Dağlarca’dan öğrendiğim bir şey var
Yazdın mı, yoğunluğuna yazacaksın bir şeyi
Şiirin bitkin kalmalı yazılmaktan
Sen bitkin düşmelisin yazmaktan bir dizeyi
Şair saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, şiirle karışmaktır
Kopmaz bağlar kurmaktır evrenle
Karıştın mı tüm varlığınla karışacaksın doğaya
Şiire tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzattın mı bir kez çocukluğu “Kuş Ayak”
Bir öğle uykusu gibi, bir yaprak gibi, bir masal gibi dinleneceksin
Şair bütün iyi şiirleri okumalı alabildiğine
Hem de tüm benliği dizelerle, imgelerle dolarcasına
Şair kuşlama uçmalı sonsuzluğuna evrenin
Bir şiirden zümrüt bir yaşama dalarcasına
Uzak şiirler çekmeli seni, tanımadığın şairler
Bütün şiirleri okumak, bütün şiirleri yazmak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir dize yazmanın mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi, olgunlaştırır şiiri
Şiirin karışmalı doğanın büyük devinimine
Yaşamalı içinde şiirin büyük hayvanı
Dağlarca’dan öğrendiğim bir şey var:
Yazdın mı sonsuzluğun şiirini yazacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü sözcük dediğimiz şey, şiire sunulmuş bir armağandır
Ve şiir, sunulmuş bir armağandır insana
Cumhuriyet, 15 Ekim 2009
Haydar Ergülen
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
05 Eylül 2012
Lir Ve Orfe
1
Soylu sesinin yankısı aralıyor ağzımı durmadan
dilim uyanışını dönüyor.. dönüyor teldeki sızım..
bulutum, çalgım, takımyıldızım; Lyra…
Bin kez söyleyip unuttuğum şiir.. bulup kaybettiğim kıyım;
patikam, ormanım.. yeniden başlamak için güneş yakınlığına;
ormanın aynasından çiylerimi taşıyorum bulutuna…
Şarkınla akıyorsun.. bin düğüm çözer tel tel sarılışın,
uzun soluğum ısıtıyor dalını, aralıyorum göğe sarmaşığını,
bin yıllık ağzımda unutulmuş deniz tadı; Lyra..
Kollarımın çağıran boşluğuna sığınan ışığım;
ellerin taşıyor bende
bir yaprak veriyorum adına.. köpük köpük dök sesini..
ıssızlığıma kanat..!
bir yaprak veriyorum adına; gürültüyle açıyor orman kendini..
binlerce sözcüğün akıyor içimin yıldız kaymasına.
Yüzünü göm ve kaybolsun yüzümün aynasında
saklı kalsın suyumuzda sis demeti..
ormanı geceye salan son aydınlığıyla günün
eşiğimin otları üstünde parıldayan inci.. Lyra..
2
Yaprak: ikizim!
sancımda doğan şafağım;
gezgin ruhumda yol alan güneş.
İçine çekiliyorum büyük pencerenin
incinmiş yosun telaşı suya gömülü taşlarında..
Yürü.. Çoğal.. Yankılan ey orman..! Yaprak: ikizim!
Göğsümde yıldız bolluğu: Mevsimim..!
Çiçeklenmiş patikanda yol yol ellerim..
hep derinine çılgın ormanın… binlerce yol
soluğunla doluyor bulutum..
binlerce yol yaprakların arasında.
Ormanın açık kucağında sessiz düş,
göğsümde yıldız bolluğum -mavi ve derin-
açık bırakarak sayfalarını çiçeklerinin;
ruhunun yankısını öpüyorum; Lyra..
3
Şimşeği kuşanmış yüzünün binlerce anlamı, çoğalan..
yüzümde soluğun; binlerce aralanmış damla..
açıyor dallarını sonuna dek; orman, örtüyorsun beni..
yüzün.. soluğun..baştan sona yaprak denizi.
Yüzünde aralanıyor durmuş zaman:
hazır şimşek..! hazır düş…
hazırlanıyor dudaklarda dönüp duran kan..!
yankılanıyor yüzünün şiirinde; isteğin aç ağzı!
