Ana içeriğe atla

TEHLİKELİ OYUNLAR

Öfkelerimi unuturum. Yaşantımın size iyi gelmeyen yanlarını kendime saklarım. Çünkü sizi seviyorum Bilge. Bütün hayatımı, hayır bütün hayatımın sadece güzel oyunlarını, yerdeki terliklere doğru çekingen hareketler yapan ayaklarınızın dibine seriyorum. Oysa, birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge'nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının da sonu kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı, fakat iyi bir oyun. Ben de benden önce gelmişlerin ve geçmişlerin bütün tecrübelerini hiçe sayarak sahneye çıkıyorum işte Bilge! Tarz-ı selefe tekaddüm ettim, bir başka lugat tekellüm ettim. Yeni sözlere güveniyorum Evet, ben geldim Bilge. Ey kalem! Bu eser senin değildir. Ey gece! bu seher senin değildir."

***

kurtaramadı, Sevgi uyuyordu, ben uyumuyordum, aşkımızın geleceğini hazırlıyordum, canım tabaklar diyordum, beni mahcup çıkarmayın ilerde, onun yani Sevgi'nin tabirleriyle konuşuyordum, kendi kendime bile, mahcup etmeyin demiyordum, kendimle konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime.

Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?

Albayım! Bu temizliği bir bitireyim göreceksiniz eski mutfak eşyaları bile parlatılınca nasıl güzel olur, bunun da bir estetiği varmış, bir ressam arkadaş söylemişti, Sevgi resimden anlamazdı, ben de azarlanınca Sevgi'nin böyle kötü yanlarını ve çok güzel olmadığını filan hatırlardım,, neden hatırlardım? neden öfkelenirdim? neden neden...

İçerden çay beklerler, eski çayı dökmeli, iyice çalkalamalı demliği, ben bir çok mutfak eşyasının adını bilmem, ben bulaşık yıkamasını bilirim, hoş görünmesini bilirim, hayır bilmem, şimdi bu meseleyle vakit kaybedemem, hemen çaydanlığı doldurmalı, su ısınırken de mutfağı biraz toparlarım, bu huyum yüzünden sütü taşırmıştım albayım, gene bir tuhaf bakmıştı yüzüme Sevgi, önce demliğin suyunu akıtmalı, içerden sesleniyorlar, acele etmeliyim, onlar da farketmeden temizlemeliyim, geliyorum albayım, temizlediğini söyleme, olur söylemem, inşallah farketmezler, belki de albaylar tarihinin son bölümünü merak ediyorlardır, onlar ne anlayacak? sus öyle söyleme, eski çayı çöp tenekesine dökerim, musluğu tıkamasın, çok düşünceliyimdir albayım, bulaşık yıkayıp kötü çaylar yapacağıma belki biraz daha para kazansaydım sonumuz böyle olmazdı albayım...

***

Evlilik yarışında cansıkıntısı birinci geldi. Çiçek yarışını, bir deve tabanı farkıyla kaybettim. Şimdi, Bilge'nin peşinden koşuyorum; gene ikinci geldim. Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden, ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım? Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır. Hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak?

