12 Ekim 2012

Hazan Şöleni

Bahar geçer, yaz gider, hazan olur;
Döner her şey bir anda vîrân olur.

Esen rüzgâr hüzünle eser gelir..
Ve rûhlarda garip hisler belirir.

Çiçekler vedâ rengine bürünür,
Ne varsa dallarda yerde sürünür.

Mâtemlenir her şey, karalar bağlar;
Sararan renkler geçen yaza ağlar..

Yeşili kasvetli bir hüzün boğar;
Hazanla her yana yapraklar yağar.

Neye baksan göçe hazır görünür;
Bir mevsim ki, sırf ölüme yürünür...

Yağar her tarafa gam üstüne gam,
Bahara karşı sanki bir intikam...

Ne gül kalır, ne çiçek, ne de lâle,
Gömülür her şey derin bir melâle.

Hüzünle doğar doğarken güneş, ay;
Duyulur her yanda matemli bir nây.

Belirir kış ufku daha derince,
Kırağılaşır çiğler ince ince.

Girip saklanır canlılar inine;
Veda eder gül-bülbül birbirine.

Uğuldar gurbetle dağlar, dereler;
Târumâr olur o şen şakrak yerler.

***

Bütün varlık olurken hazana râm,
Belirir renklerde son bir ihtişâm.

Ağaç yaprakları renklerle güler,
Her şey bir kez daha baharı diler..!

Sarı, mor, kırmızı, pembe rengiyle,
Gülümser her taraf yaz âhengiyle.

Duyanlar duyar bahar huzûrunu,
Nakış nakıştır bu mevsimin sonu.

Mâtemlenirken yazın zevâliyle,
Sevinçler duyarız bu son hâliyle.

Ufukta yeniden nûrlar belirir..
Ve hazanla gelen her şey silinir.

Işığa ereriz gizli bir nûrdan,
Işık yudumlarız nûrlu fağfûrdan.

Tüter her yerde ayrı bir inşirah
Ne keder kalır ne de bir âh u vah..

Duyar rûh her şeyi olduğu yerden,
Rüyâda duyduğu gibi derinden.

Hazan susar, duygular da durulur,
Rûhlarda yepyeni bir bahar olur...


Fethullah Gülen


Dâüssıla

Dinliyorum ruhumu gurbetten usanmışım,
Bunca "dâüssıla"ya dayanırım sanmıştım...
Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım,
Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım...


Millî ikbâlimize koşarken nefes nefes,
Ülkemde yaşayıp orada ölmek hayalimdi;
Bir gam melodisi bu yerde duyduğum her ses,
Yutkunuyorum belirsiz duygularla şimdi.


Hiç bilmem gönlümün bu sevdâdan bıktığını,
Yer yer bükülmüş olsa da irademin kaddi;
Kim görmüş Mecnun‘un Leyla‘yı bıraktığını,
Hep bu oldu dünyada düşüncemin serhaddi.


Bir buz gibi gözümde her sabah doğan güneş,
Kâbûslar gibi çöküyor çökünce her gece;
Gündüzler burada kabir karanlığına eş,
İnsanlar ufuksuz, hayatsa tam bir bilmece...


Renkler bir darlığın ağında, hepsi de gri,
Anlamsız birer tümsek o koca gökdelenler;
Duygular derbeder, düşünceler serseri,
Bir hiçe bağlı burada doğanlar, ölenler.


Düz günler monoton, bayramlarsa bir karnaval,
Adeta bir çöl gibi bana bu koca diyar;
Izdırap tam ızdırap, neş’enin rengi melâl,
Hazanla inim inim duyduğum yaz-bahar.


Vermiyor bencesini zevk u safanın hayat,
Fecre kapalı sanki gönlümdeki tepeler;
Hep ümide koşsam da sarsılıyor hissiyat,
Kaplıyor ufukları siyah siyah perdeler.


Yok yaşamanın bu ülkede ölümden farkı,
Sisli, dumanlı geçiyor inadına zaman;
Hiç duyulmuyor hayattan dinlediğim şarkı,
Tın tın nabızlarımızda ruhumdaki hafakan...


İç murakabe deyip kendimi dinliyorum,
Gördüğüm çerçevede yapayalnız efkârım;
Bir mum macerası; yanıyor ve eriyorum,
Olsaydı aydınlatmak bari yanarken kârım.


Fethullah Gülen

Azap

Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazan azap;
Yaz günü yaprakları solduran hicran azap.

Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem;
Can azap, canan azap, her günkü yâran azap.

Yıllar var yollardayız, mesafeler amansız,
Yol asi, hedef uzak, bel veren zaman azap.

