10 Ekim 2012

Bir Şehre Gidememek


 Biz bir şeyleri aşabilmeyi, başka insanlar için hiç bir işe yaramayacak bir artı olmaları tutkulardan ve sahiplenmelerden değil, ayrılıklardan ve reddedilmelerden öğrendik.

Bir yazının sürekli olarak kendini yazdırdığı bir süreç. Seneler geçer, geride kalan onca sözcüğe karşın nerede olduğunuzu bir türlü kestiremezsiniz. Ama sonuç ne olursa olsun, yaşadıklarımızın tümü bir özleme tutsaklıktır, bunu çok iyi bilirsiniz. "Parantez kapanır", bir nokta konur. Yaşam oncasına insan için, olanca hızı ve umarsızlığıyla devam etmektedir...

Sürekli ertelenen umutlara ayrılan zaman giderek daralıyor. Bir küçük hikaye ile bir çok anı ve ilişki anlam kazanabilir.

***



Yıllar geçmiştir aradan. Her mevsim bir başka özlemle yaşanmış, her ilişki yeni bir ilişkiye bir başka olasılıkla taşınmıştır. Bir gün gelir ayrıntılardan alınabilecek hazzın hiç bir zaman tüketilemeyeceği düşünülür. O zorlu oyunda sanki enikonu usta olunmuştur. Kimi duygular gizlenebilir, hafif bir gülümsemeyle bir çok şey anlatılabilir; sözcüklereyse yeterince güvenilmeyebilir artık. İnsanlar kahramanı oldukları öyküye şöyle ya da böyle devam edebilecek gibidirler.

***


 Hayatında bir şeyler bırakabilmeliydim. Ardımdan kapının yavaş yavaş kapanacağını duyacaktım sonra. Özlemsiz yaşamak kolay olmalıydı, çılgın aşkları gereksinmeyenlerle insan ilişkilerinde fırtınalardan kaçmayı bilenler için. Günün birinde yaşanabilecek tüm olası ilişkilerden yıllar sonra bana dönebileceğini söylemiştin. Ama yıpranan bedenlerde sevginin adı da anlamı da değişebilirdi. Sevgi de yolcuydu çünkü; her ilişki de, her geçen gün biraz daha çok tükenebilecek bir yolcu. Ve biz birbirimize hiç bir zaman hazır olmayabilirdik.

***

Kimi kararların istense de istenmese de alınabileceği günler de geliyor ya, bu yeter. Ben buna herşeyden önce bir küçük çağrı diyebilmekten yanayım. Bir sınamalar ve sorgulamalar dizisi. Her şeye rağmen bir kez daha başlıyoruz diyebilmek için. Bir erteleme ya da bir küçük çağrı. Sizi bu çağrının neresindesiniz dersiniz?


***


Sözcüklerin zaman zaman ne denli az güvenilir olabileceklerini bilebiliyor insan, bu gerçeği kendisine yer yer de umarsızlıkla söyletiyor. Karşınızdaki insanın kimi şeyleri hiçbir zaman tam anlamıyla dinlemeye ve anlamaya istekli olmayacağını da öngörebiliyorsunuz. Bu da niteliği ne olursa olsun bir ilişkinin eninde sonunda gelip dayanacağı en mühim çıkmaz, ama aynı zamanda da en üst düzeydeki gerçektir diyorsunuz. Ve kısır döngünüze yeni kandırmacalarla ilerlemeyi gene de göze alıyorsunuz. Sözcükler her şeye rağmen yepyeni bir sığınak olarak bir kez daha çıkıveriyor o zaman da karşınıza ve bu durumda bir başka gerçeğin ya da yalnızca bir izdüşümün ardına saklanabilmeyi umut ediyorsunuz. Bütün bunlar elbette biraz ödleklik, biraz çıkarcılık, biraz da kendi kendini savunma olabilir.


***

Ama bir sevda sözkonusu olunca insan hiçbir yere yalnız gidemiyor, hüsranları ve ayrılıkları hep beraberinde götürüyor.

