Şimdiye kadar böyle hareket ettin durdun,
artık böyle harekette bulunma, suyu karattın, daha ziyade karartma!
Bulandırma da su durulsun, o suyun içinde ay ve yıldızları tavaf eder gör!
Çünkü insan, ırmak suyuna benzer, bulandı mı dibini göremezsin!
Irmağın dibi incilerle, mercanlarla dopdolu...
Sakın bulandırma, o saf ve durudur.
İnsanların canı havaya benzer,
tozla karıştı mı gökyüzünde perde olur, gökyüzünü göstermez.
Mevlânâ Celâleddîn
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
10 Ekim 2012
Bir fincan huzur...
Anladım…
hayat tutmuyordu verdiği
hiç bir sözü…
bıktım bu şehrin bana bağırıp durma...sından
kaldırımlara düşen soluk yüzlerden
Ey Allah’ım!
hep mi keder satar sokaktaki çocuklar?
Neden yanmaz hiçbir evin umut ışığı…
Gecenin en kör vaktinde,
Darma dağın ömrümle,
Çalsam kapını.
Var mıdır ikram edeceğin,
Bir fincan huzur…
EzHeR
Aşk, eşikte tutar insanı. Ayrılamazsın, yerleşemezsin
Aşk, eşikte tutar insanı. Ayrılamazsın, yerleşemezsin. O tekinsiz eşiğin adına “henüz” diyelim.
Fransız kimliğinin içinde büsbütün soğurulmayı reddeden pırıltılı Yahudiliklerinin milli allerjilerimizi gıdıklamasından mıdır, dillerinin yer yer tercümeyi zorlayan azizliklerinden mi, yoksa pop-felsefe alanında “ikoncan” üstüne “ikoncan” yaratırken hiç mesafe katetmeksizin son sürat giden bir sanal trenin arka vagonuna kurulup, zihinsel şekerleme yapmanın peltek hazzına kolay kapıldığımızdan mı tam kestiremiyorum ama Lévinas, Blanchot, Finkielkraut üçlüsünün kadrini pek bilmiyoruz bu memlekette.
Oysa “öteki” ile karşılaşmalarımızın farkındalıktan ilişkiye, giderek bir “birbiri için varoluş” bilincine taşınmasının etik ve düşünsel zemini, biraz da bu üçlünün kelimeleriyle döşendi. Emmanuel Lévinas (1906-1995) ile Maurice Blanchot’nun (1907- 2003) “öteki” üzerine, kuşkusuz esas olarak Lévinas’ın açtığı yolda, ama birbirlerinin cümlelerini de kullanıp dönüştürerek ilerlettikleri tartışmanın günümüzdeki taşıyıcısı 1949 Paris doğumlu denemeci Alain Finkielkraut da, aşkın “henüz” eşiğini mükemmel anlatır bence. Evet, tabii, bir “beraber olma” halidir aşk, ama “henüz” değil, ah, asla henüz değil…Finkielkraut, 1984’te yazdığı La Sagesse del’amour (Aşkın Bilgeliği –Ayşen Ekmekçi’nin tercümesiyle, Ayrıntı’dan Sevginin Bilgeliği adıyla 1995’te çıkmıştı) adlı kitabında, üç ayrı aşk tarifinin içinden geçerken, bu eşikte süresiz bir mola verir.
“Asla kişiler sevilmez, sevilen sadece niteliklerdir. O nitelikler kaybolunca ya da önemini yitirince aşk da biter” diyen Pascal…“Sevmek, sevilen kişiye, yaptıklarından, kişisel ve geçici özelliklerinden bağımsız olarak olumlu bir anlam atfetmektir” diyerek, Pascal’ın karşısına çıkan Hegel… Ve nihayet, Proust’un her ikisini de reddedip,“Hayır efendim, aşk ne kişiye ne de onun özelliklerine yöneliktir. Aşk, ‘öteki’nin esrarını, mesafesini, sırlarını, en samimi anlarımızda bile asla benimle aynı olmama halini hedef alır” diye diklenmesi… Finkielkraut, burada Proust’un yanındadır; aşk, doğası gereği, bir “başka olma” hali, bir müzmin ayrılıktır ona göre, örtüşmek değil çelişmektir: “‘Seni seviyorum’daki ‘sen,’ kesinlikle benim eşitim ve akranım değildir ve aşk, bu aşırı anakronizmin araştırılmasıdır” der. Orada durmaz, Blanchot’nun “aşk” formülüne getirir sözü; Lévinas “eşitliğin, adaletin, şefkatin, iletişimin ve aşkınlığın özeti” demiştir bu formül için, Finkielkraut ise, “kusursuzluğa ve zarafete dayanan muhteşem formül” diye över onu. Çok basittir aslında:“Âşıklar beraberdirler ama henüz değil.” Hepsi bu.
Âşıksanız eğer, cevapları kendinizde de bulabilirsiniz belki: Ruhen ve bedenen henüz tamamlanmamış bir beraberlik değil mi âşık olduğunuz kadınla ya da erkekle aranızdaki? Ya günün birinde o cümledeki “henüz” kelimesi silindiğinde ne olacak? Eşiği geçmek istiyor musunuz hakikaten?
Hayat beni fazla rahatsız etmesin
Eşiği hiç geçmemiş bir adamı anlatıyor elimdeki kitap. Aşkın tekinsizliğini bilerek seçecek kadar gözüpek olduğu ya da yumuşak gövdesinin ortasında “öteki”nin koynundayken bile hep biraz yabancı kalmayı becerebilmesine yetecek kadar sağlam bir çekirdek taşıdığı için değil ama… Eşikten içeri bir kez baktıktan sonra dönüp gidivermiş bir adam bu; sonrasında, odasının kapısını kapatıp evcilik oynayan bir çocuğun pür dikkat ciddiyeti içinde, hayatla gayet mesafeli bir hayat kurup, içine yerleşebilmiş bir adam. Ve hatırlamamanın unutmaktan daha kolay olduğunu bilinçaltında sezdiğinden belki, girintileri olmayan, kanalsız, kuytusuz, kunt gibi görünse de, hacimli haznesinde koca bir boşluktan başka pek bir şey barındırmayan bir tür hafıza çatmış kendine.Olayların çetelesini tek tek küçük çentiklerle tutmayı, hatırlamakla aynı şey sanarak yaşıyor ve yaşlanıyor. Derken…
1946 doğumlu İngiliz yazar Julian Barnes’ın, Man Booker Ödülü’ne de aday gösterilen son romanı –150 sayfalık ince bedeni ve ziyadesiyle iktisatlı anlatımıyla bir novella da denebilir buna– The Sense of an Ending (Bir Son Duygusu), bu “derken” dönemecinin hikâyesi işte. Dönemeçteki adam Tony Webster, altmış iki yaşında. Üniversiteden sonraki kırk yılını, “Hayatın beni çok fazla rahatsız etmemesini istemiştim ve bunu başarmıştım –ne acınaklı bir durum” diye özetlemesine imkân veren “başarılı” bir kariyer, “sevecen” bir evlilik, “sorunsuz” bir babalık ve “dostâne” bir boşanma var hayatında. Ama biz onu, Barnes’ın birkaç yüz kelimeye sığdırabildiği bu kırk yılın içinden tanımıyoruz.
