Ana içeriğe atla

Şiir Üstüne

Birisi bana bir şiirini okuyup da düşüncemi soracak diye korkarım. Bazı bazı oluyor, ne diyeceğimi şaşırıyorum. Kara bir duygu çöküyor içime. Bana başkalarının verdiği önemi, kendim de kabullenirmişim de bilgiçlik taslarmışım sanıyorum. Utanıyorum, sıkılıyorum.

Bu işin her zaman iki yönü var. Biri, şiirini okuyana söyleyecekleriniz, öbürü gerçekten düşündüğünüz. Çoğu zaman bir de üçüncü yönü oluyor, o da şiirin size hiçbir şey düşündürmediği.

Kişioğlunda, gerçekten düşündüğünü söylememek huyunu hep ayıp saydık. Ben böyle düşünmüyorum. Düşünüleni doğru doğru söylemeyi ayıp, kişioğluna, erdemli kişioğluna ayıp saymıyorum. Kişi düşündüğünü söylemez, karşısındakini kırmaktan, üzmekten, incitmekten çekinir. Ama düşünmediğini de söylemez. Bu, yerilmesi gereken bir kişiyi övmek demek değildir. düşündüklerini söylememektir, susmaktır. Bir kişioğlunu kırmaktan, incitmekten korkmak erdemsizlik değil, ayıp değil, olsa olsa yufka yüreklilik hatta iyi yürekliliktir, diye düşünüyorum.

Böylece o ozan geliyor, size şiirini okuyor, bitince yüzünüze bakıyor. Şiirinin gerçekten güzel olması da mümkün. Beğeniyorsunuz, güzel diyorsunuz. Kanmıyor, kanıt istiyor, açıklamanızı istiyor. Oysa ben, bir şiirin neden yahut nelerle güzel olabileceğinin saptanacağını, ölçülüp belirtilebileceğini hiç sanmıyorum. Bu her zaman bir ölçü değil, bir sezgi işidir. Bir şiir güzeldir, ama güzelliğinin nedenleri açıklanamaz. Güzelliği, ululuğu bilinir, sezilir, ama ölçüleri bulunmaz. Ama o ozan istiyor. İyi kötü bir şeyler bulup söylüyorsunuz. Bu söylediklerinizin çoğu zaman şiirin güzelliği ile, güzellik yapısı ile ilintisi olmuyor elbet, bunlar hiçbir şeyi açıklamıyor. “İşte bu mısra çok güzel” diyorsunuz. örneğin, “Şu parça şöyle şöyle...” diyorsunuz. Kanıyor, inanıyor o zaman.

Şiirin kötü olması kişiyi bütün bütüne güç bir duruma sokuyor. Düpedüz kötü diyemiyorsunuz. Kırmaktan, bilgiçlik taslamış olmaktan korkuyorsunuz. Aslında övmek de, güzel olmuş, beğendim demek de bilgiçlik taslamak değil mi? Hem daha koyusu belki. Sonra şiirde size uzak, yabancı, henüz sizin varamadığınız birtakım değerlerin bulunabileceği, yanılabileceğiniz korkusu sizi sarıyor. Bazı belirli ölçülerle şiirin kötü olduğunu ozana ispatlayabilirsiniz. O zaman da ozanın aklına bu ölçüleri aşmasaydım, bu hatalara düşmeseydim, şiirim güzel olacaktı sanısı doğuyor. Doğru değil oysa. En iyisi bu şiiri hiç yazmamalıydınız demektir. Her durumda bir ozana şiirinin kötü olduğunu söyleyebilmek güç. Bazı büyük yazarların, yeni ozanlara, kötü şiirleri için söyledikleri iğneli, eğlenili sözler vardır, bilirsiniz bunların çoğunu. Ben bunlara her zaman kızarım, çoğunda bir bilgiçlik, bir üstten bakış, bir küçümseme, hatta bir alay vardır. O büyük yazarlarda, böylesi bir doğruyu kişinin yüzüne söylemek gücü, erdemi varken, neden düpedüz 'kötü' demezler de iğneler, alaya alırlar anlamam.

Şiir kötüdür, yahut size göre kötüdür hiç değilse. Bir sürü dolambaçlı yollara, sözlere başvuracaksınız. Ozanı, kırmamayı, gücendirmemeyi kollayacaksınız. Yanılabileceğinizi hesaplayacaksınız. Ne var ki kişi bu durumlarda çoğu zaman yanılabileceğini pek düşünmüyor, kendisinin beğenisine, bilgisine, yargısına başvurulmuş olmanın esrikliği içinde alabildiğince söylüyor. Sonunda da şiiri övdü mü yerdi mi bir türlü anlayamıyorsunuz.

Ama kötü bir şiir için çoğu zaman söylenecek şeyler vardır. Bu söylenecekler artık özellikle o şiir için değil, bütün kötü şiirler için söylenmiş oluyor. Bir genelleme oluyor aşağı yukarı. Böylece o ozana kendi şiiri değil, kötü bir şiiri açıklıyor, kötülüyorsunuz. Pek kırılmıyor o zaman, pek de kanmıyor mutlak, içinden kimbilir neler diyor. Örneğin, “Kendini bir adam sanıyor, zaten kabahat bizde. Sanki kendi şiirleri pek mi güzel” gibi şeyler söylüyordur.