Mario Levi (Bir Şehre Gidememek)



O'nun ilk aşkı olmayabilirsin


O'nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da;
Hatta her hangi bir tanesi de.
Unutma tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil..
Ama şayet o, seni olup olmadık yerlerde güldürebiliyorsa,
Seni iki kez düşündürebiliyorsa,
Onu seninle tutmaya çalış ve ona verebileceğin herşeyi ver.

Seni günün her anında düşünmüyor olabilir;
ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir: "Kalbini".
Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma,
Ve verebileceğinden fazlasını bekleme..

Seni mutlu ettiğinde gülümse,
Kızdırdığında fark etmesini sağla ve birlikte değilken özlendiğini bil..

Bob Marley

Gel

Heyben acıyla dolar da, nefes alamazsan,
Gel! Huzur bulacağın kıyılarım senindir.

Umutların solar kurur da, su bulamazsan,
Beraber sulayalım, gözyaşlarım senindir.

Yalnızlık hep koynunda, bir türlü atamazsan
Anahtar her zamanki yerde, evim senindir.

Derin bir düşe düşersen, bir el bulamazsan,
Yanındayım ben! Tut elimi, elim senindir.

Siyah beyaz olur da hayat, renk katamazsan,
Gök kuşağın olurum. Tüm Renklerim senindir.

Aylar hep Eylül olur, nisanı bulamazsan,
Tarlam dolu dolu! Kır çiçeklerim senindir.

Rahatlamak isteyip kimseye kızamazsan,
Kopar yırt! sararmış şiir notlarım senindir.

Fırtınaya tutulur, bir liman bulamazsan,
Demir at sineme dostum! koylarım senindir.

Kanadın kırılır da, maviye uçamazsan,
Ne güne duruyor al! kanatlarım senindir.

Çaresiz çilelere, bir umut bulamazsan,
Kendime etmediğim, dualarım senindir.

Ey dost,
Yanım senindir
Yarım senindir,
Canım senindir…!

Mehmet Orhan Durdu

Tenha Şiirler

Dal kırık
bahçe talan
sularda yüzün
hangi âh, hangi melâl
yok şimdi
hayal
sabahları boyayan kuşlar mıydı
sonsuz suskunluktan gayrı yıllar
yıllar savrulmuş sanki sonbahar
düştü yok şimdi hüzün ve aşk
ben bu duvarı ördüm yıktım ördüm
dur gece dur akşam dur sabah
tak tak tak bu poyraz bu telâş
yağmurla örtüşür gibiyiz akşam
yüzün gök
yüzün yıldızlar
yüzün leylim
birlikteyiz işte hiç bitmiyor akşam


II

sürülmüş toprak kokuyorsun
biçilmiş çayır
söğütlüğü geçince
her yer çiğdem, gelincik ellerin
baktıkça açıyor yüzün
baktıkça bulutlar ve güneş
serçeler karışıyor gülüşüne

Saat yok gölgemizde zaman
ve suyun uzayıp giden öyküsü
sevmek kadar seni


III

Rüzgâr esiyor usuldan
bir kiremit düşüyor sundurmadan bahçeye
elimin üstünde güneş
birkaç damla yağmur karışıyor içtiğim çaya
sonra bir bulut gemi gibi yanaşıyor masaya
elele çıkıyoruz seninle güvertesine akşamın

İşte yıldızlar diyoruz
tüm çiçeklerin adını sayıyoruz
bahçedeyiz yine masa aynı masa
bu kez saçların karışıyor söze
sonra hiçbir şey olmamış gibi
tavukları yemliyorsun sabah sabah


IV

Taş atılmış su gibi
dalga dalga yüreğim
bir abdalım, bir yabanım
kıyında

Gemilere götür beni
misafir kuşlar gibiyim
mavilikte
öyle
ucunda kirpiklerinin

Bir park korkuluğuna
takılıp kalan güneş de yok artık
yağmur ince bir sızı
bir gelir,bir gider
sarı solgun resimlerde mi
yüzün

Hiç kuş uçmamış
gök gibiyim karşında


V

Bir güz ağacıydın
erguvan yapraklar düşürdün
hüzünden
geceler boyu akan çeşmeler
ki uzayıp gider ıslıkları
bıçkın ve karanfil kokulu
tuttun en dar vaktinde durdun yolumun

