10 Ekim 2012

Kimlik Belgemi Kaybettim

Kimlik belgemi kaybettim.
Yeniden yazmalıyım hayat hikâyemi en baştan
Birçok makama, bir nüsha Tanrı’ya
bir de şeytana.
Negev’de rüzgârla alazlanmış bir kavşakta
otuz üç yıl önce çekilmiş fotoğrafı hatırlıyorum.
Gözlerim peygamberdi o zamanlar, ancak fikri yoktu bedenimin
ne yaşadığına, nereye ait olduğuna dair.

Çok defa, “İşte burası” dersin
“Her şey burada yaşandı” ama orası değildir,
sadece öyle düşünür ve yanılgı içinde yaşarsın,
bir yanılgı ki sonsuzluğu
daha büyüktür gerçeğin sonsuzluğundan.

Yıllar geçtikçe, hayatım isimlerle doluyor
metruk mezarlıklar gibi
ya da anlamsız bir tarih dersi
ya da yabancı bir kentteki bir telefon rehberi gibi.

Ve ölüm, birinin ardın sıra seslenip
durmasıdır
ve sen artık dönüp bakmazsın bile
seslenen kim diye.

Yehuda Amihay


Serçem yâre salâ’m söyle…

”Turnam yâre selam söyle..” diyor türküde.
Güzel de söylüyor hani.
Sorun şu ki;
Burada turna yok,deniz hiç yok.
Serçem gücün varsa uçuver,
Serçem yâre salâ’m söyle..

Erdem Arslan

Süleyman

umutsuzsun
muhtemelen yağmur yağacak
anladım nisan!
başka yere gidemediğin için burdasın
başkası olmadığın için kendi
bir kadının terli koynunda
feodal erkek yalnızlığın
ancak mezara gömersin
korku senfonisi ıslığınla
bütün komşular esmerliğine düşman
aşkın yol yordam bilmezi
yüreğine dayanırlar Süleyman
bütün şiirleri üstlenirsin
fiili meçhul birisin
başkasına yeten yetmemiş sana
kışın kesin zatürree
örenci kahvelerinde potansiyel çay bardağı!
kaçman yazıklanışın
üstelemeyisin susmasa
bir zaman gözlerinde kallavi bir sitem dokunur
kendine uçurumlanır barışıklığın
bir zaman yorulursun
hayat yorucu
hayat bıktırıcı tekrarlarda
hayat biraz kavgalıyken barışık olduğumuz
Pazarcık ovasında bir turaç ötüyor
sevdiğini kim öpüyor
ha Süleyman
hadi
sokaklara vur şimdi
belki kendine rastlarsın
herkes biraz başkası

Selim Temo

İnsan, Tanrı'nın nimetlerini yiyip, Şeytan'ın sözünü tuttu.

Onurlu bir yaratılış ve onursuz bir yüz çeviriş.

İçine benim de dahil olduğum rezil bir kirlenme çağı.

"Kral çıplak!" diye bağıran erdemli, güzel çocukları birer birer yok ettiler.

Krallar giyinik, insanlık ise çırılçıplak artık.

Öyle ise.

Yeryüzünü gündüzleri bir kerhane ve kârhaneye çevirenler, geceleri uykularını bir pezevenk tedirginliği ve yalnızlığı içinde uyuyacaklar.

Sevdiği kadının topuğunu avuçlarına doldurarak uyuyan erkekler ve sevdiği adamı göğsünde bir bebek gibi uyutan kadınlar ise, şehvetli bir sadakatle karılmış aşklarını tuzlu tenlerine örtü kılacaklar.

Ve.

Bunlardan hangisi olmak istediğine, sen karar vereceksin.

Aşkı kendine örtü kılan bir Hayyam.

Ya da.

Kazanmak için her şeyi mubah gören bir yamyam.


Öykü aslında hep aynı.
Kutsal kitaplarda ya da ucuz romanlarda, insanın hep arada sıkışıp kalan kararsız ruhunun öyküsünü okudu tüm yeryüzü sürgünleri...
İnsan, Tanrı'nın nimetlerini yiyip, Şeytan'ın sözünü tuttu.
Ve bu karmaşadan, tüm insanlığın ortak öyküsü ortaya çıktı.

Ahmet Savaş Özpınar




Midemdeki Asit!