Tony’yi ilk gördüğümüzde, ortaokul yıllarında, zekâlarından ziyadesiyle emin üç hergele oğlanın elebaşısı; daha sonra üçüne kıyasla çekingen ama onlardan daha birikimli ve belirgin biçimde daha ciddi, Camus okuru bir dördüncü oğlan katılıyor aralarına: Adrian Finn. Kitabın ilk bölümünde, Tony ile Adrian’ın okulda hocalarla, birbirleriyle, ve nihayet Adrian, Cambridge’e ‘etik,’ Tony ise, Bristol’a ‘tarih’ okumaya gittiğinde ayrılan yollarının kavşağındaki genç kadın Veronica Ford’la ilişkilerini okurken, olup biteni pek anlayamıyoruz aslında. Zira anlatıcımız Tony, ve yaşadıklarını kendisi de anlamıyor.
Adrian’ın arada “akıllı” sözlerle çizdiği keskin konturlar da olmasa, büsbütün buharlaşmaya meyyal görünen bir delikanlılık bulutu bu ve biz de, bu bulutun içinde yoğunlaşan ironiyi fark edebilmemiz için koca bir hayatın geçmesi gerekeceğini belli belirsiz sezerek okumakla yetiniyoruz. Hayatın kendisi gibi, hakikatli bir birinci şahsın dilindeki hikâyesi de, “son”u işaret eden başlangıçların ancak sona varıldığında fark edilebilmesi esasına dayanıyor sanki. Yaşarken ne yaşadığımızı bildiğimizi sansak bile aslında bilmiyoruz hiçbirimiz; Barnes’ın anlatımı ise, bir yandan bunu hatırlatırken, diğer yandan, yaşamaya devam edebilmemizi de, ilk anda bir “lânet” gibi görünen bu cahilliğimize borçlu olduğumuzu düşündürdü bana. Adrian’ın, okulda kız arkadaşını hamile bıraktığını öğrenince, “Üzgünüm anne” diye not yazarak kendini asan bir oğlanın hikâyesini tarih dersinde hocasına örnek vermesi gibi, “gerçekte ne olduğunu bilmenin imkânsızlığı,” sadece uzak çevremize değil, en yakınımıza, hatta kendimize bakışımızı bile körleştirebiliyor zira. Ve yine Adrian’ın uyduruk bir isme atfettiği o özlü deyişle söylersek,“tarih” gibi kişisel tarihlerimiz de, “hafızanın mükemmellikten uzak yönlerinin belgelerin yetersizliğiyle kesiştiği noktada üretilen bir mutlaklıktan ibraret ekseriya.”
Kendi sırlarımıza vakıf olduğumuzda…
Tony’nin, hafızasındaki o büyük boşluğun içinde gezinmeye başlaması da, altmış iki yaşında, artık “Hayatın amacı, bizi mukadder kaybına hazırlamaktır”nevinden cümleler kurabildiği ve “değişim ihtimalinin yok olduğunu” hissederek ölümle ilk kez hasbıhal ettiği bir anda eline geçen “belgelerle” mümkün oluyor. Kırk yıl önce üniversitedeyken âşık olduğu ama “henüz hiç beraber olamadığı” sevgilisi Veronica Ford’un annesi, beklenmedik bir biçimde, Tony’ye az miktarda para ve bir “günlük” bırakıyor. Adrian’ın ölümüne kadar tuttuğu günlük bu.
O günlüğün sayfalarında Tony, Veronica’ya olan duygularını, Veronica’nın aile evine gidip annesiyle karşılaştığında hissettiklerini, Veronica’yı kendi arkadaş grubuyla tanıştırdığında olanları ve tabii, Adrian’ın son mektubunu hatırlayacaktır. Adrian, Tony ile Veronica’nın ayrılmalarından bir süre sonra yazdığı mektupta, Tony’den Veronica’yla birlikte olmak için izin ister. Tony çok öfkelenir ve bu öfkeyle verdiği cevap, her ikisiyle de ilişkisinin sonu olur. Kısa bir süre sonra, Tony bir Amerika seyahatinden dönüşünde, Adrian’ın bileklerini kestiğini öğrenir.“Hayatın şartları üzerine düşünmek ve bir karar vermek lâzımdır” Adrian’a göre, “ve bu karar, hayattan yana da, hayata karşı da olsa gereğini yapmak icap eder.” Tony’nin, o zaman, neredeyse gıpta ettiği bir intihar notudur bu; cesur, ikirciksiz.
Oysa şimdi, Adrian’ı nihai kararına taşıyan adımların peşinde geçmişe gömülen Tony, kişiliklerinin şekillendiği ortak bulutun içinde gözlerini belki de ilk kez açarken, orada cesaretten ziyade cürete, kararlılıktan ziyade inada ve her ikisini besleyen ıstırabın yumuşak zemininde, kendi ayaklarının fütursuz izlerine ulaşacaktır. Kitabı, bu izlerin Tony ile Adrian’ın asla dile gelmeyen sırlarını nihayet ele vereceğini bilerek okurken, Barnes’ın metne baştan sona hâkim kıldığı esrar duygusunun kaynağının başka yerde olduğunu hissettim ben. Kırk yıl sonra yeniden görüşmeye başladığı Veronica, Tony’ye,“Anlamıyorsun. Hiç anlamadın” deyip duruyordu. Ve hepimiz bir parça Veronica, bir parça Tony’ydik aslında. Eşikte durmanın değerini anlamıyorduk. Ya içeri girip yerleşmeli ya da sırtımızı dönüp gitmeliydik bir an önce. Ya hemen beraber olacaktık ya hiç bir zaman. “Öteki”nin mesafesi ve sırları tükendiğinde, aşkın da tükeneceğini kavrayamadığımız gibi, “hayatımız” dediğimiz şeyin de, aslında kendi zihnimizde şekillendirdiğimiz, başkaları kadar kendimize de anlattığımız bir “hikâye” olduğunu itiraf edemiyorduk bir türlü.Benlik, tek bir “toplam” olarak tanımlanıyordu daha ziyade ve biz kimliğimizi o “toplam” üzerine kuruyorduk haliyle; kendi eşiğimizde durup, bir içeri, bir dışarı baktığımızı her birimiz bilsek de, kimselere söylemiyorduk. Ama işte hayatının son dönemecinde, kumdan bir kule gibi yıkılıyordu Tony’nin hikâyesi; bir “toplam,” nihayet parçalarına ayrılıyordu. Hayatımızla aramızdaki mesafe eriyip, ele güne “ben” diye sunduğumuz o toplamdaki “ötekiler”i görmeye, onların sırlarına vâkıf olmaya başladığımızda, içten içe biz de yıkılıyorduk.
