bir yerlerde sürgit yapılan bir şeyler
kımıldamaktadır
bitenleri vardır, durur orda, olduğu yerde
çekilmeyi bekler ya da resimlenmeyi
öyle sanılır
güzün bir yanında o çini soba
kendini kaçıran mavileriyle
öte yanı yağmur
bitmiş ve fotoğrafı çekilmiş bir kuzineyse
kış mutfağında
hiç de sessizce durmuyordur
çünkü açık pencereden girmiş
girmeyle birlikte kendini
duvardan duvara çarpan
birçok dövme kuşu izliyordur
kanatları gagaları kan revan
bir de seni seviyorum fotoğrafı
neden sen yoksun içinde unutmuşum bunu
atmışsın kendini çerçeveden dışarı
kurşun gibi ağıp göklerimize
süssüz ve katkısız kendin olarak
dönüyorsun
yaşıyor böylece seni seviyorum fotoğrafı
akşamlar serindi üşürdük, değil de
öteki
onun ardındaki
kırığım ve yaşlıyım nasıl onarsam kendimi
bir de saklanmak var kırılan yerlerden içeri
yırtarım, görmesinler
ne yapsam onmuyor ne yapsam
iyi çıkmıyor kendiminki
Gülten Akın
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
18 Ekim 2012
17 Ekim 2012
fatura
Kişi, yaşamının geçen her gününün hesabını,
gelecek günlerinde öder hep-
hesap çıkar; fatura gelir...
Kişi, yaşamını boşa geçiremez: Başka birşey hesap sormasa, kendi akışı içinde, kendi kendine hesap sorar,
kişinin yaşamı.
Oruç Aruoba
gelecek günlerinde öder hep-
hesap çıkar; fatura gelir...
Kişi, yaşamını boşa geçiremez: Başka birşey hesap sormasa, kendi akışı içinde, kendi kendine hesap sorar,
kişinin yaşamı.
Oruç Aruoba
16 Ekim 2012
Kan Kalesi
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
saçlarıma bin küsür yalnızlığı takıp girdiğim şehre
insan varlığımızdan tuhaf tohumlar bıraksam
günü geçmiş bir gazete, toprak bir çanak
bir daha gelmem belki diye bir not bakır maşrapanın yanında
şeytanlar da yürür benimle herhal ıslık çaldığım için
bir şahan tüylerini döker ardımsıra
artık bırakılmaktan yapılma bir adam sayılırım
böğrümde kambur çocuklardan bir payanda.
Gizemli bir dehliz gibi şehri dolaşıyorum
sıkıca tutuyorum kendimi şehre karışmaktan alıkoymaya
her yerimde urlar çıkıyor, biraz kürt, biraz köylü, biraz makina
kangren oluyorum bahar geldiği için
urlarımı kesiyorum kör bir usturayla
ama kopmuyor onlar ve bana şehri dolaştırıyor
bırakabileceğim her şeyi bıraktırıyor bana
kızlardan geçilmiyor köprüler, ayak bileklerime dek
yükseliyor kız tortuları
tülbentlerden kanı süzülürken körpe yavruların
bir bazı şeyler bulmalı yüzümüze tebelleş olan bu korkuya
-Avluya çık
-Avluya kara bir şey bırakılmış
(bir bomba)
Kulaklarımız alışmıştı tıpırtısına yağmurun
şehre sıkıntının rahatlığı basmadan giriyorduk
filimler üç günde bir değişiyordu
bense ikircikliydim ama korkmuyordum
polis olan babamla tatil arasında uçuşup duruyordum durmadan
urlarım yoktu, suçum yoktu,
ve beyaz kuşlar kalkardı anamın hırkasından
şehre karışmayan bir dehliz değildim
sevinçle kovalıyordum kendimi
bunları ansımak başımı döndürüyor bazan
elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan.
Azan bir hevestir artık tanyeri
söküp gövdesinde bir cehennem parçalamak ister insan
şehrin defterini dürüp uzanmak ister yanına
üstümüzü kuş sesinden bir lekeyle örtmeli
umudumuzu kapmaya gelen makinaları
bütün çirkefini şehrin çarpıtıp aşkımıza
solumak gece
terlemek gece
gece çarşaflara…
Açıklanacak, belletilecek olan belki
milât öncesi ve sonrası lâkırdıları
karışık banka hesapları, navlun
yani öylesine açık değil pek
hatta
-şehir mi, değil mi burası-
kötürüm bir kurt çantamı karıştırıyor
neden karıştırıyor, ne hakla
direnmeler, erzurumlar, kalfalar
gecenin ipini koparan gece safaları
-Var mısın yok yere ağlamaya… Ki bir sis
yanık bırakılmış bir fısıltı
şehri sarıyor, bir dehliz olan bana ulaşamıyor ama
herkesin içinde iğdiş bir bahar
bacakları eriyor memurların, evkızlarının
ve saat 24 vardiyasının işçileri
inmiyor ocaklarına.
