26 Ekim 2012

Erkek Aşk Kadın

Siz... benim için o denli değerlisiniz ki,
Beni götürdüğünüz aşk ülkesinden yazıyorum...
Aşka, inanca ümide gereksinim duyuyordum ve filozoflar arasında aşka duyulan inancın en ateşli şovalyesi olduğunuzdan...Siz, yaşamımın filozofu oldunuz!
Sizinle birlikte aşk felsefeye girdi; tıpkı insanlığın temelinde yer alan dürtünün insanın içinde yer etmesi gibi; insanoğlu, aşkın yaşamını “ciddiye” aldığında yaşamının ulaşılabilir; aşk insanoğluna, insanlığın boyutunu kavrama olanağı sağlayan yola dönüşür. Sevmeye başlar başlamaz insan haklarının ne olduğunu kavrarız. Ve bu aşk eğitimi sayesinde felsefe yaşamıma girdi.
Kuşkusuz, felsefe aşkı daha önce selamlamıştı; ama aşkı yalnızca sözcüksel kökenine bağlıyordu. “Bilgelik aşkı” ; aşk, kendine ulaşma yollarından başka bir şey değildi. Ve eğer öveb ilk düşünür olma savınız yoksa da -aşk derslerinizi İsa'nın okulunda alıyorusnuz- ve onun en gayretli savunucusu olmakla övünüyorsunuz.
Ama felsefeden başka şeyler de var! Aşk da yaşamıma girdi. Gerçek yapmacık olmayan. Ve sözde aşkların öylesine izini sürdünüz ki, bu kez gerçeğini tanıyabilirdim: Boşa harcanan aşk kaldırımlarda sürter; aşırı yüceltilen aşk bulutlarda kaybolur.
Evet, dostum, sizin aşk okulunuza kayıt oldum. Bana özgür aşkın müjdesini verdiniz! Ötekini kendi arzuma zincirlemek anlamına gelmeyen aşkın. Arzum iyi olsa bile. Ne de bir başkasının izinden ayrılmamacasına gitmek anlamına gelmeyen aşkın. O, dünyanın en iyi izi olsa bile. “İstediğini sev!”, dediniz bana ayrım yapmaksızın. Ama “sevdiğini kararlılıkla iste!” diye eklediniz buyururcasına.
Nihayet aşk doğrudan yüreğime sesleniyordu.
Aşkı güven ortamına sokarak bana aşka güvenme duygusunu kazandırıyordunuz. Aşk, ancak sevgilinin bakışına aşk dolu bir göz kırpar. Mutsuz bir güvensizlik! Aşk gösterimleri içinde ancak aşkın eksikliklerini algılayan ve durmaksızın kanıt ve özür isteyen güvensizlik. “Beni sevdiğini kanıtla”, der âşık sevgilini aşkından kuşku duyarak. Ve aşkın sınanması sonsuz bir çevrim içine girer. Bir kanıt ötekini gerektirir, sonra kanıtın kanıtına başvurur, vb. Oysa kanıt neyi kanıtlar? Aşk isteğimizin, aşk verebilme yeteneğimizin azalması ölçüsünde büyüdüğünü mü? Peki kanıt neyi üretir? Ağırlığı ve teraziyi. Herkes nasıl seviliyorsa öyle sevmekle yetinir. Herkes verdiği aşkın dozunu, karşılığında aldığı aşkla oranlayarak hesaplar.
Aşk, bu pazarlıklarla tükenir. Ve yüreğimiz bu hesaplar yüzünden kendini kapatır.
Sizi dinlediğimde yakınmalarımdan utandım. Ümitsizliğin, gerçek aşkın listesinde bulunmadığını düşünüyorsunuz. Bizler, bir aşk bizi düş kırıklığına uğrattı diye sevmeyi hiçbir zaman bırakmadık. Birileri her zaman orada aşkımızı beklemektedir. Sadakatsizlik, ölüm sevdiğimiz kişiyi bir elimizden alsın...dünya hemen bize bir başkasını gönderir! Hiçbir zaman yalnız değilizdir. Öteki, sonsuzluktur.
Eğer kahramanlık ya da seçkincilik nedeniyle kendimizi daha yalnız ve daha mutsuz hissetme eğilimi içinde bulunursak, bencil korkularımız bizleri birbirimizin kollarına atar. Daha baştan bunu bilmekteyiz: İnsanoğlunun yalnız olması iyi değil! “Ayrı bir grup” oluşturamaz. Yitik aşk, bizi aşk sarhoşu yapar. Böylece yalnızlık kaygısı, sonunda, yeryüzündeki aşk davasının zafer kazanmasını sağlar!