Fransız kimliğinin içinde büsbütün soğurulmayı reddeden pırıltılı Yahudiliklerinin milli allerjilerimizi gıdıklamasından mıdır, dillerinin yer yer tercümeyi zorlayan azizliklerinden mi, yoksa pop-felsefe alanında “ikoncan” üstüne “ikoncan” yaratırken hiç mesafe katetmeksizin son sürat giden bir sanal trenin arka vagonuna kurulup, zihinsel şekerleme yapmanın peltek hazzına kolay kapıldığımızdan mı tam kestiremiyorum ama Lévinas, Blanchot, Finkielkraut üçlüsünün kadrini pek bilmiyoruz bu memlekette.
Oysa “öteki” ile karşılaşmalarımızın farkındalıktan ilişkiye, giderek bir “birbiri için varoluş” bilincine taşınmasının etik ve düşünsel zemini, biraz da bu üçlünün kelimeleriyle döşendi. Emmanuel Lévinas (1906-1995) ile Maurice Blanchot’nun (1907- 2003) “öteki” üzerine, kuşkusuz esas olarak Lévinas’ın açtığı yolda, ama birbirlerinin cümlelerini de kullanıp dönüştürerek ilerlettikleri tartışmanın günümüzdeki taşıyıcısı 1949 Paris doğumlu denemeci Alain Finkielkraut da, aşkın “henüz” eşiğini mükemmel anlatır bence. Evet, tabii, bir “beraber olma” halidir aşk, ama “henüz” değil, ah, asla henüz değil…Finkielkraut, 1984’te yazdığı La Sagesse del’amour (Aşkın Bilgeliği –Ayşen Ekmekçi’nin tercümesiyle, Ayrıntı’dan Sevginin Bilgeliği adıyla 1995’te çıkmıştı) adlı kitabında, üç ayrı aşk tarifinin içinden geçerken, bu eşikte süresiz bir mola verir.
“Asla kişiler sevilmez, sevilen sadece niteliklerdir. O nitelikler kaybolunca ya da önemini yitirince aşk da biter” diyen Pascal…“Sevmek, sevilen kişiye, yaptıklarından, kişisel ve geçici özelliklerinden bağımsız olarak olumlu bir anlam atfetmektir” diyerek, Pascal’ın karşısına çıkan Hegel… Ve nihayet, Proust’un her ikisini de reddedip,“Hayır efendim, aşk ne kişiye ne de onun özelliklerine yöneliktir. Aşk, ‘öteki’nin esrarını, mesafesini, sırlarını, en samimi anlarımızda bile asla benimle aynı olmama halini hedef alır” diye diklenmesi… Finkielkraut, burada Proust’un yanındadır; aşk, doğası gereği, bir “başka olma” hali, bir müzmin ayrılıktır ona göre, örtüşmek değil çelişmektir: “‘Seni seviyorum’daki ‘sen,’ kesinlikle benim eşitim ve akranım değildir ve aşk, bu aşırı anakronizmin araştırılmasıdır” der. Orada durmaz, Blanchot’nun “aşk” formülüne getirir sözü; Lévinas “eşitliğin, adaletin, şefkatin, iletişimin ve aşkınlığın özeti” demiştir bu formül için, Finkielkraut ise, “kusursuzluğa ve zarafete dayanan muhteşem formül” diye över onu. Çok basittir aslında:“Âşıklar beraberdirler ama henüz değil.” Hepsi bu.
Âşıksanız eğer, cevapları kendinizde de bulabilirsiniz belki: Ruhen ve bedenen henüz tamamlanmamış bir beraberlik değil mi âşık olduğunuz kadınla ya da erkekle aranızdaki? Ya günün birinde o cümledeki “henüz” kelimesi silindiğinde ne olacak? Eşiği geçmek istiyor musunuz hakikaten?
Hayat beni fazla rahatsız etmesin
Eşiği hiç geçmemiş bir adamı anlatıyor elimdeki kitap. Aşkın tekinsizliğini bilerek seçecek kadar gözüpek olduğu ya da yumuşak gövdesinin ortasında “öteki”nin koynundayken bile hep biraz yabancı kalmayı becerebilmesine yetecek kadar sağlam bir çekirdek taşıdığı için değil ama… Eşikten içeri bir kez baktıktan sonra dönüp gidivermiş bir adam bu; sonrasında, odasının kapısını kapatıp evcilik oynayan bir çocuğun pür dikkat ciddiyeti içinde, hayatla gayet mesafeli bir hayat kurup, içine yerleşebilmiş bir adam. Ve hatırlamamanın unutmaktan daha kolay olduğunu bilinçaltında sezdiğinden belki, girintileri olmayan, kanalsız, kuytusuz, kunt gibi görünse de, hacimli haznesinde koca bir boşluktan başka pek bir şey barındırmayan bir tür hafıza çatmış kendine.Olayların çetelesini tek tek küçük çentiklerle tutmayı, hatırlamakla aynı şey sanarak yaşıyor ve yaşlanıyor. Derken…
1946 doğumlu İngiliz yazar Julian Barnes’ın, Man Booker Ödülü’ne de aday gösterilen son romanı –150 sayfalık ince bedeni ve ziyadesiyle iktisatlı anlatımıyla bir novella da denebilir buna– The Sense of an Ending (Bir Son Duygusu), bu “derken” dönemecinin hikâyesi işte. Dönemeçteki adam Tony Webster, altmış iki yaşında. Üniversiteden sonraki kırk yılını, “Hayatın beni çok fazla rahatsız etmemesini istemiştim ve bunu başarmıştım –ne acınaklı bir durum” diye özetlemesine imkân veren “başarılı” bir kariyer, “sevecen” bir evlilik, “sorunsuz” bir babalık ve “dostâne” bir boşanma var hayatında. Ama biz onu, Barnes’ın birkaç yüz kelimeye sığdırabildiği bu kırk yılın içinden tanımıyoruz.
