ZAMAN KIRINTILARI

Biz, zaman kırıntıları,

Zaman sinekleri,
Tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
Ve lüzumsuz görenler artık
Bu aydınlıkta kendi gölgelerini!

Sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
Siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
Sanki hiç görmedik birbirimizi,
Sanki hiç tanışmadık!

Dünya bize öyle kapattı kendisini…

Neye yarar hatırlamak,
Neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
Hatırlamak geçmiş şeyleri,
Bu beyhude akşam bahçesinde
Kapanırken üstümüze böyle
Zaman çemberi
Hatırlıyor yetmez mi
Güneşe uzanan ellerimiz!

Aynalar sonsuz boşluğa 
Çoktan salıverdi çehremizi,

Yüzüyoruz,
İpi kopmuş uçurtmalar gibi.
Biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun,
Birdenbire bulanlar içlerinde
Gülüncün sırrını,
Ne kadar benziyoruz şimdi,
Aynı tezgâhtan çıkmış testilere
Bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!

Baksak aynalara
Tanır mıyız kendimizi,
Tanır mıyız bu kaskatı
Bu zalim inkârın arasından
Sevdiklerimizi.

Ben zamanı gördüm,
İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
Bir mezar böyle kazılırdı ancak,
Yıldırımsız ve baltasız,
Bir orman böyle devrilirdi!
Ben zamanı gördüm,
Kaç bakışta bozdu hayalimi,
Ve kaç düşüncede!
Ben zamanı gördüm,
Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.

Kim tanır bizi şimdiden sonra,
Aydınlığı kıt gecemize
Misafir olanlardan başka;
Kuru tahta üstünde bizimle
Paylaşanlar günlerimizi
Ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
Ancak tanır bizi
Mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
Akşamın tek bir ağaç gibi
Dal budak saldığı sular
Çocukluk rüyalarının bahçesi!
Sakın kimse el sürmesin dallara,
Yapraklar, meyveler olduğu gibi kalsın
Benim uykum boyunca!

Ben zamanı gördüm,
Devrilmiş sütunları arasından
Çok eski bir sarayın
Alnında mor salkımlar vardı
Ve ilâhlar kadar güzeldi.
Uçmak için kanatlanmayı bekleyen
Yavru kuş gibi doğduğu kayada
Ben zamanı gördüm
Çırpınırken avuçlarımda.

Bak martılar kanat çırpıyor sana
Bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
Yelkovan kuşları yalıyor suyu,
Sen ki bakışından yumuşak bir yaz
Gülümser en yeşil gecesinden
Ve sesin durmadan, durmadan örer,
Yıldız yosunu bir uykuyu…
Bak, martılar kanat çırpıyor sana.

Süzülen yelkenler var enginde,
Dalgalar var, güneş var.
Güneş ayna ayna, güneş pul pul
Güneş saçlarınla oynar
Omzundan tutar giydirir seni,
Sırtında tül olur belinde kemer
Boynunda inci
Ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci
Bir tanrılaşırsın genç adımlarında
Mevsimler önünde çözer yükünü
Bahçeler yığılır eteklerine!
Rüya ile
Hayal arasında
Hayal ile
Hakikat arasında
Yalnız sen varsın!
Gece ile
Gündüz arasında
Güneşle 
Göz arasında
Yalnız sen varsın!

Niçin sen yaratmadın bu dünyayı?
Ellerinin mesut işaretlerinden
Daha güzel doğardı eşya!
Daha zengin olurdu aydınlık
Kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
Sular başka türlü akardı
Sert kayalardan göklere doğru
Büyük, mavi, aydınlık sular!

Eğilme sakın üstüne
Kendi yeşilinde boğulmuş havuzların,
Ve bırakma saçlarını tarasın rüzgâr,
Durmadan çukurlaşan bu aynada!
Bilinmez hangi uzaklara götürür seni
Dudak dudağa öpüştüğün hayal!
Sokma güneşle arana,
İmkânsızın parıltısını!
Ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
Değişmenin ebedî olduğu yerde
Güzeldir hayat!
 
Ne kadar uzak, uzak
Yollardan gelir bize
Ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz,
Keder durmadan çiçek açar içimizde.
Ne çıkar unuttuk hepsini!

Biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık,
Yıldızların amansız çarkına
Ve boş yere sızlamış kemiklerimiz,
Bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
Bahçelerde hâlâ güller açar mı,
Bilmiyoruz, kadınlar, kızlar,
Şarkılar masallar var mı?
Gece ile gündüz,
Acıdan kaskatı kesilmiş yüz,
Uykusuzluktan harap göz, 
Öpüşen dudaklar,
Çözülmeye razı olmayan eller var mı?
Ayrılık var mı gurbet var mı?
Biz beyhude yere gecikenler,
Çoktan bitmiş bir yolun ucunda
Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
Ne yapar ne eder,
Gidip de gelmeyenler,
Beyhude bekleyenler!
Biz ayın çıplak arsasında
Savrulan zaman kırıntıları.

Nerden bilelim bunları!

Ahmet Hamdi Tanpınar 

SONSUZLUK VE BİR GÜN

Gülümsüyorsun ama üzgün olduğunu biliyorum. 
...
İki kitap arasında seni çalmaya çalışıyorum. Hayatın yakınlarımızda geçiyor kızınla benim yakınımızda ama asla bizimle değil. Biliyorum, bir gün gideceksin. Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor. Ama bugün, bu günü bana ver sanki son günmüş gibi.
...
Neden anne, neden hiçbir şey beklendiği gibi olmadı? Neden çürüyüp gider insan, sessizce, acıyla ihtiras arasında parçalanarak? Ben neden hayatımı sürgündeymiş gibi geçirdim? Neden yalnızca o nadir anlarda kendimi evimde hissettim, dilimi konuşma lütfu nasip olunca? Kayıp kelimeleri henüz telafi edebiliyorken ya da sessizlikte unutulmuş kelimeleri bulup çıkarabiliyorken. Neden yalnızca o zaman ayak seslerini duyabildim yeniden evimin içinde yankılanan? Neden? Söyle anne, neden sevmeyi bilmiyoruz?”
...
Bana bugünü hediye et, bugünü hatırla ve bu mektubu unutma. 
Ona gözlerim değdi, ona ellerim değdi.  
...
İnsan ne zaman ölür? Artık hatırlamadığı zaman. Başka? Artık hatırlanmadığı zaman.
...
Yarın ne kadar sürer diye sormuştum Anna, hatırladın mı? -Sonsuzluk ve bir gün kadar. Seni duyamadım? -Sonsuzluk ve bir gün kadar...
...
Uzak, derindir. Bir odanın gölgesine sığınmışsın gecenin sesleriyle yağmalanmış. Kapalı gözlerle bakıyorum sana. Mühürlenmiş kulaklarla dinliyorum seni. Ağzım kapalı yalvarıyorum sana.

Sonsuzluk ve Bir Gün / Theo Angelopoulos

Kargo

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun, Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse, sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N'olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube'dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.

Birhan Keskin 

AY-RI I

Kirli ve kopuk sesler var aramızda
suç bu.

…gecenin ortasından bir garson geçiyor,
bir bardak bölüyor karanlığı…

Bak, bir kağıtta notlar var, sana yazılan
“ben şimdi uzaklarda bir fırtınayım
gece geçen tren seslerine karışan.”

Uzak ve kirli sesler var aramızda suç bu.

…baharı ve kışı özlüyorum aynı anda
sonra yaşlanıyorum giderek
sandalyeleri çağrıştırıyor bu müzik bana…

Bak, şiirin ortasından bir garson geçiyor,
lavanta kokuları
ve ilk günler geçiyor ayrılığın ortasından
bardaklar ve çaylar geçiyor hatta.

Kirli ve üzgün sesler var aramızda
salon ışıklı, bazen gölgeli… garson fraklı,
piyanist yelkenli,
sen eskiden…
sen eskiden…
kırılganlığım geçiyor odalardan
suç bunun da adı.

Bak, bütün tınılar isyan
bütün kemanlar gece
duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda
ya beni bırak,
ya sarıl bana.

Birhan Keskin

TEHLİKELİ OYUNLAR

Öfkelerimi unuturum. Yaşantımın size iyi gelmeyen yanlarını kendime saklarım. Çünkü sizi seviyorum Bilge. Bütün hayatımı, hayır bütün hayatımın sadece güzel oyunlarını, yerdeki terliklere doğru çekingen hareketler yapan ayaklarınızın dibine seriyorum. Oysa, birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge'nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının da sonu kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı, fakat iyi bir oyun. Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lugat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum Evet, ben geldim Bilge. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir."

***

kurtaramadı, Sevgi uyuyordu, ben uyumuyordum, aşkımızın geleceğini hazırlıyordum, canım tabaklar diyordum, beni mahcup çıkarmayın ilerde, onun yani Sevgi'nin tabirleriyle konuşuyordum, kendi kendime bile, mahcup etmeyin demiyordum, kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime.

Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?

Albayım! Bu temizliği bir bitireyim göreceksiniz eski mutfak eşyaları bile parlatılınca nasıl güzel olur, bunun da bir estetiği varmış, bir ressam arkadaş söylemişti, Sevgi resimden anlamazdı, ben de azarlanınca Sevgi'nin böyle kötü yanlarını ve çok güzel olmadığını filan hatırlardım,, neden hatırlardım? neden öfkelenirdim? neden neden...

İçerden çay beklerler, eski çayı dökmeli, iyice çalkalamalı demliği, ben bir çok mutfak eşyasının adını bilmem, ben bulaşık yıkamasını bilirim, hoş görünmesini bilirim, hayır bilmem, şimdi bu meseleyle vakit kaybedemem, hemen çaydanlığı doldurmalı, su ısınırken de mutfağı biraz toparlarım, bu huyum yüzünden sütü taşırmıştım albayım, gene bir tuhaf bakmıştı yüzüme Sevgi, önce demliğin suyunu akıtmalı, içerden sesleniyorlar, acele etmeliyim, onlar da farketmeden temizlemeliyim, geliyorum albayım, temizlediğini söyleme, olur söylemem, inşallah farketmezler, belki de albaylar tarihinin son bölümünü merak ediyorlardır, onlar ne anlayacak? sus öyle söyleme, eski çayı çöp tenekesine dökerim, musluğu tıkamasın, çok düşünceliyimdir albayım, bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım...

***

Evlilik yarışında cansıkıntısı birinci geldi. Çiçek yarışını, bir deve tabanı farkıyla kaybettim. Şimdi, Bilge'nin peşinden koşuyorum; gene ikinci geldim. Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden, ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım? Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır. Hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak?

