Ana içeriğe atla

Yürek

Yalnızın yüreği,
İçerisinde sevgilisi.
Dışarısında kimsesi.

İlhan Şevket Aykut





“Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum.
Eyvallah ben gidiyorum”
İlhan Şevket


İlhan Şevket’in hayatını birkaç kelimeyle anlatmaya çalışırsak bunlardan ilki çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunu “saklambaç” olurdu. Bu oyunu öyle iyi oynar ki İlhan Şevket, bulunmayı istemediği sürece hakkında bir yazı bulmak bile imkânsız olur. Bulunduğunda ise mutlaka size katacakları, öğretecekleri vardır bu şahsına münhasır sürgün muallimin.


Ozan 1907’de dönemin Osmanlı toprağı olan Bingazi’de (Libya) “Mehmet Şevket” adıyla dünyaya gelir. Henüz üniversite öğrencisiyken "Senin bu fikirlerin yüzünden ben emekli maaşımdan olacağım,” diyen babası Recep Bey kıdemli yüzbaşıdır. İşte bunun içindir ki İlhan Şevket'in hayatı boyunca sahip olduğu disiplinli yapıyı kimden kazandığının cevabını bulurken hiç zorlanmayız. Babasıyla arasında bu konuşma geçtikten sonra evi terk ederek annesi, kız kardeşi ve babasıyla asla görüşmeyecek, kendisine kalan mirası bile reddedecek ve bu reddi gerçekleştirmek için ihtiyacı olan pul parasını bile borç alacaktır. Ozan, annesinin ölüm haberini aldığı gün gittiği berberde sessiz sessiz ağlarken berber hiçbir şey olmamış gibi işine devam edecektir.


Kırıkkale’de İlkokul, Kayseri’de ortaokul, Trabzon’da lise, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk okur. 1927’de biten hukuk bilinçli bir tercihtir; genç idealist, dünyayı değiştirmenin yolunun hukuktan geçtiği inancındadır. 2 yıl hâkimlik stajı yaptıktan sonra durumun böyle olmadığını görüp hukuku bırakır. 1930’lu senelerde, önce vekil daha sonra asil öğretmenlik yapmaya başlar. Bir taraftan kendisi de öğrenciliğe devam eder ve misafir öğrenci olarak felsefe derslerine katılır. Ne de olsa, dünya, önce düşünerek sonra da düşündüklerini paylaşarak değişir. Üniversite öğrenciliği sırasında birkaç sefer dillendirdiği fakat çok da üzerinde durmadığı polis korkusu/takibi meselesi 1930’lu senelerden itibaren gerçekleşen birtakım olayların akabinde kendini iyiden iyiye gösterir. Dönemin başbakanı İsmet İnönü’yü eleştirdiği bir vapur yolculuğu sırasında tartışmanın hararetlenmesiyle şikâyet edilir. Misafir öğrenciliğine son verilip üniversiteye girmesi yasaklanır.

Yeni rejimi kendi isimleriyle bütünleştiren kişilerin, eleştirisini yapmak bir yana onlar hakkında olumsuz düşünce sahibi olmak bile vatana zarar verebilirdi! İşte bu yüzden aykırı sesler susturulmalı, amacı ilim olan kurumlardan uzaklaştırılmalıydı. Eleştirilerden doğabilecek hiçbir karışıklığa mahal verilmemeliydi.

Galatasaray Lisesi’nin tarif-coğrafya öğretmeni sıra dışı duruşunu her zaman koruduğu için, her yerde olduğu gibi öğretmenlik yaptığı okulda da göz önündedir. O sıralar ünü Almanya sınırlarını aşan Hitler’e karşı buz gibi bir tavır sergiler. Hitler hayranı gençlerin, nöbetçi olduğu günlerde penceresinin altına gelerek “bir… iki… üç… Mehmet Şevket piç… Bu işler güç…” diye tempo tutarak hakaret ettiklerini, öğrencilerinden ressam Selim Turan bizlere aktarır. Hitler’e karşı savurduğu ağır eleştirilerle kimilerine göre bu hakaretleri hak etmiş olur. Aykut’u sevmeyenler olduğu gibi sevenlerinin de sayısı azımsanamaz. Başka sınıflardan da dersine girmek için gelen öğrencilerle kalabalıklaşan dersleri, zeki üslubu, yetenekli ve düşünmeye sevk eden ders anlatımıyla öğrencilerin ilgi odağıdır.