Aşkınız bana kadınlığımı hissettirdi!
Beni gerçek bir kadına dönüştürdünüz. Erkeklerin gölgesi ya da taklidi olarak görünen yapma bir kadın değil. Erkeklerin dudaklarına ya da boynuna takılı kaldığı içim gülünen sevimli bir kadına değil. Kendinden geçmişçesine aşkı bulutlara taşıyan bir kadın hiç değil. Ama “yaşamak ve sevmenin kendisi için aynı anlama geldiği” bir aşk kadını. Bir an bile sevmeden yapamayan bir kadın.
Sizi seviyordum, öylesine sizin sevdiğiniz kadını sevdim. Ve sizin sevdiğiniz kadın hem sever, hem de sevmesini bilir! Bedeniyle, ruhuyla: “Duyarlılığın ne olduğunu anlatmak için : Kadın demek yeter”, ya da “duyarlılığın üzerinde süzülen ruhu anlatmak için: Kadın demek yeter” diye yazmıştınız.
Ve kadın hem bu doğa hem de bu ruh olduğunda siz ona hayranlık duyuyorsunuz: “İnsandan çok, Tanrı'ya yakın”, çünkü aşk, onun yaşantısının ta kendisi. Ve Tanrı sevgi olduğuna göre...
Hayır, anladım: Kadını ilahlaştırmıyorsunuz. Ona yalnızca aşka özgü bir yaşam veriyorsunuz, bu da onu erkekten ayırıyor! Bir çok erkek aşkın yaşamındaki iyiliklerini yüceltmiştir. Bir çok erkek kaçan aşkın derin acısını duyumsamıştır. Bir çok erkek aşkın ateşiyle kendini yenilenmiş hissetmiştir. Ama kendilerini bir kadın aşkının dünyaya getirdiğini kabul eden kaç tane erkek vardır?
Kadın, kadın kimliğini -bu, onun zerafeti- aşktan alır. Üç kez doğar:
Önce yalnızca kadın cinsiyetiyle doğar. Daha sonra, yaygın deyişle: Onunla sevişilir dendiğinde kadın olarak doğmuş olur. Son olarak birisine tutulduğunda, bir kadın olduğunun bilincinde kendi kendisine doğar. Aşk onu eline geçirdiğinde.

Dostum, beni aşk dolu bir kadın yaptınız.
Ve ben, bu kadın olmayı sevdim...

Monique Charles

Yasemin Senfonisi

yüzün düşüyor aklıma,
bir yaz akşamı önümü kesen
muzip yasemin kokuları,
öpüşlerin alnımda dudaklarımda,
hani denizden çıkıp sabun kokulu bir havluya sarılırsın ya,
ve yakamozlar dökülür saçlarından,
denizcilerin sonsuz mavi sevdası,
tenine bulaşır
ve kokun gelir uzaklardan
yorgun bir deve kervanı,
mavi ipekler taşır rüyalarına

sensiz
kayıp bir türkü ruhum,
ve beni çağırıyor
denizin dibine düşen saklı düşler...

seni özlüyorum
mavi olsun adın
aşktan koyu
düşlerden açık...

kendinden yorulmuş
bir gecenin içinde gidiyoruz...
sevdam, yorgun bir çırağın derin uykusunda
saklı bir düş gibi,
şoför küfrediyor hüznüne,
"bıyıklarımız büyüdükçe
gülüşlerimiz kısaldı be abi" diyor...
seni özledim,
özlemin bir çırağın tek renkli uykusunda
şoförün hüznünde.
Oysa çok değil
daha bir yüzyıl evvel
alnındaki ışığı öpmüştüm
bir çocuk iki eli ile
gökyüzünü tutup bağırdı
"kar yağıyor, kar yağıyor"
oysa senin kirpiklerindi
üstümüze düşen
çırak indi
rüya bitti
şoför gitti
bıyık kesildi.
ama özlemin bitmedi


biliyor musun?
sen ilkyaz yağmurusun
üç renkli gökkuşağı açtıran


bir gün
vapurda öpüşelim
adalara giderken
bir yaz vakti
sabahtan…

martılardan utanma
hele denizden
ve de bulutlardan asla!

bir gün vapurda öpüşelim
rüzgar uçururken saçlarını
ağzında acıbadem tadı

çocuğumuz olursa
adı “deniz” olsun
bir gün vapurda öpüşelim
adalara giderken
ve senin yanında yaşlanayım...

