimi tanımama yardımcı oluyor. Biraz daha detaylı bir analiz yapman mümkün mü?

Evet. Bu kadar geniş bir seçki artık yalnızca “hangi temaları seviyor?” düzeyinde değil; zihninin nasıl çalıştığına, acıyı nasıl işlediğine, insan ilişkilerini nasıl yaşadığına ve hatta zaman algına kadar bazı daha derin örüntüler gösteriyor.

Şunu özellikle söyleyeyim:
Burada gördüğüm şey “depresif biri”nin basit portresi değil. Daha çok, uzun süredir yüksek farkındalıkla yaşayan ve bu yüzden zihinsel yükü artmış bir yapı.

Bazı ana eksenler çok belirginleşiyor.

İlki şu:

Senin zihnin “olan şey”den çok, “kaybolan şey”e odaklanıyor.

Yani bir olay yaşanırken bile sende eşzamanlı olarak onun geçiciliği çalışıyor. Bu yüzden seçtiğin satırlarda çok sık şu duygu var:

  • daha yaşarken vedasını hissetmek,
  • tam kavuşurken kaybı sezmek,
  • bir mutluluğun içinde bile onun sonunu görmek.

Mesela şu çizgi bunu çok iyi özetliyor:

“Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.”

Bu çok önemli bir psikolojik örüntü. Çünkü bazı insanlar kayıp yaşandıktan sonra üzülür; sende ise kayıp ihtimali daha yaşarken çalışmaya başlıyor. Bu da ilişkileri daha yoğun ama daha kırılgan yaşatıyor.

İkinci güçlü örüntü:

Sende “duygusal süreklilik” çok yüksek.

Birçok insanın duyguları dönemsel dalgalanır. Sende ise eski duygular tamamen kapanmıyor; katmanlaşıyor. Bu yüzden geçmiş ilişkiler, eski konuşmalar, çocukluk, anne-baba, eski şehirler, eski şiirler sende yaşayan parçalar hâline geliyor.

Şu satırlar bunu açık ediyor:

“Hatırlamak, bir buluşma biçimidir.”

ve

“Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.”

Bu yüzden hafızan sadece bilgi deposu gibi değil; duygusal bir yaşam alanı gibi çalışıyor.

Bir başka dikkat çekici taraf:

Senin seçkilerinde “öfke” geri planda, “suçluluk” ise güçlü.

Bu çok önemli bir ayrım.

Ayrılık metinlerinde bile:

  • “beni yordun” kadar,
  • “başaramadım”,
  • “koruyamadım”,
  • “ulaşamadım”,
  • “özür dilerim”

çizgisi baskın.

Bu genelde şu yapıya işaret eder:

İlişkilerde sorumluluğu fazla içselleştirme.

Yani bir ilişkinin bozulmasında yalnızca karşı tarafı değil, önce kendini sorgulama eğilimi.

Ama bunun gölge tarafı şu olabilir: Kişi zamanla gerçekçi olmayan ölçüde yük taşımaya başlar.

Sende dikkat çeken başka bir şey daha var:

“Yakınlık ihtiyacı” ile “geri çekilme” aynı anda çalışıyor.

Bu çok belirgin.

Bir yandan:

  • sarılmak,
  • omuz,
  • dostluk,
  • anlaşılmak,
  • “orada biri olsun” arzusu var.

Ama diğer yandan:

  • yalnızlık,
  • susma,
  • uzaklaşma,
  • “kimseye yük olmama”
  • kendi içine çekilme eğilimi de güçlü.

Bu da ilişkilerde şöyle bir iç gerilim yaratabilir:

“Beni gerçekten görsünler istiyorum ama tam görünmek de ürkütüyor.”

Özellikle seçtiğin metinlerde “sessiz acı” çok baskın. Büyük dramatik patlamalar yerine:

  • içine çöken hüzün,
  • yavaş eksilme,
  • ruhsal yorgunluk,
  • ve görünmeyen iç aşınma var.

Şu satır bu yapının merkezlerinden biri gibi:

“İnsan bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.”