öpüyorum ağzının “orpheus” sesinden; ruhumu saran
bulutuna yolum..
Beni yıka, sonsuz kıyına uzandım; uzandım iç döküşüne..
Yankılan..!
ruhumun aynasından dökülüyorsun:
ağzımda bin yıllık şarap..
Dingin koynunda ormanın, sarmaşığın uykusunda
güzelliğine uyanıyorum durmadan; durmadan! Lyra..
Şerif Erginbay
Soylu sesinin yankısı aralıyor ağzımı durmadan
dilim uyanışını dönüyor.. dönüyor teldeki sızım..
bulutum, çalgım, takımyıldızım; Lyra…
Bin kez söyleyip unuttuğum şiir.. bulup kaybettiğim kıyım;
patikam, ormanım.. yeniden başlamak için güneş yakınlığına;
ormanın aynasından çiylerimi taşıyorum bulutuna…
Şarkınla akıyorsun.. bin düğüm çözer tel tel sarılışın,
uzun soluğum ısıtıyor dalını, aralıyorum göğe sarmaşığını,
bin yıllık ağzımda unutulmuş deniz tadı; Lyra..
Kollarımın çağıran boşluğuna sığınan ışığım;
ellerin taşıyor bende
bir yaprak veriyorum adına.. köpük köpük dök sesini..
ıssızlığıma kanat..!
bir yaprak veriyorum adına; gürültüyle açıyor orman kendini..
binlerce sözcüğün akıyor içimin yıldız kaymasına.
Yüzünü göm ve kaybolsun yüzümün aynasında
saklı kalsın suyumuzda sis demeti..
ormanı geceye salan son aydınlığıyla günün
eşiğimin otları üstünde parıldayan inci.. Lyra..
2
Yaprak: ikizim!
sancımda doğan şafağım;
gezgin ruhumda yol alan güneş.
İçine çekiliyorum büyük pencerenin
incinmiş yosun telaşı suya gömülü taşlarında..
Yürü.. Çoğal.. Yankılan ey orman..! Yaprak: ikizim!
Göğsümde yıldız bolluğu: Mevsimim..!
Çiçeklenmiş patikanda yol yol ellerim..
hep derinine çılgın ormanın… binlerce yol
soluğunla doluyor bulutum..
binlerce yol yaprakların arasında.
Ormanın açık kucağında sessiz düş,
göğsümde yıldız bolluğum -mavi ve derin-
açık bırakarak sayfalarını çiçeklerinin;
ruhunun yankısını öpüyorum; Lyra..
3
Şimşeği kuşanmış yüzünün binlerce anlamı, çoğalan..
yüzümde soluğun; binlerce aralanmış damla..
açıyor dallarını sonuna dek; orman, örtüyorsun beni..
yüzün.. soluğun..baştan sona yaprak denizi.
Yüzünde aralanıyor durmuş zaman:
hazır şimşek..! hazır düş…
hazırlanıyor dudaklarda dönüp duran kan..!
yankılanıyor yüzünün şiirinde; isteğin aç ağzı!
öpüyorum ağzının “orpheus” sesinden; ruhumu saran
bulutuna yolum..
Beni yıka, sonsuz kıyına uzandım; uzandım iç döküşüne..
Yankılan..!
ruhumun aynasından dökülüyorsun:
ağzımda bin yıllık şarap..
Dingin koynunda ormanın, sarmaşığın uykusunda
güzelliğine uyanıyorum durmadan; durmadan! Lyra..