Yufka mıdır
yufka mıdır benim bakışım dünyaya
ki acılarıyla başlatırım insanları
derimi yalayarak geçen mevsim
beni alır şehirden yıpranmış bakışlarla
her askere gidenin, her tören yorgununun
kondurur kemerinin kaşına.
Böylece ben, o küskün, o karışmayan dehliz
koca bir tomruğu yüklenirim arkadaşlarla
koca bir tomruğu kaldırıp kaldırıp
kümbetlere, bitkinliğin bordasına…
Kanın çığırından çıktığı saattir bu
memelerini bana sıkıca bastırdığın
hercai bir yürek somurtkan kepenklerin ardında
şehri acıtan çocukluğumuza değdikçe
biz seviştikçe bizi acıtan
kukumav kuşları, mânilerle dolu bir yatak
zaç yağı şişeleri kocaman.
Sen şimdi sevincimin akranısın
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim
yaralarımı onduranımsın
yatağımı hiç boş bırakmayan…
Yüzümü ellerimle yine kapayayım mı?
bekçi karısının belaltını mı anlatayım insanlara
yoksa onlara bilinmez bir toprak mı adayayım
değil
partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın
dalaşmak dalaşmak dalaşmak
böylece aşk akranım oluyor benim
ey bayırdan ve yokuştan uzaklara
ey çırpınan bir geyiktir memelerin
karnın ısırgan otları gibi aklımda.
İsmet Özel
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
saçlarıma bin küsür yalnızlığı takıp girdiğim şehre
insan varlığımızdan tuhaf tohumlar bıraksam
günü geçmiş bir gazete, toprak bir çanak
bir daha gelmem belki diye bir not bakır maşrapanın yanında
şeytanlar da yürür benimle herhal ıslık çaldığım için
bir şahan tüylerini döker ardımsıra
artık bırakılmaktan yapılma bir adam sayılırım
böğrümde kambur çocuklardan bir payanda.
Gizemli bir dehliz gibi şehri dolaşıyorum
sıkıca tutuyorum kendimi şehre karışmaktan alıkoymaya
her yerimde urlar çıkıyor, biraz kürt, biraz köylü, biraz makina
kangren oluyorum bahar geldiği için
urlarımı kesiyorum kör bir usturayla
ama kopmuyor onlar ve bana şehri dolaştırıyor
bırakabileceğim her şeyi bıraktırıyor bana
kızlardan geçilmiyor köprüler, ayak bileklerime dek
yükseliyor kız tortuları
tülbentlerden kanı süzülürken körpe yavruların
bir bazı şeyler bulmalı yüzümüze tebelleş olan bu korkuya
-Avluya çık
-Avluya kara bir şey bırakılmış
(bir bomba)
Kulaklarımız alışmıştı tıpırtısına yağmurun
şehre sıkıntının rahatlığı basmadan giriyorduk
filimler üç günde bir değişiyordu
bense ikircikliydim ama korkmuyordum
polis olan babamla tatil arasında uçuşup duruyordum durmadan
urlarım yoktu, suçum yoktu,
ve beyaz kuşlar kalkardı anamın hırkasından
şehre karışmayan bir dehliz değildim
sevinçle kovalıyordum kendimi
bunları ansımak başımı döndürüyor bazan
elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan.
Azan bir hevestir artık tanyeri
söküp gövdesinde bir cehennem parçalamak ister insan
şehrin defterini dürüp uzanmak ister yanına
üstümüzü kuş sesinden bir lekeyle örtmeli
umudumuzu kapmaya gelen makinaları
bütün çirkefini şehrin çarpıtıp aşkımıza
solumak gece
terlemek gece
gece çarşaflara…
Açıklanacak, belletilecek olan belki
milât öncesi ve sonrası lâkırdıları
karışık banka hesapları, navlun
yani öylesine açık değil pek
hatta
-şehir mi, değil mi burası-
kötürüm bir kurt çantamı karıştırıyor
neden karıştırıyor, ne hakla
direnmeler, erzurumlar, kalfalar
gecenin ipini koparan gece safaları
-Var mısın yok yere ağlamaya… Ki bir sis
yanık bırakılmış bir fısıltı
şehri sarıyor, bir dehliz olan bana ulaşamıyor ama
herkesin içinde iğdiş bir bahar
bacakları eriyor memurların, evkızlarının
ve saat 24 vardiyasının işçileri
inmiyor ocaklarına.
Yufka mıdır
yufka mıdır benim bakışım dünyaya
ki acılarıyla başlatırım insanları
derimi yalayarak geçen mevsim
beni alır şehirden yıpranmış bakışlarla
her askere gidenin, her tören yorgununun
kondurur kemerinin kaşına.
