Burada
duvar ile direk
arasında asılı
sallanıyorum.
Kenarlarım yırtık
parçalarım sarkık
içim patlak.
Burada
geçmiş ile gelecek
arasında gerili
sallanıyorum.
Saatlerim çarpık
günlerim çatlak
yılım yitik.
Sözcükler gelip geçiyor içimden
anlamsızlığa doğru
eylemler geçip gidiyor elimden
çaresizliğe doğru.
Boşalıyorum
burada
hiçlik ile yokluk
arasında.
Oruç Aruoba
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
13 Ekim 2012
12 Ekim 2012
Bir Yılın Son Günleri
Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
Bu kadar el değmemiş
Sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri
Her sonda,her başlangıçta ve her defasında
Alır gibi başkasını karşımıza
Perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içinde bir başımıza
Sorgulamak kendimizi
Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi
Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz
Karanlık günlerimizin kenar süslerini
Biterken yılın son günleri
Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
Gençlik ikindilerini
Kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri.
II.
Bir yıl daha bitiyor
Düşlerim ,tasalarım,yarım kalmış onca şey
Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
Bana mı öyle geliyor
Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
İnsan yaşlanırken?
III.
Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Dağınık yatağım,mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Hançer kıvamındaki o karamizah tadını
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz’a
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım
akşama
Yeni bir yıla
Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta
IV.
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
Bırakılmış mektuplar
Ve yurdumun her karış toprağında tefrika edilen karanlık
Ey hayatıma girenler ve çıkanlar
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey
O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan…
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır bir ermiş dinginliği havalandırıyor dizelerime
açılan pencereleri,
Durup bakıyorum akşam sularında zaman kavramlarına,
Zamanı düşünüyorum;koyuluyorum
Anlamını yitiriyor “şimdiki zaman”ın boşyüceliği,tarihin unutkan
sayfalarındaki mürekkep lekeleri
İşimin başına dönüyorum içimde ıssız bir gönül erinci
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
“içtenliğin” yada “dünya görüşünün” kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum.
V.
Sabahları açık penceremin soluduğu kent
Nabzında yüzyılın dağınık sancısı
Dumanı üzerinde tüten yıkıntılar
Hangi anlamı kuşanabilir şimdi yeni bir yıl
Umutsuzluk sözlüğünden karşılıklar aranırken hayata
Hangi söküğünü dikebilir bu yaralı kuşak
Hangi yüreğe öğretilebilir unutmak!
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hala bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
VI
doğulu belli
belki bizim oralı
nerde görsem tanırım ben
hüznünde asi dağların şivesi bozuk dumanını taşıyan
bu eşkiya duyarlığını
yaşı kırk beş elli, belli uyumamış Ankaran'nın derdine
ceketi küçük geliyor, elleri biraz büyük, yüreği yaralı
karısı yeni ölmüş, sığınmış oğlunun evine
bir hamayıla bir sure sürer gibi
bir muskaya yerleştirir gibi
okunmuş, katlanmış güvenliğini
arkasını yazar gibi askerlik fotoğrafının
bir naylon geçirircesine nüfüs teskeresine
yarine yazdığı mektuba koyar gibi
biraz kostak, biraz hüzünlü
ne zaman efkara gönül indirse kaşlarını çatar hani
işte öyle yerleştiriyor ''Milli Piyango'' biletini
yoksul cüzdanının en afili yerine
o da hazır şimdi yılbaşı çekilişine
yüzünde işini özenle yapmanın erinci
bakıyorum umudun bir an için ısıttığı gözlerine
bilmiyor onun için şuracıkta yazıverdiğim öyküleri
katlayıp yerleştirirken cüzdanını cebine
sormak geliyor içimden adresini
yürürken bir ayağı aksıyor
hep kıyısından gidiyor yolun
belli yakıştıramıyor kendini kente
uzun uzun bakıyorum ardından bir dostu uğurlar gibi
ağlamak geliyor içimden
nasıl da uzağız birbirimize
ah adresini bilseydim amca
yollardım sana bir yılbaşı tebriği
inan yalnız sana
hani tercüman olsun diye yüreğime
bol kuşlar olsun üstünde, mavilik, bir köşede kalpler birleşmiş,
işte öyle afili
ve altında mani deyişli el yazısı bir cümle:
uçan kuşlar konsun senin göğüne!