Tony’yi ilk gördüğümüzde, ortaokul yıllarında, zekâlarından ziyadesiyle emin üç hergele oğlanın elebaşısı; daha sonra üçüne kıyasla çekingen ama onlardan daha birikimli ve belirgin biçimde daha ciddi, Camus okuru bir dördüncü oğlan katılıyor aralarına: Adrian Finn. Kitabın ilk bölümünde, Tony ile Adrian’ın okulda hocalarla, birbirleriyle, ve nihayet Adrian, Cambridge’e ‘etik,’ Tony ise, Bristol’a ‘tarih’ okumaya gittiğinde ayrılan yollarının kavşağındaki genç kadın Veronica Ford’la ilişkilerini okurken, olup biteni pek anlayamıyoruz aslında. Zira anlatıcımız Tony, ve yaşadıklarını kendisi de anlamıyor.
Adrian’ın arada “akıllı” sözlerle çizdiği keskin konturlar da olmasa, büsbütün buharlaşmaya meyyal görünen bir delikanlılık bulutu bu ve biz de, bu bulutun içinde yoğunlaşan ironiyi fark edebilmemiz için koca bir hayatın geçmesi gerekeceğini belli belirsiz sezerek okumakla yetiniyoruz. Hayatın kendisi gibi, hakikatli bir birinci şahsın dilindeki hikâyesi de, “son”u işaret eden başlangıçların ancak sona varıldığında fark edilebilmesi esasına dayanıyor sanki. Yaşarken ne yaşadığımızı bildiğimizi sansak bile aslında bilmiyoruz hiçbirimiz; Barnes’ın anlatımı ise, bir yandan bunu hatırlatırken, diğer yandan, yaşamaya devam edebilmemizi de, ilk anda bir “lânet” gibi görünen bu cahilliğimize borçlu olduğumuzu düşündürdü bana. Adrian’ın, okulda kız arkadaşını hamile bıraktığını öğrenince, “Üzgünüm anne” diye not yazarak kendini asan bir oğlanın hikâyesini tarih dersinde hocasına örnek vermesi gibi, “gerçekte ne olduğunu bilmenin imkânsızlığı,” sadece uzak çevremize değil, en yakınımıza, hatta kendimize bakışımızı bile körleştirebiliyor zira. Ve yine Adrian’ın uyduruk bir isme atfettiği o özlü deyişle söylersek,“tarih” gibi kişisel tarihlerimiz de, “hafızanın mükemmellikten uzak yönlerinin belgelerin yetersizliğiyle kesiştiği noktada üretilen bir mutlaklıktan ibraret ekseriya.”
Kendi sırlarımıza vakıf olduğumuzda…
Tony’nin, hafızasındaki o büyük boşluğun içinde gezinmeye başlaması da, altmış iki yaşında, artık “Hayatın amacı, bizi mukadder kaybına hazırlamaktır”nevinden cümleler kurabildiği ve “değişim ihtimalinin yok olduğunu” hissederek ölümle ilk kez hasbıhal ettiği bir anda eline geçen “belgelerle” mümkün oluyor. Kırk yıl önce üniversitedeyken âşık olduğu ama “henüz hiç beraber olamadığı” sevgilisi Veronica Ford’un annesi, beklenmedik bir biçimde, Tony’ye az miktarda para ve bir “günlük” bırakıyor. Adrian’ın ölümüne kadar tuttuğu günlük bu.
O günlüğün sayfalarında Tony, Veronica’ya olan duygularını, Veronica’nın aile evine gidip annesiyle karşılaştığında hissettiklerini, Veronica’yı kendi arkadaş grubuyla tanıştırdığında olanları ve tabii, Adrian’ın son mektubunu hatırlayacaktır. Adrian, Tony ile Veronica’nın ayrılmalarından bir süre sonra yazdığı mektupta, Tony’den Veronica’yla birlikte olmak için izin ister. Tony çok öfkelenir ve bu öfkeyle verdiği cevap, her ikisiyle de ilişkisinin sonu olur. Kısa bir süre sonra, Tony bir Amerika seyahatinden dönüşünde, Adrian’ın bileklerini kestiğini öğrenir.“Hayatın şartları üzerine düşünmek ve bir karar vermek lâzımdır” Adrian’a göre, “ve bu karar, hayattan yana da, hayata karşı da olsa gereğini yapmak icap eder.” Tony’nin, o zaman, neredeyse gıpta ettiği bir intihar notudur bu; cesur, ikirciksiz.
Oysa şimdi, Adrian’ı nihai kararına taşıyan adımların peşinde geçmişe gömülen Tony, kişiliklerinin şekillendiği ortak bulutun içinde gözlerini belki de ilk kez açarken, orada cesaretten ziyade cürete, kararlılıktan ziyade inada ve her ikisini besleyen ıstırabın yumuşak zemininde, kendi ayaklarının fütursuz izlerine ulaşacaktır. Kitabı, bu izlerin Tony ile Adrian’ın asla dile gelmeyen sırlarını nihayet ele vereceğini bilerek okurken, Barnes’ın metne baştan sona hâkim kıldığı esrar duygusunun kaynağının başka yerde olduğunu hissettim ben. Kırk yıl sonra yeniden görüşmeye başladığı Veronica, Tony’ye,“Anlamıyorsun. Hiç anlamadın” deyip duruyordu. Ve hepimiz bir parça Veronica, bir parça Tony’ydik aslında. Eşikte durmanın değerini anlamıyorduk. Ya içeri girip yerleşmeli ya da sırtımızı dönüp gitmeliydik bir an önce. Ya hemen beraber olacaktık ya hiç bir zaman. “Öteki”nin mesafesi ve sırları tükendiğinde, aşkın da tükeneceğini kavrayamadığımız gibi, “hayatımız” dediğimiz şeyin de, aslında kendi zihnimizde şekillendirdiğimiz, başkaları kadar kendimize de anlattığımız bir “hikâye” olduğunu itiraf edemiyorduk bir türlü.Benlik, tek bir “toplam” olarak tanımlanıyordu daha ziyade ve biz kimliğimizi o “toplam” üzerine kuruyorduk haliyle; kendi eşiğimizde durup, bir içeri, bir dışarı baktığımızı her birimiz bilsek de, kimselere söylemiyorduk. Ama işte hayatının son dönemecinde, kumdan bir kule gibi yıkılıyordu Tony’nin hikâyesi; bir “toplam,” nihayet parçalarına ayrılıyordu. Hayatımızla aramızdaki mesafe eriyip, ele güne “ben” diye sunduğumuz o toplamdaki “ötekiler”i görmeye, onların sırlarına vâkıf olmaya başladığımızda, içten içe biz de yıkılıyorduk.