Böylece ben, o küskün, o karışmayan dehliz
koca bir tomruğu yüklenirim arkadaşlarla
koca bir tomruğu kaldırıp kaldırıp
kümbetlere, bitkinliğin bordasına…
Kanın çığırından çıktığı saattir bu
memelerini bana sıkıca bastırdığın
hercai bir yürek somurtkan kepenklerin ardında
şehri acıtan çocukluğumuza değdikçe
biz seviştikçe bizi acıtan
kukumav kuşları, mânilerle dolu bir yatak
zaç yağı şişeleri kocaman.
Sen şimdi sevincimin akranısın
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim
yaralarımı onduranımsın
yatağımı hiç boş bırakmayan…
Yüzümü ellerimle yine kapayayım mı?
bekçi karısının belaltını mı anlatayım insanlara
yoksa onlara bilinmez bir toprak mı adayayım
değil
partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın
dalaşmak dalaşmak dalaşmak
böylece aşk akranım oluyor benim
ey bayırdan ve yokuştan uzaklara
ey çırpınan bir geyiktir memelerin
karnın ısırgan otları gibi aklımda.
İsmet Özel
Acaba
Dönelim
Döndürsün bizi
Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi
Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan
Ve akılda kalan bir yokuştan
Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından
Ve çocukluktan
Dönelim
Dönelim mi biz
Gençlikten, oralardan
Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Dönelim mi acıya
Acıya, büyük acıya
Ve soralım mı acaba
Ey büyük yalnızlık insansan eğer
Bir kaya
Dalgalar yalarken onu
O bakarken kaskatı kalabalıklara
Ah, kalbin bulut bulut akan sesi.
Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey
Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı
Kedilerden örülmüş bir semte
Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi
Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri
Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan
Her şeyin, ama herşeyin çok dıştan farkedildiği
Eh belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği
Belki de genç bir şairden ödünç alınan.
Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor Ruhi Bey
Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki
Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda
Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi
Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına
Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına
Azıcık vakit kalmış
Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar
Gövdenin yazgıya başkaldırması mı
Ruhi Beyin
Başkaldırması mı yoksa
Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi
Ama belli ki sonundayız her şeyin
En sonunda.
Edip Cansever
Döndürsün bizi
Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi
Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan
Ve akılda kalan bir yokuştan
Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından
Ve çocukluktan
Dönelim
Dönelim mi biz
Gençlikten, oralardan
Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Dönelim mi acıya
Acıya, büyük acıya
Ve soralım mı acaba
Ey büyük yalnızlık insansan eğer
Bir kaya
Dalgalar yalarken onu
O bakarken kaskatı kalabalıklara
Ah, kalbin bulut bulut akan sesi.
Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey
Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı
Kedilerden örülmüş bir semte
Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi
Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri
Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan
Her şeyin, ama herşeyin çok dıştan farkedildiği
Eh belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği
Belki de genç bir şairden ödünç alınan.
Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor Ruhi Bey
Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki
Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda
Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi
Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına
Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına
Azıcık vakit kalmış
Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar
Gövdenin yazgıya başkaldırması mı
Ruhi Beyin
Başkaldırması mı yoksa
Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi
Ama belli ki sonundayız her şeyin
En sonunda.
Edip Cansever
Ezbere Bir Türkiye Haritası