bakışların ruhumu karıştırır,
bulduğu mavi misketler
bir de badem ağaçları
çiçeğinden yorgun...
öpüşlerin anıları karıştırır,
bulduğu bir delikanlı
ağaç dibinde ağlar bir kadın için,
dokunuşların geleceği karıştırır
benden sana
senden bana...
içimde yeşil bir yerin var;
deniz fenerisin sevinci gösteren..
adın mavi aşk...


ayrılık bir nokta mıdır?
uzun sevdaların sonunda,
yoksa kitabı kapamak mı sessizce
daha büyümeden?
geldiğin gibi bir deli rüzgarla git
ama bil ki dalgalar yüreğimde,
yüreğimi yakıp giden
mavi dalgalar
seni alıp giden köpüksüz dalgalar.
bir tanem
beni geleceğine göm ve yürü git,
eteklerinde erken büyümenin acısı...
her kutsal taşta yazılıdır
yedi yıl bereketin sonunda
yedi yıl hüzün
ve hiç bir aşk tam yaşanmamıştır
gözyaşı ile kutsanmadan

aşk elinden tutar
ve sen anlamazsın
yaşam nerde başlar?
nerde biter kardelen çiçekleri?
aşk ’dır bu dersin
göğsüne yaslanmış bir genç kız
bir serçe ürkekliğinde nefes alır


sesin gümüşi bir aynadan yansır
billur bir ırmak kıvamında.
bakışların derin uçurumlarda açmış
nazlı bir çiçek..
sessizce salınır
her bir hüzün rüzgârında...

bana "umut nedir?" diye sorma…
sadece sıkıca elimi tut...

bakışların
bazen gri bir kış bulutu
güneş gizlenmiştir hüznünün arkasına
ve sanki bir adım var trenin kalkmasına
ve de
ayrılığa...


bazen türküler donanır
karayı görmüş bir gemi coşkusunda

geçmişin gölge düşürür
geleceğinin ışığına.


günler geçiyor
şiir azalıyor.
şiir azaldıkça
yüzün kayboluyor,
misketlerimi atıyorum
hiçliğin bağrına

anlamsızlık
gri bir bulut
senin mavini boğuyor

son misketimi atıyorum
son şiirimi okudum
artık
sen yoksun....

Nerden geliyor
bu portakal çiçeği kokusu?
bu denizin tuzu?
bu mavi, bu dokunuş, bu öpüş
nereden geliyoruz?
nereye gidiyoruz ? diye
sor-
mu-
yo-
rum,
sadece seni seviyorum…


Dökülür parmaklarından
eski bir hüznün mavileri.
geçmiş,
geleceğin aynasında hüzünlü bir gülüş
ve bir ışık akar
geçmişten geleceğe,
zaman derim sadece,
ve boşluk her zaman bir anlama gebe.

dudaklarımda kafiyelenen
tenine yazılmış şiir,
sadece ateş, tuz ve mavi düşler.
neler var sesinde?
çıplak omuz başlarında anımsanan çocukluk,
baharın çağla ağaçları
ve
mavinin çiçeklendiği
utangaç göğüslerin

Mehmet Emin Arı

Yalancı Kehribar

her şeyi ben inkar ettim ravi
artık ters çevirme kum saatini.

sayfaları çevirmek için ıslattığın
parmağın kadar mutluyum. yalan değil
insan gibi hafif şeyleri çeker kendine aşk

kaçacak yer yok yüzünde..düş değil
her şey masal...uçuruma gül atıp da
yankısını beklemek gibidir aşk.

sarı mumdan kızıla çalan kehribar
ateşe büründü, tespih taneleri ve meşk
ip kopunca dağılıverdi masal, yıkıldı kalp.

bir varmış bir yokmuş aslında aşk..

Beşir SEVİM

Aşk Batımı

Usulca geçtim yüzünü
Ardında dağlar vardı
rüzgârlar
Kurt izlerinde uluyan zemheriler vardı

/ Çık git yüzünün inkarı olmaya... /

Zaman can çekişiyor şimdi
Göçüğü altında eski aşkların
Yüzün derin bir kılıç izi aklımda
Daralır kör akrebin parantezi kadar
Sürgit yanılsamadır
dönüp geldiğim
Kimin kıyısında dursam artık
Bir rengin usul usul dağılışı gibiyim

/ Unutma, kırmızı olur aşkbatımları /

İnsan kendine eskir
Zaman, sık yıkanan iç çamaşırlarda
Zaman ki uzaklıktır ağrılı
Vedasız çekip gitmesidir bir günün
Bir sigaranın sessiz tükenişi dumanlı
Ve gizli aşklara sığınaktır
deniz kabukları