Aykut’un ruhsal olarak en problemsiz dönemleri diyebileceğimiz zamanlar öğretmenlik yaptığı zamanlardır. Mesleğini sevmiş, hatta kendine yakıştırdığı tek meslek olarak benimsemiştir. “Benim öğrencim” diye başladığı cümlelere göğsü kabararak devam eder her zaman. Kendine yüklediği “dünyayı değiştirme” misyonunu başarabileceği alan olarak görmüştür öğretmenliği. Genç beyinlerle beraber olmak, onlara bildiklerini öğretmek, sürekli düşünmek ve düşünmeye sevk etmek… Aykut için dünyayı değiştirmenin yoluydu öğretmenlik. Hayatı boyunca vazgeçemeyeceği iki tutkusunun birinden vazgeçme zorunluluğuyla çok erken yüzleşir. İstanbul ve mesleği… iki tutkusu…

Ozanın saklambaç oyuncusu olmasını sağlayan olaylar dizesi başlamış olsa bile son düğüm 1933 yılının Temmuz'unda, yıl sonu sınavlarını dönemin Cumhurbaşkanı ve maiyetinin teftişi sırasında atılır. Karşısındakinin elini eteğini öperek yüceleceğini düşünen işgüzar meslektaşlarının ve amirlerinin yanında ozanın Atatürk’ün elini sıkması skandalların en büyüğü olur! Bu durum kimsenin dikkatinden kaçmaz. Atatürk, Aykut’un sınıfına girer, 7 saat kalır, 13 kahve içer ve öğrencilere sorular sorar. En sonunda Ozan’a dönerek “Muallim Bey bir soru da siz sorun talebenize!” diyen Atatürk’ten lafı alarak dönemin yönetimine dair fikirlerini soru haline getirir; “Tarihte diktatörler…” diye soruya başlar! İşte bu dönemden sonra, o zamanki adıyla Mehmet Şevket Aykut, 29.04.1934 tarihli mahkeme kararından sonraki adıyla İlhan Şevket Aykut’un “tenzili rütbe” niteliğindeki tayinleri (üstü kapalı sürgünleri) çıkar. Vefa, Darüşşafaka, Çarşamba Kız Lisesi ve en sonunda da Yozgat’a sürülür. 3 sene boyunca bu görevi raporlarla erteledikten sonra Kültür Bakanlığı Zatişleri Müdürlüğü’nden bundan sonra terfi edemeyeceğine ve çalışmak için Yozgat’a gitmesi gerektiğine dair resmi bir yazı alır. Ozan’a istifadan başka yol kalmamıştır.
Aykut o dönemini “Yozgat’a sürülene kadar bir şekilde idare ettim lakin baktım ki bunlar benim peşimi bırakmayacak, ben de 12 yıllık memuriyeti bırakıp neyle geçinirim, ne yaparım diye düşünmeden istifa ettim,” diye anlatır, içlenerek.

Aykut, dostu ve ev sahibi Oktay Gültekin’e o dönem yaşadıklarını yıllar sonra anlatırken; “Atatürk benimle uğraşacak biri değildi. O benim ne olduğumu ve ne demek istediğimi anlamıştı.(…)Ama çevresindekiler tarafından peşime takılan hafiyeler, polisler o gün bu gündür bana huzur vermediler! Ben de, tehlikeli bir komüniste hele ‘talebeyi anarşist fikirleriyle zehirleyebilir!’ nitelikte bir hocaya, bu ülkede o zamanlar nefes bile aldırmayacaklarını, Galatasaray’dan hemen uzaklaştırılarak, 1945’lere dek, hiç terfi ettirilmeden, on sene, o okuldan bu okula sürülmenin ardı kesilmeyince anladım,” cümlelerini kuracaktır.