insan tanıdık birini arar kötü kararlar verirken
kolların hafızası en doğruyu hatırlar
ezbere bir türkiye haritası çizersin birini özleyince
ellerin tanımadık bir meleğin elleriyle değişir
karadeniz kavisinde
modern resmin bilmediği bir kavis
sıcak bazlama,iyisoğuk,ciğerde esen rüzgar
tanrı'dan makyaj dersi; güzellik mecburidir
vahşilik kalmaktandır; medeniyet gitmekten
alçak mimarların bilmediği bir konu
vahşilik gridendir, medenilik beyazdan
eski mısra yeni anlamla çıkıp gelir
'yukarı inebilir, aşağı çıkabilirsiniz'
babasıyla kardeş çıkan kız ne anlatabilir diğer kıza
oyuncak bebeklerine yanlış isimler koymuş
anlamazlar psikiatrlara da sorma bence
ergin günçe'yi tanımadım, erzincan'ı görmedim
seni hiç bu kadar şiddetle özlemedim
bir adamın hayatı ve eserleri yazan sayfalar
niye yazmaz bir adamın niyeti ve kelimeleri
kırmızıda geçen süvari imgesi en gerçek hali
ergani'yi gördüm söke'yi gördüm
'cemal zaza'dır' cemal'i yüzünden gördüm
taze camili şehirde durdum
bir pasajda dört adam
ışıl çırak,yılmaz,hasan ve abdurrahman
insan tanıdık birini arar iyi kararlar verirken
kolların hafızası en doğruyu hatırlar
Osman KONUK
kolların hafızası en doğruyu hatırlar
ezbere bir türkiye haritası çizersin birini özleyince
ellerin tanımadık bir meleğin elleriyle değişir
karadeniz kavisinde
modern resmin bilmediği bir kavis
sıcak bazlama,iyisoğuk,ciğerde esen rüzgar
tanrı'dan makyaj dersi; güzellik mecburidir
vahşilik kalmaktandır; medeniyet gitmekten
alçak mimarların bilmediği bir konu
vahşilik gridendir, medenilik beyazdan
eski mısra yeni anlamla çıkıp gelir
'yukarı inebilir, aşağı çıkabilirsiniz'
babasıyla kardeş çıkan kız ne anlatabilir diğer kıza
oyuncak bebeklerine yanlış isimler koymuş
anlamazlar psikiatrlara da sorma bence
ergin günçe'yi tanımadım, erzincan'ı görmedim
seni hiç bu kadar şiddetle özlemedim
bir adamın hayatı ve eserleri yazan sayfalar
niye yazmaz bir adamın niyeti ve kelimeleri
kırmızıda geçen süvari imgesi en gerçek hali
ergani'yi gördüm söke'yi gördüm
'cemal zaza'dır' cemal'i yüzünden gördüm
taze camili şehirde durdum
bir pasajda dört adam
ışıl çırak,yılmaz,hasan ve abdurrahman
insan tanıdık birini arar iyi kararlar verirken
kolların hafızası en doğruyu hatırlar
Osman KONUK
15 Ekim 2012
Sadece senin yüzün
Yeraltında bir bizans sarnıcı gibi loş
Kuyularda körlerin durağan bakışlarını
Tedirgin bir çocuğun önsezileriyle
Bozmadan geçerken hiç düşünmemiştim
Yukarda bembeyaz bir güvercinin
Mavi bir balkonun bulutlarından
Benim toprağımı aradığını
Karşıda tepelerin hayal perdesini
Bir sardunya ağacı hışırdatıyor
Koyunlar sessiz bir yılan bir güneş
Bir kısrağı her yıl aşan kırların
Azgın tanrısı Pandan doğma yabansı
Ve inatçı bir keçi gibi Gavvino
Bir zincirlemeyle geçiyor çocukluğumun
Kısa pantolonlu kara gözlü yoksulluğuna
Sanki Pera'nın bindokuzyüzden
Art nouveau pencerelerden baktığı
Tirse haliç ve loş kumrular oteli
Birbirinden habersiz iki odada
Seni de salıyor düşlere ve beni
Tanrım görmeden tedirgin ve kızgın
Gümüş bir asansör çıkarırken seni
Kara bir ağırlık gibi iniyorum boşluğa
Sakalının koyu meşe dallarıyla
Kapatınca karanlık bulutlar
Göklerdeki haşin ve eski ahitten
Bir mezmurla isyan eden babamız
Dilsiz ve korkulu ve yoksul
Sıkı toprağı delip güneşe doğru
Alınyazısı yırtan ufacık tohum
Benim geçmiş tarlalardan arkadaşım
Kemik saplı kaçamak bir çakıyla
Kurak hayalgücümü kanatıyor
Sanki bir sayım günü ya da sıkıyönetim
Issız sokaklarında surdiplerinin
Birbirine rastlamadan dolaşan
Iki serüvenci gezgin gibiyiz
Bomboş bir sinemanın koltuklarında
Kapkara bir perdeyle ayrılmış gözlerimiz
Bir kuzunun boğazına saplanan hançer
Birden gürültülere boğuyor kenti
Kanlı sokaklarında gondollar yüzdüren
Bir venedik dışarda bu bozgun bizans
Çocukları hançerleyip öldürüyorlar
Kırık bir akordeon gibi yüzleri
Sanki erken rönesansın bir sarayında
Sesleri sarmaşıklar gibi bir madrigalin
İki sağır şarkıcı gibiyiz
Şiirimiz sarılıyor usanmaksızın
Birbirine ve biz sarılamıyoruz
Gölgeli kümeslerde yeniyetmeler
Kucağında fısıldaşan tavuklar
Kara gözlü şipalar ve soluk soluğa
Evreni sevişmenin kuşlarıyla dolduran
Gelinler metresler orospular melekler