Murathan Mungan
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
Bu kadar el değmemiş
Sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri
Her sonda,her başlangıçta ve her defasında
Alır gibi başkasını karşımıza
Perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içinde bir başımıza
Sorgulamak kendimizi
Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi
Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz
Karanlık günlerimizin kenar süslerini
Biterken yılın son günleri
Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
Gençlik ikindilerini
Kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri.
II.
Bir yıl daha bitiyor
Düşlerim ,tasalarım,yarım kalmış onca şey
Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
Bana mı öyle geliyor
Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
İnsan yaşlanırken?
III.
Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Dağınık yatağım,mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Hançer kıvamındaki o karamizah tadını
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz’a
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım
akşama
Yeni bir yıla
Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta
IV.
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
Bırakılmış mektuplar
Ve yurdumun her karış toprağında tefrika edilen karanlık
Ey hayatıma girenler ve çıkanlar
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey
O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan…
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır bir ermiş dinginliği havalandırıyor dizelerime
açılan pencereleri,
Durup bakıyorum akşam sularında zaman kavramlarına,
Zamanı düşünüyorum;koyuluyorum
Anlamını yitiriyor “şimdiki zaman”ın boşyüceliği,tarihin unutkan
sayfalarındaki mürekkep lekeleri
İşimin başına dönüyorum içimde ıssız bir gönül erinci
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
“içtenliğin” yada “dünya görüşünün” kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum.
V.
Sabahları açık penceremin soluduğu kent
Nabzında yüzyılın dağınık sancısı
Dumanı üzerinde tüten yıkıntılar
Hangi anlamı kuşanabilir şimdi yeni bir yıl
Umutsuzluk sözlüğünden karşılıklar aranırken hayata
Hangi söküğünü dikebilir bu yaralı kuşak
Hangi yüreğe öğretilebilir unutmak!
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hala bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
VI
doğulu belli
belki bizim oralı
nerde görsem tanırım ben
hüznünde asi dağların şivesi bozuk dumanını taşıyan
bu eşkiya duyarlığını
yaşı kırk beş elli, belli uyumamış Ankaran'nın derdine
ceketi küçük geliyor, elleri biraz büyük, yüreği yaralı
karısı yeni ölmüş, sığınmış oğlunun evine
bir hamayıla bir sure sürer gibi
bir muskaya yerleştirir gibi
okunmuş, katlanmış güvenliğini
arkasını yazar gibi askerlik fotoğrafının
bir naylon geçirircesine nüfüs teskeresine
yarine yazdığı mektuba koyar gibi
biraz kostak, biraz hüzünlü
ne zaman efkara gönül indirse kaşlarını çatar hani
işte öyle yerleştiriyor ''Milli Piyango'' biletini
yoksul cüzdanının en afili yerine
o da hazır şimdi yılbaşı çekilişine
yüzünde işini özenle yapmanın erinci
bakıyorum umudun bir an için ısıttığı gözlerine
bilmiyor onun için şuracıkta yazıverdiğim öyküleri
katlayıp yerleştirirken cüzdanını cebine
sormak geliyor içimden adresini
yürürken bir ayağı aksıyor
hep kıyısından gidiyor yolun
belli yakıştıramıyor kendini kente
uzun uzun bakıyorum ardından bir dostu uğurlar gibi
ağlamak geliyor içimden
nasıl da uzağız birbirimize
ah adresini bilseydim amca
yollardım sana bir yılbaşı tebriği
inan yalnız sana
hani tercüman olsun diye yüreğime
bol kuşlar olsun üstünde, mavilik, bir köşede kalpler birleşmiş,
işte öyle afili
ve altında mani deyişli el yazısı bir cümle:
uçan kuşlar konsun senin göğüne!