Aykut’un öğrencilik yıllarında başlayan polis takibi/korkusu derece derece artarak, izini kaybettirme çabasının hayatına yön verdiği aşikâr. İsim değişikliğinin altında başka amaçlar, gerekçeler var mıdır bilinmez ama Atatürk’le karşılaşmasına rastlaması manidar. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra ölümüne dek hiçbir resmî kurumda kaydına rastlanmaması ve hiçbir arkadaşının, dostunun, sevgilisinin ev adresini dahi bilmemesi İlhan Şevket’in saklambaç oyununu çok dikkatli oynadığını ve ciddiye aldığını gösteriyor.

İntihar kararı almasını sağlayan yalnız kalma, özellikle yaşlanma, aciz ve muhtaç olma korkusu sürecine bu olayların katkısı olmadığını düşünmek aşırı pozitif bir bakış olur. Yaşlanma korkusu tek başına bile intihar sebepleri arasında yerini alırken, bu korkudan kaynaklanan intiharlara edebiyat dünyasında tek örnek Aykut değildir. Bu korkuya, takip edilme korkusunu ve bir zamanlar yakın dost olduğu filozof Sakallı Celal’in yaşadıklarından ders çıkararak zelil olma korkusunu da ekleyen şair, 40 yıl boyunca önce “75’imden sonra” daha sonra "80" ve en son “85’imden sonra yokum” cümlelerini sık sık kurar. Son yıllarının şahidi, ev sahibi ve dostu Gültekin’e bu noktada yeniden kulak veriyoruz. Bir gün otururken yine konu oraya geliyor ve Aykut evi fazla işgal etmeyeceğini zaten böyle bir hakkı da olmadığını söylüyor ve çalışma masasının arkasındaki rafa yerleştirdiği 600 sayfalık Fransızca sözlüğü göstererek ekliyor “bak, her sayfa bir günün karşılığı, bu bittiğinde ben de gidiyorum.” Bu tehditler, söylevler hiçbir zaman ciddiye alınmıyor. Çünkü Ozan dinç, 70’in üstünde ama hala kadınların ilgisini çekiyor, Ozan dişlerini gösterip “bugüne kadar doktor eli değmedi, hiç eksik yok,” diyor ev sahibine, “eyvah! Ben galiba daha yaşayacağım,” diyor dost meclislerinde, yazdığı şiirleri Eski Türkçeden yeni alfabeye kendisi çevirecek kadar berrak bir algıya sahip, hiçbir yaşlılık alameti henüz vuku bulmamış bünyesinde, Ozan hala dost meclislerinin sohbetine doyulamayan entelektüeli…Günde sekiz saat yürüyerek İstanbul’u geziyor, ustasının ölümünden önce yaptırdığı ayakkabılardan dolabında 1 düzine daha bulunuyor…

İlhan Şevket neden intihar ediyor o halde?

Çünkü yorgun, çünkü korkuyor; insanlara yük olmaktan korkuyor, ev sahibinin getirdiği tavuğu yedikten sonra kendi disiplinini hiçe saydı diye gün gelip kendine kızamamaktan korkuyor, ailesini görmeme pahasına kırmadığı gururunun incinmesinden korkuyor… 84. yaşının son gününde üst kata ev sahibinin kapısına geliyor, Oktay Bey yazlıkta… böyle denk getirmesi maksatlı… Oktay Bey’le verilen sözler var, dostluk var… Kapıyı açan Oktay Bey olsa yüzüne bakıp az sonra, verdiği kararı yerine getirirken eli titreyebilir. Bir bağ var Oktay Bey’le ve gönüller arasında kurulan bu dostluk bağının ayak bağına dönüşmemesi için özellikle seçilen bir gün 17 Mart. Özellikle seçilen bir zaman, Oktay Gültekin’in evinde olmadığı zaman…

