26 Ekim 2012

Tehlikeli Belki

bir martı en fazla kanadından kırılır
bilsen bu kadar bakmazdın saate

sesimin üstüne tarçın sevmezdim
dökmek dil alışkanlığındı

ışığa bulanmış parmak arası perdelerin
çöl kenarı avuçlarından öpmüyorum bile

beni hep sormadan cevapla en çok da ellerimi
sağdakini biraz daha diğerinden

çünkü her acı üç harfli değil
bunu taşlardan öğrendim, adını da

şimdi ben ıslaksam
dille kapatılmış bir zarf kadar, hepsi o

Didem Gülçin Erdem

Dünyayı Taşıyor Omuzların

Bir gün gelir, “Tanrım!” diyemezsin artık.
Toptan bir temizlik zamanıdır.
Artık “Sevgilim!” diyemeyeceğin bir gün.
Çünkü boşunalığı kanıtlanmıştır aşkın.
Ve gözlerden yaş akmaz.
…Ve ancak kaba işlere yarar eller.
Ve kuruyup kalır yürek.

Kadınlar boşuna çalarlar kapını, açmazsın.
Tek başınasındır, ışıklar söndürülmüş
ve karanlıkta parlar kocaman gözlerin.
Belli ki acı çekmeyi bilmiyorsundur artık.
Ve hiçbir şey istemiyorsundur dostlarından.

Kimin umurunda yaşlanmak, yaşlılık nedir ki?
dünyayı taşıyor omuzların
ve bir çocuğun elinden daha hafif dünya.
Savaşlar, kıtlıklar evlerde aile kavgaları
hayatın sürüp gittiğini kanıtlıyor
ve kimsenin özgür olamayacağını.
Bu gösteriyi acımasız bulanlar (o yufka yürekliler)
ölmeyi yeğ tutacaklardır.
Bir gün gelir ölüm de işe yaramaz.
Bir gün gelir bir komut olur yaşamak.
Yalnızca yaşamak, hiç kaçış olmadan.

Carlos Drummond de Andrade

Sungu

1.

en zor günlerimdi
en kor günlerimdi!

yağıp esip serinlettin içimi, delcileyin
kazıp kazıyıp
derinlettin!

inandım
kazaya ve kedere
gölgesine huma kuşunun
devcileyin

işledin beni iliklerime kadar
gümüşledin, gülledin

açtım, bîlaç
mavi somonunla besledin

dili ısrar, ili esrâr
sözün ağzımdan aldı közümü (alsın!)
eğildim
suça değdi saçlarım

susmanın ilminden geçtim
aşkın kadim toprağından
bir hasreti kuşandım da geldim sana
bir kuşluk vakti

sür’gününüm

al, avuçlarımdaki bütün çizgiler senin!

2.

bırak döksün kavını yalan!
a’yan! be’yan!
at tozunu gülün, kostak yürü
u’yansın cihan!

işte hayâlim işte hânem
ziyâsı gökten yere, siyâbend!
gel buyur, otur başköşeye

banayım ateşimi terine, kanayım
derine, hep daha derine
sureti boşver, aslın olsun perdemde

gel fethet beni
bitsin bu fetret!

3.

bir yarayı büyütüyoruz şimdi seninle
(anarak edip’i)
campo dei fiori meydanında yanan kalbim!
karıncalar, kuşlar ve cânım gökyüzü

ah larçin, larçin, larçin
ardına saklanacağım bir ağacım bile yok
(hiç olmadı)

bindim bilinçaltımın atına gidiyorum hey!
rahvan ve rahim rahvan ve rahim rahvan
ve rahim

kurşun sesi ve cıvıltı arasındaki gülâyan fark
aşk!
korusun bizi

inandım rahmetine şafağın
inandım kazaya ve kedere

su gibiyim
şırılçıplak

al, sağıncım senin!


Perihan Baykal



Veda

Gülay'a

ırmaklar incitirse yağmuru
yüreğinden hüznümü sakla-
dığım fânus kırılır... gözbebeklerim/de
biriktirdiğim keder... dudaklarım da
çürüyen -aşk-
sadece kelimelerdir.