Fitne patladığında yüzünü gördüm,
çirkin ve yaşlıydı
fazlaca nazlı üstelik.
Ha deyince çıkışmıyor
biriktiriyor, bekletiyor, kurguluyor
konuşturuyor.

Midemdeki asit, fokurduyor
bedenimin böylesine duygusal bir yapısı olduğunu bilmek
korkutuyor beni bariz.

Sanki beynimden çıkışmaya çalışan
düşüncelerin eseri gibi sivilceler
kafamı dolduruyor.
Sıktığım her sivilce irini elime bulaşıyor
kaşınıyor beynim
bilmem ya düşüncelerden
ya da yağlı deri sivilcelerinden.

-Derdin ne dostum? diye amerikalı bir zenci kulağımda bağırıyor sanki.

Düşünüyorum..
Çırpınınca bataklığa daha çok saplanmak gibi halim.

Bir mucize olmalı düşünceler sonucu bir acı hissi belirmesi.
Cehennem’den en çok da bu zaman korkuyorum işte.
Azab tahayyülüm sıkıştırıyor beni, bedenim mi daha çok acır? yoksa beynim mi?/ruhum mu?

Soruların muhatabı yine ben
ağzımı açsam ayet çıkmayacak
basit sığlığın ürünü üçbeş fiyakalı cümle
beni bile tatmin etmeyecek kadar süslü
ne suyun dökülmesi çare,
ne baş etinin yenilmesi.

bu yazı böyle bitmemeliydi.. ama nafile, bitti..

Nebiye Arı

Feci

diyebilirim ki kırk yıl sürdü içim
kırk yıl sürdü içimi titreten zaman
bu muamma
başımı en feci yastığa koyup
yüzündeki tek tanrılı dinleri denedim
yüzündeki en unutkan yerleri

diyebilirim ki bilinmeyen dualar buldum
başka bitkiler
ıhlamur
susmak ve yutkunmak

geldiğimde tek tanrılı dinlerde yer yoktu
suratımı astım
kırk vakt’e bakıp sana inandım

her duası feciyle biten bir ibadet çeşidi buldum
kırk yıl günde beş öğün yutkunmak
sefadan uzadı saç
cefadan uzadı tırnak

diyebilirim ki her duası feciyle biten bir ibadetti yaşamak


Seyyidhan Kömürcü

Bir Su Yılı Denebilirdi

Bir su yılı denebilirdi geldi geçti
Üstünde durmuyorum.
Terledim, bulanık baktım.
Ne varsa kendiliğindendi
Hemen hemen evden çıkmadım.

Sanki avuçlarımda sürekli
Yıkanmış, tabağa konmuş bir meyvenin ellenmişliği,
Ola ki makyajı bir oyuncunun, karışmış gözyaşlarına
Yeni kireçlenmiş bir duvarın kireci
Avuçlarımda sürekli..
Bir su yılı denebilirdi üstünde durmuyorum
Kalmışsa kalmıştır bir çomak gibi
Kuru
Artık kullanılmayan bir demiryolu
Kararmış, kırık dökük
Üstünde bir yük vagonu.

Mavi bir araba kapımın önünde
Bütün yıl
Bir su yılı
Kapısını kimse açmadı
Açıp kapamadı hiç kimse
Aslında mavi de sayılmazdı pek
Balkıyıp duruyordu kırmızı bir şakayığın renginde
Yani sabah güneşlerini denizde
Günbatımını denizde
Severek yaşayan bir balık da denebilirdi ona
Çünkü düşler gerçekle
Gerçekler düşle
Anlayınca bir gün buluştuğunu
Geçirir her günceye kısa bir yolculuğu
Ama bir takı eksik gibidir bir sözcükte
Damağın dudağın alışkanlığına karşı
Kalbin atışlarıyla çok uyumlu bir de.

Hadi anlat deseler anlatamam
Bir yere gidiyorken cayıp bir başka yere gitmeyi
Yani bir kunduzu karşıdan karşıya yüzdüren sezgi
Nedir ben bilemem ki
Belki bir raslantıdır da ondan mı sevdanın yeri
En yakın yeri
En uzak yeri
Bitmeyen yeri
Bitecek yeri
Farkedilmez zaten anlaşılmış sevdanın
Anlaşılmaz sevda ile bütün ekleri.

Gözlerim sevdim seni
Kökleri gözlerimin
Suyunu benden içen ıssız bir kasaba gibi..

Edip Cansever