13 Haziran 2012

Kırgın Arkana Bakma


O şehrin salıncakları düşürdü çocukları
İtfaiyecileri sözleştiler yangınla 
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık 
Elimi uzatamam kapı tokmaklarına 

Çarşafları kirli artık, yatamam otelinde 
Çaylarını içemem bildik park kahvesinin 
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık 
Halam beni bir daha o şehre beklemesin 

O gün düşürdüm cebimden, getirmesin bulanlar 
O şehirde çektirdiğim son hatıra resmini 
Artık her yerim üşüyor, o şehir benim için 
Avcı duvarında asılı ceylan derisi 

Bastırılmış duyguların şiirini yazmalıyım 
Mezun verdi güz okulu bu yıl da 
Kelebek kanatlarını kopardığı doğrudur 
Bahçelerini kuşatan dikenli çit tellerinin 
Sabun arıyor şehir, ellerini yıkayacak
Benim içimden gelmiyor başkası versin 

Bilmiyorum ne kadar sürecek kırgınlığım 
Yama tutar mı bilemem yüreğimdeki yırtık 
Arada bir giderdim çocukluğumu bulmaya 
Gitmek gelmiyor içimden büyüdüm artık 

Abdülkadir Budak

12 Haziran 2012

Yabancı

“…bütün zamanların, en yalnızıyım ben
ve masalların, en kırılgan figürânı
kendi ihtilâlinin kahramanıyken
gecenin mağlup kumandanı…”



l
ve sen, en aydınlık izleğisin o karanlık şehrin
engin kıyıları, sessiz ve de dingin
mahşer yerine benzeyen güncelerde
sahibini arıyor, asude dizelerin
gecenin
düğümünde filizlenen ve güne ün düşüren
kalabalık bir kimsesizlik sanki “için”
kaynağı bilinmez ve derin, yankılar gibisin

imgelerin, umarsız hançer, nasıl da özgür ve keskin
susuyorum dokundukça tenhalarına
soluk oluyor bellediğim hecelerin… / sen, bilemezsin
okudukça büyüyor, içime işliyor görmediğim gözlerin

-yanık bir mendil ucu geçmişim, yazık, yitirilen sezgiymişim-

dışlarken kendimi andan ve zamandan
yakana iliştirdiğin, sızıyı bile kıskanıyorum, uyandığın sabahlardan
nasıl da öykünüyorum, dizelere mertçe döktüğün o hüzne
kim döllemiş içinde büyüttüğün bu yalancı çıbanı hayret
söyle, bu kaçış sana kimlerden emanet

hep bilinmeze mi gitti yoksa senin kadınların
hayâl miydi hepsi söyle
tarihe düşülen, not muydu acıların
neden sürüldün böyle sınırsızca içine… /

kim bilir, kaç zemheriye isim oldu anıların
sen miydin masalların en yalnız kahramanı
mağlup kumandanı sen miydin savaş meydanlarının
senden mi soruldu yoksa hesabı kırılan cümle dalların

-hep kısa mıydı senin çektiğin çöpler, sevdalar hep kısır mı-

hecemin, yabancı durağı
sen de özler misin zaman zaman, kelebeğin, yüreğine konduğu anları
arar mısın, yılkı atlarının nallarından, ruhuna akan, o mavi ışığı
ekmeğin buğusundaki sıcaklığı düşün ve tendeki alışılmışlığı
bağımsızlığı… /
düşün sevdanın kirlenmediği yaşamları

senin de yakıldı mı hiç fotoğrafların
kitapların yırtıldı mı, acıttı mı içini titreyen mumun ışığı
anlatmadı mı sana da kimseler, nasıl yeşerdi babil’in asmaları

