Gece
bir tabut gibi çöker omuzlarıma
bir ölünün iç çekmesi olur rüzgar
hüzünle düşünürüm uzaktaki bir evi
yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
hasreti bir ben bilirim
bir de gecenin gözlerindeki baykuş
baykuş kötü kuş baykuş çirkin kuş
onu hüznümle güzelleştiririm. hüznümle
süsler. bir damın üstüne oturturum
süsler. Damımın üstüne oturturum
-sizi hiç bu kadar yakından görmedimdi
yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
abimin acıyla yontulmuş yüzü
yaşlı bir güvercin gibi düşer avuçlarıma
dağılır ses olur acısı
ezberlediğim bir öğüdü yineler bana
-çocuğum üşütme yüreğini
şimdi hüzün mevsimidir bütün şiirleri gezen
ben doğma büyüme evciyim göç benim harcım değil
hasret bana çabuk dokunur yalnızken karanlıktan
korkarım
mesela mevsim kışsa yağmur yağıyorsa
mesela annem de yoksa yanımda
mesela, şimşek de çakıyorsa ben çok korkarım ağlarım
-ana bana kurşun dök. dua oku. üfle ana
ana ben daha çok küçüğüm. bana ninni söyle ana
yalnızım. bunu hep söylüyorum
yalnızım. bunu hep söylüyorum
geceyi çarmıha geriyorum kimseler tapmıyor
hüznümü ölçeğe vuruyorum yüreğine sığmıyor
her şey ne kadar olabilir meraklanıyorum
yüzüme dokundukça tırnaklarım kanıyor
yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece
öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde
biliyorum. biliyorum bunu da biliyorum
gökteki yıldızlar kadar dizeler yazılsa da
kendime kendimden başka kendim yok
ne utancımı kuşanan bir sevgi
ne çirkinliğimi öpen bir kız
yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız
-ana bana bir hal oldu. hep böyle titriyorum
ana çok üşüyorum, ıhlamur ısıt bana
yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
ben sevgiye hasretim, sevgi uzakta
ey insanlar
ey gecede unutulmuşluğumun yargıçları
iğrenerek öpüyorum parmaklarınızı
iğrenerek. hepinizi kucaklıyorum ilkin
ağzınızı dudaklarınızı dişlerinizi öpüyorum
bilmiyorsunuz. ben kendimi öpüyorum
cinsel bir çiftleşmedir çarşaflar
ıslak bir gece en fazla kendini çoğaltır
bir solucan vücuduna yeni bir halka ekler
döllenir acı. sevişme daha da erselikleşir
-hü’yü tanıdım size anlatmalıyım bir gün
size bir gün mutlaka hü’yü anlatmalıyım
geceyse
tükenmişse güneşin güçlülüğü
gök gözlerinin buğusunu yansıtır
senin acın acıların ölümüne gebedir
korkma yavrum
ne gece ne geceler senin
suçsuz mızıkçılığını küçültemez
bir çirkini öpmek için uzattığın yüreğini
güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz
biraz yorgun biraz korkak bir insan sevmek biraz
dayayıp sırtını gecenin duvarına
bir ölünün ağzını dudağını öpmek biraz
yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
ben sevgiye hasretim, sevgi uzakta
ey kanımda tefler çalan mevsimle gelen
sesimi çakallarla boğan gece
hüznüme vur acımı soy
beni de kuşat
boris karlof kadar masum yüzümü
karanlığınla frenkeştaynla
çünkü artık büyütmeliyim içimde nefreti
kalbim ki yıllardır iyiliğe abone
nerde bir insan görse
bırakır sevgi kuşlarını
çünkü o bağışlar yargıçlarını
kendi yasalarını kuramıyan yargıçlarını
ey gecede unutulmuşluğumun suçluları
ey yanlışlığımın yanlış yargılayıcıları
suçum: nefreti öksüz bırakmak
savunmam: sevgimi yüceltmek içindir
sakalım yok biliyorum ama kötü değilim
büyükleri sayarım küçükleri severim
çocukları incitmeden severim. kadını öpmesini
bilirim
sizi de sizi de öpmesini bilirim
-ana ben çok yalnızım. benim başka sevgim yok
içimde utanç çiçeği gibi büyüyor hü
kural tanımayan sevgim benim
aykırım fizikötem doğaüstüm yanlışlığım
aşkım. sevgili yanılgım benim başyargıcım
nefretim nefretim nerdesin
kalbim
bir gün elbette sana hükmedeceğim
elbet geçer bu hüzün mevsimi
bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün
o gün size sevinci de anlatıcam
bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün
o gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım
ve bir gün elbette yıldızları sayacağım
-gelin kucaklayın beni. yıldızları sayamıyorum.
Arkadaş Z. Özger
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
05 Eylül 2012
Beyaz Ölüm Kuşları
sonra bir gün anneler de ölür
böcekler ve kertenkeleler ölür
boşalır suyu havuzun kum seddi yıkılınca
sivrisinekler ve kağıttan kayıklar ölür
sonra o gün çocuklar da ölür
biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk
sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk
balçıktan bir külçe olan dölleri
en iri elleriyle kepçeliyen
ve biçimliyen
ve hep önce kendiyle biçimliyen
o dehşetli yontucuyu
doğumu ve gebelik sanatının bütün hünerlerini
sütten bir mermere eşsiz bir incelikle işliyen
anneyi o usta nakkaşı
unutmadık
önce anne doğurdu çocuğu acıya
sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı
sonra herşey ve herkes çocuktan var oldu
geçti sarp kayalardan aştı nice dağlar
içti ağulu sütünü hayat denen annenin
sıkıntının kutsal kabında yıkadı ellerini
hüznü kuşlara dağıttı unutmasınlar diye onu
acıyı gömdü toprağa gayrı açar mezarlık çiçekleri
böyle vardı bir ırmak kıyısına
anne bir tedirginliktir nerede olsa
bağırgan bir karmaşadır onun sesi
takılır gibi eski bir gıramafona titrek bir iğne
- bu ayıp bu günah
bu çok ayıp günay
-el ne der sonra
ayak ne der
bırakmaz çoçuğu çocukça yaşamıya
ama bir gün anneyle de hesaplaşılır
çocuk yalnız annesine yaşar çocukken
anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken
bölüşür anneliği babanın kasığında
çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen
ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında
-ah baba
niye baba
ve bir gün babalar ölür
tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğinde
her tanrı biraz baba gibidir
yiğit ve erkektir çocukları koruyan
umacılar ve peri masallarının korkulu padişahı
çünki tanrıyı yaratan ve öldüren şeyler aynıdır
vurunca acının ilk gölgesi yaratır kuşkuyu
acının padişahı elbette zalim olur
ve bilincin duvarına çarpınca şaşkınlığı
bir soru önce acıya sonra acıya uzanır
-hey tanrı
hani tanrı
böylece o gün tanrı da ölür
şimdi annenin yüreğinde ışıyandır
sevginin ıslak soluğuyla örgülü tapınak
bir gün bir kalem bir hokka içindeki kana bulaşır
akıtır mürekkebini sevda denilen papirüse
hani ki bir kuş gelir bir tapınağın duvarına yuva
yapar
çökertir tapınağı daha bir güzelleşir yuva
işte artık ne anne ne tapınak
yıkılır gözyaşlarının sığınağı da
sonra bir gün anneler de ölür
gerilir gıcırtısı bir tüfek tetiğinin