Acının gurbeti yine acıdır
sılası hani
orda düşlere vakit yoktur
kavrulmuş dudaklarda
kalınca sarılmış tütün gibi
yaşamın ve ekmeğin kahrı
ağır ağır çekilir



işte tarihi ellerimin

Yağmurdun

rüzgârdın

borandın
geldin ıssızlık yarım kaldı
kuşlar alıştı pencereme
saksıda çiçekler değişti
yüzü güldü duvarların
kurulu bir saatti zaman
boşandı birden akşam
aynalar
lambalar ve üveyikler
işte dünyalığı kalbimin
çitin önünde yaman bir güneş
geldin gelişin en güzeldi



VI

yağmurlardan gelmek

a.

yağmurlardan geliyorsun
upuzun gecelerden
ay ışığına batmış üstün başın
bir hasreti bölüşüyoruz şimdi
tüm acıları bölüştüğümüz gibi
can erikleri boşaltıyorsun eteğinden
zambaklar
çocukluğumun giyilmemiş çamaşırları gibi
annelerin arada bir açtığı hülya sandıkları
anıların kokusu var onlarda

boyuna susuyoruz
dünyaya benzer bir şey büyüyor içimizde
çözemiyoruz neden
uzuyor uzuyor ellerin
saçların zaten sonsuzluk
can geliyor ağlamak gülmek geliyor
ağır ağır uyanıyor gövdem
baharda bir toprak gibi
yağmurlardan geliyorsun
canıma giriyorsun
uçsuz bucaksız kokuyorsun
yağmurlardan geliyorsun


b.

gül dökülüyor yüzünden
gülüşün gülleri bunlar
tutup koyamıyorum masaya
masa işte
aramızdaki sonsuz deniz
bir dalga hafiften kabarıyor
bir el usulca uzanıyor
bir bardak ansızın tuz buz
dokunuşun gülleri
bir bulut yavaş yavaş açılıyor
birlikte aralıyoruz perdesini yağmurun
ipek bir mendili gezdirmek gibi yüzünde
aramızdan akıp gidiyor gün

sonra akşam geliyor ansızın
akşam işte şu dehşetli karanfil
“yarin dudağından getirilmiş”
kokusu sarıyor önce
sonra saçların
saçlarının rüzgârı
bir serinlik ki sorma gitsin
yüzüne dokunuyorum
yıldızlar dökülüyor birden
yıldızlar hüzün ve karanfil
akşam doluyor birden


c.

kapı çalınıyor
kuru ekmeğiniz var mı diyor bir kadın
geçip gidiyor çünkü İskender de
geçip gitmiş gibi sokaklarından akşamın
biraz gazyağı biraz is kokusu ve korkunç
duvarlar ki tarihin durmadan yapıp yıktığı
ateşler akan iki aşk çeşmesi
aç ve ilaç gibi yedikleri zehiri
köpük ve akşam
akşam ve köpük
köpüklerden çöker gibi çatısı göğün
parçalandı düş ve gerçek
ne tükenip bitmesi yıldızların
ne dağılan bilyası çocukların
yalnız sundurmada yağmuru seyreden
tüyü dökülmüş bir serçeden kalma
kumral bir bakış mı
gözlerin en derin kederinde suların


su akmayınca eskir
tarihe yalanın girmesi gibi öyle
bak yalnızlıklara dalıyorum işte
en kalabalığına yalnızlıkların
dört nala uçar gibi bir at düşlerimden
dökük saçık bir zaman kalıyor geriye
oysa
mor bir şafaktasın
canım sevgilim
güvercinim



VII

şiirde; düşlerde kalan aşk gibi
gül de ölüdür şimdi;akşam yine en çok
sensin;kandil ıssızlığında kalbin:
gece bahçelerinde,bir kuşlar kaldı
güllere yanmaktan yorgun

seninle aramızda akan şiirde
kan; tuttum günlerce: bir çölü
yürüdüm: bir parça mavi
sonra seni göğü ve denizi buldum
işte elimde çirkin bir balık
hep balık kalmış bir balık
kayan yıldıza takılmış: deniz
çekile çekile kendini doldurmuş

gül de ölüdür şimdi
bir aşiret heybesinde
kentte bir eskici dükkânında
nerden düşmüşse düşmüş
akşam gök ve deniz