Murathan Mungan
Kumsalda İki Çocuk
Bize gönderdiğin o yeni yıl kartı
“İki çocuk, kumsalda…” diye başlanabilirdi elbet!
İkinizin de gözlerinizden, yanaklarınızdan öpüp, kaçırılmış görüşme fırsatlarının hesabını şimdilik bir kenara bırakıp
sağlıklı, mutlu, başarılı bir yıl
diye başlıyordu.
Yumuşak renklerle silinmiş, boşaltılmış bir dünyada; neredeyse
tozanlarına karışmış bir kumsalda oynayan iki çocuk çizilmişti ön yüzüne. Çocuklar çok belirgin, sanki onları birbirlerine gösterdikleri dikkat belirginleştirmiş – bu seyrek dokuda. Bir de yaptıkları kale.
Kumsalda iki çocuk birlikte yaptıkları bir kum kalesiyle kendilerini kuşatıyorlardı.
Açık deniz duruyordu başuçlarında
Avuçlarından dökülen kumun seyrek dokusu
elenmiş manzara
Ufuk çizgisinde üzümkarası renginde bulutlar belli belirsiz;
Kartın gökyüzüne karıştığı üst kenarında yaklaşan
Şimdilik uzakta üzümkarası ince bir çerçeve
Belli kumsala inecek
Zaman’la buluşacaklar yerde
Kartını aldığımız günlerde fırtınadaydık
Kumun ufku, engin sığ, hayvan acısı
Kartını aldığımız günler
Ölüme açık duran deniz kapısı
Kartını aldıktan nice sonraydı ki, bir gece yarısı telefon etmiştim sana. Sesimdeki bozgun birbirinden nice uzakta bulunduğumuz iki kenti derin bir sessizlikle bağlamıştı birbirine.
“Biz artık kumsalda iki çocuk değiliz,” demiştim.
Her şeyi söylemişti bu cümle.
Beraberliğimizdi, insanlara bize böyle kartlar gönderilmesini düşündüren. Bizden başkalarını da ısıtan, ışıtan bir kaleydi kumsaldaki. Açık denizin başucunda bir kum şatosunda nice fırtınada yırtılmış bayrak, çırpınıp duruyordu şimdi ahizenin parazitlerinde, resmin üzerinde ince bir çizgi olarak başlayan bulutlar bizden erken görmüş, geliyorlardı üzerimize.
Fırtına dindi. Ya da öyle sandık.
O kart yeniden asıldı duvardaki yerine
Kum akmaya başladı yeniden
Duvardaki iki çocuğun avuçlarından günlerimize
Hâlâ büyümemeye yeminli iki çocuğuz
ama artık ayrı kumsallarda
Aynı izlere basarak kaybettik birbirimizi
Sana cevap yazamamıştım o zaman, kusura bakma
üzerinden çok zaman geçti
Senin kartındaki bulutlar şimdi bu şiire indi.
Murathan Mungan
Ocak 1993
- Aşkın Cep Defteri-
“İki çocuk, kumsalda…” diye başlanabilirdi elbet!
İkinizin de gözlerinizden, yanaklarınızdan öpüp, kaçırılmış görüşme fırsatlarının hesabını şimdilik bir kenara bırakıp
sağlıklı, mutlu, başarılı bir yıl
diye başlıyordu.
Yumuşak renklerle silinmiş, boşaltılmış bir dünyada; neredeyse
tozanlarına karışmış bir kumsalda oynayan iki çocuk çizilmişti ön yüzüne. Çocuklar çok belirgin, sanki onları birbirlerine gösterdikleri dikkat belirginleştirmiş – bu seyrek dokuda. Bir de yaptıkları kale.
Kumsalda iki çocuk birlikte yaptıkları bir kum kalesiyle kendilerini kuşatıyorlardı.