öfke yalnız tekliği besler büyür çocuk
çocuk büyür
sesi nemli yine elleri yine soğuk
hayat sığmıyorsa gövdene yüreğini sığdır çocuk
nemli bir sesi sığdır o gittikçe nemlenen
çocuk çocuk sana bir dost gerek
işte yeniden giyiniyor kendini çocuk
bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymıyan
yanlarını
kendini üstlemişsin var olmak için susmalar köprü
çocuk çocuk sana bir aşk gerek
sen iyilikler ve güzellikler uzmanı
suskunun gizemli sabrı
bir teraziyi en iyi kullanan
iğnenin ve ipliğin mercek gözlü büyücüsü
karnaval gecesinin eğlentisiz parmak çocuğu
ey hayat canbazı
ey ip şaşkını
ezberle o incecik tel üzerinde
hayatı dengeliyen asayı:
aşkın ve dostluğun ayrımı yoktur çocuk
ikisini de doğuran şey aynıdır
bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir güle baktıkça yürek kanatan,
bir yüreği açmadan solduran, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan,
uyuz bir kedi gördükçe kanı kudurtan, suyu yüz derece sıcaklıkta donduran,
anneyi üreten babayı çoşturan çocuğu güldüren, seni izmirlere çılgın gibi koşturan,
bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, bir mektubu ısrarla bekleten,
umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan bir çıbanı irinle onduran aşka merhem sürdüren
güneşsiz bir gök gördükçe öldüren öldüren öldüren.
sevgi: tragedyanın kaynağı yaşamın kökeni
insanı
var kılan umut
ah nasıl ayrılır aşk ve dostluk birbirinden
can canı sever ötesi yok bunun çocuk
ölümü ve ölümün ölümsüzlüğünü
sevgiyi ve sevginin ölümsüzlüğünü
ah elbette aşktır dostluğu mayalayan
ama kim anlatabilir bu parmak çocuğa
bir dostla bir sevgili arasındaki ayrımı
hayır’lara evet’lerle direten
çirkini öptüren kötüyü sevdiren
aşkı sevgiliyle değil kendinle yorumla
kim ki kendini açığa komaktan korkmaz
o saygın bir insandır
herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da
böylece lady chatterley de sevilir giovanni de
böylece lady chatterley ve giovanninin sevgilisi de
elbette her aşk yalnızca kendine sorumludur
ama elbette her aşk kendine sorumlu
olunca
bir gün aşk da ölür
ve başlar sıkıntısı kuralsız bir çelişkinin
yapışkan bir sevişmenin sancısı doldurur
boşlukları
ve tutku aç bir güve gibi kemirirken sevdayı
dölün pasıyla bulanırken sevginin beyazlığı
ah şimdi kim inandırabilir bu eski çocuğa
aşkın ve dostluğun varlığını
bir gün ansızın yiter dostalar ve sevgililer
etin ve kemiğin sıcaklığıyla solar sevdalar
işte o gün her şey ölür
şimdi bu yüreği nerelerde beslemeli
bütün saksıları kırılıyorken güneşin büyüsüyle
ve ölümler ilençliyorken en masum sevinçleri
ve her sevgi kendisiyle çelişiyorken
şimdi bu nasıl doğmaklar olur yeniden beyazlara
ama şimdi kim kandırabilir sizi
bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için.
Arkadaş Z. Özger
böcekler ve kertenkeleler ölür
boşalır suyu havuzun kum seddi yıkılınca
sivrisinekler ve kağıttan kayıklar ölür
sonra o gün çocuklar da ölür
biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk
sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk
balçıktan bir külçe olan dölleri
en iri elleriyle kepçeliyen
ve biçimliyen
ve hep önce kendiyle biçimliyen
o dehşetli yontucuyu
doğumu ve gebelik sanatının bütün hünerlerini
sütten bir mermere eşsiz bir incelikle işliyen
anneyi o usta nakkaşı
unutmadık
önce anne doğurdu çocuğu acıya
sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı
sonra herşey ve herkes çocuktan var oldu
geçti sarp kayalardan aştı nice dağlar
içti ağulu sütünü hayat denen annenin
sıkıntının kutsal kabında yıkadı ellerini
hüznü kuşlara dağıttı unutmasınlar diye onu
acıyı gömdü toprağa gayrı açar mezarlık çiçekleri
böyle vardı bir ırmak kıyısına
anne bir tedirginliktir nerede olsa
bağırgan bir karmaşadır onun sesi
takılır gibi eski bir gıramafona titrek bir iğne
- bu ayıp bu günah
bu çok ayıp günay
-el ne der sonra
ayak ne der
bırakmaz çoçuğu çocukça yaşamıya
ama bir gün anneyle de hesaplaşılır
çocuk yalnız annesine yaşar çocukken
anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken
bölüşür anneliği babanın kasığında
çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen
ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında
-ah baba
niye baba
ve bir gün babalar ölür
tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğinde
her tanrı biraz baba gibidir
yiğit ve erkektir çocukları koruyan
umacılar ve peri masallarının korkulu padişahı
çünki tanrıyı yaratan ve öldüren şeyler aynıdır
vurunca acının ilk gölgesi yaratır kuşkuyu
acının padişahı elbette zalim olur
ve bilincin duvarına çarpınca şaşkınlığı
bir soru önce acıya sonra acıya uzanır
-hey tanrı
hani tanrı
böylece o gün tanrı da ölür
şimdi annenin yüreğinde ışıyandır
sevginin ıslak soluğuyla örgülü tapınak
bir gün bir kalem bir hokka içindeki kana bulaşır
akıtır mürekkebini sevda denilen papirüse
hani ki bir kuş gelir bir tapınağın duvarına yuva
yapar
çökertir tapınağı daha bir güzelleşir yuva
işte artık ne anne ne tapınak
yıkılır gözyaşlarının sığınağı da
sonra bir gün anneler de ölür
gerilir gıcırtısı bir tüfek tetiğinin
öfke yalnız tekliği besler büyür çocuk
çocuk büyür
sesi nemli yine elleri yine soğuk
hayat sığmıyorsa gövdene yüreğini sığdır çocuk
nemli bir sesi sığdır o gittikçe nemlenen
çocuk çocuk sana bir dost gerek
işte yeniden giyiniyor kendini çocuk
bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymıyan
yanlarını
kendini üstlemişsin var olmak için susmalar köprü
çocuk çocuk sana bir aşk gerek
sen iyilikler ve güzellikler uzmanı
suskunun gizemli sabrı
bir teraziyi en iyi kullanan
iğnenin ve ipliğin mercek gözlü büyücüsü
karnaval gecesinin eğlentisiz parmak çocuğu
ey hayat canbazı
ey ip şaşkını
ezberle o incecik tel üzerinde
hayatı dengeliyen asayı:
aşkın ve dostluğun ayrımı yoktur çocuk
ikisini de doğuran şey aynıdır
bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir güle baktıkça yürek kanatan,
bir yüreği açmadan solduran, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan,
uyuz bir kedi gördükçe kanı kudurtan, suyu yüz derece sıcaklıkta donduran,
anneyi üreten babayı çoşturan çocuğu güldüren, seni izmirlere çılgın gibi koşturan,
bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, bir mektubu ısrarla bekleten,
umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan bir çıbanı irinle onduran aşka merhem sürdüren
güneşsiz bir gök gördükçe öldüren öldüren öldüren.