Yasemin Çongar
İdam
bir kravat boynumda...
ne zaman ayaklarımın altındaki sandalye
çekilecek diye bekliyorum
ellerim arkadan bağlandığı için
giderken alkışlayamıyorum bu hayatı
boynumu kırabilir bu ip
ama bil ki
gülümseyişime engel değil hiç bir kırılma
ki ben...
sen gittiğinde daha cok kırılmıştım
üstelik ayaklarımın altından kaymıştı zaten hayatım.
ne zaman ayaklarımın altındaki sandalye
çekilecek diye bekliyorum
ellerim arkadan bağlandığı için
giderken alkışlayamıyorum bu hayatı
boynumu kırabilir bu ip
ama bil ki
gülümseyişime engel değil hiç bir kırılma
ki ben...
sen gittiğinde daha cok kırılmıştım
üstelik ayaklarımın altından kaymıştı zaten hayatım.
ceyhun yılmaz
Bağlı mısın, Bağımlı mı?
“Beni sakın bırakma, ben sensiz yaşayamam, sen olmazsan ölürüm, sensiz nefes bile alamam, sen olmazsan ben bir hiçim...” Bu sözler ilk bakışta insan kendisinin çok sevildiğini kendisinin çok önemli olduğunu hissettirse de sağlıklı bir birlikteliğin içinde olmaması gereken dışavurumlardır.Bu türden sözler bağlılığın değil bağımlılığın göstergeleridir. Bağlılık, bir kimseye ya da bir düşünceye sevgi ve saygı ile yakınlık duymak ve göstermek demektir. Bağımlılık ise, başka bir şeyin istemine, gücüne ya da yardımına bağlı olmak, özgür olmamaktır.Bağlılık ve bağımlılığı birbirinden ayıran en belirgin çizgi, bireysel özgürlüğün varoluşu veya olmayışıdır. Neyin bağımlısıysanız onun kölesisinizdir aslında… Bağımlı olduğunun kölesisin! Bu bir eşya, bir yaşam tarzı, bir nesne, bir madde ya da bir insan olabilir. Ama sonuç değişmez. Sen kölesindir; o da efendin!.. Önce bağlanırsın. Sonra sonsuza kadar onun yanında kalacağını zannedersin. O yanındayken, elinin altındayken kendini daha iyi hissedersin. Yanından ayrıldığında eksik kalırsın. Anlamını yitirdiğini düşünürsün. O yanındayken kendini daha fazla seversin. Yanında değilken, kendin kendine çekilmez gelir. Kendinle kalmayı unutturur sana bağımlı olduğun şey.Eğer bağlı olduğun şey yanında veya elinin altında olmadığında kendini değersiz, çaresiz ve mutsuz yaşamı anlamsız hissediyorsan geçmiş olsun, artık sen bir bağımlısın! Bağımlılığın yaşı yoktur. Kaç yaşında olursan ol, bağlandığın şeye bağımlı olma ihtimalin her zaman vardır.Bağımlı ilişkilerde taraflar kendilerini -sürekli- birbirlerinin duygularını tatmin etmek zorunda hissederler. Bu çok yorucu bir duygudur. Sevdikleri insan bir başka şeye ilgi gösterdiğinde, bir başka şeyle meşgul olduğunda endişeye kapılırlar. Kendi başına kalamaz, kendilerini idare edemezler.Bu nedenle bağımlılık geliştirdikleri kişi geldiğinde de kendisine bu duyguları yaşattığı insan için bu defa kızgınlık ve öfke duygularıyla dolarlar. Sürekli gelgitlerin olduğu bu duygularla bağımlı insanlar sürekli uğraşmak zorundadırlar.Bu çok yorucudur… Olgun ve sağlıklı bir ilişki, ancak her iki tarafın gerçek bağımsız kişilikleri, birbirinden ayrı benlikleri olduğunu kabul etme temeli üzerine bina edilir. Gerçek sevgi, böyle ilişkilerde gelişir.İki taraf içinde tatminkar olur… Bazen eşlerden birisi dışarıya çıkmak ister, diğeri evde kalıp kitap okumak… Şimdi ne yapılacaktır? Eşlerden birisi bağımlılık geliştirmişse, önce kendi istediğini yapmak zorunda bırakacaktır karşı tarafı. Bu mümkün olmadığında (istemeye istemeye) diğerini bırakamadığı, onsuz kendini “hiç” olarak hissettiği için onun istediğini yapacak ama mutlu olamayacaktır. İkisi de tatsız bir durumun içine düşeceklerdir sonrasında. Oysa zaman zaman ayrı ayrı faaliyetler yapmanın kimseye bir zararı yoktur. Bireyselliğin ve birlikteliğin belli oranlarda ilişkiye yön vermesi en sağlıklı olandır. İnsan bazen ayrı olarak bazen de beraber olarak mutlu olabilir.Yapışık ikizler gibi davranmak ilişkinin ömrünü kısaltır. Yaşamın getirdiğine paralel olarak, zaman zaman bireyselleşmek sevginin gücünü artırır.Bunun için de “bağlılıklarımız” ve “bağımlılıklarımız” üzerinde düşünerek, zaman kaybetmeden bağımlılıklarımızdan birer birer kurtulmayı denemeliyiz.Ne kadar bağımlılığımız varsa o kadar köleleştiğimizi unutmak lazım… Annemizden bağımlılığı korumaya yönelik kalıplar öğrenmiş olabiliriz ama böyle gelmiş olmamız, böyle gideceğimiz anlamına gelmemeli.Hala doğduğumuz haliyle biyolojik göbek bağıyla bağlı olarak yaşamıyorsak görünmez olan psikolojik göbek bağlarından kurtulmanın da zamanı gelmiş olmalı.Zira çektiğimiz acıların büyük bir çoğunluğu bağımlılıklarımızdan kaynaklanıyor. Fark etmek değişmektir. Niyet etmek yola düşmektir!
Nazlı Özburun
Nazlı Özburun
J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı
S’io credesse che mia risposta fosse
A persona che mai tornasse al mondo,
Questa fiamma staria senza piu scosse.
Ma perciocche giammai di questo fondo
Non torno vivo alcun, s’i'odo il vero,
Senza tema d’infamia ti rispondo. (*)
Gidelim öyleyse, sen ve ben,
Eterlenmiş hasta gibi bir masada
Serilmişken akşam göğe karşı;
Bildik yarı ıssız sokaklar arasından geçerek gidelim
Tek gecelik ucuz otellerdeki huzursuz gecelerin
Mırıldanan inziva köşelerine
Ve bıçkı tozlu ve istiridye kabuklu lokantalara:
Sinsi bir niyetin usandırıcı bir savı gibi
Ezici bir soruya seni sürükleyen sokaklara…
Ah, “bu nedir? ” diye sorma.