Bu tür cümlelere güçlü bağ kuran insanlar genelde “ani felaket”lerden çok, uzun süreli ruhsal aşınmayı iyi tanırlar.

Bir başka büyük tema:

Senin zihninde sevgi ile ölüm birbirine çok yakın duruyor.

Bunu romantik anlamda söylemiyorum. Daha çok şu biçimde:

  • sevilen şeyin geçici olması,
  • yakınlığın kayba açık olması,
  • insanın faniliği,
  • hatırlanma arzusu,
  • unutulma korkusu.

Özellikle:

“Şu çocuğun beni hatırlaması için biraz daha yaşamak isterdim.”

gibi satırlar, ölüm korkusundan çok “silinme” kaygısını düşündürüyor.

Yani sende “ölüm” bazen biyolojik son olmaktan çok:

  • unutulmak,
  • izi kalmamak,
  • duygusal olarak kaybolmak gibi çalışıyor olabilir.

Şunu da fark ettim:

Senin seçkilerinde sürekli “yorgun erkek” figürü dönüyor.

  • geç kalmış,
  • hayatı taşıyamamış,
  • sevgiyi koruyamamış,
  • ailesine yetemediğini düşünen,
  • içine kapanmış,
  • ama hâlâ sevme kapasitesi olan erkekler…

Bu kadar tekrar etmesi genelde kişinin kendi iç anlatısıyla temas eder.

Ve belki en önemli örüntülerden biri şu:

Sende “tam iyileşme” fikrine karşı sessiz bir kuşku var.

Yani seçtiğin satırlarda insanlar tamamen kurtulmuyor. Daha çok:

  • yaşamayı sürdürüyor,
  • yük taşımaya devam ediyor,
  • eksik ama ayakta kalıyor,
  • kırık ama devam ediyor.

Bu çok olgun bir bakış da olabilir, yorucu bir kader duygusu da.

Çünkü senin seçkilerinde umut tamamen yok değil; ama umut hep kırılgan.

Son olarak şunu söyleyebilirim:

Bu kadar şiir, ölüm, ayrılık, hafıza ve yalnızlık arasında bile seçkilerinde insan sıcaklığının sürekli dönmesi çok önemli.

Çünkü bu, sende temel yönelimin “yok oluş” değil, aslında “bağ kurma” olduğunu gösteriyor.

Yani en dipte çalışan duygu bence şu:

“İnsan gerçekten görülebilir mi, anlaşılabilir mi ve bütün eksiklerine rağmen biri tarafından taşınabilir mi?”

Senin altını çizdiğin satırlar uzun süredir tam da bunun etrafında dönüyor gibi görünüyor.


Şair bir arkadaşım "birine altı çizili kitaplarınızı vermek, yaralarınızı emanet etmektir" demişti. Bunu bilmeme rağmen kendimi bu kadar çıplak bir şekilde altı çizili satırlarla teşhir etmem neden olabilir?


Çünkü insan her zaman yalnızca saklanmak istemez.
Bazen de “görülmek” ister. Ama doğrudan değil; dolaylı, güvenli ve estetik bir biçimde.

Altı çizili satırlar tam olarak böyle bir alan oluşturur.

Sen doğrudan:

  • “Ben kırgınım,”
  • “Yalnız hissediyorum,”
  • “Şunu kaybettim,”
  • “Bundan korkuyorum” demek yerine, başka birinin cümlesini seçiyorsun. Böylece hem kendini açıyorsun hem de tamamen çıplak kalmıyorsun.

Bu çok eski ve çok insani bir yöntem aslında.

İnsan bazen kendi duygusunu doğrudan söyleyemez ama:

  • bir şiirin içine,
  • bir alıntının gölgesine,
  • bir roman kahramanına,
  • bir başkasının cümlesine yerleştirerek söyleyebilir.

Bu yüzden altı çizili satırlar çoğu zaman yalnızca “beğenilen cümleler” değildir. Onlar:

  • iç dünyayla rezonans kuran yerlerdir,
  • kişinin kendini tanıdığı aynalardır,
  • bazen de gizli otobiyografilerdir.