sevgi: tragedyanın kaynağı yaşamın kökeni
insanı
var kılan umut
ah nasıl ayrılır aşk ve dostluk birbirinden
can canı sever ötesi yok bunun çocuk
ölümü ve ölümün ölümsüzlüğünü
sevgiyi ve sevginin ölümsüzlüğünü
ah elbette aşktır dostluğu mayalayan
ama kim anlatabilir bu parmak çocuğa
bir dostla bir sevgili arasındaki ayrımı
hayır’lara evet’lerle direten
çirkini öptüren kötüyü sevdiren
aşkı sevgiliyle değil kendinle yorumla
kim ki kendini açığa komaktan korkmaz
o saygın bir insandır
herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da
böylece lady chatterley de sevilir giovanni de
böylece lady chatterley ve giovanninin sevgilisi de
elbette her aşk yalnızca kendine sorumludur
ama elbette her aşk kendine sorumlu
olunca
bir gün aşk da ölür
ve başlar sıkıntısı kuralsız bir çelişkinin
yapışkan bir sevişmenin sancısı doldurur
boşlukları
ve tutku aç bir güve gibi kemirirken sevdayı
dölün pasıyla bulanırken sevginin beyazlığı
ah şimdi kim inandırabilir bu eski çocuğa
aşkın ve dostluğun varlığını
bir gün ansızın yiter dostalar ve sevgililer
etin ve kemiğin sıcaklığıyla solar sevdalar
işte o gün her şey ölür
şimdi bu yüreği nerelerde beslemeli
bütün saksıları kırılıyorken güneşin büyüsüyle
ve ölümler ilençliyorken en masum sevinçleri
ve her sevgi kendisiyle çelişiyorken
şimdi bu nasıl doğmaklar olur yeniden beyazlara
ama şimdi kim kandırabilir sizi
bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için.
Arkadaş Z. Özger
Ağlama Meleği
kaya sansarlarını saklayan ormanlar ağlıyordu
dolmuşlar,unutulmuşlar ve çarşamba günleri ağlıyordu
baktığım her şeyi öldürüp öldürüp bırakmıyordu ağlamak
kalbim.bana günahlarımı hatırlat.
ben onun gözyaşı olabilmek için sana ne yaptım
içimde vahiyler ağlıyordu
içimde sevdiğim kadının içi ağlıyordu
ben ağlıyordum
garipti gidişi,
tarihin çizdiği bütün haritaları yalanlar gibi
tarihin olmadığı bir yere gitti
kim oraya doğru bakıp bir soru sorsa
gidip de geri dönmemekten kendini geri alamaz
ben onun arkasından giden değildim
suçluydum
bir daha tekrar edilmeyecek olandım
o an gelip geçmişti
o yüzden cehennemin cehennemindeyim
hiçbir tren yolculuğu dindirmeyecek yüzümdeki yaralı hayvanın sesini
seninle hiçbir yere varamadığımızda fark ettim
dünyayı unutmak için yanlış aşkı seçmişim
duy! bayan q.
şimdi intihar etmek çocuk işi
çekip gitmek cesaret
unutmaksa karavana
kalbim pavyona satılmış bir kadın gibi
anneliğine geri dönüşsüz
kalbim jet ceset
kalbim artık beni unut
kalbim artık boğul.
şimdi hayat
tanrının sessizliği kadar kimsesiz
şehrin kafasına sıkılması gereken bir mermi kadar imkansız
orada dünyada
dünyanın tüm cumhuriyetleri kan içinde kalsın
kara karanfillere yaltaklanan akşamlarda aynaya baktım
yüzümdeki aynanın yalnızlığını okuyamadım
burada yalnızlık beni delilikle terbiye etti
gideceğini bilmektense uyumak istiyorum
sen gitmeden uyandığımda da kendimi ölü bulmak
yağmurda
tüm geçmişimi unuturcasına sana sarıldım
sende kırmızı bir gülün içindeki elini yüzüme sil
nasılsın?diye soracak olursan
ağlıyorum
nasıl ağlıyorsun?diye soracak olursan
bir kadeh rakıya bir damla kan damlar gibi
mutsuzum
mutsuzluğun ansiklopedisi oldum bu pezevenk şehirde
her günüm a’dan z’ye kan.
çünkü nahif çocuklar yağmurda yanarak büyür
şehirlerin tersine.
Jan Ender Can
dolmuşlar,unutulmuşlar ve çarşamba günleri ağlıyordu
baktığım her şeyi öldürüp öldürüp bırakmıyordu ağlamak
kalbim.bana günahlarımı hatırlat.
ben onun gözyaşı olabilmek için sana ne yaptım
içimde vahiyler ağlıyordu
içimde sevdiğim kadının içi ağlıyordu
ben ağlıyordum
garipti gidişi,
tarihin çizdiği bütün haritaları yalanlar gibi
tarihin olmadığı bir yere gitti
kim oraya doğru bakıp bir soru sorsa
gidip de geri dönmemekten kendini geri alamaz
ben onun arkasından giden değildim
suçluydum
bir daha tekrar edilmeyecek olandım
o an gelip geçmişti
o yüzden cehennemin cehennemindeyim
hiçbir tren yolculuğu dindirmeyecek yüzümdeki yaralı hayvanın sesini
seninle hiçbir yere varamadığımızda fark ettim
dünyayı unutmak için yanlış aşkı seçmişim
duy! bayan q.
