21 Haziran 2012

SUSMA

mahçup bir töre'nin emanetidir çekingenliğim
bakamam gözlerine konuşurken.
aldırma
bu toprakların harcıdır yüreğime katılan kadim hüzün
ne yapsan nafile, ağlarken bile yalnız ağlarım
şaşırma
yeter ki; konuş, yeter ki; susma, esirgeme
en onulmaz yaralarıma deva ihsan eden sözlerini

yoksa aşikâr bir cinneti büyütürüm gözlerimde
kızıl kıyamete çeviririm gittiğin yolları
mekân olmaz sana bedduamı yüklenen dağlar
hadi konuş ne olur
katliamları anlat, işkencelerde bir gül gibi solan bileklerin hatrına,
bize ihanet etmeyen bu toprakları anlat
biz ona ihanet etmedikçe
bizi anlat her yer kerbela olmuşken
her gün aşurayken anlat
yalansız, süssüz
yoksa ben; sözden yetim kalırım, anlamdan öksüz.
en sevdiğinin hatrına
en sevgilinin hatrına

kırmızı

sen masal söyle

bir masal söyle
sana dair
bana dair
bak nasıl nefes alıyorum
seyret
onca vurgun üstüne
ve hep istediğim
nisan kadar ıslak
mayıs kadar kor olsun
ve kanasın
biryerleri masalın

ah masal dediğim ne masum bir bahanedir bir bilsen
orada kal
tam masalın kıyısında
bir varmış, bir yokmuşun cenderesinde
bilemezsin kesin ölürüm ben yanıma gelsen

masalı güzel yapan sonuna gizlediğin kurşun
sus ..! artık yeter. kanadı kanıyor bir kuşun…

kırmızı

Şiraza'den Şiraze'ye


bir de benim için aç avuçlarını Şiraze.
de ki; “bir kulun var sana muhtac
bir kulun ki yok kanatlarında imtizac
hem susamış hem aç.” 

sen başıma tac
sen yüreğime ilâc Şiraze.


bir de benim için duaya dur Şiraze.
O'nu benim için bana iste.
“dahası yok” de
“kâbili yok” de
“tâkati yok” de
“öğrenemedi yolda nasıl yürünür
nasıl ve nerede durulur
kimin koluna girilir de gidilir”
“öğrenemedi” de. “bir taşa yastık diye nasıl baş koyulur.”
“bir gecede bin rek'ata nasıl durulur.”
“bir yürek nasıl hamur gibi yoğrulur.”
“nasıl her söz sessiz yutulur, nasıl tutulur sırrı âlemin, nasıl olunur.”

nasıl olunur
nasıl olunur Şiraze.


bir de benim için Şiraze, nemli gözlerinin ifadesine beni doldur da yüreğini aç.
“ah” de
“sonun arkası sabah” de
“tüm arzusu salâh” de
“Ceyhun'da serinlemek
dünyaları bir secdeye vermek
ötelere kanat çırpa çırpa gitmek
bir tebessüm ile göçmek...”


diyebildiğin ne var ise de Şiraze.


“üç” de
“beş” de
“yedi” de
kırka kırk ekle, toplamdan bir gıdım çıkar;
üstüne bin küsur hayat,
çeyrek asır geriden kalma hüzünden dokuz damla kat.
elde ettiğin her ne ise üçe, beşe, yediye katla da güvercinlerle yolla şark'a Şiraze.


Şiraze bir de benim için aç avuçlarını.
"yükseğe uçmanın
dünyayı bir hamlede söküp atmanın
keşkül ile doymanın
olmanın, olmanın ve yine olmanın
her sözü yerine koymanın
aşka âşıklığın tadına varmanın”
hangi makamda sır'landığını sor.


Şiraze dualarına al beni
dualarınla sar beni
her sözün arkasında ara beni


hemen yanıbaşındayım;
az ötende, ötenin biraz berisinde, solunda yükselen meşenin dalındayım;
buradayım Şiraze
bir kulaçlık mesafede
aç gözlerini...

Şiraze'den Şiraze'ye…
Şiraze-Ay Vakti

Yavaşça dokun yaralarıma

Yavaşça dokun yaralarıma. Yavaşça. Annesi dün ölmüş çocuklara dokunurcasına şefkatle. Bin yıllık mushafın sayfalarına nasıl dokunursa insan, öyle dokun. Ben kolayca incinirim bilirsin. Kolayca hasta olur, kolayca vazgeçerim zor olan ne varsa. Kolayca doğmuşum annem öyle söylüyor.