Kişinin çevresiyle kurduğu bağların hayatında ne kerte etkili olduğunu görebilmek için çok uzağa bakmaya gerek yok. Herkes bir şekilde “bağ”larının “bağlayıcı”lığını hissetmiştir hayatında. Bazen yaşadığı şehri bırakamamasını, bazen o şehirden kaçmasını bile sağlayabilir “bağ”lar. Aykut’un ömrü boyunca bin bir türlü zorluğa göğüs gererek İstanbul’da kalmasını da sadece kurduğu özel bağlarla açıklayabilir. Nitekim kendisi de bunu, “(…) dışarıya, başka ülkelere gidip yerleşebilir, pekâlâ oralarda da geçinebilirdim. Fakat bende vatan ve İstanbul tutkusu öyle had safhada, öylesine kuvvetliydi ki, bırakamadım buraları… Neredeyse her gün yirmi kilometreden fazla yürüyerek gezdiğim, sokaklarının kaldırım taşlarını tek tek ezberlediğim, her yerine şiirler yazdığım sevgilimi terk edemedim! diyerek en güzel şekilde ifade eder.

17 Mart sabahına dönersek;
Ev sahibinin zilini çalıyor… sabah erken… elinde 4 defter, şiir dolu… bir zarf…Oktay Gültekin’in oğlunun eline alelacele tutuşturuyor elindekileri…buyurgan, tedirgin, her zamanki gibi prensipli; “Al bunları babana ver,” diyerek önce defterleri uzatıyor, bin beş yüz lira paranın olduğu zarfı uzatırken; “Cenaze masraflarımı fazla fazla karşılar, kalanıyla da kız arkadaşını iki sefer yemeğe götürürsün. Üstünü babana verme, vermez sana! Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum [sessizlik olur] Eyvallah ben gidiyorum!” diyerek hızla aşağı bodrumdaki dairesine iner. Gerisini oğul Gültekin şöyle aktarıyor; “Sabah sabah yeni uyanmışım uykudan… tek kelime konuşmadan döndü gitti. Kuşkusuz morali bozulmuş, diye düşünerek 5-10 dakika sonra klasik müzik kaseti alarak aşağı indim. Kapıyı çal çal ses yok! Bahçeyi dolandım ve yatak odasının camından baktım, uzanmış yatağında yatıyor… bu nasıl bir uyku… Camı çalıyorum; kıpırdamıyor bile! Bu kez koştum bizim yönetici hanıma, durumu anlattım. O da henüz uyanmış. Uyku mahmurluğuyla bu davranışın önemini kavrayamadı. ‘Özkıyıma neden olacak kadar umutsuzluk içinde olamaz’ diyorum. Üstelik seksen beşinde olmasına karşın fiziği ve belleği sapasağlamken…”

Polisle birlikte içeri girildiğinde kasetçaların sesi sonuna kadar açıktır ve bütün evde klasik müzik sesi yankılanmaktadır. Aykut koridorda, yerde, kollarını göğsüne kavuşturmuş vaziyette bulunur. Dolabında senelerdir sakladığı kalp ilaçları nihayet! kullanılmış, kendi isteğiyle, kendi seçtiği zamanda, 40 yıl boyunca söylediği gibi; 17 Mart 1991 günü sabahının ilk saatlerinde Fransızca sözlüğün son sayfası da çevrilmiş ve seksen beşine 1 gün kala hayatına son vermiştir. Oğul Gültekin’in yatakta gördüğü Ozan’ı polisler koridorda, yerde bulmuştur. Polislerin gelişine kadar geçen sürede Aykut’un ölümünü gerçekleştiği ya da genç Gültekin’in bir göz yanılması sonucu böyle ifade verdiğini düşünebiliriz. Sonucu değiştirmeyen bu ayrıntının üzerinde durulmasının elzem olmadığı kanaatindeyim.