Şerif Erginbay
Eflatun Görüntüler
1-
İçinde kelebeklerin ve şarabi kedilerin
dolaştığı melek yağmuru bir şehir olmalı
rüyandaki…
Uykusunda üzerine kirazlar dökülen
kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı
bakışlarındaki…
Herkese yanmayan bir lambanın kederi
alacakaranlığın mırıltısına karışır
başkasındaki…
Ah ne yapsam ruhu doymuyor rüzgarın
aşk ve nehir söz dinlemiyor, eflatun bir ıslık
ağzındaki…
2-
Arkadaşlığın kumsalına indim de ağzı
süt kokan bir parıltıyla buluştum
eflatun bir buğu damlıyordu alnımıza
bembeyaz omzunun gölgesinde serinledim
sepetimizde kırmızı şarap ve yakamoz
ve dal gibi gövdemizden sızıyordu denizin sesi
tülden perdesini araladık düşlerimizin
arsız ay ışığı bırakmadı peşimizi
sıcacık mavi bir çukur inliyordu arzudan
seni oracıkta öpüp pınarından içtim
ikimize de gülümsüyordu bitki ve böcekler
İştahla kımıldıyordu gökyüzü…
3-
Seni görememek korkusu
eflatun bir melek biriktiriyor uykumda
o muhteşem kalbin sanki yeni bir uygarlığın sevinci
ve senin şu çok bakımlı bakire ruhun
o mavi sesin, acılara direnen ruhun
sanki gülümseyen bir aşkın dirilişi
masalların var çünkü senin el değmemiş
hiç kullanılmamış şarkıların, tütsülerin var
Sevgilim hadi bana deniz taklidi yap
köpüğüne yaslanıp mavi düşlerinde kaybolmalıyım…
4-
Bir ağaç yanlış tutuyordu bir çiçeği
Gecenin morunu şaraba kattım, sana geldim
Gözbebeklerinde binlerce eylül ve ışık damlası
Ruhuna kadar isyan ve ince bir okşayışın yaratıcı eli
Kendini sıcacık tutabilen sessiz bir ilahe olmalısın
Ruhumun vicdanıyla hep acemi kaldım sana
Eflatun bir kıpırtıydı öteki yarım…
5-
Nerenden yanıyorsan en çok orayı anlat
ve bir mor daha düşür ve bir bulut daha
göğün asma bahçelerinden gelmedin mi
küçük kelimeler meleği beklemeyi bilir
ve bahar damlar ruhundaki kumsaldan
kristal tenindeki koku ormanını salar üzerime
ve billur gibi akar yazlardan yaptığımız bu aşk
senin kardelen çocuğun olurum
mis gibi bir rüyanın eflatun gecesi
ve gecelerin sana sokulgan kedisi olurum
uslanmayan bir aşkın dumanıyla
zıplarım o fazla beyaz gövdenin parkında…
Engin Turgut
İçinde kelebeklerin ve şarabi kedilerin
dolaştığı melek yağmuru bir şehir olmalı
rüyandaki…
Uykusunda üzerine kirazlar dökülen
kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı
bakışlarındaki…
Herkese yanmayan bir lambanın kederi
alacakaranlığın mırıltısına karışır
başkasındaki…
Ah ne yapsam ruhu doymuyor rüzgarın
aşk ve nehir söz dinlemiyor, eflatun bir ıslık
ağzındaki…
2-
Arkadaşlığın kumsalına indim de ağzı
süt kokan bir parıltıyla buluştum
eflatun bir buğu damlıyordu alnımıza
bembeyaz omzunun gölgesinde serinledim
sepetimizde kırmızı şarap ve yakamoz
ve dal gibi gövdemizden sızıyordu denizin sesi
tülden perdesini araladık düşlerimizin
arsız ay ışığı bırakmadı peşimizi
sıcacık mavi bir çukur inliyordu arzudan
seni oracıkta öpüp pınarından içtim
ikimize de gülümsüyordu bitki ve böcekler
İştahla kımıldıyordu gökyüzü…
3-
Seni görememek korkusu
eflatun bir melek biriktiriyor uykumda
o muhteşem kalbin sanki yeni bir uygarlığın sevinci
ve senin şu çok bakımlı bakire ruhun
o mavi sesin, acılara direnen ruhun
sanki gülümseyen bir aşkın dirilişi
masalların var çünkü senin el değmemiş
hiç kullanılmamış şarkıların, tütsülerin var
Sevgilim hadi bana deniz taklidi yap
köpüğüne yaslanıp mavi düşlerinde kaybolmalıyım…
4-
Bir ağaç yanlış tutuyordu bir çiçeği
Gecenin morunu şaraba kattım, sana geldim
Gözbebeklerinde binlerce eylül ve ışık damlası
Ruhuna kadar isyan ve ince bir okşayışın yaratıcı eli
Kendini sıcacık tutabilen sessiz bir ilahe olmalısın
Ruhumun vicdanıyla hep acemi kaldım sana
Eflatun bir kıpırtıydı öteki yarım…
5-
Nerenden yanıyorsan en çok orayı anlat
ve bir mor daha düşür ve bir bulut daha
göğün asma bahçelerinden gelmedin mi
küçük kelimeler meleği beklemeyi bilir
ve bahar damlar ruhundaki kumsaldan
kristal tenindeki koku ormanını salar üzerime
ve billur gibi akar yazlardan yaptığımız bu aşk
senin kardelen çocuğun olurum
mis gibi bir rüyanın eflatun gecesi
ve gecelerin sana sokulgan kedisi olurum
uslanmayan bir aşkın dumanıyla
zıplarım o fazla beyaz gövdenin parkında…
Engin Turgut
04 Eylül 2012
Sahne-i Ömrümden Nefs-i Emmareye Hitabım
Âlemin bağ-zârını sikeyim
Sünbül ü verd ü nârını sikeyim
Andelib-i nizârını sikeyim
Hâsılı nev-baharını sikeyim !