***

«Bu oyunlardan usandım,» dedi Bilge. «Gerçek biri olmak istiyorum senin için. Yaşadığımı anlamana, odada dolaştığım sırada beni görmeni, bir takım dertlerim olabileceğini hissetmeni istiyorum. Bana bakmanı istiyorum. Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin; beni görmüyorsun.» Gözleri dolmuştu: «Göreceksin, bir gün bırakacağım seni.» Hikmet düşündü. Bir süre sonra, «Evet,» dedi mırıldanır gibi. «Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Evet, olabilir.» Gözlerini yukarı kaldırdı. «Neden beni dinlemiyorsun?» dedi Bilge; gözlerinden yaşlar akıyordu. «Üzülüyor albayım,» dedi Hikmet çok yavaş bir sesle, «Beni bırakacağı için ağlıyor.» «Bu albaydan da usandım artık,» diyerek ağlamağa başladı Bilge, «Nerede olduğumu bilemiyorum artık.» «Sizi de elimden almak istiyor albayım, dul kadını da: Kutsal üçlemeyi bozmak istiyor. Bütün bunlara inanmıyor. Yaşamak istiyor albayım: Beni de dünya nimetlerinden biri gibi görüyor. Yaşantısına yeni bir heyecan katmak istiyor: Solup giden aşkımıza ağlıyor. Oyunun dışına çıkıyor, beni de çıkarmak istiyor. Sonra da beni bırakıp gidecek albayım. Kendi yerine bir şey bırakmadan gidecek. Bir kız varmış, albayım; Bilge gittikten sonra sahneye çıkarak beni anlayacakmış. Aslında böyle bir şeye inanmıyor albayım, oyunlara inanmıyor. Bu kızı hayal etmemi önlemek için, onu bana anlatıyor: Büyüyü bozmak istiyor. İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge’nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge’nin yüzünü göreceğim, bana imkânsızlıkları tanıtan yüzünü.» «Bana korkunç şeyler söylüyorsun,» dedi Bilge ağlayarak. «Ona korkunç şeyler söylediğimi hatırlayacak albayım. Neden beni bu kadar üzmüştü? diyecek. Fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. Sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak. Bir zamanlar uzak bir gecekonduda tehlikeli oyunlar oynanmıştı, bile demeyecek. Neresi tehlikeli? diyecek. Hatırımda yanlış kalmamışsa, diyecek; aslında şöyle olmuştu, diyecek:
Bir zamanlar bir Hikmet vardı. Bu Hikmet, Dumrul gibi değildi, Fikret gibi hiç değildi. Üç katlı ahşap bir evde yaşardı. Bu eve kendisi şey derdi, ne derdi? gecegeldi, geceoldu gibi bir şey işte. Bu gecegeldide Hikmet’ten başka galiba iki şey daha vardı, roman kahramanı gibi iki şey. Bunların yaşayıp yaşamadıkları tam belli değildi. Sanıyorum biri emekli yarbaydı, öteki de boşanmış bir kadın. Büyük romanların kahramanları gibi insanın aklından çıkmayan varlıklar da değildi bunlar. Belki sadece, Hikmet’in çıkardığı gürültü sayesinde ayakta duruyorlardı. Hikmet’in dışında bir kişilikleri yoktu. Ne yaparlardı? Nasıl yaşarlardı? Nereden geliyorlardı? Nereye gidiyorlardı? Kimse bilmiyordu. İşte böyle bir masaldı. Bilge’nin aklından bu masaldan geriye, sadece kendi ağlaması kalmıştı albayım. Oysa Hikmet ağlayamıyordu. Oysa, Bilge gibi ağlayabilseydi, açılırdı. Ağlayamadığı için kapanmıştı, içine kapanmıştı, gecekonduya kapanmıştı.