***

«Bu oyunlardan usandım,» dedi Bilge. «Gerçek biri olmak istiyorum senin için. Yaşadığımı anlamana, odada dolaştığım sırada beni görmeni, bir takım dertlerim olabileceğini hissetmeni istiyorum. Bana bakmanı istiyorum. Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin; beni görmüyorsun.» Gözleri dolmuştu: «Göreceksin, bir gün bırakacağım seni.» Hikmet düşündü. Bir süre sonra, «Evet,» dedi mırıldanır gibi. «Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Evet, olabilir.» Gözlerini yukarı kaldırdı. «Neden beni dinlemiyorsun?» dedi Bilge; gözlerinden yaşlar akıyordu. «Üzülüyor albayım,» dedi Hikmet çok yavaş bir sesle, «Beni bırakacağı için ağlıyor.» «Bu albaydan da usandım artık,» diyerek ağlamağa başladı Bilge, «Nerede olduğumu bilemiyorum artık.» «Sizi de elimden almak istiyor albayım, dul kadını da: Kutsal üçlemeyi bozmak istiyor. Bütün bunlara inanmıyor. Yaşamak istiyor albayım: Beni de dünya nimetlerinden biri gibi görüyor. Yaşantısına yeni bir heyecan katmak istiyor: Solup giden aşkımıza ağlıyor. Oyunun dışına çıkıyor, beni de çıkarmak istiyor. Sonra da beni bırakıp gidecek albayım. Kendi yerine bir şey bırakmadan gidecek. Bir kız varmış, albayım; Bilge gittikten sonra sahneye çıkarak beni anlayacakmış. Aslında böyle bir şeye inanmıyor albayım, oyunlara inanmıyor. Bu kızı hayal etmemi önlemek için, onu bana anlatıyor: Büyüyü bozmak istiyor. İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge’nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge’nin yüzünü göreceğim, bana imkânsızlıkları tanıtan yüzünü.» «Bana korkunç şeyler söylüyorsun,» dedi Bilge ağlayarak. «Ona korkunç şeyler söylediğimi hatırlayacak albayım. Neden beni bu kadar üzmüştü? diyecek. Fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. Sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak. Bir zamanlar uzak bir gecekonduda tehlikeli oyunlar oynanmıştı, bile demeyecek. Neresi tehlikeli? diyecek. Hatırımda yanlış kalmamışsa, diyecek; aslında şöyle olmuştu, diyecek:
Bir zamanlar bir Hikmet vardı. Bu Hikmet, Dumrul gibi değildi, Fikret gibi hiç değildi. Üç katlı ahşap bir evde yaşardı. Bu eve kendisi şey derdi, ne derdi? gecegeldi, geceoldu gibi bir şey işte. Bu gecegeldide Hikmet’ten başka galiba iki şey daha vardı, roman kahramanı gibi iki şey. Bunların yaşayıp yaşamadıkları tam belli değildi. Sanıyorum biri emekli yarbaydı, öteki de boşanmış bir kadın. Büyük romanların kahramanları gibi insanın aklından çıkmayan varlıklar da değildi bunlar. Belki sadece, Hikmet’in çıkardığı gürültü sayesinde ayakta duruyorlardı. Hikmet’in dışında bir kişilikleri yoktu. Ne yaparlardı? Nasıl yaşarlardı? Nereden geliyorlardı? Nereye gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu. İşte böyle bir masaldı. Bilge’nin aklından bu masaldan geriye, sadece kendi ağlaması kalmıştı albayım. Oysa Hikmet ağlayamıyordu. Oysa, Bilge gibi ağlayabilseydi, açılırdı. Ağlayamadığı için kapanmıştı, içine kapanmıştı, gecekonduya kapanmıştı.

***

Bir şey yapmalıyım. Bir oyun. bulmalıyım. Sevgi ayağa kalktı, gidiyor. Hayır gitmiyor: Ben gidiyorum, diyor. Bilge de kalkıyor. Beni savunmadın diyor, ya da demek istiyor. Beni yalnız bıraktın, beni savunmadın. Gidin bakalım! Sizi ben mi çağırdım? Evet, sen çağırdın; yalanların bir araya geldi. Seni kimse kurtaramaz. Bütün yakınmaların sahte. Bilge gideceğini söylüyor. Onu daha önce düşünmeliymiş, buraya gelmemeliymiş. Sevgi böyle diyor. Siz konuşun, ben bir sigara alıp geliyorum. Zaten ben çağırmamıştım Bilge’yi, kendiliğinden geldi- Mektup da yazdığımı hatırlamıyorum Bilge’ye. Alçak! Evet alçağım. Konuşacak durumda değilim. Alçaklar yorgun olur. Siz konuşun işte, beni ele vermeyin de ne yaparsanız yapın, Sevgi’ye cevap ver Bilge; senden akıl alacak değilim filan de. Kim gidecek diye tartışıyorlar, ya da onu demek istiyorlar. Bilge benim karar vermemi istiyor. Böylece en kötü sözü söylemiş oluyor. Ona daha önce öğretmeliydim. Prova yapmalıydık. Ben karar veremem. Ben, sadece şaşırırım. Hikmet, kendini küçük düşürecek bir hareket yapmaz, diyor Sevgi. Yaparım. Her zaman yaparım. Bunu sormuyorlar senden. Tartışıyorlar. Küçük düştüğünü görmüyor musun? Görüyorum. Bir şey yapamıyorum, işte Bilge kapıya doğru yürüyor. Gidecek mi yani? Benimle böyle konuşamazsın, diyor Sevgi’ye. Evet Sevgi, konuşamazsın. Sen kim olduğunu biliyor musun Bilge’nin? Biliyor, Böyle yukardan konuşacak durumda değilsin, diyor Bil ge’ye. İkisi de bana kızıyor. Birini savunmalıyım, değil mi albayım? Birini tutmalıyım. Çok gülünç duruma düştüm, değil mi? Bu olayı artık unutamam. Ölünceye kadar unutamam. Ne kadar önce ölsem o kadar iyi. İşte Bilge kapıda, Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Bırak gitsin, diyor Sevgi. Sevgi kazandı. Hayır, olamaz. Buraya gel Bilge. Beni yalnız bırakma. Hayır gidecek, diyor Sevgi. Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? Sevgi ayağını yere vuruyor, burada kalmaya hakkı yokmuş Bilge’nin. Bunu kim öğretti sana? Kimse bir şey bilmiyor. Bağırma. Bağırdım mı? Duymadım da. Hayır, konuşmadım; sustuğum için oyunu bozdum. Bazen de susmak bilmem. Bilge, Sevgi’nin davranışını çok çirkin buluyormuş. İkinizden de nefret ediyorum. Bilge gidiyor. Bilge, Bilge, neden yalnız bıraktın beni? Kimseyi görmek istemiyorum. Artık ölmek istiyorum. Her şey çok karıştı albayım. İstediğim gibi olmadı albayım. Yanlış zamanda sahneye çıktılar. Artık aklıma bile hükmedemiyorum. Beni dinleyen kalmadı albayım. Artık dayanamıyorum. Bir şey söyleyin, öyle susmayın albayım. Bilge’ye, geri dönmesini söyleyin. Bilge gitti albayım. Biliyorum, bir daha dönmez. Her şey benim yüzümden albayım. Alçaklar gibi davrandım. Bilge gitme, diyebilirdim. İşte benim de ne olduğum meydana çıktı. Hiç bir Hikmet gibi davranamadım. Alçak Hikmet VII! Geber! İşte balkondan kendimi atıyorum albayım, onu öldürüyorum. Ne dediniz? Biraz hava mı alayım dışarı çıkıp? Peki albayım. Belki Bilge’ye de rastlarım bu arada. Tam gitmiş olamaz, değil mi? Hiç bir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi? Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Fakat bizim sokakta göremiyorum onu albayım. Belki hızlı koşarsam yetişirim ama, değil mi? Bilge! Bilge! Köşeyi dönmüş galiba. Başım dönüyor, biraz dinleneyim. Beni neden bıraktın Bilge? Şimdi hiç dönmeyecek misin yani? Seni artık hiç göremeyecek miyim? İmkansız mı? Albayım, albayım bu oyun çok ciddi; bakın ben bile ağlıyorum albayım. İmkânsızlık duvarının önünde ağlıyorum. Bu duvar beni çıldırtıyor albayım. Başımı, bu duvara vurup parçalamak istiyorum. Başım ağrıyor albayım; biraz yürümek, biraz kendime gelmek istiyorum. Şimdi ne olacak albayım? Bilge beni istemiyor diye onu göremeyecek miyim artık? Böyle şey olur mu? Biraz önce birlikteydim onunla. Nereye gitmiş olabilir hemen? Onu sokaklarda bulamayacak mıyım? Aslında kötü bir oyun oynamıştım, kötü bir niyetim yoktu. Sizinle de oyunları düzeltmiyor muyduk birlikte? Bilge de anlamıştır canım. Birazdan gelir herhalde, değil mi? Yoksa eve dönüp beklesem mi onu? Ben de kötü davrandım ama albayım. Böyle oyun da olur muydu? Utanıyorum kendimden albayım. Üstelik utanmadan bu kalabalık caddenin köşesinde duruyorum. Belki de artık herkes öğrenmiştir. Herkes birbirine anlatıyor. Beni görünce de belli etmeden gülümseyecekler. Ben dünyayı kirletiyorum albayım. Hiç olmazsa kimseye belli etmeden bekleyebilsem burada. Kendimi gizleyebilsem. Yakamı kaldırayım da beni tanımasınlar. Acaba ölürsem çok üzülür mü albayım? O zaman koşup bana gelir mi dersiniz? Siz çok ağlarsınız biliyorum, albayım. Fakat sizi hiç ağlarken görmedim, biliyor musunuz? 

Tehlikeli Oyunlar 
Oğuz Atay 

Uzakların Büyüsü

İki valiz, bir omuz çantası ve üzerinde büyük mağazalardan birinin adı ve arması bulunan büyükçe bir naylon torbaya doldurduğu gücenik geçmişiyle, terminalin, yüzlerce sesin kesişmesinden oluşan duman rengi uğultusu içinde, geldiği yere benzeyen bir boşlukla bakıyordu gideceği yöne. Aklıyla yüreği arasında uzun meydan savaşlarına yol açan yolculuk öncesi hesaplaşmanın, onu yola çıkaran sonucuna karşı otobüsün perona girmesinden korkan bir bulanıklık içinde emiyordu elindeki sigarayı. Önünde yalnız onun gördüğü bir uçurum var da ardından binlerce kişi itiyormuş gibi bir gerilme içindeydi. Yola çıkmasına sebep ne varsa gideceği yerde onu karşılayacak olanın, aynı inatçı talihsizlik olacağı gibi anlaşılmaz ve açıklanamaz bir sezgiyle daralıyordu gövdesi. Onun dışındaki tüm yolcularda tuhaf bir teslim olmuşluk vardı. Herkes önündeki en iyi seçeneğin bugün, bu saatte, bu yerden, bilet alınan yere yapılacak bu yolculuk olduğuna inanmıştı. Öyle bir iç titreme içindeydi ki yalnızca onun gölgesi rüzgârlı bir yapraktı camlarda. Terminalin kalabalığı ile verdiği kararın yalnızlığı arasına sıkışmış, pişmanlığa pencereler açan katıksız bir keder, yedi renkli bir ikircimdi. Otobüs görevlisi çantalarını bagaja koymak için uzandığında sahip olduğu her şey elinden alınıyormuş gibi bir panikle çantalarına sarıldı. Sonra, alnında ve kirpiklerinde biriken boncukları silerek, bir yangın yeri tıkanmışlığı ile gülümsedi görevliye. Akşama yakışan yolculuk başlıyordu. Bütün yürek çarpıntısını, alacakaranlığın ağırlaştırdığı ayrılığa teslim ederek son noktayı koydu kararına.