Bana yoktur lüzumu gülşeninin,
Şeb-i tarîk ü rûz-ı rûşeninin
Ne gulâmının ne de zenninin
Hepsinin tâ mezarını sikeyim !
Ağlamam ben, ben erkeğim erkek,
Hayli güçtür bana cefâ etmek,
Minnet etmem bu ömre de felek,
Atını al, tımarını sikeyim !
Güççedir bu fakiri aldatmak,
Yüzdürüp sonra kündeden atmak,
Gözünü aç da sen bana bir bak,
Ben senin i'tibarını sikeyim !
Saki-i mâh-rûyına sıçayım,
Gülünün reng ü bûyuna sıçayım,
Mutrîbin hâyâ-hûyuna sıçayım,
Sâgar-ı neşvedârını sikeyim !
Yok sâfâsı hezâr-ı dem-gerinin,
Gül-sitanda şükûfe-i terinin,
Bezm-i sahbâ-yı rûh-perverinin
Neşvesiyle hümârını sikeyim !
Feleğin uğradımsa vartasına,
Sıçayım ağzının ta ortasına,
Bunu yazsın cihan da hartasına,
Kıta'at ü bihârını sikeyim
Neyzen Tevfik
Sünbül ü verd ü nârını sikeyim
Andelib-i nizârını sikeyim
Hâsılı nev-baharını sikeyim !
Bana yoktur lüzumu gülşeninin,
Şeb-i tarîk ü rûz-ı rûşeninin
Ne gulâmının ne de zenninin
Hepsinin tâ mezarını sikeyim !
Ağlamam ben, ben erkeğim erkek,
Hayli güçtür bana cefâ etmek,
Minnet etmem bu ömre de felek,
Atını al, tımarını sikeyim !
Güççedir bu fakiri aldatmak,
Yüzdürüp sonra kündeden atmak,
Gözünü aç da sen bana bir bak,
Ben senin i'tibarını sikeyim !
Saki-i mâh-rûyına sıçayım,
Gülünün reng ü bûyuna sıçayım,
Mutrîbin hâyâ-hûyuna sıçayım,
Sâgar-ı neşvedârını sikeyim !
Yok sâfâsı hezâr-ı dem-gerinin,
Gül-sitanda şükûfe-i terinin,
Bezm-i sahbâ-yı rûh-perverinin
Neşvesiyle hümârını sikeyim !
Feleğin uğradımsa vartasına,
Sıçayım ağzının ta ortasına,
Bunu yazsın cihan da hartasına,
Kıta'at ü bihârını sikeyim
Neyzen Tevfik
Ayna
Gümüşüm ve doğruyum. Önyargılarım yok
Gördüğüm her şeyi yutuveririm bir anda
Olduğu gibi, aşkın veya nefretin sisiyle kaplı değilim
Zalim değilim, içtenim yalnızca
Küçük bir tanrının gözüyüm, dört köşeli.
Çoğu zaman karşı duvarın üzerinde düşüncelere dalarım
Pembedir duvar, benekli. Öyle uzun zaman baktım ki ona
Kalbimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Fakat titriyor.