***

Bir şey yapmalıyım. Bir oyun. bulmalıyım. Sevgi ayağa kalktı, gidiyor. Hayır gitmiyor: Ben gidiyorum, diyor. Bilge de kalkıyor. Beni savunmadın diyor, ya da demek istiyor. Beni yalnız bıraktın, beni savunmadın. Gidin bakalım! Sizi ben mi çağırdım? Evet, sen çağırdın; yalanların bir araya geldi. Seni kimse kurtaramaz. Bütün yakınmaların sahte. Bilge gideceğini söylüyor. Onu daha önce düşünmeliymiş, buraya gelmemeliymiş. Sevgi böyle diyor. Siz konuşun, ben bir sigara alıp geliyorum. Zaten ben çağırmamıştım Bilge’yi, kendiliğinden geldi- Mektup da yazdığımı hatırlamıyorum Bilge’ye. Alçak! Evet alçağım. Konuşacak durumda değilim. Alçaklar yorgun olur. Siz konuşun işte, beni ele vermeyin de ne yaparsanız yapın, Sevgi’ye cevap ver Bilge; senden akıl alacak değilim filan de. Kim gidecek diye tartışıyorlar, ya da onu demek istiyorlar. Bilge benim karar vermemi istiyor. Böylece en kötü sözü söylemiş oluyor. Ona daha önce öğretmeliydim. Prova yapmalıydık. Ben karar veremem. Ben, sadece şaşırırım. Hikmet, kendini küçük düşürecek bir hareket yapmaz, diyor Sevgi. Yaparım. Her zaman yaparım. Bunu sormuyorlar senden. Tartışıyorlar. Küçük düştüğünü görmüyor musun? Görüyorum. Bir şey yapamıyorum, işte Bilge kapıya doğru yürüyor. Gidecek mi yani? Benimle böyle konuşamazsın, diyor Sevgi’ye. Evet Sevgi, konuşamazsın. Sen kim olduğunu biliyor musun Bilge’nin? Biliyor, Böyle yukardan konuşacak durumda değilsin, diyor Bil ge’ye. İkisi de bana kızıyor. Birini savunmalıyım, değil mi albayım? Birini tutmalıyım. Çok gülünç duruma düştüm, değil mi? Bu olayı artık unutamam. Ölünceye kadar unutamam. Ne kadar önce ölsem o kadar iyi. İşte Bilge kapıda, Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Bırak gitsin, diyor Sevgi. Sevgi kazandı. Hayır, olamaz. Buraya gel Bilge. Beni yalnız bırakma. Hayır gidecek, diyor Sevgi. Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? Sevgi ayağını yere vuruyor, burada kalmaya hakkı yokmuş Bilge’nin. Bunu kim öğretti sana? Kimse bir şey bilmiyor. Bağırma. Bağırdım mı? Duymadım da. Hayır, konuşmadım; sustuğum için oyunu bozdum. Bazen de susmak bilmem. Bilge, Sevgi’nin davranışını çok çirkin buluyormuş. İkinizden de nefret ediyorum. Bilge gidiyor. Bilge, Bilge, neden yalnız bıraktın beni? Kimseyi görmek istemiyorum. Artık ölmek istiyorum. Her şey çok karıştı albayım. İstediğim gibi olmadı albayım. Yanlış zamanda sahneye çıktılar. Artık aklıma bile hükmedemiyorum. Beni dinleyen kalmadı albayım. Artık dayanamıyorum. Bir şey söyleyin, öyle susmayın albayım. Bilge’ye, geri dönmesini söyleyin. Bilge gitti albayım. Biliyorum, bir daha dönmez. Her şey benim yüzümden albayım. Alçaklar gibi davrandım. Bilge gitme, diyebilirdim. İşte benim de ne olduğum meydana çıktı. Hiç bir Hikmet gibi davranamadım. Alçak Hikmet VII! Geber! İşte balkondan kendimi atıyorum albayım, onu öldürüyorum. Ne dediniz? Biraz hava mı alayım dışarı çıkıp? Peki albayım. Belki Bilge’ye de rastlarım bu arada. Tam gitmiş olamaz, değil mi? Hiç bir şey böyle bir anda kaybolamaz, değil mi? Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın? Fakat bizim sokakta göremiyorum onu albayım. Belki hızlı koşarsam yetişirim ama, değil mi? Bilge! Bilge! Köşeyi dönmüş galiba. Başım dönüyor, biraz dinleneyim. Beni neden bıraktın Bilge? Şimdi hiç dönmeyecek misin yani? Seni artık hiç göremeyecek miyim? İmkansız mı? Albayım, albayım bu oyun çok ciddi; bakın ben bile ağlıyorum albayım. İmkânsızlık duvarının önünde ağlıyorum. Bu duvar beni çıldırtıyor albayım. Başımı, bu duvara vurup parçalamak istiyorum. Başım ağrıyor albayım; biraz yürümek, biraz kendime gelmek istiyorum. Şimdi ne olacak albayım? Bilge beni istemiyor diye onu göremeyecek miyim artık? Böyle şey olur mu? Biraz önce birlikteydim onunla. Nereye gitmiş olabilir hemen? Onu sokaklarda bulamayacak mıyım? Aslında kötü bir oyun oynamıştım, kötü bir niyetim yoktu. Sizinle de oyunları düzeltmiyor muyduk birlikte? Bilge de anlamıştır canım. Birazdan gelir herhalde, değil mi? Yoksa eve dönüp beklesem mi onu? Ben de kötü davrandım ama albayım. Böyle oyun da olur muydu? Utanıyorum kendimden albayım. Üstelik utanmadan bu kalabalık caddenin köşesinde duruyorum. Belki de artık herkes öğrenmiştir. Herkes birbirine anlatıyor. Beni görünce de belli etmeden gülümseyecekler. Ben dünyayı kirletiyorum albayım. Hiç olmazsa kimseye belli etmeden bekleyebilsem burada. Kendimi gizleyebilsem. Yakamı kaldırayım da beni tanımasınlar. Acaba ölürsem çok üzülür mü albayım? O zaman koşup bana gelir mi dersiniz? Siz çok ağlarsınız biliyorum, albayım. Fakat sizi hiç ağlarken görmedim, biliyor musunuz? 