Kitapların, filmlerin, türkülerin, ve ufukların başka dünyalara yağdırdığı yağmurların bir iyilik, bir arınma gibi insanı köpük köpük çoğalttığına inanarak büyütmüştü bu yolculuğu. Ne zaman geceye çıksa ayın gümüş hançeri kapanmaz gedikler açardı gerçeğinde. Başka insanların baktığı pencereler güleç, başka güneşlerin vurduğu sular derin ve maviydi. Sabahın ılık soluğuyla ışıyan yataklar, dışarı saldığı herkesi akşamlara kadar kucaklardı ardından. Evlere dönüş hak edilmiş bir şenlikti başka dünyalarda. Bir ip gibi boğazına oturan sokaklar, ufukların ardında insan içine karışmış bir gökyüzüydü. Buralarda mutluluk kişiliksiz bir duyguyken, uzaklarda acı bile yaşama bağlıyordu insanı. Durduğu yerde değersiz bir bütün olarak kalmaktansa, parçalana parçalana gitmenin büyük doğruluğuna inandırmıştı kendini. Herkesin köşeli ve meşru dayanaklar içinde güvenlik ve haz bulduğu yerde, eşiklerde yaşamanın ayrıcalığı ile güçlü ve güzel kalabilmişti. Yalanın, zorun, paranın ve sığlığın kuşattığı sesine, aşınmanın küf kokan lekeleri düşmeye başlamıştı yine de. Gözlerini olanca büyüklüğü ile açmasına karşın, gördüğü şeylerin artık değişmediğini görüyordu. Her şey öyle bir hızla yineliyordu ki kendini, giderek bir devinimsizliğe dönüyordu yaşadığı gerçek. Alnındaki çizgiler çeşitlenerek çoğalacağı yerde, silinerek azalmaya başlamıştı. Hiçbir omuzdan hiçbir kuş havalanmıyordu, kanat sesleriyle düş kurabilsin insan. Anılarından başka gerçeği kalmamıştı. Gitmek diye oturduğu her yerden gitmek diye kalkıyordu.

Kimse yaşamadan bilemezdi elbet, nereye, neden giderse gitsin, tüm yolculukların insanı çocukluğuna götürdüğünü. Geçmişini bir mühür gibi gözlerinde ve adımlarında taşıdığını insanın. Bir deniz kenarında valizlerini çözdü, bağladı bir süre. Ana rahminin kokusu iyot kokularıyla daha bir büyüdü. Sonra bir taşra kasabasının yalnızlığından medet umdu. Babasının sesiydi bütün avlulardan esen soğukluk. Geceleri, ışıkları sular gibi akan kentlerde kalabalıkla yenilenmeyi denedi. Bütün erkekler kendi boşluğuna yaslanmış, bütün kadınlar bir erkeğin kolunda yürüyordu. Ara sokakların hepsi evlerden alıyordu rengini ve dönüp evleri ıssız düşürüyordu. Görkemli yapılarda oturan kibir aynı yavan küçümsemeyle bakıyordu dünyaya. Ardında bıraktığı boşluk giderek önüne geçmeye başlamıştı. Valizleri ağırlaşıyordu gittikçe. Soluğu aşk ve özgürlük kokan herkes bir başka yere yolculuğa çıkmıştı. Bu yüzden gittiği yerlerde onu karşılayan, geride bıraktığı sığlıktı. Bütün taşıtlar, gerçeğini keşfeden insanları indiriyordu bir zaman sonra.

Kendini yenileyen, kendine sahip çıkan bir yalnızlıkla dönmüştü, yedeğinde inan gerçeğinden binlerce altın anahtarla. Yolculuk öncesi söndürdüğü bütün ışıkları yaktı yeniden. “İnsan düşleri nasıl kendi gerçeğinden doğuyorsa kendi gerçeğinde gerçekleşmeli” diyordu, soru soran bir bunalmışa. Gözleri, binlerce görüntüden menevişler almış bir zenginlikti.

Bir Gün Ölümden Önce
Şükrü Erbaş

YALAVAÇ ALEYHİ’S-SELÂM ÖGDİSİN AYUR

Yalavaç Aleyhi’S-Selâm Ögdisin Ayur

sewüg sawçı ıdtı bağırsak idi
bodunda talusı kişide kedi

yula erdi halkka karañku tüni
yaruklukı yadtı yaruttı séni

okıçı ol erdi bayattın saña
sen ötrü köni yolka kirdiñ toña

atasın anasın yuluğ kıldı ol
tilek ümmet erdi ayu bérdi yol

künün yémedi kör tünün yatmadı
séni koldı rabda adın kolmadı

séni koldı tün kün bu emgek bile
anı ög sen emdi sewinçin tile

kamuğ kadğusı erdi ümmet üçün
kutulmak tiler erdi râhat üçün

atada anada bağırsak bolup
tiler erdi tutçı bayattın kolup

bayat rahmeti erdi halkı öze
kılınçı silig erdi kılkı tüze

tüzün erdi alçak kılınçı silig
uwutluğ bağırsak akı kéñ elig

yağız yér yaşıl kökte erdi küsüş
añar bérdi teñri ağırlık üküş

başı erdi öñdün kamuğ başçıka
kédin boldı tamğa kamuğ sawçıka

köñül badım emdi anıñ yolıña
sewip sözi tuttum bütüp kavlıña

ilâhî küdezgil meniñ köñlümi
sewüg sawçı birle kopur kopğumı

kıyâmette körkit tolun teg yüzin
elig tuttaçı kıl ilâhî özin

Yusuf Has Hacib 
Peygamber Aleyhi's-Selâmın Medhini Söyler

Esirgeyen rabbim halkın en seçkini ve insanların en iyisi olan sevgili Peygamberi gönderdi.

O karanlık gecede halka meş'ale idi; etrafa ışık saçtı ve seni aydınlattı.

O sana Tanrı tarafından gönderilen dâvetçi idi; sen bu sayede doğru yola girdin, ey yiğit.

Atasını ve anasını feda etti; tek dileği ümmeti idi, ona yol gösterdi.

Gündüz yemedi, gece yatmadı; Tanrıdan seni istedi, başka bir şey istemedi.

Bunca zahmet ile gece-gündüz hep seni üstedi; şimdi sen onu öğ ve rızasını dile.

Bütün kaygusu ümmeti idi; rahat etmek için, onun azaptan kurtulmasını dilerdi.

Atadan ve anadan daha merhametli idi; Tanrıdan dâima bunu niyaz eder, bunu dilerdi.

O ümmeti üzerine Tanrının bir rahmeti idi; güzel tavırlı, dürüst ve kendisine güvenilir bir tabiatte idi.

Asîl tabiatli, alçak gönüllü ve güzel tavırlı idi; haya sahibi, şefkatli, cömert ve eli açık idi.

Kara yerde de aziz idi, mâvî gökte de Tanrı ona çok değer vermişti.

O bütün rehberlerin önünde baş idi; sonra da bütün resullerin hâtemi oldu.

Onun yoluna şimdi gönül bağladım; bütün dediklerine inandım ve severek sözünü tuttum.

Ey Tanrım, benim gönlümü gözet; kıyamette beni sevgili Peygamber ile birlikte haşret.

Kıyamette dolun ay gibi yüzünü göster; ey Tanrım, kendisini bana şefaatçi kıl.

Yusuf Has Hacib 

İNTİHARI SEÇMİŞ ŞAİRLERDEN ÖLÜM VE YOKOLUŞ DİZELERİ

İntiharın Edebî Temsili Üzerine

Bu antoloji, intiharı bir eylem olarak değil; edebiyatta nasıl temsil edildiği, hangi dilsel ve tematik eşiklerde görünür hâle geldiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Çalışmanın amacı, biyografik sonuçlara odaklanmak değil; şiir dilinde yıpranma, tükeniş, sessizlik ve anlam kaybı gibi ortak izlekleri ortaya koymaktır.

Edebiyat tarihinde intihar, çoğu zaman metnin dışına taşan bir bilgi olarak ele alınmış; metinler, yazarın yaşamındaki bu sonla geriye dönük biçimde okunmuştur. Oysa bu yaklaşım, şiirin kendi iç gerilimini ve dilsel yoğunluğunu gölgede bırakma riskini taşır. Bu seçki, tam da bu nedenle, intiharı nedensel bir açıklama olarak değil; şiirsel üretimin belirli bir aşamasında ortaya çıkan dilsel daralma ve varoluşsal baskı bağlamında ele alır.

Bu kitapta yer alan alıntılar, intiharı doğrudan betimleyen dizelerden özellikle kaçınır. Bunun yerine, yaşam deneyiminin kırılganlaştığı, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin zayıfladığı, zaman ve mekân algısının parçalandığı metinler tercih edilmiştir. Böylece intihar, metnin teması değil; şiirsel söylemin arka planında belirginleşen bir sınır durumu olarak okunabilir hâle gelir.

Seçkiye dâhil edilen şairler, farklı dönemlere, dillere ve estetik yönelimlere ait olmalarına rağmen, ortak bir poetik gerilimde buluşur: Dilin taşıma kapasitesinin zorlandığı anlar. Bu anlarda şiir, çözüm üreten bir yapı olmaktan çıkar; daha çok, tanıklık eden, kayda geçen ve suskunluğun eşiğinde duran bir forma dönüşür.

Antolojinin amacı, intiharı estetikleştirmek ya da romantize etmek değildir. Aksine, bu tür bir yüceltmenin hem etik hem de eleştirel açıdan sorunlu olduğu bilinciyle hareket edilmiştir. Metinler, dramatik anlatılardan arındırılmış; ölçülü, yoğun ve mesafeli bir editoryal süzgeçten geçirilmiştir. Okurun karşısına çıkarılan şey, bir eylemin cazibesi değil; şiirsel ifadenin sınırlarıdır.

Bu bağlamda kitap, bir anma ya da yas metni olarak değil; edebiyatın karanlık alanlarını soğukkanlı bir dikkatle inceleyen bir poetik arşiv olarak düşünülmelidir. Amaç, açıklamak değil; görünür kılmak, sınıflandırmak değil; ilişkilendirmektir.

Sonuç olarak bu antoloji, okuru hüküm vermeye değil, dikkat kesilmeye davet eder. Çünkü bazı şiirler cevap sunmaz; yalnızca, insan deneyiminin en kırılgan noktalarına dair sessiz ama kalıcı bir kayıt bırakır.