Açık deniz duruyordu başuçlarında
Avuçlarından dökülen kumun seyrek dokusu
elenmiş manzara
Ufuk çizgisinde üzümkarası renginde bulutlar belli belirsiz;
Kartın gökyüzüne karıştığı üst kenarında yaklaşan
Şimdilik uzakta üzümkarası ince bir çerçeve
Belli kumsala inecek
Zaman’la buluşacaklar yerde
Kartını aldığımız günlerde fırtınadaydık
Kumun ufku, engin sığ, hayvan acısı
Kartını aldığımız günler
Ölüme açık duran deniz kapısı
Kartını aldıktan nice sonraydı ki, bir gece yarısı telefon etmiştim sana. Sesimdeki bozgun birbirinden nice uzakta bulunduğumuz iki kenti derin bir sessizlikle bağlamıştı birbirine.
“Biz artık kumsalda iki çocuk değiliz,” demiştim.
Her şeyi söylemişti bu cümle.
Beraberliğimizdi, insanlara bize böyle kartlar gönderilmesini düşündüren. Bizden başkalarını da ısıtan, ışıtan bir kaleydi kumsaldaki. Açık denizin başucunda bir kum şatosunda nice fırtınada yırtılmış bayrak, çırpınıp duruyordu şimdi ahizenin parazitlerinde, resmin üzerinde ince bir çizgi olarak başlayan bulutlar bizden erken görmüş, geliyorlardı üzerimize.
Fırtına dindi. Ya da öyle sandık.
O kart yeniden asıldı duvardaki yerine
Kum akmaya başladı yeniden
Duvardaki iki çocuğun avuçlarından günlerimize
Hâlâ büyümemeye yeminli iki çocuğuz
ama artık ayrı kumsallarda
Aynı izlere basarak kaybettik birbirimizi
Sana cevap yazamamıştım o zaman, kusura bakma
üzerinden çok zaman geçti
Senin kartındaki bulutlar şimdi bu şiire indi.
Murathan Mungan
Ocak 1993
- Aşkın Cep Defteri-
Sis
hayal mi ne kadar uzak. Bir başka kalpteki yerin kadardı hayat.
Neyin peşine takılıp geldim bu bilinmeyen yere
unutmanın sisini aralayan şaman!
Ey Kuzey yıldızı!
Kaybolan geceye yolunu gösteren şamdan
içimin karanlığında korkan çocuğu koru.
Hatırayı saklayan eşyanın eskimiş yorgunluğu
yazlık sinemalar, taş plak, radyolu günler
ve kalbin ilk ağrısı
bir başka kalpteki yerin kadardı hayat.
Her aşk başa dönmekti belki de
hayata ve aşka hep geç kalan ben,
kimi sevsem bir başkasını sevmiş olurdu.
Göğsümden geçerdi göç yolları kuşların. Yaşadım mı, düş mü,
hayal mi ne kadar uzak. Bir başka kalpteki yerin kadardı hayat.
1
Uykuya dalan bahçeyi uyandırmadan geçti de yağmurlu güz,
kışı atlatamadı, toprakla kucaklaştı sokağın yaşlıları.
Hatıranın karanlık dehlizlerinde yerini aldı,
yeri göğü aydınlatıp
yataktan aynaya yansıyan ışık
koynunda sevişmekten tükenip bittiğimde,
uçurtması bulutlara değen çocuk sevinci, kamaşan beden.
Nehri, bahçeyi, akmayan çeşmeyi, güvercinli damları,
çarşıyı örtüp
karşı kıyıya uzanan sis
örtmese de bitmiş bir aşkın kederini
beni hayata, eve, evdeki bir başka yalnızlığa döndüren
çocuk kedi. Artık iyi.
Ey bilge şaman! Yerlere ve
göklere hükmü geçen zaman.
Beklemek ve görmek. Birbirinin benzeri sözler,
gelip geçen insan suretleri,
birbirine karışan yüzler ve sesler.
Yolları ardında bırakan mevsimler, batan gemi ve
karanlık sularda sürüklenen ruhum ve bütün soruların
toplamı ve özeti olan
- Ben neyi aradım durdum?
Ve hâlâ el altında duran bir başucu kitabı
yalnızlığım.
Göğsümden geçerdi göç yolları kuşların. Yaşadım mı, düş mü,
hayal mi ne kadar uzak. Bir başka kalpteki yerin kadardı hayat.