şimdi intihar etmek çocuk işi
çekip gitmek cesaret
unutmaksa karavana
kalbim pavyona satılmış bir kadın gibi
anneliğine geri dönüşsüz
kalbim jet ceset
kalbim artık beni unut
kalbim artık boğul.
şimdi hayat
tanrının sessizliği kadar kimsesiz
şehrin kafasına sıkılması gereken bir mermi kadar imkansız
orada dünyada
dünyanın tüm cumhuriyetleri kan içinde kalsın
kara karanfillere yaltaklanan akşamlarda aynaya baktım
yüzümdeki aynanın yalnızlığını okuyamadım
burada yalnızlık beni delilikle terbiye etti
gideceğini bilmektense uyumak istiyorum
sen gitmeden uyandığımda da kendimi ölü bulmak
yağmurda
tüm geçmişimi unuturcasına sana sarıldım
sende kırmızı bir gülün içindeki elini yüzüme sil
nasılsın?diye soracak olursan
ağlıyorum
nasıl ağlıyorsun?diye soracak olursan
bir kadeh rakıya bir damla kan damlar gibi
mutsuzum
mutsuzluğun ansiklopedisi oldum bu pezevenk şehirde
her günüm a’dan z’ye kan.
çünkü nahif çocuklar yağmurda yanarak büyür
şehirlerin tersine.
Jan Ender Can
Mini Mini Şiirler
AĞIR İŞÇİ
En ağır işçi benim
Gün 24 saat
Seni düşünüyorum
Ümit YAŞAR
SUNU
aşk kuşu’nun karanlıkta kanayışı niyedir
şiir-kuşun uçuşuna eşlik etsin diyedir
Ahmet NECDET
PARSEL
Girdim yarin bahçesine
Parsellenmiş
Erdoğan TOKMAKÇIOĞLU
DOKUNMATİK
Görmüyor musun
Su içiyorum
Şiir yazıyorum
Ne dokunuyorsun
Can YÜCEL
HAYDAR HAYDAR
Bir durak börtü böcek
Çıplanmış tarlalarda
Hişt hişt Sait Faik
Salâh BİRSEL
MERAK
İçimde bir merak bir merak
Ölümümden bir ay sonra bir güncük yaşamak
Ve dostu düşmanı
Suçüstü yakalamak
Aziz NESİN
KEHANET 1985
Lokman Şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var
Cemal SÜREYA
İKİ DOĞRU
Ana
Çocuğu somutlar
Anadil
Çocuğun kişiliğini.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
İLLET
Sayın baylar bayanlar
Ayıptır söylemesi
Bende
Vatan aşkı var.
Halim ŞEFİK
ÇİÇEKLE KONUŞMA
Artık ne pencerem var seni koyacak
Ne masam,
Sevgilim de yok bu şehirde
Çiçek seni alıp ne yapsam?
Cahit KÜLEBİ
KADEH
Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü
Oktay RİFAT
YAĞMUR
Birden serçelerle indi yağmur
Hangisi serçe
Hangisi yağmur
Melih Cevdet ANDAY
MARİFET
Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak
Celal VARDAR
BAŞLANGIÇ
Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan.
Edip CANSEVER
BOYNUMUN BORCU
Leman Hanım
Size bir şiir borcum vardı ya
İşte onu ödüyorum.
Metin ELOĞLU
Deli eder insanı bu dünya;
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç
ORHAN VELİ
RÜYA
Annemi ölmüş gördüm rüyamda.
Ağlayarak uyanışım
Hatırlattı bana, bir bayram sabahı
Gökyüzüne kaçırdığım balonuma bakıp
Ağlayışımı.
ORHAN VELİ
DAĞ BAŞI
Dağ başındasın;
Derdin günün hasretlik;
Akşam olmuş,
Güneş batmış,
İçmeyip de ne haltedeceksin?
ORHAN VELİ
DÂVET
Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.
ORHAN VELİ
CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası,
Ne Londra Konferansı,
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna,
Umurunda mı dünya!
ORHAN VELİ
AYRILIŞ
Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.
ORHAN VELİ
SAKA KUŞU
Güzel kız, sen küçüklüğümde
Bahçemdeki erik ağacının
En yüksek dalına kurduğum
Öksenin üstünde dolaşan
Saka kuşu kadar
Sevimli değilsin.
ORHAN VELİ
YATAĞIM
Ben ki her akşam yatağımda
Onu düşünüyorum.
Onu sevdiğim müddetçe
Yatağımı da seveceğim.
ORHAN VELİ
KIZ KURUSU
Pulsuz zarf gibisin
üstünde adresi
evde kaldın
n’aber kız
kulesi
SUNAY AKIN
HAYKAY
Zincirleme yanar bu garip cigara
Karşıda tüten baca
Anamın memesi burnumda tütüyor
Can Yücel
Cemal Süreya:
KAHVALTI
Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı
KEHANET 1985
Lokman şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var
BİR GÜN
Bir gün seni bırakırım ya
tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu
Evet, gün geliyor, bıkıyorum senden,
ama İstanbul’dan bıkmak gibi bir şey olur bu.
ŞARAP
Saat onikiden sonra,
Bütün içkiler
Şaraptır
NÜ
Önü
Kapalıçarşı;
Arkası
Mısırçarşısı
YAKIN
Güzelsin sevgilim,
Ama çok yakından!
AMA SENİN
Daha nen olayım isterdin,
Onursuzunum senin!
MEZARTAŞI ÇİÇEKLERİ
70.000 aşk ve 90.000.000 dize:
Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor!
N’olur yolcu, sevaptır, sakın üşenme
Yukardaki sayıya bir sıfırda sen ekle.
EDİP CANSEVER
Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.
Herşeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.
MUT ( SUZ )
Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?
ÖLÜM
Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gövdesine sarılıyorum.
En ağır işçi benim
Gün 24 saat
Seni düşünüyorum
Ümit YAŞAR
SUNU
aşk kuşu’nun karanlıkta kanayışı niyedir
şiir-kuşun uçuşuna eşlik etsin diyedir
Ahmet NECDET
PARSEL
Girdim yarin bahçesine
Parsellenmiş
Erdoğan TOKMAKÇIOĞLU
DOKUNMATİK
Görmüyor musun
Su içiyorum
Şiir yazıyorum
Ne dokunuyorsun
Can YÜCEL
HAYDAR HAYDAR
Bir durak börtü böcek
Çıplanmış tarlalarda
Hişt hişt Sait Faik
Salâh BİRSEL
MERAK
İçimde bir merak bir merak
Ölümümden bir ay sonra bir güncük yaşamak
Ve dostu düşmanı
Suçüstü yakalamak
Aziz NESİN
KEHANET 1985
Lokman Şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var
Cemal SÜREYA
İKİ DOĞRU
Ana
Çocuğu somutlar
Anadil
Çocuğun kişiliğini.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
İLLET
Sayın baylar bayanlar
Ayıptır söylemesi
Bende
Vatan aşkı var.