İNTİHARI SEÇMİŞ ŞAİRLERDEN
ÖLÜM VE YOKOLUŞ DİZELERİ
 
Sessizlik büyür, adımı bilir.
— Sylvia Plath
 
Yaşamak bazen çok gürültülüdür.
— Cesare Pavese
 
İnsan kendine çarpar en çok.
— Vladimir Mayakovski
 
Gelecek puslu, ışık kararsız.
— Ryūnosuke Akutagawa
 
Rüya ile gerçek aynı yüzü taşır.
— Gérard de Nerval
 
Hüzün erken gelir, geç gitmez.
— António Nobre
 
Sesim yankı olur, duyan olmaz.
— Vachel Lindsay
 
Gece uzar, düşünce ağırlaşır.
— José Asunción Silva
 
Her yer geçici, ev yok.
— Klaus Mann
 
Şehir içimde yanar.
— Georg Heym
 
Gerçeklik keskin, zihin yorgun.
— René Crevel
 
Gölgem uzar, ben azalırım.
— Sadakichi Hartmann
 
Sessizlik kar gibi bastırır.
— Antonia Pozzi
 
Deniz dinler, cevap vermez.
— Alfonsina Storni
 
Dünya sert, sevgi geç.
— József Attila
 
Akşam morlaşır, ruh ağırlaşır.
— Georg Trakl
 
Ufuk kırık, umut titrek.
— Hart Crane
 
Kaybolmak sessiz bir iştir.
— Weldon Kees
 
Aynalar çoğalır, yüzler dağılır.
— Leopoldo María Panero
 
Akşam iner, ışık yabancılaşır.
— Boris Ryzhy
 
Bir gün ölmek kolay, her gün zor.
— Cesare Pavese
 
Camdan bir hayattı bu.
— Nilgün Marmara
 
İnsan olmak ağır bir yüktür.
— Osamu Dazai
 
Yalnızlık her gün sınırdan geçer.
— Forugh Farrokhzad
 
Sessizlik son duraktır.
— Sándor Márai
 
Dil güvenli değildir.
— Ingeborg Bachmann
 
İnsan yarım bir cümledir.
— Georg Büchner
 
Zaman erken, ben geç.
— Delmore Schwartz
 
Zihin dalgalı, gece uzun.
— Robert Lowell
 
Akşam içime doğru iner.
— Ivan Bunin
 
Işık sert, gölgeler net.
— Zinaida Gippius
 
Gece dua eder, söz çekilir.
— Max Jacob
 
Toprak susar, anı derinleşir.
— Isaac Rosenberg
 
Birden çok yalnızlık taşırım.
— Fernando Pessoa
 
Bakmak yeter, düşünmek fazla.
— Alberto Caeiro
 
Dünya hızlandı, ruh geride kaldı.
— Stefan Zweig
 
Sessizlik derindir, kelimeler sığ.
— Klaus Merz
 
Gürültü yorar, düşünce kaçar.
— Bohumil Hrabal
 
Şimdi keskin, gelecek bulanık.
— Rolf Dieter Brinkmann
 
Gece kazanır, düş dağılır.
— Vítězslav Nezval
 
Dünyaya yabancıyım.
— Sadegh Hedayat
 
Dil tökezler, anlam düşer.
— Ernst Jandl
 
Zaman kaygan, tutmak zor.
— Louis MacNeice
 
Kaygı gündelik bir eştir.
— Mihail Sebastian
 
Beden çığlık, dil yetersiz.
— Antonin Artaud
 
Kalp geniş, dünya dar.
— Herman Gorter
 
Acı yalın, söz kısa.
— Sarah Kane
 
Yalnızlık derin, gece uzun.
— Gustav Sack
 
İnsan acele, ruh geride.
— Georg Kaiser
 
Taş konuşur, insan susar.
— Eugène Guillevic
 
Dünya parçalı, zihin yorgun.
— Ivan Goll
 
Güzellik uzak, yorgunluk yakın.
— Nikolay Zabolotsky
 
Sessizlik artar, söz çekilir.
— Vera Pavlova
 
Akşam ağır, umut susar.
— Léon Deubel
 
Geçmiş ağır, gelecek belirsiz.
— Ugo Foscolo
 
Şehir çatlak, yol kayıp.
— Jáchym Topol
 
Kış içimde konuşur.
— Sarah Kirsch
 
Yara konuşur, dünya susar.
— Fadwa Tuqan
 
Belirsizlik kader gibidir.
— Ettore Majorana
 
Gölge çoğalır, gerçek çekilir.
— Bruno Schulz
 
Sessizlik keskin bir ışıktır.
— H.D. (Hilda Doolittle)
 
Karanlık öğretir.
— Vladimír Holan
 
Akşam yumuşak, kalp hassas.
— Eugénio de Andrade
 
Soru sessizdir, cevap eksik.
— Miroslav Holub
 
Yalnızlık kalıcıdır.
— Paul Léautaud
 
Gece yoğun, beden ağır.
— Hans Henny Jahnn
 
Gece dirençtir.
— René Char
 
Taşlar hatırlar.
— Yannis Ritsos
 
Deniz karanlık, ufuk belirsiz.
— Herman Melville
 
Onur ağır bir yüktür.
— Jean Améry
 
Sessiz tanıklık kalır.
— Charles Reznikoff
 
Zaman çatlak, dünya keskin.
— Mina Loy
 
Benlik çatlar, zihin yorulur.
— Viktor Tausk
 
Akşam durur, zaman bekler.
— Leopold Staff



İntiharın Edebî Temsili: 
Şiir Dilinde Sınır, Sessizlik ve Tükeniş


Özet
Bu makale, intiharı bir eylem olarak değil; şiirde nasıl temsil edildiği, hangi dilsel ve poetik eşiklerde görünür hâle geldiği sorusu etrafında inceler. Çalışma, intiharı seçmiş şairlerin metinlerinden oluşturulmuş seçkileri, romantizasyonu dışlayan bir editoryal çerçeve içinde ele alır. Amaç, biyografik determinizmden kaçınarak şiir dilinde daralma, sessizlik, zaman algısının bozulması ve öznenin çözülmesi gibi izlekleri görünür kılmaktır.
Anahtar Sözcükler: İntihar, şiir, temsil, sessizlik, poetik sınır, modern edebiyat


1. Giriş
Edebiyat tarihinde intihar, çoğu zaman metnin dışına taşan bir biyografik son olarak okunmuş; metinler bu sona geriye dönük biçimde bağlanmıştır. Bu yaklaşım, şiirin iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır. Zira şiir, çoğu örnekte, intiharı doğrudan konu edinmekten ziyade; yaşantının taşınamaz hâle geldiği eşikleri kayda geçirir. Bu makale, söz konusu eşikleri, şiirsel söylemin sınır deneyimleri bağlamında ele almayı önerir.[^1]

2. Biyografik Determinizmin Eleştirisi

Yazarın yaşamıyla metni arasında ilişki kurmak kaçınılmazdır; ancak bu ilişki nedensel bir açıklamaya dönüştüğünde, şiirin özgül dili gölgelenir. Barthes’ın “yazarın ölümü” tezi, metnin anlamını biyografik otoriteden kurtarma yönünde önemli bir eşik oluşturur.[^2] İntihar söz konusu olduğunda bu uyarı daha da kritiktir; zira metni yalnızca sonla açıklamak, şiirin çok katmanlı gerilimini tek bir nedene indirger.

3. Şiir Dilinde Sınır Deneyimi

Bu seçkide yer alan metinlerde intihar, tematik bir merkez olmaktan çok, şiirsel dilin taşıma kapasitesinin zorlandığı bir arka plan olarak belirir. Dil, kimi zaman kısalır; kimi zaman tekrar eder; kimi zaman suskunluğa yaklaşır. Blanchot’nun edebiyatı “sınırda duran bir deneyim” olarak tanımlaması, bu metinler için açıklayıcıdır.[^3] Şiir, çözüm üretmez; tanıklık eder.

4. Sessizlik, Zaman ve Öznenin Çözülmesi

Seçkilerde sıkça karşılaşılan izleklerden biri, zaman algısının bozulmasıdır: Akşamlar uzar, gelecek belirsizleşir, tekrarlar artar. Bu durum, modern şiirde öznenin parçalanmasıyla doğrudan ilişkilidir.[^4] Sessizlik burada bir eksiklik değil; anlamın askıya alındığı bir alandır. Şiir, suskunlukla konuşur.

5. Romantizasyonun Dışlanması: Etik Bir Editorya

İntiharı estetikleştiren ya da yücelten yaklaşımlar, hem etik hem eleştirel açıdan sorunludur. Bu çalışma, Sontag’ın “acı imgelerinin tüketimi”ne yönelik uyarısını dikkate alır.[^5] Bu nedenle metinler, dramatik anlatılardan arındırılmış; ölçülü, mesafeli ve yöntemsiz alıntılarla sunulmuştur. Amaç, okuru kışkırtmak değil; dikkatini keskinleştirmektir.

6. Tartışma: Şiir Bir Çözüm Sunar mı?

Bu metinler, intihara dair bir “anlama modeli” önermez. Aksine, şiirin çoğu zaman anlamı askıya aldığı, belirsizliği muhafaza ettiği görülür. Bu durum, şiiri yetersiz kılmaz; tersine, onu insan deneyimine daha sadık hâle getirir. Şiir, burada bir cevap değil; kayıttır.

7. Sonuç

Bu makale, intiharı seçmiş şairlerin şiirlerini, biyografik sonuçlara indirgemeden; şiir dilinin sınırları, sessizlik ve tükeniş bağlamında okuma önerisi sunar. Antoloji, bir anma ya da yas kitabı değil; edebiyatın en kırılgan alanına tutulmuş soğukkanlı bir bakış olarak konumlanır. Okurdan beklenen, hüküm vermek değil; tanıklık etmektir.

Dipnotlar
[^1]: Durkheim’ın sosyolojik yaklaşımı, edebî metinler için açıklayıcı olmakla birlikte, şiirin dilsel özgüllüğünü açıklamada sınırlıdır. Bkz. Émile Durkheim, Le Suicide, 1897.
[^2]: Roland Barthes, “La mort de l’auteur”, Le Bruissement de la langue, 1968.
[^3]: Maurice Blanchot, L’Espace littéraire, 1955.
[^4]: Theodor W. Adorno, Noten zur Literatur, 1958.
[^5]: Susan Sontag, Regarding the Pain of Others, 2003.
Kaynakça
Adorno, T. W. (1958). Noten zur Literatur. Frankfurt am Main: Suhrkamp.
Barthes, R. (1968). Le Bruissement de la langue. Paris: Seuil.
Blanchot, M. (1955). L’Espace littéraire. Paris: Gallimard.
Durkheim, É. (1897). Le Suicide. Paris: Alcan.
Foucault, M. (1969). “Qu’est-ce qu’un auteur?”. Bulletin de la Société française de philosophie.
Sontag, S. (2003). Regarding the Pain of Others. New York: Farrar, Straus and Giroux.
Steiner, G. (1967). Language and Silence. New York: Atheneum.


İntiharı Seçmiş Şairlerden – Ölüm ve Yokoluş Üzerine Seçkiler

Yaşamak iki uç arasında gerilmek,
gitmek de kalmak kadar zor.
Sesim boşlukta çoğalıyor,
yorgunluk dilim oluyor.
— Marina Tsvetaeva

Sessizlik büyür,
zaman içime çekilir.
Adımı biliyor karanlık,
geri vermiyor.
— Sylvia Plath

Her gün sürer asıl zorluk,
son kolaydır.
Sabahlar tekrar eder,
yük artar.
— Cesare Pavese

Kalabalık gürültü,
içim sessiz.
İnsan kendine çarpar,
en sert.
— Vladimir Mayakovski

Gelecek puslu,
ışık kararsız.
Belirsizlik ağırlaşır,
zihin durur.
— Ryūnosuke Akutagawa

Rüya gerçeğe karışır,
ayna bulanır.
Yol kaybolur,
gece kalır.
— Gérard de Nerval

Hüzün erken gelir,
gitmez.
Çocukluk uzak,
kalp yorgun.
— António Nobre

Sesim yankı olur,
duyan yok.
Şehir geçer,
ben kalırım.
— Vachel Lindsay

Gece uzar,
düşünce çoğalır.
Söz daralır,
sessizlik çöker.
— José Asunción Silva

Ev yok artık,
her yer geçici.
Zaman aceleci,
insan yavaş.
— Klaus Mann

Şehir içimde yanar,
gökyüzü ağır.
Gece serttir,
taş gibi.
— Georg Heym

Gerçeklik keskin,
zihin yorulur.
Düşünceler daralır,
nefes kısalır.
— René Crevel

Gölgem uzar,
ben azalırım.
Akşam yaklaşır,
zaman ağır.
— Sadakichi Hartmann

Sessizlik kar gibi,
bastırır.
Kelimeler çekilir,
kış içimde.
— Antonia Pozzi

Deniz dinler,
konuşmaz.
Yorgunluk yükselir,
söz susar.
— Alfonsina Storni

Dünya serttir,
sevgi geç.
Kalp çabuk yorulur,
yük ağır.
— József Attila

Akşam morlaşır,
ruh ağırlaşır.
Şehir susar,
gece derin.
— Georg Trakl

Ufuk kırık,
umut titrek.
Deniz konuşur,
insan susar.
— Hart Crane

Kaybolmak sessizdir,
iz bırakmaz.
Zaman siler,
boşluk kalır.
— Weldon Kees

Aynalar çoğalır,
yüzler dağılır.
Gerçek parçalanır,
zihin yorulur.
— Leopoldo María Panero