-oysa şimdi
şimdi şiirin tek öznesi, duvağı yırtık gelinin, esrik düşleri… / öyle değil mi-

kapandığın dizlerde mi aldattı seni, ya yaslandığın omuz
kaç kere darağacı oldu ummadıkların düşlerine
kaç geceden, serzenişle düştün sehere söyle

niye bu kadar üşümüş duldalarda harflerin
sesin, nasıl da müptelâsı olmuş kederin
kim acıttı seni söyle kim
kaç cümlede çarmıha gerildi düşlerin
kıyısında örselendiğin, kaç fırtına oldu
neden hep aynı yerinden kırdılar yüreğini, dilin neden sustu

kim böyle harflerine hünerle işledi hüznü ve güzü
ya sen, sen neden kıramadın zincirleri çözemedin düğümü

-heyhât, sözlerin, kaç bahar açtırırdı bozkırın koynunda bilsen-

söyle, kaç öyküden geçebildin kimliğini yitirmeden
“kendine” kaç kere döndün, yanlış zaman ve yanlış yerden

ll
zamanın, durduğu yerde bekle
kırılınca arkasına saklandığın, o sırsız aynaların
çözülür elbet senin de mücerret sırrın

lll
gün gelir, bir ceylanın ürkekliğine bürünür de harfler
kelimeler sessizce sokulur gizemine
ve ahenkle değişir bütün renkler belleğinde


lV
h e c e l e
neden bana çok geç'tin sen
ya da neden ben sana erken
durup durup, öpüyorum, yazmadığın hecelerden, söyle
gülüşünü hangi şiir çaldı senden... /

Arzu Eşbah

Şarklı Kadınlar Ve Ağıt

ne yana dönsen sırtını “umut” bu gece!
hüzün linç ediliyor bütün paragraflarda haince

oysa ben uçurumları giyinmekten geliyorum
hayra yorulmayan düşlerden
düşerken tutulmayan seherden
ve ben’i öldürmekten geliyorum
şarabın o kötürüm kekreliğinden
bütün kadınlarımdan soyundum sinsice
üstelik merhametten ve edepten.
sessizce sokuldu dilim bakir küfürlerin göğsüne
ki kızılcık şerbeti sol göğsüm. hani gizinde büyüdüğüm
ellerimden gece damlıyor kimsesizliğime bak
gecedense kör bir düğüm.

şimdi yangında ilk unutulacak söz’üm

izimizi sürüyorlar nicholaus. sesimizin izini
seviştiğimiz bütün gölgelere soruyorlar bizi
sırrımızı saklıyor mürekkep ve divit ve akrep
içime dökülüyor nefti bir sessizlik ve kasvet
belki de itiraf diriltecek o son bakireyi. kim bilir.

dile gel ey parmak izim. ki bu ifşa helâldir;

işte ilk cinayetim. ilk katilliğim. ve ilk keşmekeş
aslında cinayetin ta kendisiyim
sesimi çölün eleğinde çarmıha gerdim
kör bir bıçakla sevişti gecenin bakracında gözlerim
af dilemekte şimdi tenimde kök salan zambaklar bile

bense isyânın ayyuka çıktığı kertedeyim
affetme beni ey rabbim


ekim ikibinon zeugma

Arzu Eşbah


10 Haziran 2012

Kalbimin Kalbisin Sen

Ne demek istediğini kestiremiyordum. Tuhaf bir andı. Her şey birden bire susmuştu. Sadece İsbelle’nin ince uzun parmakları hasır koltuğun kenarında hareket ediyor ve yeşil taşlı bileziği hafif hafif şıngırdıyordu. Batan güneş yüzüne sımsıcak bir renk vermişti. Bu renk ölmekle ilgili her düşüncenin tam tersini anımsatmaktaydı. Ama yinede içme sessiz bir korku gibi bir serinlik yayılıyordu; rüzgar yeniden esmeye başlarsa İsabelle artık yanıbaşımda olmaycakmış gibi bir korkuydu Bu az sonra rüzgar ağaçların doruklarında esmeye başladı, ağaçlar hışırdadı, hayalet kaybolmuştu. İsabelle doğrularak gülümsedi “Ölmek için türlü yollar vardır” dedi “ V Zavallı Rudolf! Sen ancak bir tanesini biliyorsun. Mutlusun Rudolf” Sen ancak bir tanesini biliyorsun Mutlusun Rudolf! Gel eve dönelim!”