Halim ŞEFİK
ÇİÇEKLE KONUŞMA
Artık ne pencerem var seni koyacak
Ne masam,
Sevgilim de yok bu şehirde
Çiçek seni alıp ne yapsam?
Cahit KÜLEBİ
KADEH
Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü
Oktay RİFAT
YAĞMUR
Birden serçelerle indi yağmur
Hangisi serçe
Hangisi yağmur
Melih Cevdet ANDAY
MARİFET
Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak
Celal VARDAR
BAŞLANGIÇ
Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan.
Edip CANSEVER
BOYNUMUN BORCU
Leman Hanım
Size bir şiir borcum vardı ya
İşte onu ödüyorum.
Metin ELOĞLU
Deli eder insanı bu dünya;
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç
ORHAN VELİ
RÜYA
Annemi ölmüş gördüm rüyamda.
Ağlayarak uyanışım
Hatırlattı bana, bir bayram sabahı
Gökyüzüne kaçırdığım balonuma bakıp
Ağlayışımı.
ORHAN VELİ
DAĞ BAŞI
Dağ başındasın;
Derdin günün hasretlik;
Akşam olmuş,
Güneş batmış,
İçmeyip de ne haltedeceksin?
ORHAN VELİ
DÂVET
Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.
ORHAN VELİ
CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası,
Ne Londra Konferansı,
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna,
Umurunda mı dünya!
ORHAN VELİ
AYRILIŞ
Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.
ORHAN VELİ
SAKA KUŞU
Güzel kız, sen küçüklüğümde
Bahçemdeki erik ağacının
En yüksek dalına kurduğum
Öksenin üstünde dolaşan
Saka kuşu kadar
Sevimli değilsin.
ORHAN VELİ
YATAĞIM
Ben ki her akşam yatağımda
Onu düşünüyorum.
Onu sevdiğim müddetçe
Yatağımı da seveceğim.
ORHAN VELİ
KIZ KURUSU
Pulsuz zarf gibisin
üstünde adresi
evde kaldın
n’aber kız
kulesi
SUNAY AKIN
HAYKAY
Zincirleme yanar bu garip cigara
Karşıda tüten baca
Anamın memesi burnumda tütüyor
Can Yücel
Cemal Süreya:
KAHVALTI
Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı
KEHANET 1985
Lokman şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var
BİR GÜN
Bir gün seni bırakırım ya
tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu
Evet, gün geliyor, bıkıyorum senden,
ama İstanbul’dan bıkmak gibi bir şey olur bu.
ŞARAP
Saat onikiden sonra,
Bütün içkiler
Şaraptır
NÜ
Önü
Kapalıçarşı;
Arkası
Mısırçarşısı
YAKIN
Güzelsin sevgilim,
Ama çok yakından!
AMA SENİN
Daha nen olayım isterdin,
Onursuzunum senin!
MEZARTAŞI ÇİÇEKLERİ
70.000 aşk ve 90.000.000 dize:
Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor!
N’olur yolcu, sevaptır, sakın üşenme
Yukardaki sayıya bir sıfırda sen ekle.
EDİP CANSEVER
Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.
Herşeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.
MUT ( SUZ )
Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?
ÖLÜM
Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gövdesine sarılıyorum.
Dize Antolojisi
kimsenin yağmuru değmiyor ötekinin kalbine
Çiğdem Sezer
Bir bahçe
bir akşamüstüyle çıkıyor
İlhan Berk
aşk emilip unutulmuş bir anne memesiyken
tutalım yüzümüzde o gölgeli anlamı
Cem Uzungüneş
Öptün sen durmadan
ben dinlendim dudaklarını…
Serap Erdoğan
içime döndüm yine seni severek
kullandım çarşı iznimi
Selim Temo
Taşın sabrı ruhun suyuyla büyüttün beni
bundandır her gittiğimde aklımda kalmak fikri
Birhan Keskin
Utandı yorgunluktan alçalan kuşu vuran avcı
Tahir Abacı
Ayna olsam size çok kırılırdım
Haydar Ergülen
Akıtarak sesini bana doğru / su’yun hallerini soruyorsun
Ruşen Hakkı
Cam ve hayat, içi dışı sinema bir cep aynası belki
Hüseyin Alemdar
Göğün ipini tutmuş koşuyor çocuk
Savura savura denizi, al yeşil mor, kıyı boyunca.
Sait Maden
ateşte yanmayan semender, adı olmayan yalnızlıktım
Ahmet Uysal
sözcüklerdir asıl iç çamaşırları
aşk denen giysilerin altına gizlenen
küçük İskender
hayat beni gözyaşımdan öpüyor
Betül Tarıman
söz diri söylenir, ancak yaşarken ölebilir insan
Orhan Alkaya
söylesene, söyle kaç yıl… ve niye
kaçıp da saklandın yalnızlığından?
Hilmi Yavuz
Başkasının odasını göze alıyorsan
Orada bir başkası olacağını unutma!
Hafız
Çok sesimle / kıymetini söyledim
Sina Akyol
Yağmur yağacakmış daha
henüz onu unutmayana
Birhan Keskin
Kim kimin fırsatıdır, kim kimin felaketi?
Toprak niye gül köklerine ayrı renk verir?
Ahmet Oktay
ey anlam, aklın uçarı çocuğu!
annen bir fahişedir senin
kim bilir hangi nesnelerle sevişir
İlyas Tunç
Yağmur günü kahve kokar elbette
Mevsimleri penceresiz bir kadın
Nilay Özer
olmayan birine bakar gibi uzaklara bakar sokak
Oya Uysal
Yaralarını sararak ilerler istek: / Uzlaşıcı kimliği gülün!