Akşam iner,
ışık yabancı.
Yaşamak alışkanlık,
yorgunluk kalıcı.
— Boris Ryzhy

Camdan bir hayattı bu,
dokunuşta çatlar.
Dünya kırılır,
rüzgâr dinmez.
— Nilgün Marmara

İnsan olmak zor,
gülümsemek daha.
Boşluk kalabalıkta büyür,
alışkanlık olur yorgunluk.
— Osamu Dazai

Yalnızlık bir ülke,
her gün geçilir.
Ses duvara çarpar,
geri döner.
— Forugh Farrokhzad

Sessizlik son duraktır,
söz iner.
Zaman bakmaz,
insan bakar.
— Sándor Márai

Sözler yanar,
anlam geride.
Dil güvenli değil,
dünya da.
— Ingeborg Bachmann

İnsan yarım cümle,
devamı eksik.
Zihin aceleci,
beden yorgun.
— Georg Büchner

Zaman erken,
ben geç.
Hayat hızlı,
adımlar kısa.
— Delmore Schwartz

Zihin dalgalı,
gece uzun.
Düşünceler çarpışır,
uyku kaçar.
— Robert Lowell

Akşam içime iner,
ışık azalır.
Anı çoğalır,
hüzün kalır.
— Ivan Bunin

Işık sert,
gölgeler net.
Ruh huzursuz,
dünya dar.
— Zinaida Gippius

Gölge dua eder,
söz çekilir.
Gece ağır,
yol belirsiz.
— Max Jacob

Toprak susar,
anı derin.
Zaman ağırlaşır,
adımlar kısalır.
— Isaac Rosenberg

Birden çok yalnızlık,
tek beden.
Yüzler başka,
hiçbiri tamam.
— Fernando Pessoa

Bakmak yeter,
düşünmek fazla.
Dünya olduğu gibi,
insan yorgun.
— Alberto Caeiro

Dünya hızlandı,
ruh geride.
İnsan kendine yetişemez,
veda sessiz.
— Stefan Zweig

Sessizlik derin,
kelimeler sığ.
Gece genişler,
ben küçülürüm.
— Klaus Merz

Gürültü yorar,
düşünce kaçar.
Dünya dolu,
insan boş.
— Bohumil Hrabal

Şimdi keskin,
gelecek bulanık.
Zihin hızlı,
kalp yavaş.
— Rolf Dieter Brinkmann

Düş kırılgan,
gerçek sert.
Gece kazanır,
yorgunluk kalır.
— Vítězslav Nezval

Yabancıyım kendime,
dünya uzak.
Söz eksik,
bakış boş.
— Sadegh Hedayat

Dil tökezler,
anlam düşer.
Ses parçalanır,
gece kalır.
— Ernst Jandl

Zaman kaygan,
tutmak zor.
Günler geçer,
iz bırakmaz.
— Louis MacNeice

Kaygı gündelik,
umut geçici.
Zihin dolu,
gelecek boş.
— Mihail Sebastian

Beden çığlık,
dil yetersiz.
Acı açık,
dünya sert.
— Antonin Artaud

Kalp geniş,
dünya dar.
Duygu taşar,
söz yetmez.
— Herman Gorter

Acı yalın,
söz kısa.
Gerçek çıplak,
bakmak zor.
— Sarah Kane

Yalnızlık derin,
gece uzun.
Düşünce yorulur,
umut susar.
— Gustav Sack

İnsan acele,
zaman hızlı.
Ruh geride,
çatlak büyür.
— Georg Kaiser

Taş konuşur,
insan susar.
Zaman ağır,
beklemek derin.
— Eugène Guillevic

Dünya parçalı,
zihin yorgun.
Görüntüler çakışır,
gece kazanır.
— Ivan Goll

Dünya sert,
insan kırılgan.
Güzellik uzak,
yorgunluk yakın.
— Nikolay Zabolotsky

Ten hatırlar,
zihin unutur.
Sessizlik artar,
gece yaklaşır.
— Vera Pavlova

Akşam ağır,
düşünce yavaş.
Işık azalır,
umut susar.
— Léon Deubel

Anı yakıcı,
zaman sert.
Geçmiş ağır,
gelecek belirsiz.
— Ugo Foscolo

Şehir çatlak,
sesler kesik.
Zihin dolu,
yol kayıp.
— Jáchym Topol

Kış içimde,
sözler donuk.
Zaman yavaş,
sessizlik beyaz.
— Sarah Kirsch

Yara konuşur,
dünya dinlemez.
Acı kalıcı,
gece uzun.
— Fadwa Tuqan

Belirsizlik kader,
zihin sınır.
Sorular artar,
sessizlik ağır.
— Ettore Majorana

Gölge çoğalır,
gerçek çekilir.
Zaman eğrilir,
yalnızlık büyür.
— Bruno Schulz

Sessizlik derin,
ışık keskin.
Zihin açık,
beden yorgun.
— H.D. (Hilda Doolittle)

Karanlık öğretir,
sözler geç.
Zaman ağır,
insan sessiz.
— Vladimír Holan

Akşam yumuşak,
kalp hassas.
Zaman yavaş,
dünya uzak.
— Eugénio de Andrade

Soru sessiz,
cevap eksik.
Bilgi soğuk,
insan sıcak.
— Miroslav Holub

Yalnızlık kalıcı,
insan geçici.
Zaman acımasız,
sessizlik rahat.
— Paul Léautaud

Gece yoğun,
beden ağır.
Zihin karanlık,
yol kapalı.
— Hans Henny Jahnn

Gece direnç,
söz keskin.
Zaman zor,
sessizlik güçlü.
— René Char

Taşlar hatırlar,
insan unutur.
Zaman ağır,
yol uzun.
— Yannis Ritsos

Deniz karanlık,
ufuk belirsiz.
Yol uzun,
insan küçük.
— Herman Melville

Onur ağır,
yaşamak zor.
Zihin net,
sessizlik seçilir.
— Jean Améry

Sessiz tanıklık,
sözsüz kayıt.
Zaman geçer,
iz kalır.
— Charles Reznikoff

Zaman çatlak,
dünya keskin.
Beden düşünür,
yalnızlık kalır.
— Mina Loy

Benlik çatlar,
zihin yorulur.
Gerçek sert,
gece büyür.
— Viktor Tausk

Akşam durur,
zaman bekler.
Düşünce yavaş,
sessizlik gelir.
— Leopold Staff

Not: Bu metin ChatGPT tarafından hazırlanmıştır.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması

Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam son zamanlarında:
'Allah'ı her türlü noksanlardan uzak tutar, O'na Kendi hamdi ile hamd ederim. Allah'tan yarlıganmamı diler ve O'na tevbe ederim' sözünü çoğaltınca:
'Yâ Rasûlallah! Ben ne diye 'Sübhanallah ve bihamdihi' sözünü çoğalttığını görüyorum? Sen bundan önce hiç böyle yapmazdın?' dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Yüce Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi haber vermişti ki, o alâmeti gördüğüm zaman, Kendisine çok çok teşbih ve hamdiyle istiğfarda bulunacaktım. İşte o alâmeti gördüm:
'Allah'ın yardımı ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc Allah'ın dinine gireceklerini görünce, hemen Rabbini hamdiyle teşbih et, O'nun yarlıgamasını dile! Şüphe yok ki, O, tevbeleri çok kabul edendir!' [Nasr: 1-3] buyurdu."
...
Nasr sûresi Allah tarafından bir davetçi idi, Resûlullahın dünyaya vedası idi."
"Bugün size dininizi ikmâl..." (Mâide: 3) mealli âyet nazil olduğu zaman Hz. Ömer ağlamış,
"Ne için ağlıyorsun!" diye sorulunca:
"Bu, kemâlden sonra noksan ifade eder! Bu, Peygamber Aleyhisselamın vefat edeceğini anlatıyor gibidir!" demişti.

Peygamberimiz Aleyhisselam bir gün Hz. Fâtıma'ya gizlice:
"Cebrail her yıl Kur'ân'ı benimle bir kere mukabele ederdi. Bu yıl ise, iki kere mukabele etti. Öyle sanıyorum ki, ecelim yaklaşmıştır!" buyurdu.
***
Veda Haccından dönerken, Gadîr-i Humm'daki hutbesinde de:
"Ey insanlar! Haberiniz olsun ki; ben de ancak bir insanım! Çok sürmez, Yüce Rabbimin elçisi bana gelecek, ben de onun davetine icabet edeceğim!" buyurmuştu.