Gidelim ve yapalım görüşmemizi.
Gelir ve gider kadınlar odada
Konuşurlar Michalengelo hakkında.
Pencere camlarına sırtını sürten sarı sis
Pencere camlarına burnunu sürten sarı duman
Akşamın köşelerinde dilini yaladı,
Lağım sularının gölcüklerinde oyalandı,
Bacalardan yağan kurumun sırtına düşmesine aldırmadı,
Akıp gitti taraçada, ansızın sıçradı,
Ve görerek bunun yumuşak bir Ekim gecesi olduğunu,
Kıvrıldı bir kere evin etrafında, ve uykuya daldı.
Ve zaman olacaktır mutlak
Sokak boyunca kayan o sarı duman için,
Sürterek sırtını pencere camlarına;
Zaman olacaktır, zaman olacaktır
Karşılaştığın yüzleri karşılayacak bir yüzü hazırlamak için;
Öldüreceğin ve yaratacağın bir zaman,
Ve bütün çalışmalar için ve yükselten
Ve tabağına bir soru bırakan ellerin günleri için;
Senin için zaman ve benim için zaman,
Ve daha da zaman yüz tane kararsızlığa,
Ve yüz tane görüntü ve düzelti için,
Kızarmış ekmekten ve çaydan önce.
Gelir ve gider kadınlar odada
Konuşurlar Michalengelo hakkında.
Ve zaman olacaktır mutlak
“Cüret edebilir miyim? ” diye sormaya ve “cüret edebilir miyim? ”
Geri dönmeye zaman ve merdivenlerden inmeye,
Saçımın ortasında kel bir lekeyle –
[Diyecekler: “Nasıl da seyrelmiş saçı! ”]
Yakası sıkıca yanağımı bastıran sabah ceketim,
Soylu ve gösterişsizdir kravatım, fakat basit bir iğneyle fark edilir –
[Diyecekler: “Nasıl da ince kolları ve bacakları! ”]
Cüret edebilir miyim
Kâinatı rahatsız etmeye?
Bir dakikada yeterli zaman vardır
Bir dakikayı ters yüz edecek kararlara ve düzeltmelere.
Zaten biliyordum onların hepsini, biliyordum hepsini:
Biliyordum akşamları, sabahları, ikindileri,
Ömrümün ölçüsünü aldım kahve kaşıklarıyla;
Biliyorum uzak bir odadaki müziğin altında
Ölen bir düşüşle ölmekte olan sesleri.
Öyleyse nasıl yeltenebilirim?
Ve zaten biliyordum gözleri, hepsini biliyordum -
İfade edilmiş bir ibarede seni mıhlayan gözleri,
Ve ben ifade edildiğimde, yığılmışım iğne ucunda,
Mıhlanmışken ve kıvranırken duvarda,
Nasıl başlamalıyım öyleyse
Günlerimin ve yollarımın bütün bu kırıntılarını tükürmeye?
Ve nasıl yeltenebilirim ki?
Ve zaten biliyordum kolları, hepsini biliyordum –
Bilezikli ve beyaz ve çıplak kolları
[Ama kumral saçlarla örtünmüş lambanın ışığında! ]
Beni bu denli konudan uzaklaştıran
Bir entarinin kokusu mu?
Bir masa boyunca yatan ya da bir şalla sarmalanmış kollar.
Ve nasıl yeltenmeliyim öyleyse?
Ve nasıl başlamalıyım?
…..
Söyleyeyim mi, alacakaranlıkta dar sokaklardan gittiğimi
Ve pencerelerine yaslanmış, gömlek kolları kıvrık
Yalnız erkeklerin pipolarından yükselen dumanları seyrettiğimi? …
Suskun denizlerin tabanında seğirten
Bir çift hırpani pençe olsaydım keşke.
…..
Ve ikindiler, akşamlar, uyur huzurla!
Pürüzsüz uzun parmaklarla,
Uyumuş… yorgun… ya da hasta numarası yapar,
Yayılmış yerde, burada seninle benim aramda.
Acaba, çaydan ve pastalardan ve dondurmalardan sonra,
Bu anı kendi bunalımına zorlayacak gücüm olur mu?
Ama ağlayışıma ve orucuma rağmen, ağlayışıma ve duama rağmen,
[Dazlaklaşmaya başlayan] kafamın bir tabakta getirildiğini görmeme rağmen,
Bir kâhin değilim ben – ve büyük bir mesele değildir bu;
En yüce olduğum anımın titreştiğini gördüm,
Ve gördüm o ebedi Kavas’ın paltomu tuttuğunu, ve kıs kıs güldüğünü,
Ve kısacası, korkmuştum.
Ve değer miydi tüm bunlara,
Fincanlardan, reçelden, çaydan sonra,
Porselenler arasında, seninle benim konuşmamız arasında,
Ve değer miydi tüm bunlara
Isırıp atarken meseleyi bir gülüşle,
Kâinatı bir top gibi sıkıştırmak,
Ezen bazı sorulara doğru yuvarlamak,
Söylemek: “Lazar’ım ben, ölümden gelirim
Her şeyi size anlatmaya geldim, her şeyi anlatacağım size” –
Eğer biri, kadının başına bir yastık yerleştirirken
Deseydi ki: “Bu değil kesinlikle benim meramım.
Bu değil, kesinlikle”.
Ve değer miydi tüm bunlara,
Değer miydi
Gün batımlarından ve avlu kapılarından ve çisentili sokaklardan sonra,
Romanlardan, çay fincanlarından, yerde sürünen eteklerden sonra —
Ve bundan, ve çok daha fazlasından? —
Meramımı tam olarak anlatmak imkansız!
Ama bir büyülü fener gibi bir ekran üstüne fırlatır sinir örüntüsünü:
Değer miydi
Eğer biri, yerleştirirken bir yastığı ya da fırlatırken bir şalı,
Ve dönerek pencereye doğru, deseydi:
“Bu değil kesinlikle,
Meramım bu değil kesinlikle”.
Hayır! Ne Prens Hamlet’im ben, ne de olmak istedim;
Bir saray mabeyincisiyim, öyleyim ki
Geliştiririm süreci, bir ya da iki sahneyi başlatırım,
Prens’e tavsiyede bulunurum; şüphesiz, önemsizim,
Hürmetkârım, yararlı olmaktan hoşnudum,
Becerikli, tedbirli, ve çok titizim;
Övgü doluyum, fakat biraz kalın kafalıyım
Bazen, aslında, neredeyse saçma –
Handiyse, bazen, Soytarı’yım.