“Seni çok Seviyorum” dedim.
Daha güçlü şekilde gülümsedi. “Adını nasıl istersen öyle koy. Rüzgar nedir ve sessizlik nedir? Birbirlerinden öylesine farklıdırlar ve yinede aynı şeydirler. Ben atlı karıncanın renk renk atlarını bir süre koşturdum. Mavi ipekli altın gondollara bindim. Bu gondollar yalnız dönmüyor aynı zamanda yukarı aşağı da yalpa vuruyordu. Sen böyle şeyleri sevmezsin değil mi?”

“Hayır. Ben eskiden cilalı geyiklerle aslanlara binmekten hoşlanırdım. Ama seninle birlikte olduktan sonra gondollara da binerim”

Beni öptü. Usulca “Müzik!” dedi. “Ve sisler içinde atlı karıncaların ışıkları! Gençliğimiz nerde kaldı Rudolf?” “Evet, nerde kaldı?” dedim ve birden gözlerimin arksında gözyaşlarımın toplandığını duydum. Neden böyle olmuştum bilmiyordum. Bizim de bir gençliğimiz olmuş muydu ki?
“Kim bilir?”
İsabella ayağı kalktı. Başımızın üzerinde yapraklar hışırdıyordu. Batan güneşin sarımtırak ışığında bir kuşun ceketime pislediğini gördüm. Aşağı yukarı tam da kalbimin olduğu yere. İsabelle bunu gördü ve gülmekten katıldı. Mendilimle bu alaycı ispinoz kuşunun gübresini temizledim. “Sen benim gençliğimsin” dedim. “Bunu şimdi anlıyorum. Sen, bu gençliğe ait olan her şeysin. Bir şey de, öteki şey de sensin, pek çok şeyde sen. İnsanın ancak elinden kaçıp gittiği zaman ne olduğunu anladığı şey de sensin.”

İsabelle’de elimden kaçıp gidecek mi? Diye düşündüm. Neler söylüyordum. Ona herhangi bir zaman sahip olabilmiş miydim? Öyleyse ne diye elimden kaçsın? Böyle konuştu diye mi? Böyle şeyleri daha önce de kaç kez söylemiş ve kaç kez böyle korkular duymuştum. “Seni seviyorum, İsabelle” dedim. Seni sandığımdan çok daha fazla seviyorum. Gittikçe sertleşerek esen rüzgar gibi bir şey bu. İnsan onu önce oynaşıp duran bir rüzgar sanıyor, sonra birden gönlünün fırtınaya tutulmuş söğütler gibi eğilim verdiğini fark ediyor. Seni seviyorum, kalbimin kalbisin sen. Bütün bu kargaşalığın ortasında biricik huzur kaynağı sensin. Seni seviyorum. Sen çiçeklerin susayıp susamadığını işitebilensin. Sen akşamları zamanın avdan dönmüş bir köpek gibi yorgun olup olmadığını bilensin. Seni seviyorum bilinmeyen bahçelere açılan büyük bir kapıdan çıkan gibi bu duygu içimden fışkırıyor; bu duyguyu tam olarak anlamıyor, şaşıyor ve söylediğim bu kocaman sözlerden dolayı da utanıyorum. Ama bu sözler yine de paldır küldür ağzımdan çıkıyor, yankılanıyor ve bana sormuyor bile. Sanki içimde tanımadığım birisi konuşuyor. Bunun dördüncü sınıf bir melodrama mı, yoksa artık korkusu kalmamış kalbinim kendisi mi olduğunu bilemiyorum.