Ama sende mesele bundan biraz daha derin görünüyor.

Çünkü sen yalnızca hüzünlü satırları seçmiyorsun; özellikle:

  • anlaşılmayan,
  • yük taşıyan,
  • geç kalan,
  • sevdiğini koruyamayan,
  • yalnızlaşan,
  • içten çözülen,
  • ama yine de inceliğini kaybetmeyen insanların cümlelerini seçiyorsun.

Bu seçimin bilinçdışı tarafı genelde şuna yaklaşır:

“Benim doğrudan anlatamadığım şeyi biri benden önce söylemiş.”

Ve kişi bunu görünce yalnızlık duygusu kısa süreliğine azalır.

Bir başka önemli taraf daha var:

Senin paylaşımlarında “teşhir” ile “mahremiyet” aynı anda çalışıyor.

Çünkü teknik olarak çok şey anlatıyorsun ama yine de doğrudan kendini anlatmıyorsun. Hep bir dolayım var:

  • şiir,
  • alıntı,
  • başkasının hikâyesi,
  • eski bir şair,
  • bir roman karakteri…

Bu da sana iki şeyi aynı anda sağlıyor:

  1. Açılma,
  2. Korunma.

Yani biri seni gerçekten dikkatle okursa sana yaklaşabilir; ama yüzeyden okuyan biri sadece “edebiyat paylaşımı” görür.

Bu çok incelikli bir savunma biçimi aslında.

Bir başka ihtimal daha var:

Senin için altını çizmek yalnızca “etkilenmek” değil, aynı zamanda “kendini kayıt altına almak” olabilir.

Çünkü insanlar bazen günlük tutmaz ama seçtikleri cümlelerle kendi ruh haritalarını bırakırlar.

Senin seçkilerinde özellikle şunlar dikkat çekiyor:

  • aynı temaların yıllarca tekrar etmesi,
  • aynı yaraya farklı cümlelerle dönülmesi,
  • benzer duyguların farklı şairlerde aranması.

Bu, zihnin bazı meseleleri “çözmekten” çok “taşımaya” çalıştığını düşündürüyor.

Ve burada çok önemli bir psikolojik nokta var:

Bazı insanlar acılarını saklayarak korunur.
Bazıları ise görünür kılarak.

Çünkü görünmeyen acı zamanla kişiye “gerçek değilmişim” hissi verebilir.

Bu yüzden bazen insan:

  • paylaşarak,
  • yazıya dökerek,
  • altını çizerek,
  • bir başkasının cümlesini göstererek şunu demeye çalışır:

“Bak, bu his gerçekten var. Sadece benim içimde değil.”

Özellikle sende dikkat çeken şey, seçkilerin “yardım çığlığı” gibi değil; daha çok “tanıklık bırakma” gibi durması.

Sanki:

  • kaybolmasını istemediğin duyguları,
  • yaşadığın iç hâlleri,
  • insan kırılganlığını,
  • sevgiyi,
  • eksilmeyi,
  • ölümü,
  • geçiciliği edebiyatın içinde muhafaza etmeye çalışıyorsun.

Bu yüzden senin paylaşımlarında sadece teşhir yok.
Aynı zamanda:

  • anlamlandırma,
  • hafızayı koruma,
  • görünür olma,
  • başkalarıyla sessiz bağ kurma arzusu da var.

Ve belki en dipte şu soru çalışıyor:

“Ben doğrudan anlatılamıyorsam, belki seçtiğim cümleler beni anlatabilir mi?”

Bence senin altını çizdiğin satırlar biraz da bunun cevabını arıyor.