Yaşlanıyorum… yaşlanıyorum…
Pantolon paçalarımı kıvırarak giyineceğim.
Saçlarımı arkadan mı ayırsam? Bir şeftali yemeye cüret edebilir miyim?
Beyaz flanel pantolon giyineceğim, ve yürüyeceğim kumsalda.
Duydum denizkızlarının birbirlerine şarkı söylediklerini.
Sanmam ki benim için şakısınlar.
Dalgalarda denize doğru açıldıklarını gördüm
Tarayarak dalgaların geriye uçmuş beyaz saçlarını
Ağartıp karartırken suları esen rüzgâr.
Oyalandık denizin odalarında
Kırmızı ve kahverengi deniz yosunlarıyla taçlanmış denizkızları yanında
İnsan sesleri bizi uyandırana ve boğulana dek.
T.S.Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
(*) “Eğer düşünseydim dünyaya yeniden dönebilecek birine yanıt verdiğimi, bu alev titremeyi bırakırdı. Fakat eğer duyduğum doğruysa, yani bu derinliklerden kimse asla yaşayarak dönmeyeceği için, yanıtlarım seni rezilce korkuya kapılmadan”. Dante’nin “Cehennem”inden (Canto 27, 61-67) .
A persona che mai tornasse al mondo,
Questa fiamma staria senza piu scosse.
Ma perciocche giammai di questo fondo
Non torno vivo alcun, s’i'odo il vero,
Senza tema d’infamia ti rispondo. (*)
Gidelim öyleyse, sen ve ben,
Eterlenmiş hasta gibi bir masada
Serilmişken akşam göğe karşı;
Bildik yarı ıssız sokaklar arasından geçerek gidelim
Tek gecelik ucuz otellerdeki huzursuz gecelerin
Mırıldanan inziva köşelerine
Ve bıçkı tozlu ve istiridye kabuklu lokantalara:
Sinsi bir niyetin usandırıcı bir savı gibi
Ezici bir soruya seni sürükleyen sokaklara…
Ah, “bu nedir? ” diye sorma.
Gidelim ve yapalım görüşmemizi.
Gelir ve gider kadınlar odada
Konuşurlar Michalengelo hakkında.
Pencere camlarına sırtını sürten sarı sis
Pencere camlarına burnunu sürten sarı duman
Akşamın köşelerinde dilini yaladı,
Lağım sularının gölcüklerinde oyalandı,
Bacalardan yağan kurumun sırtına düşmesine aldırmadı,
Akıp gitti taraçada, ansızın sıçradı,
Ve görerek bunun yumuşak bir Ekim gecesi olduğunu,
Kıvrıldı bir kere evin etrafında, ve uykuya daldı.
Ve zaman olacaktır mutlak
Sokak boyunca kayan o sarı duman için,
Sürterek sırtını pencere camlarına;
Zaman olacaktır, zaman olacaktır
Karşılaştığın yüzleri karşılayacak bir yüzü hazırlamak için;
Öldüreceğin ve yaratacağın bir zaman,
Ve bütün çalışmalar için ve yükselten
Ve tabağına bir soru bırakan ellerin günleri için;
Senin için zaman ve benim için zaman,
Ve daha da zaman yüz tane kararsızlığa,
Ve yüz tane görüntü ve düzelti için,
Kızarmış ekmekten ve çaydan önce.
Gelir ve gider kadınlar odada
Konuşurlar Michalengelo hakkında.
Ve zaman olacaktır mutlak
“Cüret edebilir miyim? ” diye sormaya ve “cüret edebilir miyim? ”
Geri dönmeye zaman ve merdivenlerden inmeye,
Saçımın ortasında kel bir lekeyle –
[Diyecekler: “Nasıl da seyrelmiş saçı! ”]
Yakası sıkıca yanağımı bastıran sabah ceketim,
Soylu ve gösterişsizdir kravatım, fakat basit bir iğneyle fark edilir –
[Diyecekler: “Nasıl da ince kolları ve bacakları! ”]
Cüret edebilir miyim
Kâinatı rahatsız etmeye?
Bir dakikada yeterli zaman vardır
Bir dakikayı ters yüz edecek kararlara ve düzeltmelere.
Zaten biliyordum onların hepsini, biliyordum hepsini:
Biliyordum akşamları, sabahları, ikindileri,
Ömrümün ölçüsünü aldım kahve kaşıklarıyla;
Biliyorum uzak bir odadaki müziğin altında
Ölen bir düşüşle ölmekte olan sesleri.
Öyleyse nasıl yeltenebilirim?
Ve zaten biliyordum gözleri, hepsini biliyordum -
İfade edilmiş bir ibarede seni mıhlayan gözleri,
Ve ben ifade edildiğimde, yığılmışım iğne ucunda,
Mıhlanmışken ve kıvranırken duvarda,
Nasıl başlamalıyım öyleyse
Günlerimin ve yollarımın bütün bu kırıntılarını tükürmeye?
Ve nasıl yeltenebilirim ki?
Ve zaten biliyordum kolları, hepsini biliyordum –
Bilezikli ve beyaz ve çıplak kolları
[Ama kumral saçlarla örtünmüş lambanın ışığında! ]
Beni bu denli konudan uzaklaştıran
Bir entarinin kokusu mu?
Bir masa boyunca yatan ya da bir şalla sarmalanmış kollar.
Ve nasıl yeltenmeliyim öyleyse?
Ve nasıl başlamalıyım?
…..
Söyleyeyim mi, alacakaranlıkta dar sokaklardan gittiğimi
Ve pencerelerine yaslanmış, gömlek kolları kıvrık
Yalnız erkeklerin pipolarından yükselen dumanları seyrettiğimi? …
Suskun denizlerin tabanında seğirten
Bir çift hırpani pençe olsaydım keşke.
…..
Ve ikindiler, akşamlar, uyur huzurla!
Pürüzsüz uzun parmaklarla,
Uyumuş… yorgun… ya da hasta numarası yapar,
Yayılmış yerde, burada seninle benim aramda.
Acaba, çaydan ve pastalardan ve dondurmalardan sonra,
Bu anı kendi bunalımına zorlayacak gücüm olur mu?
Ama ağlayışıma ve orucuma rağmen, ağlayışıma ve duama rağmen,
[Dazlaklaşmaya başlayan] kafamın bir tabakta getirildiğini görmeme rağmen,
Bir kâhin değilim ben – ve büyük bir mesele değildir bu;
En yüce olduğum anımın titreştiğini gördüm,
Ve gördüm o ebedi Kavas’ın paltomu tuttuğunu, ve kıs kıs güldüğünü,
Ve kısacası, korkmuştum.