VIII

cıvıltının en mavisini soluyan
çınarların ucunda
hışırtısını duyuyorum yükselen ayın
duasını dağların
işte çoğalan bir gök var şuracıkta
sesimi salıyorum yağmura
güvertesinde gecenin
denizse en hoyrat atı bu saatlerin
öptükçe gözlerinden
sevgilim güzel bir ateş yak bana

Arif Ay


Son Deyiş: Şair Kuşlara Veda Ediyor

Taşralı bir şair
bir kuşbaz
gidip geliyorum dünyada
silahsız,
ıslık çalarak yolda,
boyun eğip
güneşe, kesinliğine,
yağmura, keman diline onun
rüzgarın soğuk hecesine.

Geçmiş yaşamların
ve geçmiş zaman keşiflerinin
akışında
kötü havaların bir yaratığıydım
bir ceset olarak kaldım şehirde:
alışamam duvardaki nişe,
fundalığı isterim ben, şaşkın

güvercinleri, balçığı, sayıklayışını
muhabbet kuşlarından bir dalın,
amansız yüksekliklerin tutsağı
akbabanın hapishanesini,
çantaçiçekleriyle süslü
sarp geçitlerin en eski çamurunu.

Evet evet evet evet evet,
iflah olmaz bir kuşbazım ben,
dizgin vuramam buna
çağırmasalar da beni
ağaçların tepesine,
gökyüzüne,
okyanusa
muhabbetlerine, ziyafetlerine onların
kendimi çağırıyorum ben,
bakıyorum onlara
hiçbir şey kaçırmadan:
sarı sakaları,
siyah sığırcıkları,
balıkçı karabatakları
madeni karatavukları,
bülbülleri,
titreşen sinekkuşlarını,
bıldırcınları,
Şili'nin dağlarını yurt tutan
kartalları,
saf, göğsü kınalı çayır kuşlarını,
gazaba gelmiş akbabaları,
ardıçkuşlarını
kıpırtısız doğanları,gökte asılı duran,
bana şarkılarını belleten ispinozları,
mavi kadifeyi, beyaz kuşları,
köpüğün taç giydirdiği kuşları,
ya da sade giyinenleri kumla,
toprağı sorgulayıp gizine tüneyen
ya da devin kabuğuna saldıran
dalgın kuşları,
ve açarak ağacın yüreğini
samanla, çamurla, yağmurla kuran
ıtırlı aşk yuvalarını
katılıp kendileri gibi binlercesine
gövde gövde, kanat kanat
birliğin ve devinimin ırmağını kurarak
yalnız,
haşin kuşları kayalıklarda,
ateşli kuşları, kaçakları,
tozluları, erotik kuşları,
karın ve sisin
yalnızlığında yanına yaklaşılmayan,
tüylü düşmalığında
kuru yaylaların,
kibar bahçıvanların
haydutların
müziğin mavi yaratıcılarının
şafağın dilsiz tanıklarının.

Ben, halkın
şairi, bir taşralı, kuşbaz,
koşturdum dünyada yaşamı arayarak:
kuş kuş tanıdım toprağı:
keşfettim ateşin uçtuğu yeri:
enerji kaybını
ve ödüllendirildi benim yansızlığım,
kimse bir şey ödemediyse de bunun için,
çünkü ruhuma bastım o kanatları
ve kıpırtısızlık hiç tutunamadı bende.

Kuşlar Sanatı / Pablo Neruda

Aşk Resmi Geçidi

Birincisi o incecik, o dal gibi kız,
Şimdi galiba bir tüccar karısı.
Ne kadar şişmanlamıştır kim bilir.
Ama yinede de görmeyi çok isterim,
Kolay mı? İlk göz ağrısı.