Şerif Erginbay
Her dokunuş bir baba öpücüğü
Görünmez; sınırları aşardık
Merih Akoğul
Erkenden kalk, aynada yüzünün gürültüsü
Serdar Koçak
Sabırla büyüttüğüm beşiklere beni as
Celalettin Çevik
Uzun sustum, ey durmadan konuşanlar / Geçmedi üşümem
Ben bir aşkın kar yağışından geliyorum…
Şükrü Erbaş
Baktım bir kaplumbağa suya uzanıyordu
Suyu biraz öne çektim
İlhan Berk
anılarından utanan çocuk
yaşlanınca şaşar kendine
Gülten Akın
elleriniz güneş burkulması, bakın,
kalbinizi saymıyorum o hep bir ay tutulması
Engin Turgut
Gül kavmini sevmezdi
Çöl beslerdi avucunda
Zeynep Köylü
Kağıt ışığa düşecek, adım sözcüklere üşüşünce
Hilmi Haşal
Büyük, taşlaşmış damlalardır Zaman, bende
bana ne var ne yok kilitler
Enis Batur
Geri çevirsin gülün solan rengini
bir yavru kuşun acele tüylenişi
Veysel Çolak
İpe çektim suyun rengini
Betül Tarıman
Sabaha karşı çarşaflardan
inlemeler silkeliyor balkon bakışlı bir kadın
Emel Güz
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür
Birhan Keskin
dağı kucaklar da, / susar / incecik patika…
Celal Soycan
Gül satan nisan dudaklı kızların
Omuzlarına tünemiş bir akşamdım
Nilay Özer
Unuttuk gülün dalında akan suyu aramayı
Metin Fındıkçı
ıslak sesin bile ürpertiyor seni
ruhunla örtüşen yüzünde üşümüş bir çocuk resmi
Oya Uysal
Düşkünler yurdu ülkenden
Saçı dökülen bir anıt kaldı geriye
Ali Serdar
Dildir yaşayan çadırlarda
Ve soyunur her gece Muhammed’e bakarak kadınlar.
Metin Güven
Kış temrinleri, yüzleştirir çünkü,
babaları yas, çocukları beyazla.
Vural Bahadır Bayrıl
Dün beni öptü de madam
göğsünü yarıp vazodan döktü
Ben, kan / hayz derim.
O, virgülperdaz der, utanır, eğilir.
Emel İrtem
güneşe değmiş gibiydi gözlerinde uçan kuşlar,
İcimde yanık kanat sesleri!..
Hüseyin Atabaş
olmuyor ayakların ezberine gitmek yolları
badem ağacının / bahara omuz silkmesi gibi bir şey
Kazım Şahin
Ölü bir toprağa serpilmiş yüzleri
Toplayıp gelme bana
Özlem Esen
ölüm! hayat uğruna seni terkediyorum!.. hoşçakal!..
küçük İskender
bir şiire başlarsın birini bitirmeden (…)
sevmek için geç ölmek için erken
Attilâ İlhan
Ben hiç rastlamadım gidiş-dönüş bileti alan bir kadına
rastlarsanız bakın yanında bilet gibi kıvrılmış üzgün adama
Hafız (Haydar Ergülen)
İnsan bu: Hiçbirşeyle bir sonrasızı tanır
Tanıyınca gönenir / öncesizi kuşanır
Ahmet Necdet
Fırınlanmış bir meşe tahtasında
Yıkasalardı seni yeşerirdi.
Vecihi Timuroğlu
Yeni başlayan kar gibi
Ömrüme düşüyordu yıldızlar
Kandiller içinde sevgilim, kandiller var.
Metin Güven
uzun upuzun bir çığlık edindim
karışsın içine alsın hem içimi hem geceyi
Adnan Azar
Zaman sıkılıyor
Aynı şeyi görmekten
Gonca Özmen
Buzun suya dönüştüğü yerde
penguenimin cansızlığını örtüyor
hırkası Edip’in.
Kadir Yüksel
bu şiir yazıldığı gibi okunmalı
bu hayat bilindiği gibi yaşanacaksa,
yani hüzün dediğim yalnızca bir küfürdür
ve küfür bir karanfilin ağzına ne kadar yakışırsa
küçük İskender
Dönmeyeceksen sakın benzeme kuşlara
Tuğrul Ediz
Sahi, mentollü bir suç olup da günaha uyusak
Hüseyin Alemdar
Kalp, inleyişinden tanınır
Bir öpünce, bir de kırılınca
Mahmut Temizyürek
Umay. İç içe iki yay / gibi hâlâ ay
Hüseyin Ferhad
Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!
Haydar Ergülen
yoksul bir gün yarının kumbarasını açar
yeni elvedalar satın alır benim için
Nilay Özer
öyle ağır yalnızlığı herkese vermiyorlar
Attilâ İlhan
Derleyen: Hüseyin Cahit
Çiğdem Sezer
Bir bahçe
bir akşamüstüyle çıkıyor
İlhan Berk
aşk emilip unutulmuş bir anne memesiyken
tutalım yüzümüzde o gölgeli anlamı
Cem Uzungüneş
Öptün sen durmadan
ben dinlendim dudaklarını…
Serap Erdoğan
içime döndüm yine seni severek
kullandım çarşı iznimi
Selim Temo
Taşın sabrı ruhun suyuyla büyüttün beni
bundandır her gittiğimde aklımda kalmak fikri
Birhan Keskin
Utandı yorgunluktan alçalan kuşu vuran avcı
Tahir Abacı
Ayna olsam size çok kırılırdım
Haydar Ergülen
Akıtarak sesini bana doğru / su’yun hallerini soruyorsun
Ruşen Hakkı
Cam ve hayat, içi dışı sinema bir cep aynası belki
Hüseyin Alemdar
Göğün ipini tutmuş koşuyor çocuk
Savura savura denizi, al yeşil mor, kıyı boyunca.
Sait Maden
ateşte yanmayan semender, adı olmayan yalnızlıktım
Ahmet Uysal
sözcüklerdir asıl iç çamaşırları
aşk denen giysilerin altına gizlenen
küçük İskender
hayat beni gözyaşımdan öpüyor
Betül Tarıman
söz diri söylenir, ancak yaşarken ölebilir insan
Orhan Alkaya
söylesene, söyle kaç yıl… ve niye
kaçıp da saklandın yalnızlığından?
Hilmi Yavuz
Başkasının odasını göze alıyorsan
Orada bir başkası olacağını unutma!
Hafız
Çok sesimle / kıymetini söyledim
Sina Akyol
Yağmur yağacakmış daha
henüz onu unutmayana
Birhan Keskin
Kim kimin fırsatıdır, kim kimin felaketi?
Toprak niye gül köklerine ayrı renk verir?
Ahmet Oktay
ey anlam, aklın uçarı çocuğu!
annen bir fahişedir senin
kim bilir hangi nesnelerle sevişir
İlyas Tunç
Yağmur günü kahve kokar elbette
Mevsimleri penceresiz bir kadın
Nilay Özer
olmayan birine bakar gibi uzaklara bakar sokak
Oya Uysal
Yaralarını sararak ilerler istek: / Uzlaşıcı kimliği gülün!