Tarık Tufan

Uyarılan Şair

Bakımlı parkların görgülü ağaçları
eli yüzü düzgün kibar dalları
Sarı yaprakları günışığını sarınmış bırakmamış
Banklardan her birinde gündüzden kalma bir koku
Bir kedi miyavlar yalnızlık hakkında
elinde bir belgeyle geçer
Yakın denizde bir derinlik kokusu
ve kımıldayan bir ölüm duygusu
Ve deniz
Onun sularda olmayan bir sesle
mendireğin iri kayalarına yalvarışı
Işıklarını takınmış zillerini kapamış son ada vapuru
Haydi ay da sulara kaysın denize yaysın gümüş dantelasını

Bir şair olarak geç karşılarına
Bir de sevgili yavrula kalbinin minicik seslerinden
Yavaş yavaş boğulan
Hafif bir de sarhoşluk özlemiyle kendini
Parktan anladığın dostluğa ver

Bir miktar da elbette ağlamak istersin
Saçın kararmış yakından neşeli insanlar geçmiştir
Haydi toprağa çök de ağla
Ve bre
Başının üstüne uykular çağıran adam

Kendi yamanevinden habersiz dam özleyen adam
Bu şehrin gecesinde bulduğun safiyet şeytandan
Deniz ve vapurlar ay ve ağaçlar ne de kedi
Ne de elin ayakların duydukların gerçek yerlerinden değil
Şimdi geç bunları geç parkları geç
Hepimizin yırtılır gibi olan ağzına bak

Yazdıkların şiir değilse kalsın
Cennetse sevdan çık dışarı
Solgun ışıklar
Sessiz ağaçlar parklarla
O cümbüş gecesini de tak peşine
Yazdığın şiir değilse bırak bunları kalsın...

Cahit Zarifoğlu


Kış Dayandı Kapıya, Kapının Kanadı Aralık

iki hecem;
kış dayandı kapıya, kapının kanadı aralık.
üşümekliğim ondan,
ondan vücudum kırık.

iki hecem;
aralık kapıdan belki sen gelirsin birgün,
belki ölüm.
Şirâze’m,
ikisine de yok ki diyecek sözüm.


Şiraze'den Şiraze'ye/Ay Vakti

Serenatlar

sen benim nemsin
rüyalarım mısın
aşklarım mısın
azaplarım mı
yoksa sen
gecesefası mısın içimdeki

afyon mudur sesin
duman mıdır su mudur
meltem midir
yoksa
götüren midir bizi
alıp kendimizden

sen bir asmasın
küpe salkımlarınla asma bellim

elim değmesin
değmesin dilim sana asma bellim

küpe salkımlarında kütür kütür
buğulu üzüm başlar asma bellim

niye kendini sevdiğin zamanlar
daha olmadan başkasının
öper dudakların suda
dudaklarını

niye sana benziyor köpükler
güneşe sarılırken
niye şu bulut kaçırmıyor seni
kaçmıyor senden balıklar
niye çarpınca martılar sana kanat
niye ağzımda yüreğim
niye içerim göz göz
niye gözlerim pervane

katırtırnakları bakar engine
arasından otların
üfürünce bayırlarda rüzgar eteklerini
sular imrenir bacaklarına
mavi ürpermeler başlar derisinde denizin
sen katırtırnaklarına eğilirken

kalbim
top
bu topu
yıldızlara mı atsam
sana mı atsam
sana atsam
tutabilir misin

taksam yıldızları boynuna
basarak bulutlara yürüsek
başında aydan bir tarak

uçursalar bizi ankalar
rüya cennetlerine
bir yıldıza takılıp
aksak durmadan

korkutmuyor beni
seni sevmekle
ölüme susamak arasındaki ilişki
seni dondurup yakan seni
eşi bendekinin

resminden çıkarak
yanıma uzandığın geceler çoktur
odamın her köşesinden bakan gözlerinle
sabahladıklarımsa
yıldızlarca

bir ihtilal kadar güzel başlım
levantin kokulu sesler üflüyor
ilahlar soytarısı
frigyalı marsiyas
altın tozu serpilmiş siyahlıkta

düşünüyor bir yaprak
üstünde bir çitin
şimdi yalnızız
sakın ürperme

bana çok yakınsın
çok uzak belki
anılar çıngırak
ay parmaklarınla çalarak
saçlarından harpını
dünyamızdan çıksak

örtünüp çıplak beyazlığını
sütünü emsem güzelliğinin

dereceleri var mıdır hazzın
düşündüm bulamadım

yarın da benim olabilmen için
ıstırap çekiyorum şimdiden
beni hangi tabu sevdaya sürüklüyor
sana dokununca
öleceği

göğsümün içinde
bir ateş yuvarlaksın
dönüyor
beni yakıyorsun

ölümü düşündükçe
karanlığın ürküsünü içer gözlerin
ama ay
vurunca ay memelerine
yakar seni tutku dondurur

bir kitap bir mendil
şurada bir kemer
eşyada kokun
helyotrop

sen şu dakikada bir başkasının olabilirsin
gözlerin damla mıdır ki düşer
gözlerimden akşamla

bal ışınları gözlerinin
aktı gözlere
bir soluk mu dolaştı
ışık tellerinde saçlarının

pusuya düşürmesen
içimdeki hayvanı geceleri
o
homurdanmaz sabaha kadar
bana geceleri gel
ıtırlaştığı anda hazların

uçurabilsek
bütün yaşamı
tek yaratık gibi
içimizdeki antenlerden

bana sarılman
ay ışığında
gümüş yılanın kayışı
tenin
buzlu kabuğu üzümün

gözlerinle sarılır
gözlerinle geçersin kendinden
bir sazın kaburgasındaki titreyişsin
ne zaman başladığını bilmediğimiz
ne zaman biteceğini

ışık kadar çıplak ol
haz kadar uçucu
ama bir yıldızın
gümüş boynuzlarından
kollarıma düş

Ercüment Behzad LÂV