............................çıkar
............................dururduk mahallede
..........................................halde
..............adlarımız yan yana yazılırdı duvarlara
.......................................yangın yerlerinde.

Üçüncüsü Münevver Abla, benden büyük
Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları
Gülmekten katılırdı, okudukça.
Bense, bugünmüş gibi utanırım
O mektupları hatırladıkça.

Dördüncüsü azgın bir kadın,
Açık saçık şeyler anlatırdı bana.
Bir gün de önümde soyunuverdi
Yıllar geçti aradan, unutamadım,
Kaç defa rüyama girdi.

Beşinciyi geçip altıncıya geldim
Onun adı da Nurünnisa.
Ah güzelim
Ah esmerim
Ah
Canımın içi Nurünnisa.

Yedincisi Aliye, kibar bir kadın
Ama ben pek varamadım tadına,
Bütün kibar kadınlar gibi,
Küpe fiyatına, kürk fiyatına.

Sekizincisi de o cılkun soyu:
Sen elin karısında namus ara,
Kendinde arandı mı, küplere bin.
Üstelik kendinde de
Yalanın düzenin bini bir para.

Ayten'di dokuzuncunun adı,
Barlarda göbek atar
İş başında şunun bunun esiri,
Ama bardan çıktı mı,
Kiminle isterse onunla yatar.

Onuncusu akıllı çıktı
Bıraktı gitti beni.
Ama haksız da değildi hani,
Sevişmek zenginlerin harcıymış
İşsizlerin harcıymış.

İki gönül bir olunca
Samanlık seyranmış ama,
İki çıplak da - olsa olsa -
Bir hamama yakışırmış.

İşine bağlı bir kadındı on birinci.
Hoş, olmasın da ne yapsın?
Bir zalimin yanında gündelikçi;
Adi Luksandra
Geceleri odama gelir,
Sabaha kadar kalır.
Konyak içer, sarhoş olur,
Sabahı da, işbaşı yapardı şafakla....

Gelelim sonuncuya.
Ona bağlandığım kadar
Hiçbirine bağlanmadım.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlık budalası,
Ne malda, mülkte gözü var.
Eşit olsak der,
Hür olsak der.
İnsanları sevmesini de bilir,
Yaşamayı sevdigi kadar.


Orhan Veli

10 Kasım 1950 akşamıydı. Ankara’daydı… İncecik yapılı, uzun boylu genç bir adam, aklında ve dilinin ucunda sözcükleri, yanından hiç eksik etmediği hüznünü yüklenmiş, karanlık yolda yürüyordu… Karanlığın içinde Ankara belediyesinin kazdırmış olduğu çukuru görmedi ve düştü. Başından yaralanmıştı. Aldırmadı… Bir iki gün sonra İstanbul’a geldi. Zaten o sıralar, aklı fikri hep İstanbul’a gitmekteydi. Bağlandığı kadın İstanbul’daydı… İstanbul’a geldi ve 14 kasım akşamı, yemek yerken olduğu yerde yığıldı kaldı… Genç adama alkol tedavisi yapıldı. Oysa o sırada genç adam, beyin kanaması geçiriyordu. O gece hayata gözlerini yumdu. 36 yaşındaydı. Yüreğinde sevdiği bir kadın, cebinde 28 kuruş vardı.
Bu şiir de şairin ölümünden sonra, diş fırçasına sarılı bir kağıtta bulunmuştur. Fakat bazı bölümleri okunamamıştır. Şairin şiirlerini yayımlayan YKY'nin "Orhan Veli - Bütün Şiirleri" kitabında bu şekilde yer almaktadır.

Dedikodu

Kim söylemiş beni
Süheyla'ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni'yi öptüğümü,
Yüksekkaldırım'da, güpegündüz?
Melahât'ı almışım da sonra
Alemdar'a gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Gûya bir de Galata'ya dadanmışız;
Kafaları çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu;
Geç bunları, anam babam, geç;
Geç bunları bir kalem;
Bilirim ben yaptığımı.

Ya o, Muallâ'yı sandala atıp,
Ruhumda hicranın'ı söyletme hikâyesi?

Orhan Veli