Hz. Abbas, bir gün:
"Vallahi, ben Resûlullah Aleyhisselamın içimizde ne zamana kadar sağ kalacağını öğreneceğim!" dedi ve ona.
"Yâ Rasûlallah! Görüyorum ki; halk seni hem bizzat, hem de ayak tozlarıyla rahatsız ediyorlar! Sen üzerine çıkıp oturacağın birşey, bir taht, halkın tozundan toprağından ve düşmanlardan seni koruyacak bir çardak edinsen, halka oradan konuşma yapsan olmaz mı?" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Vallahi, çok sürmez, onları çağıracağım.
Onlar benim sırtımdan ridamı çekecekler. Ökçeme basacaklar. Beni onların tozları bürüyecek. Nihayet Allah beni onlardan rahata erdirecektir!" buyurdu.
Hz. Abbas:
"Resûlullahın içimizde pek az kalacağını anladım.
Uyurken, rüyamda arzı semaya iple sımsıkı bağlanıp çekilir gibi görmüş, bunu Resûlullah Aleyhisselama anlatmıştım.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Bu, senin kardeşinin oğlunun vefatıdır!' buyurdu" demiştir.
Abdullah b. Mes'ud da:
"Peygamberimiz ve Sevgilimiz, vefatından bir ay önce bize vefatını haber verdi.
'Yâ Rasûlallah! Senin ecelin ne zaman?' diye sorduk.
'Ecel yaklaşmış; Allah'a, Cennetü'l-Me'vâ'ya, Sidretü'l-Müntehâ'ya, Refîku'l-Alâ'ya, Kandırıcı Doluya, Nasib'e, mutlu ve kutlu yaşantıya dönüş yaklaşmış bulunmaktadır!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Seni kim yıkasın?' diye sorduk.
'Ev halkımdan, yakınlık sırasına göre en yakın olanlar!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Biz seni neyin içine sarıp kefenleyelim?' diye sorduk.
'İsterseniz, şu elbisemin içine, yahut Mısır bezine veya kumaşına sarınız!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Senin üzerine cenaze namazını kim kılsın?' diye sorduk ve ağladık.
Kendisi de ağladı ve:
'Allah size rahmet etsin! Sizi peygamberinizden dolayı hayırla mükâfatlandırsın! Siz, beni yıkadığınız ve kefenlediğiniz zaman şu şeririmin üzerine ve şu evimin içindeki kabrimin kenarına koyunuz!
Sonra, bir müddet benim yanımdan çıkıp gidiniz!
Çünkü, benim üzerime, ilk önce iki dostum, Cebrail ve Mikâil, sonra İsrafil, sonra da yanında melek ordularıyla birlikte ölüm meleği Azrail namaz kılacaktır! Bundan sonra, takım takım giriniz, üzerime namaz kılınız ve salât ü selam getiriniz!
Fakat, överek, bağırıp çağırarak beni rahatsız etmeyiniz!
Üzerime namaz kılmaya önce ev halkımın erkekleri başlasın!
Sonra, onların kadınları kılsın!
Onlardan sonra da sizler kılarsınız!
Ashabımdan burada bulunmayanlara selam söyleyiniz!
Kıyamet gününe kadar şu kavmimden ve dinime, bana tâbi olacak olan kimselere de benden selam söyleyiniz!'
'Yâ Rasûlallah! Seni kabrine kimler koyacak?' diye sorduk.
'Ev halkımla birlikte birçok melekler ki, onlar sizi görürler, fakat siz onları göremezsiniz!' buyurdu."
Vasile b. Eskâ' der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, yanımıza çıkıp:
'Sanır mısınız ki, ben vefatça sizin sonuncunuzum? Haberiniz olsun ki; ben vefatça sizden önceyimdir! Sizler ardımda birbirinizi öldürür cemaatler halinde beni takip edeceksiniz!" buyurdu.
***
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir gün Uhud'a gitti, Uhud şehitleri için dua etti.
Sonra, dönüp minbere çıktı.
Ölülere ve dirilere veda eder gibi, buyurdu ki:
"Ben, sizin Kevser havuzuna ilk erişeniniz, karşılayanınız olacağım!
Kevser havuzunun genişliği Eyle ile Cuhfe arasındaki mesafe gibidir.
Sizinle buluşma yerimiz, Havuzdur!
Ben sizin hakkınızda şehadet edeceğim!
Ben şu anda havuzumu görüyorum!
Şu anda bana yerin hazineleri, yerin anahtarları verildi! Vallahi, ben sizin için, benden sonra müşriklere dönersiniz diye korkmam! Fakat, ben sizin için dünyaya kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olup gidersiniz diye korkarım!" buyurdu.
***
Hz. Âişe der ki:
"Peygamber Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşıp da ağrısı şiddetlendiği zaman, benim evimde bakıl­mak üzere zevcelerinden izin istedi, onlar da izin verdiler.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam bir tarafında Abbas, diğer tarafında da başka biri olduğu halde ayakları yerde sürünerek çıktı. Peygamber Aleyhisselamın benim evimde kalacağını işitince, acele kalkıp evime çekildim.
O sırada bir hizmetçim de bulunmuyordu.
Peygamber Aleyhisselam için, yastığının içi ızhır otundan doldurulmuş bir döşek serdim.
Peygamber Aleyhisselam eve gelip de ağrısı şiddetlendikten sonra:
'Muhtelif yedi kuyu suyundan üzerime, ağız bağları çözülmedik yedi kırba su dökünüz! Böylelikle, vücudumda biraz hafiflik bulup belki halka vasiyette bulunabilirim' buyurdu.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam zevcesi Hafsâ'nın malı olan bir leğen içine oturtuldu.
Sonra, o kırbaların suyunu üzerine dökmeye başladık.
Nihayet:
'Artık yetişir!' diye bize işaret buyurdu."

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı Safer ayının son gecesinde, Çarşamba günü, Bakiyyu'l-Garkad kabristanına gidip evine döndükten sonra başağrısı ile başlamıştır. Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam Bakiyy kabristanından dönünce, beni de başı ağrır bir halde bulmuştu. Ben:
'Vay başım!' diyordum Resûlullah Aleyhisselam:
'Vallahi yâ Âişe! Vay başım, diye ben demeliyim!' buyurdu." Resûlullah Aleyhisselamın başağrısı gittikçe ilerliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı onüç gün sürmüştür. 
Hz. Âişe, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kendisine:
"Ey Âişe! Hayber'de tatmış olduğum zehirli etin acısını zaman zaman duyuyorum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım!" dediğini haber vermiştir.
...
Resûlullah Aleyhisselam:
'Evet, öyledir. Hastalığa tutulan hiçbir Müslüman yoktur ki, Allah onun kusur ve günahlarını ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökmesin!' buyurdu" demiştir.
***

Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı ve evinde de Ömerb. Hattab gibi bazı zâtlar bulunduğu sırada:
'Bana kalem ve kağıt getiriniz de, size bir yazı yazayım ki, bundan sonra hiçbir zaman dalâlete düşmeyesiniz, doğru yoldan sapmayasınız!' buyurmuştu.
Ömer b. Hattab:
'Resûlullah Aleyhisselama hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur"ân var! Allah'ın Kitabı bize yeter!' dedi.
Bunun üzerine ev halkı anlaşmazlığa düştüler ve tartışmaya başladılar.
Kadınlardan birisi:
'Resûlullah Aleyhisselama istediğini getiriniz!' dedi.
Ömer b. Hattab:
'Sus! Siz onun sahibelerisiniz!
O hastalandığı zaman gözlerinizi sıkar, yaş çıkarırsınız! Sıhhatli olduğu zaman da boynundan tutarsınız (boğazını sıkarsınız)!' dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Zeyneb de:
'Size bir ahid yazdırmak isteyen Peygamber Aleyhisselamı ne diye dinlemiyorsunuz?' dedi.
Kimisi:
'Resûlullah Aleyhisselam sizin için yazacağını yazsın! Kalem ve kâğıdı kendisine yaklaştırınız! Sizin için bir yazı yazsın da, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız!' diyor, kimisi de:
'Ömer'in dediği yerindedir!' diyordu.
Resûlullah Aleyhisselamın yanında anlaşmazlığı çoğaltıp sözleri birbirlerine karıştırdıkları ve Resûlullah Aleyhisselama baygınlık getirdikleri zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
'Yanımdan kalkınız!
Benim yanımda niza olmaz!
Beni kendi halime bırakınız!
Benim şu içinde bulunduğum hal, sizin beni davet ve meşgul ettiğiniz şeylerden hayırlıdır!' buyur­du.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ali'ye Yazdırmak İstediği Şeyler

Hz. Ali der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, ağırlaştığı zaman:
'Ey Ali! Bana bir kürek kemiği getir de, benden sonra ümmetimi doğru yoldan saptırmayacak şeyi onun içine yazayım' buyurdu.
Resûlullah Aleyhisselamın başı kollarımın arasında bulunuyordu.
Gidip gelinceye kadar kendisini kaybetmekten korktuğum için:
'Ben, buyuracaklarını ezberimde tutarım!' dedim.
'Namaz kılmaya, zekat vermeye devam etmenizi, ellerinizdeki kölelerin haklarını gözetmenizi tavsiye ederim!' buyurdu.
'Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh' diyerek şehadette bulunmayı da emretti.
'Bu iki gerçeğe şehadette bulunana, Cehennem ateşi haram olur' buyurdu."
***
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, vefatından beş gün önce, 8 Rebiülevvel Perşembe günü de:
"Dikkat ediniz! Sizden önceki kimseler, peygamberlerinin ve salih kişilerinin kabirlerini mescidler haline getirirlerdi.
Sizler sakın kabirleri mescid haline getirmeyiniz! Ben sizi böyle şeyden men ederim!
Allah'ın laneti Yahudilerle Hıristiyanlara olsun ki, onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler. Allah peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen kavmi kahretsin! Arap yarımadasında, Arap toprağında iki din bırakılmayacaktır!" buyurdu.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Son Hitap ve Tavsiyeleri
...
Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdiler.
"Ensarın kadınları erkekleri Mescidde ağlıyorlar!" denildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onlar niçin ağlıyorlar?" diye sordu. "Sen öleceksin diye korkuyor­lar!" dediler. O sırada, Fadl b. Abbas Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına girmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: "Ey Fadl! Şu sarığı başıma sar!" buyurdu.
Fadl b. Abbas sarığı sarınca, ona: "Tut elimden!" buyurdu. O da, Peygamberimiz Aleyhisselamın elinden tuttu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, büyük bir ridayı sarınıp bürünmüş ve başını da boz bir sarık ile bağlamış olduğu halde minbere oturdu; ki bu, Peygamberimiz Aleyhisselamın minbere son otu­ruşu idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu günden sonra bir daha minbere çıkmadı. Minbere çıkınca, Fadl b. Abbas'a:
"Halka seslen!" buyurdu. Fadl b. Abbas seslenince, Müslümanlar Mescidde toplandılar. Mescid Müslümanlarla doldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kelime-i şehadet getirdikten sonra:

"Ey insanlar! Ben size olan nimetinden dolayı O Allah'a hamd ederim ki, Kendisinden başka hiçbir ilah yoktur!" diyerek Allah'a hamd ü seneda bulundu.
Her zaman yaptığı gibi, Uhud günü şehit düşen Müslümanlar için de Allah'tan mağfiret diledi. Sonra: "Ey insanlar! Yakınıma geliniz!" buyurdu. Müslümanlar Peygamberimize doğru geldiler.

"Ey insanlar! Bana haber verildiğine göre sizler, Peygamberinizin vefat edeceğinden korkuyormuşsunuz! Benden önce gönderilip ümmeti içinde temelli kalmış bir peygamber var mıdır ki, ben de içinizde temelli kalayım?! İyi biliniz ki; ben Rabbime kavuşacağım! O'na siz de kavuşacaksınız! İlk Muhacirlere karşı hayırlı olmanızı, onların da aralarında birbirlerine karşı hayırlı olmalarını tavsiye ederim!
Yüce Allah:
'Asra andolsun ki, muhakkak insan kesin bir ziyandadır! Ancak iman edenlerle güzel ve yararlı amellerde bulunanlar, bir de, birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir' [Asr: 1-3] buyurmuştur.
Muhakkak ki, bütün işler Yüce Allah'ın izniyle cereyan eder. Geç olacak şeyleri acele istemeniz birşey sağlamaz! Çünkü, Yüce Allah hiç kimsenin acele etmesiyle acele etmez!
Allah, Kendisini yenmeye kalkanı yener, mahveder! Aldatmaya kalkanı da zararlı çıkarır!
'Demek, idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık münase­betlerini bile keseceksiniz, öyle mi?!' [Muhammed: 22]
Hiçbir peygamber, arkasında bir cemaat bırakmadıkça vefat etmemiştir. Ben de, sizin içinizde Ensarı bıraktım.
Allah'tan sakınmanızı ve onlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki, onlar mallarını sizinle bölüştüler! Size darlıkta da, bollukta da iyilik ve yardım ettiler! Onların hakkını tanıyınız!
Çünkü, onlar sizden önce Medine'yi yurt ve iman evi edinmiş ve siz Muhacirlere iyilik etmiş olan kimselerdir. Onlar, meyve ve mahsullerini sizinle bölüşmediler mi? Onlar size yurtlarında yervermediler mi?
Kendileri muhtaç oldukları halde, sizi kendilerine tercih etmediler mi? Ey Muhacirler cemaati! Siz çoğalmış olduğunuz halde sabaha çıktınız! Ensar ise çoğalmamış olarak sabaha çıktılar. Ey Muhacirler cemaati! İyi biliniz ki, Ensar cemaati gitgide azalacaklar, hatta yemek içindeki tuz gibi olacaklar! Sizler ise çoğalacaksınız! Başka insanlar da çoğalacaklar!
Ensara karşı iyi davranmanızı size tavsiye ederim. Çünkü onlar benim sırdaşlarım, sığı­nağım ve barınağım oldular. Onlar, üzerlerine aldıkları yardım vazifesini tamamıyla yerine getir­mişlerdir. Kendilerine ancak mükâfat verilmesi kalmıştır.
Sizden, Muhammed ümmetinden her kim bir iş başına geçer de bir kimseye zarar veya yarar vermeye gücü yetecek hale gelirse, Ensardan iyilik edenlerin iyiliğini kabul, kötülük edenlerin de kötülüğünü affetsin! Onların iyilerine iyilik ediniz! Kötülüklerinden de geçiniz! İyi biliniz ki, ben siz­den önce gidecek, sizi bekleyeceğim! Siz de gelip bana kavuşacaksınız! Dikkat ediniz! Sizinle buluşma yerimiz Havuz başıdır! Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin! Ey insanlar! Günah, nimetlerin değiştirilmesine sebeb olur. Halk iyi olduğu zaman, yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman, yöneticileri de kötü olur.
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben şu saatte Havuzumun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuzuma bakıyorumdur!
Şânı yüce olan Allah, bir kulunu dünya ile, dünya zineti ile, istediği dünya nimetleri­ni kendisine vermekle Kendi katındaki nimetler arasında muhayyer kıldı. Bunlardan birisini seçmek­te serbest bıraktı. O kul da ahireti, Allah katında olanı tercih etti, seçti" buyurdu. 

Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendisinden bahsettiğini anladı. Cemaat içinde Hz. Ebu Bekir'den başka hiç kimse Peygamberimiz Aleyhisselamın maksadını anlayamadı. 
Hz. Ebu Bekir ağlamaya başladı.
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Bekir'e bakıp: "Ey Ebu Bekir! Ağlama
Ey insanlar! İnsanlardan; canında, malında, arkadaşlığında bana karşı Ebu Bekir b. Ebu Kuhâfe'den daha fedakâr ve cömert davranan bir kimse yoktur. Eğer, Rabbimden başka, insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekir'i dost tutardım! Fakat, İslâm kardeşliği daha üstündür! Haberiniz olsun ki, sahibiniz, Yüce Allah'ın dostudur! (Evlerinizden) şu Mescide açılan kapıları kapatınız! Yalnız Ebu Bekir'in kapısı açık kalsın! Ben Ebu Bekir'in kapısının üzerinde bir ışık, başka kapıların üzerinde ise karanlık görüyo­rum! Nihayet, ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Ben kimin malından ne almışsam, işte malım, o da gelsin alsın! İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır!
Hiç kimse 'Resûlullahın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!' diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve halimden değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni göremiyorum!" buyurduktan sonra, sözlerini tekrarladı.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: "Senden bir isteyici istekte bulununca, sen ona üç dirhem vermemi emretmiştin, ben de vermiştim" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl b. Abbas! Buna üç dirhem ver!" buyurdu.

"Ey Allah'ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş, veya bir kamçı vurmuş, veya lanet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete ermesine vesile kıl! Allah'ım! Ben hangi mü'mine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü Kıyamet gününde o mü'min için Sana yakınlığa vesile kıl!" diye dua etti.

Sonra da: "Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa, o, onu hemen ödesin, dünyada rüsvay olurum demesin! İyi biliniz ki; dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığmdan hafiftir" buyurdu.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve: 'Yâ Rasûlallah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyanet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: "Sen bu hıyaneti ne için yaptin?" diye sordu.
Adam: "Ona ihtiyacım vardı" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam "Ey Fadl b. Abbas! Bu kişiden Beytü'l-mâl (hazine) hesabına üç dirhem teslim al!" buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey insanlar! Nefsinden korkan varsa, ayağa kalksın da, kendisi için dua edeyim!" buyurdu. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: "Yâ Rasûlallah! Ben çok pintiyim, korkağım, çok da uykucuyum! Allah'a dua et de, benden pintiliği, korkaklığı ve uykuculuğu girersin!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona dua etti. Sonra, bir adam ayağa kalktı ve: "Yâ Rasûlallah! Ben çok yalancıyım! Çirkin sözlü, çirkin işliyim! Hem de uykucuyum!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey Allah'ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Uyumak istedikçe, kendisinden uykuyu gider!" diye dua etti.

Daha sonra, bir adam ayağa kalktı ve: "Vallahi yâ Rasûlallah! Ben de çok yalancıyım! Hem de münafıkım! Benim işlemediğim hiçbir kötülük yoktur!" dedi.
Hz. Ömer, ona: "Be adam! Kendini rezil ve rüsvay ettin!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey İbn Hattab! Dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığından hafiftir!" buyurdu ve adam için de: "Ey Allah'ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Kendisinin kötü işlerini hayra çevir!" diyerek dua etti.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Evinde Kıldırdığı En Son Namaz

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kıldırdığı en son namaz, akşamı namazı idi.
Hz. Abbas'ın zevcesi Ümmü'l Fadl binti Haris:
"Resûlullah Aleyhisselam, elbisesini giyinmiş olduğu halde Ve'l-Mürselât suresini okuyarak evinde akşam namazı kıldırdı. Bundan sonra, ahiret âlemine alınıncaya kadar bir daha namaz kıldırmadı. Resûlullah Aleyhisselamdan akşam namazında okurken dinlediğim, Ve'l-Mürselât suresi idi" demiştir.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Bazı Sahabilerini Yanına Çağırışı

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam hastalığı sırasında: "Bana Ali'yi çağırınız!" buyurdu. Hz. Âişe:
"Sana Ebu Bekir'i de çağıralım mı?" diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onu da çağırınız!" buyurdu. Hz. Hafsâ:
"Yâ Rasûlallah! Ömer'i de çağıralım mı?" diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onu da çağırınız!" buyurdu.
Çağırılanlar toplandıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam başını kaldırıp baktı. Hz. Ali'yi göre­meyince, sustu. Hz. Ömer: "Resûlullah Aleyhisselamın başından kalkınız, dağılınız!" dedi.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ebu Bekir'i Namaz Kıldırmaya Memur Edişi

Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatıyla sonuçlanan hastalığı sırasında namaz vakti gelmiş, ezan da okunmuş bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, tekrar:
"Öyleyse, benim için leğene su koyunuz!" buyurdu.
Leğene su koydular, gusledip yıkandı. Ayağa kalkmaya davranırken bayıldı.
Sonra ayıldı ve yine:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yine:
"Benim için leğene su koyunuz!" buyurdu.
Oturup gusletti. Sonra ayağa kalkmaya davranınca yine bayıldı.
Sonra ayıldı.
Yine:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Benim için leğene su koyunuz!" buyurdu, tekrar oturup guslettikten sonra kalkmaya davrandı, yine bayıldı, sonra ayıldı.
Ayılınca:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
O sırada Müslümanlar Mescidde Peygamberimiz Aleyhisselamı yatsı namazına bekleyip duruyor­lardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, namaz kıldırmaya kendisinde takat bulamayınca:
"Ebu Bekir'e söyleyiniz de, insanlara namazı kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Âişe:
"Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir yufka yürekli, zayıf, ince sesli, Kur'ân okurken çok ağlayan bir zât­tır! Ağlamaktan, sesini işittiremez! Senin makamına durup da insanlara namaz kıldırmaya dayanamaz!
Ömer'e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Âişe, Hz. Hafsâ'ya:
"Sen de Resûlullaha:
'Ebu Bekir senin makamında durursa, ağlamaktan, kıraatim insanlara işittiremez! Ömer'e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!' de!" dedi.
Hz. Hafsâ da Peygamberimiz Aleyhisselama böyle söyleyince, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
"Sus! Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir. Ebu Bekir'e söyleyiniz diyorum! Namazı insanlara o kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Hafsâ'nın Hz. Âişe'ye canı sıkıldı ve:
"Zaten senden bana hayır gelecek değildi ya!" dedi.
Hastalığın baygınlığı geçince, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Âişe'ye:
"İnsanlara namazı kıldırması için Ebu Bekir'e söyledin mi?" diye sordu.
Hz. Âişe:
"Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir hem yufka yürekli, hem de insanlara sesini işittiremeyecek derecede ince, zayıf sesli bir adamdır! Ömer'e emir buyursaydınız ya!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir'e söyleyiniz, insanlara namazı o kıldırsın!" buyurdu.
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, namazı kıldırması için Hz. Ebu Bekir'e adam gönderdi.
Adam:
"Resûlullah Aleyhisselam insanlara namazı kıldırmanı sana emretti!" dedi.
Hz. Ebu Bekir:
"Ey Ömer! İnsanlara namazı sen kıldır!" dedi.
Hz. Ömer:
"Buna sen daha lâyıksın!" dedi.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın mihrabına geçti. Geçince, kendisini ağlama tuttu. Ağlaya ağlaya mihrabdan ayrıldı.
Arkasındaki cemaat de Peygamberimiz Aleyhisselamı önlerinde bulamadıkları için ağlaştılar.
Hz. Ebu Bekir'in durumunu Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermek ve cemaate namazı kimin kıldıracağını öğrenmek üzere müezzini gönderdiler.
O sırada Peygamberimiz Aleyhisselam baygın bir halde bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Hafsâ:
"Resûlullah Aleyhisselam ayılıncaya kadar Ömer'e söyleyiniz de, namazı kıldırsın!" dedi.
Abdullah b. Zem'a gidip cemaat arasında Hz. Ebu Bekir'i göremeyince, Hz. Ömer'e:
"Kalk ey Ömer! İnsanlara namazı kıldır!" dedi.
Hz. Ömer cemaate namazı kıldırmaya durdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam ayılıp Hz. Ömer'in namaz tekbirlerini işitince:
"Tekbirinin sesini işittiğim kimdir? Ömer'in sesi değil mi bu?" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevceleri:
"Evet yâ Rasûlallah! Ömer b. Hattab'ın sesidir!
Müezzin gelip Ebu Bekir'in ağlamak yüzünden mihrabdan ayrıldığını ve cemaate namazı kıldırması için Peygamber Aleyhisselamın birisine emir buyurmasını istediklerini söylediler.
Hafsâ da, 'Ömer'e söyleyiniz de insanlara namazı kıldırsın!' dedi," dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Muhakkak ki, sizler de Yusuf Aleyhisselamın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir nerede?
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
Hayır! Hayır! Hayır!
İbn Ebi Kuhâfe nerede? İbn Ebi Kuhâfe nerede?
İnsanlara namazı İbn Ebi Kuhâfe kıldıracaktır!
Ebu Bekir'e söyleyiniz! İnsanlara namazı kıldırsın!
Peygamberin vekil bırakmadığına insanlar itaat eder mi hiç?!" buyurdu.
Hz. Hafsâ:
"Yâ Rasûlallah! Hasta olunca mihraba ne için Ebu Bekir'i geçirdin?" diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onu mihraba ben geçirmiş değilim, fakat Allah geçirmiştir!" buyurdu...
 