Yakmak için tek bir mum, çekilenler besbelli,
Söndürüyor rüzgârlar, savrulan harman azap.

Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman,
İmana aç ruhlara başka bir derman azap.

Sarsılmış başta akıl, bakış bulanık hepten,
Bir acı imtihan bu, bize imtihan azap.

Himmete muhtaç herkes, kupkuru dağ ve bayır,
Çöllere dönmüş arza boşalan bâran azap.

İnsanlara el açmak, hep gîran geldi bize,
Mihrabı hak olana bu türden gîran azap.

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,
Vicdanı hür olana minnetli ihsan azap.

Fethullah Gülen


Sonlar Kuşağı

"BİZDEN bir ya da iki önceki kuşak bizim kadar çok 'son' görmedi. İlişkilerde bizim kadar çok son yaşamadılar. İşlerine bizim kadar hızlı son verilmedi, bizim kadar yeniden başlamak zorunda kalmadılar. Her son, yas demektir. Sonlandırdığınız şeyle ilgili ne kadar az şey hissederseniz hissedin bu, böyledir. Dolayısıyla bizler mutluluğun peşinden koşan ve aslında neredeyse aralıksız yas tutan bir kuşağız. Sevgililerin, arkadaşların, işlerin, evlerin, mahallelerin yani terk ettiğimiz her şeyin yasıyla doluyuz. Düşünün, anneannenizi düşünün..."
Böyle bitirmiştim "Aldatılmış Kuşak" yazımı. Mutluluk diye, ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyin peşinden koşmaya esir edilmiş bir kuşak olarak aslında "Sonlar Kuşağı" olarak adlandırılmamız gerektiğini söylemiştim. Oradan devamla...

'SORUN SENDE DEĞİL...'
Ne kadar söylerse söylesin, istersen bin kere "Sorun sende değil, bende" desin, her ilişkinin sonu bir beceriksizlik yasıdır. İstersen kendin terk et. İstersen umurunda olmasın terk ettiğin sevgili... Yine de işte. Becerilememiş bir ilişkinin cesedi vardır ortada. Yürüyüp giderken sırtına eklenecek, giderek ağırlaşacak bir ölü daha. Her yeni ölüde, bir ikindi vakti, yalnız başına oturduğunda yapacağın toplu sayıma dahil edilecek biri daha. Ne çok ihtiyarlar insan o ikindi geldiğinde.
Düşün anneannen kaç kere terk edildi, kaç kere terk etti? Sırtında, senin sırtındaki kadar çok ölü olmadığı için belki ikindi olunca aklına börek yapmak gelebildi.

KÜÇÜLME HA?
İsterse en güzel şeyleri söylesinler seni gönderirken, isterse sen emin ol kendinden, işini ne kadar iyi yaptığından, istersen bil sonuna kadar haksızlık olduğunu işten atılmanın yine de işte... Oyundan atılmaktır işten atılmak ve nasıl acıttıysa vaktiyle seni bu, aynen öyle, aynı yerinden işte. Onların da bir beceriksizlik yası vardır üzerinde. Sonra yeniden başlamak için kendine yokuş yukarı taşıttığın cesaret kayaları... Sonra yeni baştan... Onların yası yok mu yani şimdi üzerinde? Çizik çizik aklın, bilmiyor musun sanki?
Anneannen kaç kere işten atıldı? Muhtemelen hiç. Bu yüzden belki yarın yokmuş gibi çiçekleri sulayabiliyor şimdi.

SONSUZ KİRACI
Kaç ev bıraktın arkanda? Bir IKEA turu daha ve işte bir ev daha! Sonra belki bir kez daha bozulmak üzere. Kaç tane kütüphanen oldu? Kaç yatağın? Biriktirdiklerin geride kalsın ve yeniden hep sanki yeni bir deftere başlıyormuş gibi başlayabilesin diye mi almadın yanına o eşyaları? Bütün o evler, terk ettiklerin, balkonlardaki boş saksılar kadar hayal kırıklığı.
Anneannen kaç ev değiştirdi? Belki de hiç. O yüzden belki hâlâ aynı çekmecede duruyor yüz yıllık kahve değirmeni. Sanki pişman olduğu hiçbir şey yokmuş gibi. Kendini affetmiş insanların birikebilme, biriktirebilme huzuru.