Yüzler ve karanlık ayırıyor bizi tekrar tekrar
Şimdi bir gölüm. Bir kadın eğiliyor üzerime,
Erimimi arıyor gerçekte ne olduğunu anlamak için
Sonra bu yalancılara dönüyor, mumlara veya aya.
Sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum sırtını
Gözyaşlarıyla ve bir el hareketiyle ödüllendiriyor beni
Önemliyim onun için. Geliyor, gidiyor.
Her sabah onun yüzü alıyor karanlığın yerini
İçimde genç bir kızı boğdu ve içimde genç bir kadın
Havalanıyor ona doğru günden güne, korkunç bir balık gibi.
Sylvia Plath
Çev.: Tozan Alkan
Gördüğüm her şeyi yutuveririm bir anda
Olduğu gibi, aşkın veya nefretin sisiyle kaplı değilim
Zalim değilim, içtenim yalnızca
Küçük bir tanrının gözüyüm, dört köşeli.
Çoğu zaman karşı duvarın üzerinde düşüncelere dalarım
Pembedir duvar, benekli. Öyle uzun zaman baktım ki ona
Kalbimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Fakat titriyor.
Yüzler ve karanlık ayırıyor bizi tekrar tekrar
Şimdi bir gölüm. Bir kadın eğiliyor üzerime,
Erimimi arıyor gerçekte ne olduğunu anlamak için
Sonra bu yalancılara dönüyor, mumlara veya aya.
Sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum sırtını
Gözyaşlarıyla ve bir el hareketiyle ödüllendiriyor beni
Önemliyim onun için. Geliyor, gidiyor.
Her sabah onun yüzü alıyor karanlığın yerini
İçimde genç bir kızı boğdu ve içimde genç bir kadın
Havalanıyor ona doğru günden güne, korkunç bir balık gibi.
Sylvia Plath
Çev.: Tozan Alkan
Sabah
Sabahı etmek zor
Bitmiyor ki bu geceler;
Çocukların bünyesi içindir, anladım
Vaktin sıkıcı uzunluğu.
Ya biz, bu uzun vakt-içinde
Karanlığında gecelerin
Nasıl yaşarız?
Bütün yeryüzü, bütün gökyüzü
En namuslu vaktini yaşar sabahları.
Aydınlıkla yıkanır
Sabahtır affeden
Geceler boyu hayasızca işlenen
Fenalık ve günahları.
Ağaçlar kırda, dağda, şehirde
Sabahları alımlıdır.
Yeşiline gönül verdiğimiz çimen
Koklayıp koklayıp da sevdiğimiz
Çiçeklerin her çeşidi.
Sabahları şebnemlidir
Hava sabahları saf
Biz, sabahları namuslu ve iyi.
Sabah olmalı, hep sabah kalmalı
Yeryüzü, iffetli bir gül kurusu ışığında
Bütün yaratıkları dünyanın
Sabahla sağ
Sabahlı dinç
Kardeş muhabbetleriyle selamlar birbirini.
Sabahın serinliği
Dalgalanmalı daima
Geniş ufuklarında dünyanın
Barış ve hürlüğün tek ümidi.
M. Sunullah Arısoy
Bitmiyor ki bu geceler;
Çocukların bünyesi içindir, anladım
Vaktin sıkıcı uzunluğu.
Ya biz, bu uzun vakt-içinde
Karanlığında gecelerin
Nasıl yaşarız?
Bütün yeryüzü, bütün gökyüzü
En namuslu vaktini yaşar sabahları.
Aydınlıkla yıkanır
Sabahtır affeden
Geceler boyu hayasızca işlenen
Fenalık ve günahları.
Ağaçlar kırda, dağda, şehirde
Sabahları alımlıdır.
Yeşiline gönül verdiğimiz çimen
Koklayıp koklayıp da sevdiğimiz
Çiçeklerin her çeşidi.
Sabahları şebnemlidir
Hava sabahları saf
Biz, sabahları namuslu ve iyi.
Sabah olmalı, hep sabah kalmalı
Yeryüzü, iffetli bir gül kurusu ışığında
Bütün yaratıkları dünyanın
Sabahla sağ
Sabahlı dinç
Kardeş muhabbetleriyle selamlar birbirini.