Mescidde Namaz Kılan Cemaati Son Defa Seyredişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Pazartesi günü sabah namazında Hz. Aişe'nin kapısının perdesini açıp Mesciddeki cemaate baktı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde nakışlı bir elbise vardı. Cemaat, Hz. Ebu Bekir'in arkasında saf olmuşlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzü mushaf gibi bembeyazdı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanların saflarını görünce, gülümsedi.
Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın cemaate namaz kıldırmak istediğini sanarak, ökçesinin üzerinde geriledi.
Cemaat de, Peygamberimiz Aleyhisselama sevinmelerinden dolayı, az kalsın namazdan çıkacak­lardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"Olduğunuz yerde durunuz! Namazınızı tamamlayınız!" diye eliyle işaret buyurdu.
"Ey insanlar! Muhakkak ki, Müslümanın göreceği veya ona gösterilecek salih, sadık rüyadan başka, peygamberliğin gönüllere sevinç verecek müjdecilerinden hiçbir şey kalmamıştır. Haberiniz olsun ki; ben rükû ve secde halinde Kur'ân okumaktan nehyolundum.
Rükûda Yüce Rabbi tazim ediniz!
Secdede ise dua etmeye çalışınız!
Çünkü, secde halinde duanızını kabul olunması umulur!" buyurdu.
Perdeyi indirdi.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünü bir daha göremediler.
...
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefat ettiği günde, Hz. Aişe'nin yanında altı veya yedi dinar (altın lira) bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları fakirlere dağıtmasını Hz.Âişe'ye emretmişti.
Hz. Âişe ise, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığıyla oyalandığı için, onları daha fakirlere dağıtamamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Âişe'ye:
"Altı yedi dinarı ne yaptın? Fakirlere dağıttın mı?" diye sordu.
Hz. Âişe:
"Hayır! Vallahi, senin hastalığın beni meşgul etti, oyaladı!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları isteyip getirtti, avucuna aldı ve:
"Allah'ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu halde Rabbine kavuşacağını sanır değildir!" buyurdu.
Onların hepsini Ensar fakirlerinden beş ev halkına bölüştürdükten sonra:
"İşte şimdi rahatladım!" buyurdu ve uyudu.
 ...
Hz. Ali Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından çıkınca, halk:
"Ey Ebu'l-Hasan! Resûlullah Aleyhisselam bu gece nasıl sabahladı?" diye sordular.
Hz. Ali:
"Allah'a hamd olsun! Hastalığından iyileşti!" dedi.
Hz. Abbas, Hz. Ali'nin elinden tuttu ve:
"Ey Ali! Vallahi, sen üç gün sonra abdü'l-asâ (=emirkulu, başkasına tâbi) olacaksın. Allah'a yemin ederim ki; ben Abdulmuttalib oğullarının yüzlerinde ölümü görüp anladığım gibi, Resûlullah Aleyhisselamın yüzünde de ölümü gördüm, anladım!
Gel de, Resûlullah Aleyhisselama gidelim. Eğer bu iş bizde ise, onu öğrenmiş oluruz!
Eğer bizden başkasında olacaksa, bizi insanlara tavsiye etmesini kendisinden isteyelim!" dedi.
Hz. Ali:
"Vallahi, ben bunu yapmam! Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam bizi bundan men edecek olursa, artık Resûlullah Aleyhisselamdan sonra hiç kimse bunu bize vermez! Vallahi, ben bunu Resûlullah Aleyhisselama hiçbir zaman sormam!" dedi.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hastalığının Şiddetlenişi

Hz. Aişe der ki:
"Ağrının, hiç kimseye Resûlullah Aleyhisselama olduğu kadar ağır olduğunu görmedim!
Ölümün Resûlullah Aleyhisselama olan şiddetinden sonra, ölümü şiddetli bulunan mü'mine imren­mekten de geri kalmadım.
Hiçbir zaman hiçbir kimse için de şiddetli ölümü sevimsiz bulmadım!"
Resûlullah Aleyhisselamın yanında kadeh içinde su bulunduruluyor, Resûlullah Aleyhisselam suyun içine elini sokup suyu yüzüne sürüyor, sonra da:
"Ey Allah'ım! Ölümün akılları gideren acı ve sıkıntılarına karşı bana yardım et!" diyerek dua ediyor,
"Yanıma yaklaşsana ey Cebrail!" buyuruyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı bir ara büsbütün şiddetlenince, zevcesi Hz. Ümmü Seleme feryad etmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sus! Kâfirden başkası feryad etmez!" buyurdu.

Yine Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı zaman, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuyup bedenine üfler ve vücudunu eliyle mesheder, sığardı.
Resûlullah Aleyhisselamın hastalığı şiddetlendiği zaman ben de ona Muavvizeteyn sûrelerini oku­maya ve elinin bereketini umarak kendi eliyle kendisine meshetmeye başladım.
Cebrail'in Resûlullah Aleyhisselama hastalığında okumuş olduğu istiâze duasını da:
'Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider! Şifa ancak Senin elindedir!
Senden başka şifa verici yoktur!
Sen öyle bir şifa ver ki, hiçbir hastalık bırakmasın!' diyerek okudum.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Üzerimden elini kaldır! Bu okuman bana yarar vermez! Ben müddetimi bekliyorum!' buyurdu.
Peygamber Aleyhisselam, bundan önce ne zaman hastalansa, Allahtan sıhhat ve afiyet dilerdi.
Fakat, vefatıyla neticelenen hastalığa tutulduğu zaman şifa için hiç dua etmedi ve:
'Ey nefs! Sana ne oldu ki, her sığınılacak yere sığınıyor, herşeyden medet umuyorsun?!' diyerek nefsini kınadı."

Yine Hz.Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamın yanında oturuyordum.
Resûlullah Aleyhisselam Fâtıma'yı çağırttı.
Fâtıma yürüyerek geldi. Onun yürüyüşü Resûlullah Aleyhisselamın yürüyüşünü andırdı.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Merhaba. Hoşgeldin kızım!' buyurduktan ve onu sağına veya soluna oturttuktan sonra, kendisine gizlice birşey söyledi. Fâtıma ağladı.
Sonra ona gizlice birşey daha söyledi. Bu defa Fâtıma güldü.
Ben, bu günkü gibi, gülmenin ağlamaya, sevinmenin üzülmeye bu derece yakın olduğunu görmemiştim!
Fâtıma'ya, bu ağlamasının ve gülmesinin sebebini sordum.
'Tutulduğu hastalığı neticesinde vefat edeceğini haber verdi. Buna ağladım. Sonra, ev halkının ken­disine ilk kavuşup katılanın ben olacağımı haber verince de güldüm!' dedi."

...
Abbas:
'Ali içeri girmek için izin istiyor!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Girsin!' buyurdu.
Ali, Hasan ve Hüseyin'le birlikte, Abbas:
'Yâ Rasûlallah! Bunlar senin evlatlarındır!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Ey amca! Onlar senin de evlatlarındır!' buyurdu.
Abbas:
'Ben onları severim!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Senin onları sevdiğin gibi, Allah da seni sevsin!' buyurdu."
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Son Defa Misvak Kullanışı

Hz. Aişe der ki:
"Allah'ın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi, Resûlullah Aleyhisselamın benim evimde, benim günümde ve başı benim göğsümde olduğu halde vefat etmesidir!
Bir de, hamd olsun ki, onun dünyada bulunduğu günlerin son gününde, ahiret gününün başında, benim tükürüğümle onun tükürüğünü birarada birleştirmesidir!
Resûlullah Aleyhisselamın başını göğsüme yasladığım sırada kardeşim Abdurrahman elinde bir misvakla eve girmişti.
Resûlullah Aleyhisselam ona ve elindekine baktı.
Misvakı istediğini anladım.
'Yâ Rasûlallah! Bu misvakı senin için alıp sana vermemi arzu eder misin?' diye sordum.
Başıyla 'Evet!' diye işaret buyurdu.
Ben de misvakı yumuşatıp kendisine verdim.
Resûlullah Aleyhisselamın hiçbirzaman misvakla dişlerini bu derece şiddetli, bu kadar güzel oğuşturduğunu görmemiş gibiyim.
Sonra misvakı bıraktı, misvak elinden düştü."
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Son Tavsiyeleri

Peygamberimiz Aleyhisselamın en son uyarısı:
"Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allahtan korkunuz!" buyruğu idi.
...
Rebiülevvel ayının onikinci veya onüçüncü Pazartesi günü, kaba kuşluk vakti, -güneş zevale (batıya kaymaya) doğru yaklaşıyorken- Peygamberimiz Aleyhisselam son dakikalarını yaşıyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın başı Hz. Âişe'nin göğsüne yaslı bulunuyor ve Hz. Âişe:
"Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider, kaldır!
Gerçek tabib Sensin! Gerçek şifa verici Sensin!" diyerek şifa diliyor. Peygamberimiz Aleyhisselam ise:
"Hayır! Ben Allahtan Refik-i A'lâ zümresine katılmayı;  Cebrail, Mikâil ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!
Ey Allah'ım! Beni yarlığa! Beni Refik-i A'lâ zümresine kavuştur!
Ey Allah'ım! Beni yarlığa! Bana rahmetini ihsan et! Beni Refik-i A'lâ zümresine kavuştur!" diyerek duaya devam ediyordu.
Hz. Âişe derki:
"Resûlullah Aleyhisselamdan, sıhhatte iken, birçok defalar
'Hiçbir peygamber yoktur ki, ruhu, Cennetteki durağını görmedikçe alınmaz!
Sonra, durağına gitmesi arzusuna bırakılır!' buyurmuştu.
Kendisi, hastalanıp ruhu alınmakzamanı gelince, başı benim dizimde bulunduğu halde, üzerine bir baygınlık geldi. Ayılınca, gözü açılıp evin tavanına doğru dikildi ve:
'Allah'ım! Refik-i A'lâ zümresine kat!' dedi.
Ben o zaman:
'Resûlullah bizi tercih etmiyor!' dedim.
Anladım ki; Resûlullahın bu temennisi, vaktiyle sıhhatli zamanında bize söyleyip durduğu bir haberin kendisinde gerçekleşmesidir!
...
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşınca Hz. Fâtıma, Peygamberimiz Aleyhisselamı bağrına basıp:
"Vay babamın çektiği ıztıraba!" diyerek ağlamaya başlamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Bugünden sonra, babanın üzerinde hiç ızdırap kalmayacak.
Ey kızım!
Sakın ağlama!
Ben öldüğüm zaman İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!' de!" buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, tutulduğu hastalığın baygınlığından ayıldığı zaman, Ali İmran süresinin:
"Muhammed bir resûlden başka birşey değildir. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçenizin üzerinden gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesinin üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah'a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz! Allah, şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir!" âyetini okudu.

Cebrail Aleyhisselamın Peygamberimiz Aleyhisselamı Ziyareti

Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamın eceline üç gün kaldığı ilk günde gelip:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.

İkinci gün, Cebrail Aleyhisselam tekrar inip:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.

Üçüncü gün (Pazartesi günü) olunca, Cebrail Aleyhisselam indi.
Cebrail Aleyhisselamın yanında ölüm meleği (Azrail) de inmişti.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.
Bundan sonra ölüm meleği (Azrail) içeri girmek üzere izin istedi.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Bu ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor!
Halbuki, o, senden önce hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istememiştir!
Senden sonra da hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir!
Kendisine izin ver!" dedi.
Ölüm meleği içeri girip Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde durdu ve:
"Yâ Rasûlallah! Yâ Ahmed! Yüce Allah beni sana gönderdi ve senin her emrine itaat etmemi de bana emretti!
Sen istersen ruhunu alacağım!
İstersen, ruhunu sana bırakacağım!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey ölüm meleği! Sen böyle yapacak mısın?" diye sordu.
Ölüm meleği:
"Ben bu hususta emredeceğin herşeyde sana itaatle emrolundum!" dedi.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır!
Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir!
Ruhumu, canımı al!" buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yanındaki su kabına iki elini batirıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:
"Lâ ilahe illallah! Ölümün de, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!" buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:
"Ey Allah'ım! Refik-i A'lâya!" diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına, yanındaki suyun içine düştü.

Allâhümme salli alâ nebiyyinâ ve seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim!

M. Asım Köksal
İslam Tarihi

Bercestelerim