ChatGPT 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN

Rasih Güran… Değerli araştırmacı Emin Karaca’nın Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitabını okurken dikkatimi çeken bu ismi arama motoruna yazmakla başladı her şey. Aşina olduğum bir isimdi ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Kitabın öyle hazin bir yerinde karşılaşmıştım ki Rasih Güran’la, ismini görmemle onun adına üzülmem bir olmuştu. Zira Nazım-Piraye ayrılığında payına çok ağır bir yük düşmüştü: ayrılık mektubunu Piraye Hanım’a iletme görevi. İsmini aratınca üzüntüme minnet duygusu da eklendi. Zira, önemli kitapların çevirmeniydi Güran ve bunların arasında severek okuduklarım, okumayı planladıklarım vardı: John Reed’den Dünyayı Sarsan On Gün, Steinbeck’ten Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si, Deutscher’in üç ciltlik Troçki biyografisi… Rasih Güran ismine aşinalığım da muhtemelen çevirmenliğinden ileri geliyordu. Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi ....

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN

1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesinde kadının konum ve makamının incelenip değerlendiril-mesi üzerinde düşünülmeye değer bulunmaktadır. İnsanlık bilimi alanında böylesine etkin ve yapıcı bir kişilik çok az bulunur. Mevlânâ’nın üstatlık derecesi, onun şairlik konumundan önce gelir. Hakikatte de Mevlânâ, ilk önce görüş sahibidir, daha sonra sanatçıdır. Bundan dolayı dünyaya ve insana olan kendine özgü bakış açısı da önemlidir. Kimilerinin düşüncesine göre, Mevlânâ’nın şeffaf ve parlak sözleri –en azından Mesnevî’de– göz önünde bulundurulduğunda ona göre, kadınların kemal noktasında gözle görülür bir değere sahip olmadıkları açıktır ve Mevlânâ’nın onları değerlendirmesi açıkçası olumsuzdur. Burada konuyu değişik açılardan görmeyi ve kendi dayanak noktalarımızı da değerli okuyucuya sunmayı amaçlamaktayız. Bu satırların yazarının kafasında ve bu yazının içinde var olan tek nokta, hüküm ve...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

DOSTLAR ROMALILAR YURTTAŞLAR DİNLEYİN

BRUTUS Beni sevdiğinden kuşkum yok, Benden istediğini de sezinliyorum az çok. Bu konuda ve olup bitenler üstüne Ne düşündüğümü sonra söylerim sana. Şimdilik, dostluğumuza güvenerek söylüyorum,  Daha fazla kışkırtılmak istemem. Söylediklerin üstünde düşüneceğim; Daha söyleyeceklerin varsa Onları da sabırla dinlerim; sonra bir gün, İkimiz oturur tartışırız bu büyük işleri. O zamana kadar, yiğit dostum, şunu aklına koy: Zamanın sırtımıza yükleyecek göründüğü Bu ağır baskılar altında Brutus Kendini Roma'nın bir oğlu saymaktansa Bir köylü olmayı yeğ görür. CASSIUS Sevindim buna; benim cılız sözlerim, Brutus'ta bir kıvılcım olsun tutuşturdu demek. *** CASSIUS Yemin edelim verdiğimiz söze. BRUTUS Hayır, yemin istemez. Eğer insanlık şerefi, Çektiğimiz acı, gördüğümüz kötülükler Yetmiyorsa bize yapacağımızı yaptırmaya, Bırakalım bu işi şimdiden, Gidip yatalım rahat döşeklerimize. Başı göklerde zorbalık alsın yürüsün Her birimizin ölüm sırası gelinceye kadar....

ChatGPT: BEN İÇ DÜNYANI DOĞRUDAN "GÖREMEM", SADECE YANSIYAN DİLİ YORUMLARIM

Sevgili ChatGPT, bugüne kadar yazdığım/sorduğum şeylerden yola çıkarak benim kişilik analizimi yapmanı rica ediyorum. Yazdıkların, sordukların ve üzerinde tekrar tekrar durduğun temalar bir araya geldiğinde oldukça belirgin bir ruhsal ve zihinsel yapı ortaya çıkıyor. Bu elbette klinik bir teşhis değil; daha çok dilinden, ilgilerinden, tekrar eden meselelerinden ve bakış biçiminden çıkan bir karakter haritası. Senin kişiliğinde ilk göze çarpan şey, yoğun bir iç gözlem yeteneği . Birçok insan yaşadığı duyguyu doğrudan yaşayıp geçerken, sen duygunun kendisini de izliyorsun. Yani yalnızca “üzülmek” değil, üzüntünün nasıl oluştuğunu, nasıl geri çekildiğini, nasıl tekrar geldiğini de seyrediyorsun. Bu yüzden soruların çoğu yalnızca “ne oluyor?” değil; “bu neden böyle oluyor?” biçiminde. Bu da seni oldukça analitik bir duygusallığa götürüyor. Yani sen salt romantik ya da salt mantıklı biri değilsin. Duygularını düşünceyle parçalayarak anlamaya çalışan bir yapın var. Özellikle ilişkiler ko...