Sabahın serinliği
Dalgalanmalı daima
Geniş ufuklarında dünyanın
Barış ve hürlüğün tek ümidi.
M. Sunullah Arısoy
03 Eylül 2012
Zakkum
-Bu bitkiyi yiyen,
ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir-
sağ elinde seni İstanbul’a götüren tren bileti
sol elinde sabaha kadar kestiğin dört kirpik
üçüncü elinde
senden sonra içeceğim
kilometreceler tütün
tonlarca alkol
yüz binlerce yalnızlık
yani sen demesen de ben anladım
gözlerinden okuduğum acıyla
şimdiye kadar ok…umadığım kitapları da anladım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
kan tükürüyorum girdim her meclise
oksijen bile bana dokunuyor artık
ciğerlerim bölünüp her gece
yetmiş bir afrika çıkıyor içimden
aklımda sen aklını yitirinceye kadar
aç kalıyor afrikalı siyah çocuklar
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün
adını duyan gün
nüfus kağıdını gören devlet memuru
ve anlamlı şarkılar
hala insan mı diyor sana?
bu yalan!bu yanlış!
bir milim bile acımıyorum artık gözyaşına
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
kalbini seccadelerin üstüne koyup
dua ediyor musun?
yoksa Baba’nı aldattığın odalarda
Allah’ın telefon numarasını mı buldun?
daha yoksa
dünyaya yeni bir din inmesini gerektirecek kadar
büyük mü acın?
bu yalan!bu yanlış!
bir cehennem kadar dehşetli olsun
benden sonra yaşayacağın yalnızlık
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
traş olmam,sokağa çıkmam,alışırım
insan olmaktan vazgeçer,buna alışırım
her yıl
aralık ayında
birkaç kez intihar eder,alışırım
bu gemiyi,onu yüzdüren denizle birlikte
kıyamete batırır,alışırım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
içimde ölü bir zakkum var
o zakkumun içinde
uzun uzun ölü yatan
biri erkek,diğeri kız, iki çocuk
haramdır sana verilen sevda
kanını inkar eden kalpler gibi
bu harama alışırım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
19-N-10
Cehennem
Jan Ender CAN
ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir-
sağ elinde seni İstanbul’a götüren tren bileti
sol elinde sabaha kadar kestiğin dört kirpik
üçüncü elinde
senden sonra içeceğim
kilometreceler tütün
tonlarca alkol
yüz binlerce yalnızlık
yani sen demesen de ben anladım
gözlerinden okuduğum acıyla
şimdiye kadar ok…umadığım kitapları da anladım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
kan tükürüyorum girdim her meclise
oksijen bile bana dokunuyor artık
ciğerlerim bölünüp her gece
yetmiş bir afrika çıkıyor içimden
aklımda sen aklını yitirinceye kadar
aç kalıyor afrikalı siyah çocuklar
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün
adını duyan gün
nüfus kağıdını gören devlet memuru
ve anlamlı şarkılar
hala insan mı diyor sana?
bu yalan!bu yanlış!
bir milim bile acımıyorum artık gözyaşına
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
kalbini seccadelerin üstüne koyup
dua ediyor musun?
yoksa Baba’nı aldattığın odalarda
Allah’ın telefon numarasını mı buldun?
daha yoksa
dünyaya yeni bir din inmesini gerektirecek kadar
büyük mü acın?
bu yalan!bu yanlış!
bir cehennem kadar dehşetli olsun
benden sonra yaşayacağın yalnızlık
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
traş olmam,sokağa çıkmam,alışırım
insan olmaktan vazgeçer,buna alışırım
her yıl
aralık ayında
birkaç kez intihar eder,alışırım
bu gemiyi,onu yüzdüren denizle birlikte
kıyamete batırır,alışırım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
içimde ölü bir zakkum var
o zakkumun içinde
uzun uzun ölü yatan
biri erkek,diğeri kız, iki çocuk
haramdır sana verilen sevda
kanını inkar eden kalpler gibi
bu harama alışırım
Romeo, Shakespeare’i öldürmeli
Romeo, Shakespeare’i öldürsün!
19-N-10
Cehennem
Jan Ender CAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