Âh... ne yazık ki
gecikmiş bir ömrün -artakalanıyım-
bütün yağmurlara biraz solgun bakarak
aynalarda....

Umman Şahiner

Süveydâ

Ne yana baksam hüznün
telaşı...”bende bulutlanmalar”

Her şiir
boşluğa savrulan bir sicim gibi
gül
karanfil
ve zaman
kadar ürkek aynalar
erguvâni sessizliğe bürünürdü
yalnızlığa sürüklenirdi akşam
melankoli ve korkuyla içiçe

Her şey
ölüm kadar çocuksu
her yer
tarz-ı kadîm üzre
tenha
gül, karanfil ve zaman....

Ne yana baksam hüznün
telaşı... “bende bulutlanmalar”

Umman Şahiner

Safirnâme

bunu nasıl yazmalı
nasıl edip yazmalı bunu?
dil yanarken ateşinde yalım yalım
düştü yakamızdan güzalıcı karanfil
mayestro!
dünyadan erkler korosu

sen de mi demekten yoruldu sezar
uzadıkça uzadı akşamlar sabaha
ellerinde dörtnal izi
aynattı hodan çiçeği:
hiç kahraman yok!
hiç kahraman yok!
ne yeni ne eskisi
çitiledikçe bozaran
puslu göğün altında

yitirdik kabilelerimizi
-totemi o içten gül!-
bir nefesti tek bir nefes
donmadan göl
sondan bir önceki

vakterişti, doldu mühlet
hey cânım, heyecânım!
dile geldi dilsiz taş:
ben varım! dedi telli turna
ben varım! dedi “kayayı delen incir”
ben varım! dedi suyu öpen gölgesi söğüdün

çek şafağı kınından
ışığa kes yeryüzünü

bak ufukta şaha kalkan atlar var
görülmemiş rüyalar!
bütün küsülü küller adına
ve hatırasına o narçiçeği sevincin
yak hadi ateş böceklerini içinin
durma yak!

tut ki
sevdiklerin ölmemiş ve kaymamış daha
en parlak yıldızları göğün

gittikçe ağırlaşırken hayat
gittikçe sağırlaşırken dünya
ey olduran ve solduran yakaza!
ey canımıza minnet mihnet!
sana bu şiiri yazdım, sâfi safir
sana bu şiiri, soluk soluğan!
gagasında kuşlar getirecek


Perihan Baykal

Sonsuz Şiir

- sen sonsuz bir şiirsin aslında

I -

mahzun gözlerinde bir sonsuz şiir
bir baksan yanarım dilim lal olur
gözlerin gözlerin bir sonsuz nehir
bir aksan kalbime ihtilal olur

el edişin aşka bir sonsuz şiir
seninle istanbul olur her şehir
bir yürürsün ki ah! ne desin şair
endamın bir suna bir maral olur

rüyan bile yağmur bir sonsuz şiir
pişir gözyaşıyla gönlünü pişir
böyle ağlarsın ya ruhum depreşir
ne sen kalır ne ben bir melal olur

ve gülümseyişin bir sonsuz şiir
yürekler birleşir yer gök birleşir
yalnızlık kederle son kez sevişir
bu gurbet bu hasret bir hayal olur

ellerin duada bir sonsuz şiir
ölüm hayat olur devran değişir
düğün ki ruhuna ruhum erişir
bu yokluk bu dünya bir masal olur

I I-

şarkılar yaralı kırgın şarkılar
iki şehir iki yürek arası
yüreğimde bugün bir gariplik var
kapanmaz bu aşkın şiir yarası

el et de sevdaya başlasın devrim
yoksa bak bu şiir boynunu büker
ben seni seversem sonsuz severim
açar gök kapısın dağlar diz çöker

ne yıllarca yalnız beklemek kolay
ne yılları birbirine eklemek
seni sevmek bana sonsuz bir halay
Allah için senin için bu emek

elbet biter dünya günleri elbet
sonsuzluk senin de kapını vurur
bir aşk için kopar bütün kıyamet
cennet sevda akar cehennem gurur

rüya baştanbaşa sonsuz bir rüya
saçların saçların aşktan bir perçem
o gözlerin nasıl unutulur ya
ey sonsuz şiirim ey minikserçem

Sıtkı Caney