2
Yolları yorgun düşüren yolcuydum ben eskiden, artık geçmiş
ve kalbim yorgun düşen.
Herkes kendi gözünde büyütüp seyrederken kendini
sinip küçüldüm,
sığındım yalnızlığın
göğsüne
odalara sığmazken yalnızlığım.
Başkasının yerine sahne alınmış bir oyun,
birkaç gösterilik bir oyundu bu. Aşkı doğrulayan acı
ve yılları yadsıyan çıplak bedenlerimizin
bazen usul, bazen hırçın karışıp birbirine akışı.
Uykuyla uyanıklık arasında
kısacık bir yaşanmışlık.
Nehri, bahçeyi, akmayan çeşmeyi, güvercinli damları,
çarşıyı örtüp
karşı kıyıya uzanan sis
bugün de örtmedi bitmiş bir aşkın kederini.
Zamanın kıvrımları arasında gizli saklı kalmış bir şeyler
sezilen ama söze dökülemeyen.
Biz diye bir şey yokken,
neyi alıp gitmiştik birlikte temmuza
ansızın boşalan yüzün,
uzak bakışların
bilip de bilmezlikten,
görüp de görmezlikten gelinen.
İçimin kırılıp dökülmüş camlarından sızan bir soğuk rüzgâr,
bir karmakarışıklık,
derbederlik, derlenip toparlanmak istemeyen.
Yolları yorgun düşüren yolcuydum ben eskiden, artık geçmiş
ve kalbim yorgun düşen.
3
Yolları yorgun düşüren yolcuydum ben eskiden, artık geçmiş
ve kalbim yorgun düşen.
İçimin kırılıp dökülmüş camlarından sızan bir soğuk rüzgâr,
bir karmakarışıklık,
derbederlik, derlenip toparlanmak istemeyen.
- Yaprak kımıldatmayan durgun gecenin sokaklarından geçtim, bahardı. Dalları karlarla yüklü ağaçlı bulvarlardan sonra, gece yol alınan uzak şehirlerden, türeyen tren camlarına yaslanmış başımda ağrılarla, soluk kasaba içlerinden, perdeleri açık, sarı kör ışıklı ev içlerinden, donuk insan yüzlerinden…
Dinmek bilmez son yaz yağmurları… Sanki bir suç işlemiş de yüzü yere inmiş üzgün çocuktu gökyüzü. Islak ot ve toprak kokusu.
Başı sonu yokmuş gibi uzayıp giden sararıp solmuş kederli bozkırlardan, gecenin uykuya yeni düştüğü ıssız vakitlerden geçtim. Günü uyandıran kuşlarla başlayan sabahlardan.
Önce mordan eflatuna sonra ağır ağır pembe
usul bir ışıkta, şafakla yüzü aydınlanan yeryüzü güzeldi.
O vakitlerde aşkın eşlikçisi acı bile içimde güzeldi.
4
Aşıp gecenin eşiğini geliyor arada bir caddenin uzak sesi. Kar,
beyaz bir hüzün gibi örttü şehri.
Yaprakları birbirine yapışmış eski, tozlu bir kitabı
sanki okur gibi yeniden
unutmaya bırakılmış sırları
çevirdi parmaklarım.
Herkesin bir vazgeçilmezi var ya,
her yere birlikte götürdüğü
takvimsiz, saatsiz vakitlerde
dökülüp saçılan ortalığa.
Ben sarıp sarmalayıp aşkı
yalnızlığa
taşıdım durdum acıyı küçültüp
sığdırdım
incecik bir sızıya.
Şimdi çıkıp gitsem oturur sedire bekler beni
büyüdü, evi sevdi,
annesinin ölmeye terk ettiği hasta kedi.
Evden eve taşınırken yıpranmış, hatırası karanlık hayaller,
yüzünde iri bir gözyaşı, üzgün çocukluğum.
Bazen belirip -sisler arasında- durup bakıyor bana
saçları mısır püskülü bir kız
- ben bunu daha önce yaşamıştım duygusu-
uzansam kaçıp kaybolacak,
biliyorum.