Ölesiye Yaşamak
Erich Maria Remargue

Yasmin Levy Adio Kerida

Adio Kerida

Adio,
Adio Kerida,
No quero la vida,
Me l'amagrates tu

Tu madre cuando te pario
Y te quito al mundo
Coracon ella no te dio
Para amar segundo

Adio,
Adio Kerida,
No quero la vida,
Me l'amagrates tu

Va, busacate otro amor,
Aharva otras puertas,
Aspera otro ardor,
Que para mi sos muerta.....



Elveda, Elveda Sevgilim

elveda, elveda sevgilim,
yaşamak istemiyorum; çünkü sen bana hayatı zehir ettin.

annen seni dünyaya getirdiğinde,
ikinci bir kere sevebilecek kalbi vermemiş.

elveda, elveda sevgilim.
git ve kendine başka aşklar ara,
başka kapıları çal,
tutkulu başka bir aşkı bekle,
benim için öldün sen.

elveda, elveda sevgilim.
yaşamak istemiyorum; çünkü sen bana hayatı zehir ettin.

Aşk Bitti


aşk nasıl biterse öyle bitti bu aşk da

Uzun bir hastalık gibi
Aralıksız dinlediğim alaturka bir fasıl gibi
Gökyüzüne bakmayı, dostlara mektup yazmayı
Çiçekleri sulamayı unutmuşluğum gibi
Bitti.

Bir aşk nasıl biterse öyle bitti bu aşk da

Yürümeyi yeniden öğrenen felçli bir çocuk gibi
Sokağa çıkmalıyım şimdi ve çoktandır
İhmal ettiğim dostlara yeni bir adres bırakmalıyım
Pencereleri açmalı, kitapları düzenlemeliyim
Belki bir yağmur yağar akşama doğru
Yarıda bıraktığım şiirleri tamamlarım

Aşk da bitti diyordu ya bir şair
Aşk bitti işte tam da öyle

Ahmet Telli

Nancy Sinatra Bang Bang

Bang Bang

I was five and he was six 
Ben beş yaşındaydım o da altı 

We rode on horses made of sticks 
Sopadan yapılmış atlarımız vardı 

He wore black and I wore white 
O siyah giyerdi ben de beyaz 

He would always win the fight 
Oyunu hep o kazanırdı 

Bang bang 

He shot me down, bang bang 
O beni vurdu, bang bang 

I hit the ground, bang bang 
Ben yere düştüm, bang bang 

That awful sound, bang bang 
O korkunç ses, bang bang 

My baby shot me down. 
Bebeğim beni vurdu 

Seasons came and changed the time 
Zaman geçti, mevsimler değişti 

When I grew up, I called him mine 
Büyüdüğümüzde, bana göre o benimdi 

He would always laugh and say 
O hep güler ve sorardı 

"Remember when we used to play?" 
"Oynadığımız günleri hatırladın mı?" 

Bang bang 

I shot you down, bang bang 
Seni vurdum, bang bang 

You hit the ground, bang bang
Yere düştün, bang bang

That awful sound, bang bang 
O korkunç ses, bang bang 

I used to shoot you down. 
Eskiden seni vururdum 

Music played, and people sang 
Müzik çaldı ve inanlar şarkı söyledi 

Just for me, the church bells rang. 
Sadece benim için, kilisenin çanları inledi 

Now he's gone, I don't know why 
Şimdi o gitti, bilmiyorum neden 

And till this day, sometimes I cry 
Ve bugün bile, ağlıyorum bazen 

He didn't even say goodbye 
Hoşça kal bile demedi 

He didn't take the time to lie. 
Yalan söylemek için bile beklemedi 

Bang bang 

He shot me down, bang bang 
O beni vurdu, bang bang 

I hit the ground, bang bang 
Ben yere düştüm, bang bang 

That awful sound, bang bang 
O korkunç ses, bang bang 

My baby shot me down. 
Bebeğim beni vurdu