En kötüsü şiirin size hiçbir şey düşündürmemesidir. Bu şiirlerde çoğu zaman hiçbir kötü, hiçbir aksayan yön bulamazsınız. Mısraları ölçülüdür, uygundur, dili pürüzsüzdür, bütün kaygısı, biçim kaygısı sezilir, iyi kötü bir duyguyu, bir düşünceyi de anlatır. Hiçbir kötü yön yoktur, ama hiçbir güzel yön de bulamazsınız. Yıllardır alıştığınız, bildiğiniz biçimlerde, dillerde bir şiirdir. Sanki yıllarca önce sevdiğiniz bir ozanın yazdığı ama artık eskimiş, eskide kalmış, değerini yitirmiş bir şiir sanırsınız. Şaşırırsınız, kötü diyemezsiniz, çünkü kötülüğünü ispatlayamazsınız, iyi de diyemezsiniz, değildir. Artık, “Çokça yazın, bu duyguları tüketin, mısra yapınız şöyledir böyledir, biraz daha...” falan dersiniz.

Bir ozan gelip size şiirini okuduğunda, hiçbir zaman kısaca iyi yahut kötü demenizle yetinmiyor. Açıklamanızı istiyor, hatta bazıları öğüt istiyor, yol göstermenizi istiyor. Oysa bu hep bilinen bir gerçek. Bir ozana hiçbir kimsenin, hiçbir şey öğretmesi mümkün değildir. Bir ozan bütün öğreneceğini başka şiirlerden öğrenir, kendi kendine öğrenir. Kendini izlemesi, uyanık uyanık izlemesi, ona başkalarının öğretemeyeceği şeyleri öğretir. Şiir aslında kolay bir şeydir. Şöyle, söyleyecek bir şeyiniz olacak, bunu nasıl söylemek gerektiğini bulacaksınız. Şiir üstüne büyük ustaların söylediği parlak parlak sözler vardır, örneğin Max Jacop, “Şairin işi polis hafiyesinin işine benzer”, gibilerden bir söz söylemiş; Aragon’un, Eluard’ın, R.M. Rilke’nin böylesi türlü sözleri var. Bu sözler, söyleyenlerin deneylerinden çıkıp geldiğine göre, onlar için bir anlam taşırlar, bu sözlerin onların şiirinde yeri vardır, ama okuyanı bir şaşkınlığa, bir çıkmaza götürmeleri de mümkündür.

Ozan tek başına kaldığını, bu yalnızlığını sürdürmesi gerektiğini bilmeli. Eğer onlara bir şey öğretilmek isteniyorsa bunu öğretmeli.

Sonsuz ve Öbürü, İstanbul, 1985, s.146-149

Korkulu Ustalık / YKY /  s.255-257

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Francesco Petrarca AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124 Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri. Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek. Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun. Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden. 125 Se 'I pensier che mi strugge Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge,       belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;      daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, ...

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde; Bakıcak di'dar görünür, o şâr'ın kenâresinde. Nâgihan ol şâr'a vardım, anı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak âresinde. Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstada sunarlar; Allah'ın adın anarlar, ol taşın her pâresinde. Şehirden oklar atılır, gelir canlara batılır; Ârifler cânı satılır, o şâr'ın bâzâresinde. Şâr dediğikleri gönüldür, ne alşidir ne cahildir; Âşıklar cânı sebildir, ol şârın kanâresinde. Bu sözü Ârifl'er anlar, câhiller bilmeyip tanlar; Hacı Bayram kendi banlar, ol şâr'ın menâresinde. Hacı Bayram-ı Veli

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Edalı Zihin

             “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir”                Bir haydar vardır heveste döner döner söylenir Zihin kekre meyvedir kurtlar da yer onu insanlar da kuyumcular nakış işler bakmazlar kimin bileğine dar gelir kimin kalbi dar gelir ona Antikadır zihin kimi zaman açık artırmalara çıkar düşer kimi zaman ihtiyar-kadınlar bileğinden bit pazarlarına Zihin gönülsüzdür otuz dört yıl odun hamalı eğri arar doğru arar söze bulaşır on yıl dağda gezer geyikler ile sonra geyikleri köye taşır şehre taşır Uzaklaştırır zihin mesafeyi sever ölçüler alır denge bulur ağırlık hesap eder urganda derisini yüzer içlenmelerin köpürdüğünü söyler insanın bir damla kanda Zihin konuşmak ister inci takar boynuna ayağına halhal dolaşır çarşı pazar ev içlerinde perde bilmek ister deva nedir eski derde yeni derde Şaşıdır zihin iki testisi vardır hep su isteyene soru sorar cevabı saklar Tatlısından mı vereyim ekşisinden mi? “B...

Eğreltiotu

Hoşça kal, dedi, eğreltiotu, hoşça kal! İlhan Berk

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Gidiyorum. Beni Affetme

Biliyorum sen kalbime düşen en güzel ateşsin.. Ben senin kalbinde aşka düştüm.. Günahını sevabını kabul ettim, sevdim.. Seni üzmeyi göze alamam. Sensiz ben iyi olmayacağımı bilirim. Ama zaten ben çok az zamanlar iyi olurum. Sensiz biraz daha az olacak..o kadar.. Ama seni değişemem. Seni, iyiliğime değişmem.. ve sen benimle iyi değilsin Bensiz sen de belki iyi olmayacaksın ama bu az sürecek. Sende güzel kalmak istiyorum. Seni tüketmek değil. Beni güzel hatırla dedim, sende tükettiklerimle değil.. Şimdi burda ayrılıyor ya yollarımız. Senden sonsuz kere özür dilerim. Bundan sonra tutamayacağım ellerinden özür diliyorum. Göğsümde uyutamayacağım başından özür diliyorum. Her telini aşk'la öpemeyeceğim saçlarının her bir telinden özür diliyorum. Seni Seviyorum.. Gidiyorum.. Beni affetme.. Günyeli