MANTO
Bir manton var mı? Yirmi yıllık bir manton var mı senin? Mantoları kötü yapıyorlar diye değil, o kadar çok son yaşamış bir mantoyu saklayıp da bütün o sonları hatırlamamak için tutmuyoruz eşyalarımızı. Fazla hikâye biriktirmiş oluyor eteklerimiz. Sonlarımızı hatırlamamak için atıyoruz eşyalarımızı. Yoksa hiçbirimiz çok zengin değiliz. Ama içinde o ağladığın günü yaşadığın pantolonu bir daha giymek... Bir son daha olmasın diye... Dua etmek değil, bütün bir hayatımızı dua yapıyoruz. Bu yüzden bu kadar çok yeni şey alıyoruz. Bu yüzden bu kadar çok "şeyimiz" var. Şeyler, bizim nafile, küçük dualarımız. Hayata küçük ve beceriksiz ellerimizle maya çalıp duruyoruz. Her cumartesi yeni bir hayatın ihtimali olarak kendimize bir gömlek alıyoruz.

AĞIRLIĞI DÜŞMESİNE YETMEYEN
Bence biz... Söylemeyeyim diyordum ama söyleyeyim gitsin:
Ağırlığı düşmesine yetmeyenleriz.
Kanatlarımız küçüklükten dermansız.
Yaslarını yok sayanlarız biz.
Bu yüzden bu kadar çok hareket etmekteyiz.
Sonların Kuşağı bizimki. Tedavimiz ne önceki ne de sonraki kuşakta. Biz böyle dermansız, birbirimizin yaralarını yalaya yalaya, kimsenin kimseye faydası dokunmadan tam olarak, ölüp gideceğiz.

Ece Temelkuran


11 Ekim 2012

Nasıl da Eskimiştir

Başa dönelim biraz da,
Hep başa döneriz;
Belki bir çay bardağına,
Sıcaklığa, tutuşa, dokunmaya,
Ne güzel anımsarız geçmişi,
Kendi yalanımızla.

Uysal bir geçmiştir,
İyi şeyler kalmıştır aklımızda.
Unutmak bizim bildiğimiz iştir.
İri gözlerin senin
Bütün iyiliğiyle,
Bizi hep nasıl izlemiştir.

Geçmiştir, bugün de geçer
Zamanla güzelleşir.
Geçmişle bugün arasında
Tek bildiğim kendimdir.
Ve kendim, belki hiç bilmediğim,
Nasıl da eskimiştir.

Başa dönelim biraz da,
Örneğin çatlak bir nara.
Eski bir aşka dönelim,
Bir aşkın kanayan anısına,
Ki yıldız dolsun
Apansız karanlığımıza.

Metin Altıok
-bir acıya kiracı-


Ne Zaman Geldim Sana

Bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi.
Düşündüm bütün gece
Kurulmuş bir saat gibi,
Elimde seçkin bir sözcük demetiyle,
Düşündüm gelip arasam seni.
Bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi.

Vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi.
Bir saat suyun dibinde,
Kıvrımlar çizen yelkovanı akrebi,
Duydum çaldı gecenin bir yerinde.
Düş müydü, gerçek miydi?
Vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi.

Geldim mi sana, yoksa gelmedim mi?
Ne zaman kapatsam gözlerimi,
Hep o saat dibinde suyun
Ve ben yanında bir gemi leşi.
Belki hiç yaşamadım senin öznel tarihini.
Geldim mi sana, yoksa gelmedim mi?

Sen sırtına giymedin çiy tanelerini,
Avucuma düşmedi yılın ilk cemresi.
Seni hiç görmedim, sana gelmedim,
İkiye ayırmadık biz o tarihi.
Neden durmuyor öyleyse dipteki saat?
Sen sırtına giymedin çiy tanelerini.

Anılardır bir batığın koruyan gövdesini,
Acı verseler bile.
O saat, o çarpık saat duyuracak sesini
Düşümde, gerçeğimde
Sevgiyle kurarak kendi kendini.
Anılardır bir batığın koruyan gövdesini.

Metin Altıok
-bir acıya kiracı-

Attila Jozsef’i Okurken

acıyla okuyorum attila jozsef’i
hazin ve sararan güzün şarkısıyla
karşılıksız bir kuğu aşkı gibi ak
lut gölü kadar derin bir acıyla

acıyla okuyorum attila jozsef’i
ikimiz de doldurup yalnız kederle
aynı çeşmeden hayatın güğümünü
tünelleri aynı bir kara trenle

acıyla okuyorum attila jozsef’i
ikimiz de savrulan mor çığlğkların
katmışız çivitini aşkların ateşine
ve o benden tam kırk yıl önce

acıyla okuyorum, bitimsiz bir acıyla
ağabeyim benim, kalbim, attila jozsef’im
bir çocuğun annesini sevişi gibi
seviyorum seni, kederle ve hüzünle

Behçet Aysan