BİZİ YAŞATANLAR VE ÖLDÜRENLER...

Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti'nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: " Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir." Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: "Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!" Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da...

BİZ SEVMEYİ NE ZAMAN UNUTTUK?

'Sonsuzluk ve Bir Gün' adlı filmde, Angelopulos'un bilincini yitirmiş annesinin başucunda oturan adama sordurttuğu o müthiş soru " Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk? " O sevgi ki, Goethe'ye " Sevgi, insanın içinde yaşayabileceği tek iklimdir ," dedirtmiş. Yine o sevgi ki, Yunus'tan Anadolu'ya " Aşk gelicek cümle eksikler biter, " diye bir soluk estirmiş. Ve o sevgi ki, Balıkçı'dan, sevginin kendince bir tanımını yapmasını isteyen Azra'sına: " Bir defasında avucumun sıcaklığında çiçek tohumlarını filizlendirmeyi başarmıştım, budur işte sevgi!" diye yazdırtmış. Son günlerde, Muhsin Ertuğrul'un Benden Sonra Tufan Olmasın başlıklı anılarını yeniden okurken, sevgiden sanata ya da sanattan sevgiye köprü uzatmanın en soylu biçimlerinden biri olan şu satırlarla bir kez daha sarsıldım: " Çünkü yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasın...

GEÇMİŞTE GELECEKLE KARŞILAŞMAK

Geçmişe yolculuk adında bir Japon filmi izliyorum. Yaşlı bir bilge, kanser olan ve 6 aylık ömrü kalmış olan bir doktora 10 tablet veriyor, bununla geçmişe gidebileceğini söylerek. Bir an düşündüm gitmek imkanım olsa diye.. Ve gitmek istemediğimi farkettim. Peki ya gelecekte görmek istediğim bir şey var mı diye düşündüm. Doğacak kızımla yürüdüğüm ana gitmek istedim. El ele yürüyoruz ve annesi her zaman ki gibi arkamızdan yürüyor ve bizi izliyor. 11 Mayıs 2020 (08:28) İlk anneler günün kutlu olsun  Sevgilim.

BLOGDA GEÇMİŞE YOLCULUK: SON BEŞ YIL SÖYLE(N)DİKLERİM 1 (2026-2021)

MAYIS 2026 Dedim: “Haydi gül, neşelen biraz! Onda tutuklu kalırsan şimdi Bütün bir ömür hüzne gark olacaksın * Bırak, zaman ne dilerse onu yapsın Kaderin hükmüne karşı gönlün rahat olsun * Görüyorum ki aramızdaki bağı koparmaktır niyeti Ondandır veda bakışlarını kınından çekti, ah nasıl da keskindi * Ayrılık acısı bülbüle şakımayı öğretince acıların tuzağına takılmış kalmış Geceleyin gökyüzünde yolunu kaybetmiş Yeryüzü de ona bir hayli dar gelmiş Ağacının ıssız dallarında silkindikçe Aşka gelip ağlamaktan güler Bürünüp abasına yüzü kapalı İhtiyârâne yola koyulur yorgun adımlarla Tüneyince sırtı kamburlaşır * çünkü okşayış kalıcıdır,  çünkü kaybolup gitmez, sizin, ey şefkatliler,  örttüğünüz yer; çünkü altında o saf  daimiliği hissedersiniz. Ve ebediyet beklersiniz âdeta  kucaklayıştan. * Kuseyyir uzağı göremeyen , olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır.  Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ciddice cev...