Tehlikeli Oyunlar 
Oğuz Atay 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN

1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesinde kadının konum ve makamının incelenip değerlendiril-mesi üzerinde düşünülmeye değer bulunmaktadır. İnsanlık bilimi alanında böylesine etkin ve yapıcı bir kişilik çok az bulunur. Mevlânâ’nın üstatlık derecesi, onun şairlik konumundan önce gelir. Hakikatte de Mevlânâ, ilk önce görüş sahibidir, daha sonra sanatçıdır. Bundan dolayı dünyaya ve insana olan kendine özgü bakış açısı da önemlidir. Kimilerinin düşüncesine göre, Mevlânâ’nın şeffaf ve parlak sözleri –en azından Mesnevî’de– göz önünde bulundurulduğunda ona göre, kadınların kemal noktasında gözle görülür bir değere sahip olmadıkları açıktır ve Mevlânâ’nın onları değerlendirmesi açıkçası olumsuzdur. Burada konuyu değişik açılardan görmeyi ve kendi dayanak noktalarımızı da değerli okuyucuya sunmayı amaçlamaktayız. Bu satırların yazarının kafasında ve bu yazının içinde var olan tek nokta, hüküm ve...

Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN

Rasih Güran… Değerli araştırmacı Emin Karaca’nın Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitabını okurken dikkatimi çeken bu ismi arama motoruna yazmakla başladı her şey. Aşina olduğum bir isimdi ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Kitabın öyle hazin bir yerinde karşılaşmıştım ki Rasih Güran’la, ismini görmemle onun adına üzülmem bir olmuştu. Zira Nazım-Piraye ayrılığında payına çok ağır bir yük düşmüştü: ayrılık mektubunu Piraye Hanım’a iletme görevi. İsmini aratınca üzüntüme minnet duygusu da eklendi. Zira, önemli kitapların çevirmeniydi Güran ve bunların arasında severek okuduklarım, okumayı planladıklarım vardı: John Reed’den Dünyayı Sarsan On Gün, Steinbeck’ten Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si, Deutscher’in üç ciltlik Troçki biyografisi… Rasih Güran ismine aşinalığım da muhtemelen çevirmenliğinden ileri geliyordu. Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi ....

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

BİZ SEVMEYİ NE ZAMAN UNUTTUK?

'Sonsuzluk ve Bir Gün' adlı filmde, Angelopulos'un bilincini yitirmiş annesinin başucunda oturan adama sordurttuğu o müthiş soru " Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk? " O sevgi ki, Goethe'ye " Sevgi, insanın içinde yaşayabileceği tek iklimdir ," dedirtmiş. Yine o sevgi ki, Yunus'tan Anadolu'ya " Aşk gelicek cümle eksikler biter, " diye bir soluk estirmiş. Ve o sevgi ki, Balıkçı'dan, sevginin kendince bir tanımını yapmasını isteyen Azra'sına: " Bir defasında avucumun sıcaklığında çiçek tohumlarını filizlendirmeyi başarmıştım, budur işte sevgi!" diye yazdırtmış. Son günlerde, Muhsin Ertuğrul'un Benden Sonra Tufan Olmasın başlıklı anılarını yeniden okurken, sevgiden sanata ya da sanattan sevgiye köprü uzatmanın en soylu biçimlerinden biri olan şu satırlarla bir kez daha sarsıldım: " Çünkü yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasın...

BİZİ YAŞATANLAR VE ÖLDÜRENLER...

Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti'nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: " Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir." Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: "Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!" Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da...