Ağaçların ve rüzgarın ve tüm denizlerin
Seslerine karışan şu azgın hayat
Sanki seni ve beni
Boğazın çok derin akıntılarında
Ters yöne habersiz yelken kaldıran
İki çağdışı ve şaşkın balık gibi
Bir doyumsuz hasrete tutsak ediyor
Perdede şimdi kocaman bir hayal
Sadece senin yüzün
Onat Kutlar
Kuyularda körlerin durağan bakışlarını
Tedirgin bir çocuğun önsezileriyle
Bozmadan geçerken hiç düşünmemiştim
Yukarda bembeyaz bir güvercinin
Mavi bir balkonun bulutlarından
Benim toprağımı aradığını
Karşıda tepelerin hayal perdesini
Bir sardunya ağacı hışırdatıyor
Koyunlar sessiz bir yılan bir güneş
Bir kısrağı her yıl aşan kırların
Azgın tanrısı Pandan doğma yabansı
Ve inatçı bir keçi gibi Gavvino
Bir zincirlemeyle geçiyor çocukluğumun
Kısa pantolonlu kara gözlü yoksulluğuna
Sanki Pera'nın bindokuzyüzden
Art nouveau pencerelerden baktığı
Tirse haliç ve loş kumrular oteli
Birbirinden habersiz iki odada
Seni de salıyor düşlere ve beni
Tanrım görmeden tedirgin ve kızgın
Gümüş bir asansör çıkarırken seni
Kara bir ağırlık gibi iniyorum boşluğa
Sakalının koyu meşe dallarıyla
Kapatınca karanlık bulutlar
Göklerdeki haşin ve eski ahitten
Bir mezmurla isyan eden babamız
Dilsiz ve korkulu ve yoksul
Sıkı toprağı delip güneşe doğru
Alınyazısı yırtan ufacık tohum
Benim geçmiş tarlalardan arkadaşım
Kemik saplı kaçamak bir çakıyla
Kurak hayalgücümü kanatıyor
Sanki bir sayım günü ya da sıkıyönetim
Issız sokaklarında surdiplerinin
Birbirine rastlamadan dolaşan
Iki serüvenci gezgin gibiyiz
Bomboş bir sinemanın koltuklarında
Kapkara bir perdeyle ayrılmış gözlerimiz
Bir kuzunun boğazına saplanan hançer
Birden gürültülere boğuyor kenti
Kanlı sokaklarında gondollar yüzdüren
Bir venedik dışarda bu bozgun bizans
Çocukları hançerleyip öldürüyorlar
Kırık bir akordeon gibi yüzleri
Sanki erken rönesansın bir sarayında
Sesleri sarmaşıklar gibi bir madrigalin
İki sağır şarkıcı gibiyiz
Şiirimiz sarılıyor usanmaksızın
Birbirine ve biz sarılamıyoruz
Gölgeli kümeslerde yeniyetmeler
Kucağında fısıldaşan tavuklar
Kara gözlü şipalar ve soluk soluğa
Evreni sevişmenin kuşlarıyla dolduran
Gelinler metresler orospular melekler
Ağaçların ve rüzgarın ve tüm denizlerin
Seslerine karışan şu azgın hayat
Sanki seni ve beni
Boğazın çok derin akıntılarında
Ters yöne habersiz yelken kaldıran
İki çağdışı ve şaşkın balık gibi
Bir doyumsuz hasrete tutsak ediyor
Perdede şimdi kocaman bir hayal
Sadece senin yüzün
Onat Kutlar
Kuş ölür, sen uçuşu hatırla
Kuş olup uçsam, sevgilinin diyarına
Neveser Kökdeş
Martılar uçuyor etrafımda
Sanki beni karşılıyorlar
Mihnetin bu acı günlerini unut artık gül diyorlar
?
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
İhsan Yüce
haliç’te içli bir mandolin
akortsuz düşleriyle
ses verirdi
hep çocuk kalacak bir yetimin
içinde biriktirdiği itirazlara
ki kimse duymazdı onu
çöplenen martılardan başka
Neveser Kökdeş
Martılar uçuyor etrafımda
Sanki beni karşılıyorlar
Mihnetin bu acı günlerini unut artık gül diyorlar
?
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
İhsan Yüce
haliç’te içli bir mandolin
akortsuz düşleriyle
ses verirdi
hep çocuk kalacak bir yetimin
içinde biriktirdiği itirazlara
ki kimse duymazdı onu
çöplenen martılardan başka
Suavi Kemal Yazgıç
ey ipini boynuma doladığım balon,
sende duyuyor musun, yüzlerce yılın
suskunluğunu konuşuyor martılar
şafak alacası vuruyor şehrin yüzüne
çocukları namaza kaldıracaklar.
Elif Akyol
nereye dönsem deniz oradaydı
bir beyaz martı çığlık çığlığa
ağzında inci mercan nar
Mehmet Solak
Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin
Can Yücel
Gülcemal geçiyor gözümün önünden
Geçip gidip Boğaz’a dalıyor
Arkasından bir sürü martılar
Bir ilkyaz sisi
Ve bir sürü gözyaşları…
Erdal Ceyhan
Caddenin bostanına Malatyadan geldim
kara trenlerin uzun düdükleri kulağımda
Haydarpaşa kapılarını maviye açmış
rüzgar martıya yakışmış balıklar suya
kayık kayıyor,çanları tutun delirmesin
hangi renkti sustuğum Göztepenin kıyısında
Arife Kalender
karda kalmış serçe gibi üşüyorum
Nevzat Çelik
-Yoruldum, patron.. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum.
Replik
Uyardım gelincikleri, üşüdüğünde gelip yaslanacaklar yüreğine.