Aşıp gecenin eşiğini geliyor arada bir caddenin uzak sesi. Kar,
beyaz bir hüzün gibi örttü şehri.
5
Uykuya dalan bahçeyi uyandırmadan geçti de yağmurlu güz,
kışı atlatamadı, toprakla kucaklaştı sokağın yaşlıları.
Hatıranın karanlık dehlizlerinde yerini aldı,
yeri göğü aydınlatıp
yataktan aynaya yansıyan ışık
koynunda sevişmekten tükenip bittiğimde,
uçurtması bulutlara değen çocuk sevinci, kamaşan beden.
Nehri, bahçeyi, akmayan çeşmeyi, güvercinli damları,
çarşıyı örtüp
karşı kıyıya uzanan sis
örtmese de bitmiş bir aşkın kederini
beni hayata, eve, evdeki bir başka yalnızlığa döndüren
çocuk kedi. Artık iyi.
Ey bilge şaman! Yerlere ve
göklere hükmü geçen zaman.
Beklemek ve görmek. Birbirinin benzeri sözler,
gelip geçen insan suretleri,
birbirine karışan yüzler ve sesler.
Yolları ardında bırakan mevsimler, batan gemi ve
karanlık sularda sürüklenen ruhum ve bütün soruların
toplamı ve özeti olan
- Ben neyi aradım durdum?
Ve hâlâ el altında duran bir başucu kitabı
yalnızlığım.
Göğsümden geçerdi göç yolları kuşların. Yaşadım mı, düş mü,
hayal mi ne kadar uzak. Bir başka kalpteki yerin kadardı hayat.
Oya Uysal
Mahallede Bomba Patlıyor
Mahallemizde bomba patladı
Martılar çok uçtular
Mahallemizin çığırtkan gözyaşları olup havaya saçıldılar
Bu bir çocuk romanıydı, artık anlaşılmıştı
Çocuk sonunda ölecekti, geleneklerimize göre
Son duası olarak patlamış mısır sunacaktı tanrıya
Bu bir oyun romanıydı, bir araf
Sırtından bıçaklanacaktı daima çocuk
Sendemibrütüs balığı kızartacaktı şiirin kara tavasında
Yanında roka, üstüne tahin helvası
Şangur şungur bir romandı bu, anlaşılmıştı
Gözlerdeki buğu camlar gibi kırılıp inecekti aşağıya.
Biz de ölmüş olabilirdik dedi Leman
Bu söz nedense aklımda kaldı.
Bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta
Odamdaki aynada yanıp sönen küçük kırmızı bir yıldızım
Musevi bir kadının ruhu dolaşıyor evde, ya da Müslüman
Ya da ateist bilmiyorum
Gelip yamuk tabloları düzeltiyor, biraz çorba içiyor mutfakta
Sanırım yağmuru yapısalcı bir yaklaşımla karşılıyor
Saçma bir kadın, anlaşılmaz
Ama iyidir saçmalamak dostlarını satmaktan
İyidir adanmak, yalandan
Bir çocuk romanı olarak anlaşılmıştım artık.
Didem Madak
-Pulbiber Mahallesi-
Martılar çok uçtular
Mahallemizin çığırtkan gözyaşları olup havaya saçıldılar
Bu bir çocuk romanıydı, artık anlaşılmıştı
Çocuk sonunda ölecekti, geleneklerimize göre
Son duası olarak patlamış mısır sunacaktı tanrıya
Bu bir oyun romanıydı, bir araf
Sırtından bıçaklanacaktı daima çocuk
Sendemibrütüs balığı kızartacaktı şiirin kara tavasında
Yanında roka, üstüne tahin helvası
Şangur şungur bir romandı bu, anlaşılmıştı
Gözlerdeki buğu camlar gibi kırılıp inecekti aşağıya.
Biz de ölmüş olabilirdik dedi Leman
Bu söz nedense aklımda kaldı.
Bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta
Odamdaki aynada yanıp sönen küçük kırmızı bir yıldızım
Musevi bir kadının ruhu dolaşıyor evde, ya da Müslüman
Ya da ateist bilmiyorum
Gelip yamuk tabloları düzeltiyor, biraz çorba içiyor mutfakta
Sanırım yağmuru yapısalcı bir yaklaşımla karşılıyor
Saçma bir kadın, anlaşılmaz
Ama iyidir saçmalamak dostlarını satmaktan
İyidir adanmak, yalandan
Bir çocuk romanı olarak anlaşılmıştım artık.
Didem Madak
-Pulbiber Mahallesi-
Seni Andım Dün Gece
Başaklar bağlanmışken,
Titredim efendim,
Seni andım dün gece.
***
Bu bahçeler O’nundu,
Bazen uğrar dediler,
Bir gülün kokusunda,
Seni duydum dün gece.
***
Biz hiç yazı görmedik,
Kışta doğdun dediler,
Nevbaharda geleni,
Sensin sandım dün gece,
***
O’nun geçtiği sokaklar,
Güller kokar dediler,
Ötelerden kokularla,
Geldin sandım dün gece.
Hüzünlü Gurbet
Beynim tıpkı bir sorular harmanı,
Kafamda istifham, cevabı şişli;
Gezer dururum yorgun ve avare…
Sarmış buğulu hüzün dört bir yanı,
Kalbim annemin kalbi gibi hisli;
Her halim garipliğime emare…
Kulaklarımda bir gurbet şiiri,
Nağmelerimde poyraz serinliği…
Düşüncem ”veda’ diyor bu yerlere.
Yuvadan ayrıldığım günden beri
Göndüm sineme sevinci neşeyi;
Hasretim şimdi o mavi günlere…
Gurbet yağıyor ufkuma muttasıl…
Ve semada hiçbir şimşek çakmıyor;
Aysbergler gibi sopsoğuk sokaklar…
İnsan eşya ve varlık fasıl fasıl,
Irmaklar bizdeki gibi akmıyor
İhtiyaç içinde kalabalıklar.
Bu yerde kalbe ilhamlar inmiyor,
Adeta kapısız gökler ve yerler…
Bir madde katılığında her biri…
Burda ruha güzellikler sinmiyor,
Tüter gözümde o bizim bahçeler;
Nerde o yemyeşil bahar günleri…
Dog ey ışık doğ gönlümün içinden
Tasayla dolaştığım bu yerlerde,
Bana ruhumun sırlarını duyur.
Bir ses sun o eski bestelerinden,
Şu hüzünlü şafakta perde perde…
Açlıkla kıvranan ruhumu doyur.
Fethullah Gülen
Kafamda istifham, cevabı şişli;
Gezer dururum yorgun ve avare…
Sarmış buğulu hüzün dört bir yanı,
Kalbim annemin kalbi gibi hisli;
Her halim garipliğime emare…
Kulaklarımda bir gurbet şiiri,
Nağmelerimde poyraz serinliği…
Düşüncem ”veda’ diyor bu yerlere.
Yuvadan ayrıldığım günden beri
Göndüm sineme sevinci neşeyi;
Hasretim şimdi o mavi günlere…
Gurbet yağıyor ufkuma muttasıl…
Ve semada hiçbir şimşek çakmıyor;
Aysbergler gibi sopsoğuk sokaklar…
İnsan eşya ve varlık fasıl fasıl,
Irmaklar bizdeki gibi akmıyor
İhtiyaç içinde kalabalıklar.
Bu yerde kalbe ilhamlar inmiyor,
Adeta kapısız gökler ve yerler…
Bir madde katılığında her biri…
Burda ruha güzellikler sinmiyor,
Tüter gözümde o bizim bahçeler;
Nerde o yemyeşil bahar günleri…
Dog ey ışık doğ gönlümün içinden
Tasayla dolaştığım bu yerlerde,
Bana ruhumun sırlarını duyur.
Bir ses sun o eski bestelerinden,
Şu hüzünlü şafakta perde perde…
Açlıkla kıvranan ruhumu doyur.
Fethullah Gülen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