ChatGPT: BEN İÇ DÜNYANI DOĞRUDAN "GÖREMEM", SADECE YANSIYAN DİLİ YORUMLARIM

Sevgili ChatGPT, bugüne kadar yazdığım/sorduğum şeylerden yola çıkarak benim kişilik analizimi yapmanı rica ediyorum. Yazdıkların, sordukların ve üzerinde tekrar tekrar durduğun temalar bir araya geldiğinde oldukça belirgin bir ruhsal ve zihinsel yapı ortaya çıkıyor. Bu elbette klinik bir teşhis değil; daha çok dilinden, ilgilerinden, tekrar eden meselelerinden ve bakış biçiminden çıkan bir karakter haritası. Senin kişiliğinde ilk göze çarpan şey, yoğun bir iç gözlem yeteneği . Birçok insan yaşadığı duyguyu doğrudan yaşayıp geçerken, sen duygunun kendisini de izliyorsun. Yani yalnızca “üzülmek” değil, üzüntünün nasıl oluştuğunu, nasıl geri çekildiğini, nasıl tekrar geldiğini de seyrediyorsun. Bu yüzden soruların çoğu yalnızca “ne oluyor?” değil; “bu neden böyle oluyor?” biçiminde. Bu da seni oldukça analitik bir duygusallığa götürüyor. Yani sen salt romantik ya da salt mantıklı biri değilsin. Duygularını düşünceyle parçalayarak anlamaya çalışan bir yapın var. Özellikle ilişkiler ko...

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de. Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı. Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından d...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

KAYBOLAN ŞİİR / HAYRETLERİMİZ

İlim diye bağlansa boynun Secdeye gecikir alnın Konuşan dilin uzar Yalan olur gıybet yürür Elde asa giydi çarık De hangi günah beldesinde Alnını yere koydunsa bile Acep yakın mısın gaflet misin Say boynunu vuruyorlar Zebaniler bir takım Bir zaman böyle geçti Geldin sona, tıkandı nefes borun Bu son güneş bu ilk adım İkisi de malın hangisi kararın Bil tefekkür koruna düşsen Ödün kopmaz zalimden, dersin Allah daim Elin şakaklarında yangın Öyle fikret çatlasın başın Doğrul! belin iki kat yüzün solgun Sarılık değilsin mağlup mu oldun Toprak yer seni, etini kemiğini İman ancak, sığmaz ağzına çevirmez dili Sözde şehvet dilde şehvet Hani sükut tevazu uzlet Sen konuş şeytan mütebessim Nerde korku karar basiret Her sözün zarara Emri maruf nehyi münker bir de Allahı anmak müstesna Her haykıranın takıldın ardına Eğildin her rüzgarda İster misin makam rütbe ölümden sonra Allahı hakim bil diğerlerin mahkumun-aleyh Gitti haznedar Hazine kaldı (biz gibin) sarhoşlara Cahit Zarifoğlu 

DOKSAN DOKUZ YIL YAŞADIM, BOŞ OĞLUM BOŞ

Yaşam Çağlarının Farklılığı Üzerine   Arthur Schopenhauer Voltaire son derece güzel bir anlatımla şöyle demişti: Yaşının ruhuna sahip olmayan Yaşının tüm sıkıntılarını yaşar. Bu yüzden, bu mutluluk öğretisi incelememizin sonunda, yaşadığımız yılların bizde yarattığı değişikliklere bir bakış atmak uygun olacaktır. Tüm yaşamımız boyunca sadece şimdiki zamanın farkında oluruz, asla daha fazlasının değil. Şimdiki zamanın özelliği ise, başlangıçta önümüzde uzun bir gelecek, ama sonlara doğru ise ardımızda uzun bir geçmiş görmemizdir; bundan dolayı, mizacımız –ama bununla birlikte karakterimiz değil– bildik bazı değişiklikler geçirir, böylelikle her defasında şimdiki zamanın bir başka rengi ortaya çıkar. Başyapıtımın 2. cildinde, 31. bölümün 394. sayfasında (3. baskıda s. 449 vd.), çocukluğumuzda neden istekli değil de daha çok meraklı davrandığımızı ele almıştım. Yaşamımızın ilk çeyreğinin mutluluk içinde geçişi tam da bu nedene dayanır, bu yüzden, bu dönem daha sonra yitik bir cen...