Ve değer miydi tüm bunlara,
Fincanlardan, reçelden, çaydan sonra,
Porselenler arasında, seninle benim konuşmamız arasında,
Ve değer miydi tüm bunlara
Isırıp atarken meseleyi bir gülüşle,
Kâinatı bir top gibi sıkıştırmak,
Ezen bazı sorulara doğru yuvarlamak,
Söylemek: “Lazar’ım ben, ölümden gelirim
Her şeyi size anlatmaya geldim, her şeyi anlatacağım size” –
Eğer biri, kadının başına bir yastık yerleştirirken
Deseydi ki: “Bu değil kesinlikle benim meramım.
Bu değil, kesinlikle”.
Ve değer miydi tüm bunlara,
Değer miydi
Gün batımlarından ve avlu kapılarından ve çisentili sokaklardan sonra,
Romanlardan, çay fincanlarından, yerde sürünen eteklerden sonra —
Ve bundan, ve çok daha fazlasından? —
Meramımı tam olarak anlatmak imkansız!
Ama bir büyülü fener gibi bir ekran üstüne fırlatır sinir örüntüsünü:
Değer miydi
Eğer biri, yerleştirirken bir yastığı ya da fırlatırken bir şalı,
Ve dönerek pencereye doğru, deseydi:
“Bu değil kesinlikle,
Meramım bu değil kesinlikle”.
Hayır! Ne Prens Hamlet’im ben, ne de olmak istedim;
Bir saray mabeyincisiyim, öyleyim ki
Geliştiririm süreci, bir ya da iki sahneyi başlatırım,
Prens’e tavsiyede bulunurum; şüphesiz, önemsizim,
Hürmetkârım, yararlı olmaktan hoşnudum,
Becerikli, tedbirli, ve çok titizim;
Övgü doluyum, fakat biraz kalın kafalıyım
Bazen, aslında, neredeyse saçma –
Handiyse, bazen, Soytarı’yım.
Yaşlanıyorum… yaşlanıyorum…
Pantolon paçalarımı kıvırarak giyineceğim.
Saçlarımı arkadan mı ayırsam? Bir şeftali yemeye cüret edebilir miyim?
Beyaz flanel pantolon giyineceğim, ve yürüyeceğim kumsalda.
Duydum denizkızlarının birbirlerine şarkı söylediklerini.
Sanmam ki benim için şakısınlar.
Dalgalarda denize doğru açıldıklarını gördüm
Tarayarak dalgaların geriye uçmuş beyaz saçlarını
Ağartıp karartırken suları esen rüzgâr.
Oyalandık denizin odalarında
Kırmızı ve kahverengi deniz yosunlarıyla taçlanmış denizkızları yanında
İnsan sesleri bizi uyandırana ve boğulana dek.
T.S.Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
(*) “Eğer düşünseydim dünyaya yeniden dönebilecek birine yanıt verdiğimi, bu alev titremeyi bırakırdı. Fakat eğer duyduğum doğruysa, yani bu derinliklerden kimse asla yaşayarak dönmeyeceği için, yanıtlarım seni rezilce korkuya kapılmadan”. Dante’nin “Cehennem”inden (Canto 27, 61-67) .
Aşk ve Benlik
Ben seni seviyorum bende saklı olan seni.
İster ıraklarda ol, ister yakınlarımda,
Ben seni seviyorum bendeki seni.
Gerçek sevgi beklemektir. Gelmeyeceğini bildiğin halde gelecekmiş gibi beklemektir. Gelen aslında senin iradendir bulutların ötesinde duran iradendir. Akıl sadece yalan söyler, kalbimiz ise hakikati tüm çıplaklığıyla görür. Bedende her hücren karar verir hatta zerrelerin bile ama kalbin hükmüne hepsi rıza gösterir. Kalbe göre doğru ve yanlış yoktur. Onun gözünü çekemediği tek bir gerçeği vardır. Aşk...
Gerçek sevgi sadece yalındır ve beklenilmeye değerdir.
KZ
İster ıraklarda ol, ister yakınlarımda,
Ben seni seviyorum bendeki seni.
Aşkı yaşadığımızda kendimize aşığımızın gözleri ile bakarız. Kendimizi onun tanımları ile tanımlarız, duruşumuzu biçimimizi artık o belirler. Kendi egemenliğimiz bitmiştir ve kendimize olan saygımızı da yavaş yavaş yitirmeye başlarız. Kendi benliğimizde samimiyetsizlikle başlayan ve ihanetle son bulan amansız bir duygunun esaretini yaşarız. Yine de çoğumuz gibi bende aşkın kutsallığına inanırım. Bize verdiği o coşkuyu özlerim. Bizi hem kendi benliğimizden uzaklaştırıp hem de bu kadar coşkulu hissettiren bu duyguyu hayatımıza sokma arzumuz beni çoğu zaman düşündürmüştür. Belki fedakâr olmanın başka yolunu bulamayışımızdan bu kıskaca düşüyoruz. Bize ilham verdiği gibi bizi derin acıların içine atan uçlarda dolaştıran bir duygu. Bize sınırlarımızı gösteren bir duygu. Bu duyguyu tanıdıkça ilk göründüğünden daha farklı olduğunun bilincine varırsınız. Aslında aşk sizin benliğinizi yıkmaz, sizi yok etmez. Onun sizden istediği kendi benliğinizi bulmanızdır. Bunu da o kadar ustalıkla gerçekleştiriyor ki. Sizi alıştığınız kişiliğinizden bir anda koparıyor. Geçicide olsa farklı bir insan olmanın değişik duygusunu yaşıyorsunuz. Geri döndüğünüzde ise iş işten geçmiş oluyor siz eski siz olamıyorsunuz artık. Böylece size kendinizle oynama ve yaratma deneyimi tattırmış oluyor.
Gerçek sevgi beklemektir. Gelmeyeceğini bildiğin halde gelecekmiş gibi beklemektir. Gelen aslında senin iradendir bulutların ötesinde duran iradendir. Akıl sadece yalan söyler, kalbimiz ise hakikati tüm çıplaklığıyla görür. Bedende her hücren karar verir hatta zerrelerin bile ama kalbin hükmüne hepsi rıza gösterir. Kalbe göre doğru ve yanlış yoktur. Onun gözünü çekemediği tek bir gerçeği vardır. Aşk...
Gerçek sevgi sadece yalındır ve beklenilmeye değerdir.
KZ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