Ama serçeler ve nergisler üzerine yemin ederim, artık yapamam dediğinde,
Ben yine gelir sırtımı sırtına veririm.
Fatma Savcı
sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu…
Yılmaz Odabaşı
Akşamüstü
Soğuk rüzgârın altında
Bir serçeyle oynaşıp duran
Çocuğun biri
Gece birdenbire
Ölüverdi.
Nakahara Chuya
II
Anlar mı serçelerin
neden göç etmediğini
sobanın kurulmasını
bekleyen
kedi
III
Yalnızca rüzgar gelir
ölü bir serçenin
cenaze törenine
ve usulca
kımıldatır tüylerini
kediden önce
Sunay Akın
Sevgilim ne zaman sokaktan geçse
serçeler barıştı güvercinlerle.
Attila Jozsef
Küçücük bir serçe kuşu
Çıkmış şakıyor ölüme karşı.
Güzel değilsiniz işte
Ağzından bir kez dünya çıkmayanlar.
Şükrü Erbaş
Bu eller miydi kesen mavi serçeyi
Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.
Yorganın altına saklanarak
Bu eller miydi sevmeyen geceyi.
Fazıl Hüsnü Dağlarca
kar yağarken serçeleri seyrettim
çocuklarım geldi birden aklıma
sabırsızlanıyorlar büyümek için
gelmeyin,burası derin!
İbrahim Tenekeci
yine yiyecek telaşında serçeler
Rıdvan Canım
Hatırla; hayatım bir soluktan ibaret
Çöldeki bir pelikan gibiyim
Ve bir serçe gibiyim, damda tek başına kalmış.
Dökülmüş su gibiyim
Ve ölüp gitmişler gibiyim
Furuğ Ferruhzad
sen yenisin galiba; diyalektiği ve aşkı şaka sanıyorsun
kış serçesi gibi pencere önlerinde telaş yapıyorsun
Sezai Sarıoğlu
serçeler benim kalbimdir
Turgut Uyar
aşk bitti desem de hüznü kalıyor
yılkıya bırakılmış bir at hüznü
bir serçe ölüsünün hüznü
içimdeki sıkıntısı, tortusu..
Ahmet Ada
“hazar rüzgarı”nda dökülmüş
“hasta yapraklar”a mı üzülmedik!
serçelere mi acımadık, kış günlerinde
kendimizi unutarak!
Rıfat Ilgaz
Karın kapattığı yollarda
Yalnızca serçelerin kanat izleri
Bir tek pencere görünmüyor ufukta…
Gittikçe ağırlaşıyor hiçlik duygusu…
Şükrü Erbaş
“Şüphesiz Adem oğlunun kalbi serçe kuşu gibidir, günde yedi defa döner, çevrilir durur.”
Hz. Muhammed (S.A.V.)
Birden serçelerle indi yağmur
Hangisi serçe
Hangisi yağmur
Melih Cevdet Anday
Yedeğimde hep bir şiir olmalı
Yuvasında ilk kez uçan serçe gibi telaşlı,
Nihat Behram
Ve yuvada bekleşen sabırsız, küçük
Serçeler gibiydik ikimiz.
Yavuz Bülent Bakiler
Kuşlar kaçmıyor benden;
Bir güvercin kanadında okşuyorum
Göklerin maviliğini.
Serçelerin cıvıltısıyla siniyor içime
Cahit Sıtkı Tarancı
konup kalkıyor yorgun kanatlı bir serçe
kumsala çekilmiş sandalın çürüyen gölgesine
Nuri Demirci
Hayat kısa, kuşlar uçuyor.
Cemal Süreya
Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
hiç değilse fısıldayabilir-bunu biliyorum.
kuş nasıl tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
uçsa bir ömür boynunda vebal.
Birhan Keskin
Kuşlar uçarlar uçarlar, insanlar vardı sanır.
Cahit Zarifoğlu
Belki bütün kuşlar uçar, belki değil mutlaka.
Turgut Uyar
Kuşlar boşluk boşluk uçtukça. bir şey hızla duruyor.
Edip Cansever
Kuşlar gelsin hafız;
onlara dair kötü hatıraları yoktur gökyüzünün
onlar intihar nedir, ihanet nedir bilmezler
Bekir Erdoğan
Mevsimi aşka çağıran kuşların nerde senin.
İsmet Özel
Yüreğinde ki yaralara kuş olayım
her şeyi düzeltip lütufkarca uçayım
Özmen Yıldız
Takınsam kanat manat, kuş muş olsam seğirtsem.
N.Fazıl Kısakürek
Kuşlar peru’ya ölmek için uçar.
İlhan Berk
Bir çocuğun, kuş olduğunu düşünmeye hakkı vardır. Tabii bu
biraz tehlikelidir.
Özellikle arka balkonlarda manasızca oturmayı seviyorsa.