Şerif Erginbay
Her dokunuş bir baba öpücüğü
Görünmez; sınırları aşardık
Merih Akoğul
Erkenden kalk, aynada yüzünün gürültüsü
Serdar Koçak
Sabırla büyüttüğüm beşiklere beni as
Celalettin Çevik
Uzun sustum, ey durmadan konuşanlar / Geçmedi üşümem
Ben bir aşkın kar yağışından geliyorum…
Şükrü Erbaş
Baktım bir kaplumbağa suya uzanıyordu
Suyu biraz öne çektim
İlhan Berk
anılarından utanan çocuk
yaşlanınca şaşar kendine
Gülten Akın
elleriniz güneş burkulması, bakın,
kalbinizi saymıyorum o hep bir ay tutulması
Engin Turgut
Gül kavmini sevmezdi
Çöl beslerdi avucunda
Zeynep Köylü
Kağıt ışığa düşecek, adım sözcüklere üşüşünce
Hilmi Haşal
Büyük, taşlaşmış damlalardır Zaman, bende
bana ne var ne yok kilitler
Enis Batur
Geri çevirsin gülün solan rengini
bir yavru kuşun acele tüylenişi
Veysel Çolak
İpe çektim suyun rengini
Betül Tarıman
Sabaha karşı çarşaflardan
inlemeler silkeliyor balkon bakışlı bir kadın
Emel Güz
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür
Birhan Keskin
dağı kucaklar da, / susar / incecik patika…
Celal Soycan
Gül satan nisan dudaklı kızların
Omuzlarına tünemiş bir akşamdım
Nilay Özer
Unuttuk gülün dalında akan suyu aramayı
Metin Fındıkçı
ıslak sesin bile ürpertiyor seni
ruhunla örtüşen yüzünde üşümüş bir çocuk resmi
Oya Uysal
Düşkünler yurdu ülkenden
Saçı dökülen bir anıt kaldı geriye
Ali Serdar
Dildir yaşayan çadırlarda
Ve soyunur her gece Muhammed’e bakarak kadınlar.
Metin Güven
Kış temrinleri, yüzleştirir çünkü,
babaları yas, çocukları beyazla.
Vural Bahadır Bayrıl
Dün beni öptü de madam
göğsünü yarıp vazodan döktü
Ben, kan / hayz derim.
O, virgülperdaz der, utanır, eğilir.
Emel İrtem
güneşe değmiş gibiydi gözlerinde uçan kuşlar,
İcimde yanık kanat sesleri!..
Hüseyin Atabaş
olmuyor ayakların ezberine gitmek yolları
badem ağacının / bahara omuz silkmesi gibi bir şey
Kazım Şahin
Ölü bir toprağa serpilmiş yüzleri
Toplayıp gelme bana
Özlem Esen
ölüm! hayat uğruna seni terkediyorum!.. hoşçakal!..
küçük İskender
bir şiire başlarsın birini bitirmeden (…)
sevmek için geç ölmek için erken
Attilâ İlhan
Ben hiç rastlamadım gidiş-dönüş bileti alan bir kadına
rastlarsanız bakın yanında bilet gibi kıvrılmış üzgün adama
Hafız (Haydar Ergülen)
İnsan bu: Hiçbirşeyle bir sonrasızı tanır
Tanıyınca gönenir / öncesizi kuşanır
Ahmet Necdet
Fırınlanmış bir meşe tahtasında
Yıkasalardı seni yeşerirdi.
Vecihi Timuroğlu
Yeni başlayan kar gibi
Ömrüme düşüyordu yıldızlar
Kandiller içinde sevgilim, kandiller var.
Metin Güven
uzun upuzun bir çığlık edindim
karışsın içine alsın hem içimi hem geceyi
Adnan Azar
Zaman sıkılıyor
Aynı şeyi görmekten
Gonca Özmen
Buzun suya dönüştüğü yerde
penguenimin cansızlığını örtüyor
hırkası Edip’in.
Kadir Yüksel
bu şiir yazıldığı gibi okunmalı
bu hayat bilindiği gibi yaşanacaksa,
yani hüzün dediğim yalnızca bir küfürdür
ve küfür bir karanfilin ağzına ne kadar yakışırsa
küçük İskender
Dönmeyeceksen sakın benzeme kuşlara
Tuğrul Ediz
Sahi, mentollü bir suç olup da günaha uyusak
Hüseyin Alemdar
Kalp, inleyişinden tanınır
Bir öpünce, bir de kırılınca
Mahmut Temizyürek
Umay. İç içe iki yay / gibi hâlâ ay
Hüseyin Ferhad
Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!
Haydar Ergülen
yoksul bir gün yarının kumbarasını açar
yeni elvedalar satın alır benim için
Nilay Özer
öyle ağır yalnızlığı herkese vermiyorlar
Attilâ İlhan
Derleyen: Hüseyin Cahit
Dağlarca'dan Öğrendiğim Bir Şey Var
Dağlarca’dan öğrendiğim bir şey var
Yazdın mı, yoğunluğuna yazacaksın bir şeyi
Şiirin bitkin kalmalı yazılmaktan
Sen bitkin düşmelisin yazmaktan bir dizeyi
Şair saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, şiirle karışmaktır
Kopmaz bağlar kurmaktır evrenle
Karıştın mı tüm varlığınla karışacaksın doğaya
Şiire tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzattın mı bir kez çocukluğu “Kuş Ayak”
Bir öğle uykusu gibi, bir yaprak gibi, bir masal gibi dinleneceksin
Şair bütün iyi şiirleri okumalı alabildiğine
Hem de tüm benliği dizelerle, imgelerle dolarcasına
Şair kuşlama uçmalı sonsuzluğuna evrenin
Bir şiirden zümrüt bir yaşama dalarcasına
Uzak şiirler çekmeli seni, tanımadığın şairler
Bütün şiirleri okumak, bütün şiirleri yazmak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir dize yazmanın mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi, olgunlaştırır şiiri
Şiirin karışmalı doğanın büyük devinimine
Yaşamalı içinde şiirin büyük hayvanı
Dağlarca’dan öğrendiğim bir şey var:
Yazdın mı sonsuzluğun şiirini yazacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü sözcük dediğimiz şey, şiire sunulmuş bir armağandır
Ve şiir, sunulmuş bir armağandır insana
Cumhuriyet, 15 Ekim 2009
Haydar Ergülen
Yazdın mı, yoğunluğuna yazacaksın bir şeyi
Şiirin bitkin kalmalı yazılmaktan
Sen bitkin düşmelisin yazmaktan bir dizeyi
Şair saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, şiirle karışmaktır
Kopmaz bağlar kurmaktır evrenle
Karıştın mı tüm varlığınla karışacaksın doğaya
Şiire tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzattın mı bir kez çocukluğu “Kuş Ayak”
Bir öğle uykusu gibi, bir yaprak gibi, bir masal gibi dinleneceksin
Şair bütün iyi şiirleri okumalı alabildiğine
Hem de tüm benliği dizelerle, imgelerle dolarcasına
Şair kuşlama uçmalı sonsuzluğuna evrenin
Bir şiirden zümrüt bir yaşama dalarcasına
Uzak şiirler çekmeli seni, tanımadığın şairler
Bütün şiirleri okumak, bütün şiirleri yazmak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir dize yazmanın mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi, olgunlaştırır şiiri
Şiirin karışmalı doğanın büyük devinimine
Yaşamalı içinde şiirin büyük hayvanı
Dağlarca’dan öğrendiğim bir şey var:
Yazdın mı sonsuzluğun şiirini yazacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü sözcük dediğimiz şey, şiire sunulmuş bir armağandır
Ve şiir, sunulmuş bir armağandır insana
Cumhuriyet, 15 Ekim 2009
Haydar Ergülen
Lir Ve Orfe
1
Soylu sesinin yankısı aralıyor ağzımı durmadan
dilim uyanışını dönüyor.. dönüyor teldeki sızım..