Mesleğine “şairim” demiş tek bir şiirini bile yayınlatmamış dahası 1950 öncesinde yazdıklarının tamamını yok etmiştir. Defterler dolusu şiirlerini iki sefer kitaplaştırıp yayınlatmaya karar verir lakin ikisinde de vazgeçer (ikincisinde yayınevi sahibi yanında redaktör getirdiği için kapıyı yüzlerine kapatır ve kovar). Mayakovski’yi ana dilinden okuyabilmek için kendi kendine öğrendiği Rusça hariç 5 dil daha bilmektedir. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra başkalarının adına çeviriler ve tezler hazırlayarak bir süre geçimini sağlamıştır. Giyimine her zaman özen göstermiştir, ütüsüz, dağınık, sağlıksız asla giyinmez. Her güne ayrı diş fırçası tahsis eder. 80 yaşında bile âşık olmuş ve âşık olunmuştur. Her konuya kafa yormuş ve detaylarda “hayatın gerçeği” dediğimiz o incelikleri görünür kılmıştır, buna en iyi örnek Ozan’ın çocuklarla ilgili söylediğidir; “Bu kadar kıymetli de, neden otomobillerin geçtiği tarafta elinden tutulur?” ya da göç alan ve metropolleşen o zamanın İstanbul’unun ulaşıma ve yerleşime dair problemlerine, dönemin belediye başkanına kadar ulaşan fikirleriyle getirdiği çözümler… Ve daha nice ayrıntıda İlhan Şevket Aykut’u anlatabiliriz. Kolay mı öyle 84 yıllık bir hayatı, çetrefilli bir şair hayatını anlatabilmek? Mümkün mü “ben anlıyorum” diyebilmek? Hangi müntehirin son anlarında ne düşündüğünü bilebiliriz ki? En son gözlerinin önüne gelen görüntüyü? Aykut mektup bırakmamıştır ardında. Hem ne yazacaktı ki, 40 sene boyunca zaten söylemişti “olmayacağını”.

Bordum katları kasvetli olur, İlhan Şevket’in Kadıköy’deki evi öyle değil. Küçük, her taraf hatıralarla, kitaplarla, fotoğraflarla doldurulmuş tek kişilik bir hayatın son sığınağı. Sıcak bir ev, koridorunda boylu boyunca uzanıp son nefesini verdiği anda sıcak mıydı? Bilinmez… Dinlediği son klasik eser hakkında uzun süre düşündükten sonra Beethoven’ın Sonat’ı ile Bach’ın Singet dem Herrn ein neves Lied’ın arasında kararsız kaldım. İkisi öylesine zıt ki… Beethoven ölümü kolaylaştırıyor, Bach “ölme” diyor adeta. Zaten koca bir zıtlıklar yığınının içinde değil miyiz? Zaten her şeyi zıttı ile anlamlı hale getirmiyor muyuz? O halde bu ikisi arasında kararsız kalmış olmam hiç de kabul edilemez bir durum değil. Hangisini dinledi bilmiyorum, ilaçları içerken eli titredi mi bilmiyorum, en son aklından neler geçti, bir şiir mi okudu, bir fotoğrafa mı baktı, en son kimi düşündü; bilmiyorum, daha birçok şeyi bilmediğim gibi… Müntehir öğretmen bana çok şey söyledi, ama bunlara dair hiç konuşmadı, kendisinden bir şeyler anlatmayı sevmiyor, çünkü riayet etmesi gereken saklambaç kuralları var. Prensipli, disiplinli, planlı, düzenli…

Ama
Yalnız, yorgun, onca hırçınlığına rağmen sevgiye aç, içten, kaygılı, huzursuz…
Ozan! Benimle konuşur musun? Anlatır mısın artık gerçeği? Sadece yaşlandın diye, korktun diye, yoruldun diye o ilaçları içmiş olamazsın! Başka bir şey olmalı… Başka bir sebebi olmalı… yoksa yüzyıllar önce söylenmiş ve dilimde pelesenk olan o söze inanmalı mıyım bu defa; “Bunu kendisi bilir yalnız; belki bir gün sende…” O halde kaçmalıyım Ozan! Bir gün bilebilme ihtimalimi uzaklaştırmak için kaçmalıyım ve konuşmamalıyım seninle. Sahibinden başka herkese imgesi, gizi kapalı bir şiirdir şair için intihar. Sadece ahenk için yazılan E.A. Poe şiiri gibi biraz… Susmamız lazım ikimizin, karşılıklı… Senin dediğin gibi;
“İkimizin arasında ne var?
Kim anlayacak, susmak var.”
Ben sayıyorum, sen de yeniden saklan şimdi, sus şimdi…


Son İstasyon Kültür Sanat Dergisi Ocak/Şubat 2010 9. Sayı'da yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...