Emrah Serbes
Utanın; kuşlar uçuyor, uçaklar düşüyor.
Özdemir Asaf
Ah beni vursalar bir kuş yerine.
Sezai Karakoç
Ve sen kuş olup gidersin
Tarık Tufan
Kuşlar mı ki, çok şey denildi şair dilinden.
Ahmet Telli
Dön bana ve dinle, kuşlar uçuşuyor içimde.
Erdem Beyazıt
Göçmen kuşlar gibi çok uzaklardan. gel artık. ne olursun.
Yavuz Bülent Bakiler
Kuşlar ölürse yere düşerler, yere düşerler ve onları hep zehra
toplar.
Âh Muhsin Ünlü
Yüreğinden beyaz kuşlar uçardı yüreğime.
Haydar Ergülen
Bir yastık arıyorum kuş seslerinden.
İbrahim Tenekeci
Uçan kuşlar konsun senin göğüne.
Murathan Mungan
Konuk et, kanatları kanatılmış kuşlar getirdim sana.
Yılmaz Odabaşı
Ah bu kuş, bu gidişle. uça uça gök bırakmayacak. öteki kuşlara.
Cahit Koytak
Kuşlar uçuyor, kervanlar geçiyor, bir iğne deliğinden.
Âsaf Hâlet Çelebi
Kuşlar geçiyor, derken; yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Orhan Veli Kanık
Siz söyleyin garipliğimi kuşlar.
Cahit Sıtkı Tarancı
Kuşlar gibi yalnız, yapayalnızdım açıkta.
Yahya Kemal Beyatlı
Hasretsiz bir kanat şakırtısına, mavi gökte kuşlar yine uçar mı?
Ahmet Hamdi Tanpınar
Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok.
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Sen gittin gideli kuşlar anlamaz görünür.
Hilmi Yavuz
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
Cemal Süreya
Kuşlar da kaderle uçar..
Cahit Zarifoğlu
Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.
Füruğ Ferruhzad
Öyle güzelsin ki, kuş koysunlar yoluna
Nilgün Marmara
İnce bir serçe uçarsa yeter dağlara
Aşklar ki gurbeti olmayan bir tek ülkesiz.
Adnan Satıcı
Yüreğim, buğdayların arasında çırpınan
kör bir serçe.
Süreyya Berfe
Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yüklettim
Çifti dahi çekmedi şöyle kaldı kazını
Yunus Emre
Nevzat Çelik
-Yoruldum, patron.. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum.
Replik
Uyardım gelincikleri, üşüdüğünde gelip yaslanacaklar yüreğine.
Ama serçeler ve nergisler üzerine yemin ederim, artık yapamam dediğinde,
Ben yine gelir sırtımı sırtına veririm.
Fatma Savcı
sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu…
Yılmaz Odabaşı
Akşamüstü
Soğuk rüzgârın altında
Bir serçeyle oynaşıp duran
Çocuğun biri
Gece birdenbire
Ölüverdi.
Nakahara Chuya
II
Anlar mı serçelerin
neden göç etmediğini
sobanın kurulmasını
bekleyen
kedi
III
Yalnızca rüzgar gelir
ölü bir serçenin
cenaze törenine
ve usulca
kımıldatır tüylerini
kediden önce
Sunay Akın
Sevgilim ne zaman sokaktan geçse
serçeler barıştı güvercinlerle.
Attila Jozsef
Küçücük bir serçe kuşu
Çıkmış şakıyor ölüme karşı.
Güzel değilsiniz işte
Ağzından bir kez dünya çıkmayanlar.
Şükrü Erbaş
Bu eller miydi kesen mavi serçeyi
Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.
Yorganın altına saklanarak
Bu eller miydi sevmeyen geceyi.
Fazıl Hüsnü Dağlarca
kar yağarken serçeleri seyrettim
çocuklarım geldi birden aklıma
sabırsızlanıyorlar büyümek için
gelmeyin,burası derin!
İbrahim Tenekeci
yine yiyecek telaşında serçeler
Rıdvan Canım
Hatırla; hayatım bir soluktan ibaret
Çöldeki bir pelikan gibiyim
Ve bir serçe gibiyim, damda tek başına kalmış.
Dökülmüş su gibiyim
Ve ölüp gitmişler gibiyim
Furuğ Ferruhzad
sen yenisin galiba; diyalektiği ve aşkı şaka sanıyorsun
kış serçesi gibi pencere önlerinde telaş yapıyorsun
Sezai Sarıoğlu
serçeler benim kalbimdir
Turgut Uyar
aşk bitti desem de hüznü kalıyor
yılkıya bırakılmış bir at hüznü
bir serçe ölüsünün hüznü
içimdeki sıkıntısı, tortusu..
Ahmet Ada
“hazar rüzgarı”nda dökülmüş
“hasta yapraklar”a mı üzülmedik!
serçelere mi acımadık, kış günlerinde
kendimizi unutarak!