bulutum, çalgım, takımyıldızım; Lyra…
Bin kez söyleyip unuttuğum şiir.. bulup kaybettiğim kıyım;
patikam, ormanım.. yeniden başlamak için güneş yakınlığına;
ormanın aynasından çiylerimi taşıyorum bulutuna…
Şarkınla akıyorsun.. bin düğüm çözer tel tel sarılışın,
uzun soluğum ısıtıyor dalını, aralıyorum göğe sarmaşığını,
bin yıllık ağzımda unutulmuş deniz tadı; Lyra..
Kollarımın çağıran boşluğuna sığınan ışığım;
ellerin taşıyor bende
bir yaprak veriyorum adına.. köpük köpük dök sesini..
ıssızlığıma kanat..!
bir yaprak veriyorum adına; gürültüyle açıyor orman kendini..
binlerce sözcüğün akıyor içimin yıldız kaymasına.
Yüzünü göm ve kaybolsun yüzümün aynasında
saklı kalsın suyumuzda sis demeti..
ormanı geceye salan son aydınlığıyla günün
eşiğimin otları üstünde parıldayan inci.. Lyra..
2
Yaprak: ikizim!
sancımda doğan şafağım;
gezgin ruhumda yol alan güneş.
İçine çekiliyorum büyük pencerenin
incinmiş yosun telaşı suya gömülü taşlarında..
Yürü.. Çoğal.. Yankılan ey orman..! Yaprak: ikizim!
Göğsümde yıldız bolluğu: Mevsimim..!
Çiçeklenmiş patikanda yol yol ellerim..
hep derinine çılgın ormanın… binlerce yol
soluğunla doluyor bulutum..
binlerce yol yaprakların arasında.
Ormanın açık kucağında sessiz düş,
göğsümde yıldız bolluğum -mavi ve derin-
açık bırakarak sayfalarını çiçeklerinin;
ruhunun yankısını öpüyorum; Lyra..
3
Şimşeği kuşanmış yüzünün binlerce anlamı, çoğalan..
yüzümde soluğun; binlerce aralanmış damla..
açıyor dallarını sonuna dek; orman, örtüyorsun beni..
yüzün.. soluğun..baştan sona yaprak denizi.
Yüzünde aralanıyor durmuş zaman:
hazır şimşek..! hazır düş…
hazırlanıyor dudaklarda dönüp duran kan..!
yankılanıyor yüzünün şiirinde; isteğin aç ağzı!
öpüyorum ağzının “orpheus” sesinden; ruhumu saran
bulutuna yolum..
Beni yıka, sonsuz kıyına uzandım; uzandım iç döküşüne..
Yankılan..!
ruhumun aynasından dökülüyorsun:
ağzımda bin yıllık şarap..
Dingin koynunda ormanın, sarmaşığın uykusunda
güzelliğine uyanıyorum durmadan; durmadan! Lyra..
Şerif Erginbay
Soylu sesinin yankısı aralıyor ağzımı durmadan
dilim uyanışını dönüyor.. dönüyor teldeki sızım..
bulutum, çalgım, takımyıldızım; Lyra…
Bin kez söyleyip unuttuğum şiir.. bulup kaybettiğim kıyım;
patikam, ormanım.. yeniden başlamak için güneş yakınlığına;
ormanın aynasından çiylerimi taşıyorum bulutuna…
Şarkınla akıyorsun.. bin düğüm çözer tel tel sarılışın,
uzun soluğum ısıtıyor dalını, aralıyorum göğe sarmaşığını,
bin yıllık ağzımda unutulmuş deniz tadı; Lyra..
Kollarımın çağıran boşluğuna sığınan ışığım;
ellerin taşıyor bende
bir yaprak veriyorum adına.. köpük köpük dök sesini..
ıssızlığıma kanat..!
bir yaprak veriyorum adına; gürültüyle açıyor orman kendini..
binlerce sözcüğün akıyor içimin yıldız kaymasına.
Yüzünü göm ve kaybolsun yüzümün aynasında
saklı kalsın suyumuzda sis demeti..
ormanı geceye salan son aydınlığıyla günün
eşiğimin otları üstünde parıldayan inci.. Lyra..
2
Yaprak: ikizim!
sancımda doğan şafağım;
gezgin ruhumda yol alan güneş.
İçine çekiliyorum büyük pencerenin
incinmiş yosun telaşı suya gömülü taşlarında..
Yürü.. Çoğal.. Yankılan ey orman..! Yaprak: ikizim!
Göğsümde yıldız bolluğu: Mevsimim..!
Çiçeklenmiş patikanda yol yol ellerim..
hep derinine çılgın ormanın… binlerce yol
soluğunla doluyor bulutum..
binlerce yol yaprakların arasında.
Ormanın açık kucağında sessiz düş,
göğsümde yıldız bolluğum -mavi ve derin-
açık bırakarak sayfalarını çiçeklerinin;
ruhunun yankısını öpüyorum; Lyra..
3
Şimşeği kuşanmış yüzünün binlerce anlamı, çoğalan..
yüzümde soluğun; binlerce aralanmış damla..
açıyor dallarını sonuna dek; orman, örtüyorsun beni..
yüzün.. soluğun..baştan sona yaprak denizi.
Yüzünde aralanıyor durmuş zaman:
hazır şimşek..! hazır düş…
hazırlanıyor dudaklarda dönüp duran kan..!
yankılanıyor yüzünün şiirinde; isteğin aç ağzı!
öpüyorum ağzının “orpheus” sesinden; ruhumu saran
bulutuna yolum..
Beni yıka, sonsuz kıyına uzandım; uzandım iç döküşüne..
Yankılan..!
ruhumun aynasından dökülüyorsun:
ağzımda bin yıllık şarap..
Dingin koynunda ormanın, sarmaşığın uykusunda
güzelliğine uyanıyorum durmadan; durmadan! Lyra..
Şerif Erginbay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