Rıfat Ilgaz
Karın kapattığı yollarda
Yalnızca serçelerin kanat izleri
Bir tek pencere görünmüyor ufukta…
Gittikçe ağırlaşıyor hiçlik duygusu…
Şükrü Erbaş
“Şüphesiz Adem oğlunun kalbi serçe kuşu gibidir, günde yedi defa döner, çevrilir durur.”
Hz. Muhammed (S.A.V.)
Birden serçelerle indi yağmur
Hangisi serçe
Hangisi yağmur
Melih Cevdet Anday
Yedeğimde hep bir şiir olmalı
Yuvasında ilk kez uçan serçe gibi telaşlı,
Nihat Behram
Ve yuvada bekleşen sabırsız, küçük
Serçeler gibiydik ikimiz.
Yavuz Bülent Bakiler
Kuşlar kaçmıyor benden;
Bir güvercin kanadında okşuyorum
Göklerin maviliğini.
Serçelerin cıvıltısıyla siniyor içime
Cahit Sıtkı Tarancı
konup kalkıyor yorgun kanatlı bir serçe
kumsala çekilmiş sandalın çürüyen gölgesine
Nuri Demirci
Hayat kısa, kuşlar uçuyor.
Cemal Süreya
Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
hiç değilse fısıldayabilir-bunu biliyorum.
kuş nasıl tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
uçsa bir ömür boynunda vebal.
Birhan Keskin
Kuşlar uçarlar uçarlar, insanlar vardı sanır.
Cahit Zarifoğlu
Belki bütün kuşlar uçar, belki değil mutlaka.
Turgut Uyar
Kuşlar boşluk boşluk uçtukça. bir şey hızla duruyor.
Edip Cansever
Kuşlar gelsin hafız;
onlara dair kötü hatıraları yoktur gökyüzünün
onlar intihar nedir, ihanet nedir bilmezler
Bekir Erdoğan
Mevsimi aşka çağıran kuşların nerde senin.
İsmet Özel
Yüreğinde ki yaralara kuş olayım
her şeyi düzeltip lütufkarca uçayım
Özmen Yıldız
Takınsam kanat manat, kuş muş olsam seğirtsem.
N.Fazıl Kısakürek
Kuşlar peru’ya ölmek için uçar.
İlhan Berk
Bir çocuğun, kuş olduğunu düşünmeye hakkı vardır. Tabii bu
biraz tehlikelidir.
Özellikle arka balkonlarda manasızca oturmayı seviyorsa.
Emrah Serbes
Utanın; kuşlar uçuyor, uçaklar düşüyor.
Özdemir Asaf
Ah beni vursalar bir kuş yerine.
Sezai Karakoç
Ve sen kuş olup gidersin
Tarık Tufan
Kuşlar mı ki, çok şey denildi şair dilinden.
Ahmet Telli
Dön bana ve dinle, kuşlar uçuşuyor içimde.
Erdem Beyazıt
Göçmen kuşlar gibi çok uzaklardan. gel artık. ne olursun.
Yavuz Bülent Bakiler
Kuşlar ölürse yere düşerler, yere düşerler ve onları hep zehra
toplar.
Âh Muhsin Ünlü
Yüreğinden beyaz kuşlar uçardı yüreğime.
Haydar Ergülen
Bir yastık arıyorum kuş seslerinden.
İbrahim Tenekeci
Uçan kuşlar konsun senin göğüne.
Murathan Mungan
Konuk et, kanatları kanatılmış kuşlar getirdim sana.
Yılmaz Odabaşı
Ah bu kuş, bu gidişle. uça uça gök bırakmayacak. öteki kuşlara.
Cahit Koytak
Kuşlar uçuyor, kervanlar geçiyor, bir iğne deliğinden.
Âsaf Hâlet Çelebi
Kuşlar geçiyor, derken; yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Orhan Veli Kanık
Siz söyleyin garipliğimi kuşlar.
Cahit Sıtkı Tarancı
Kuşlar gibi yalnız, yapayalnızdım açıkta.
Yahya Kemal Beyatlı
Hasretsiz bir kanat şakırtısına, mavi gökte kuşlar yine uçar mı?
Ahmet Hamdi Tanpınar
Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok.
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Sen gittin gideli kuşlar anlamaz görünür.
Hilmi Yavuz
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
Cemal Süreya
Kuşlar da kaderle uçar..
Cahit Zarifoğlu
Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.
Füruğ Ferruhzad
Öyle güzelsin ki, kuş koysunlar yoluna
Nilgün Marmara
İnce bir serçe uçarsa yeter dağlara
Aşklar ki gurbeti olmayan bir tek ülkesiz.
Adnan Satıcı
Yüreğim, buğdayların arasında çırpınan
kör bir serçe.
Süreyya Berfe
Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yüklettim
Çifti dahi çekmedi şöyle kaldı kazını
Yunus Emre
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