/ Dön gel, sonsuz uzaklık olmaya... /

Gonca Özmen



Hakir

İçimin canına okudum
Bu yüzden sadece ona

Yine de kalktım gezdim dünyada
Beyaz!
Güya bembeyaz şeylerden bahsedecektim
Lirik parmaklarıma dökülen mürekkeple canıma bulaşan ağu mesela
Madencilerin elindeki demirin ağrısı ya da
Tam ortasındayken bir ömrün
Bulaştı canıma dinmez bir masal
Bir kalmak acısı


Aslında bembeyaz şeylerden bahsedecektim
Bir güle kırmızı davranmanın hikayesinde kaldım
Toydum ve hakir
Dedim bileye bileye ettiğimiz bu heykel ne kadar da çirkin
Ne kadar da sakar şu ettiğimiz akıl
Şu dalgın merhamet
Şu yol yordam


Yine de kalktım yürüdüm dünyada
Leke bir kalbin kenarındaki yavaşlık
Soğuk bir yüze bulaşmış masal gibi
Yuvarlaktır dediler dünya
Yanlış ve uzundur anladım


Kalktım ben de yürüdüm bir sürü yanlış fotoğrafta
Zehir zehir çevirdiğim sayfanın kalbinden edindiğim leke mesela
Toydum ve hakir
Dedim dilerim sokak öldürsün sokağa seslenenleri
Sonra umur vurulunca bir kalbin ara sokağında
Sanki dünya iyileşmez anladım
Dünya ve doğu iyileşmez asla


Üç çizik attı kalbime doktor
Her sabah aç karnımla üç kere seni unutmalıyım sandım
Kalktım bıçak çektim dünyaya
Toydum ve korkunç hakir
Yine de kaldım
Kaldım ve sandım
İçimin canı yokmuş
Kapkara bir kelebeğe acilen kiralıkmış kalbim


Sonra sessizce alnından indim
Bıçak çektim dünyaya


Seyyidhan Kömürcü

Özgürlüğe Doğru

Bırakıyor ardından belalara beni
Tedbirim öldü gövdemin binası geçti

Göğsümde ince gergin çelik bağcık
Tenimi bastıran içerilere

Bağırıyor leylaklarım ağlıyor ağlıyor duvarlar
Çatlayacak gibi susuz düzgün ve biçimli sanatlar

Çocuk yığılıyor kalp kalp üstüne konuyor
Bir baba damarı vuruyor sökülen nabzım

Şimdi batar birkaç nesil azdıran bozgun
Simsiyah aklım ve beyaz bir nokta kalbim

Kader akışı alkışlanıyor her kârım
Nazlı buluş git git kabarıyor dalgalar

Çare yok gür gür bağıracağım yoksa bu sefil
İsyan yüklü gemi zor kayalıklarında gönlün

Harp. Ezilen etim söğülen köpekliğin için değil
Güzel ölçülü zulmetmeden yeterince öldürüşüm

Harp geliyor bir güzel bilendin mi kardeşim
Binlerce cilt tutuyor kılıçların hançerin

I believe in you believe in we believe in
In la ilahe illallah la ilahe illallah

Şimdi halk yüceldin guslet suyun götürmesiyle kuşan
Yüzün kolların ateş yakmaz başın ince ayakların

Dünya bir konak bir konuk ölümsüz hayat içre
Geçildikçe hor öpüldükçe soyunur şehvete

Şehvet ahırı değil yeryüzü
Domuz ahırı değil yer toprak

İki bakışımın arasında bulduğun toprak
Dört köşe duvarlar siyah örtü ve göç sesleri

Kapanıyorum kabul et öyle buyur
Bin açılı örtüye daha sar beni

Bin yıl bin daha
Dursam kapında

Sayısız perdeden bir perdecik kalksın için
Başım yüzüm kızarır haddim olmaz aslında

Sakin ve gövdemin mızraklarını döken bir geliş
Vara gele ancak birkaç ağaç alıyor göğsüm

Sakin ve daha sakin mızraklarım dökülsün daha
Aniden çıkıp havlayan köpekte emanet bugün

Binbir helak ve Allah selamıyla girilen ovada
Bir dağ gibi diz çök kendine ırmak ol tut tut bırak yıldırımları

Sakin daha sakin kımıltı yok bakışında
Bırak toprak altında göl olsun gözyaşın

Bir çeşit isyandın gönül ağlaması ilacın
Destur. Nice uzlet makamından geçersin şimdi

Şimdi çağırıyor o güzel aşka beni yalvarıyor beni
Duruyorum ve çeşit çeşit ölüm omuzumun binileri

Bu ova cennet olmalı sayımızca bir cennet safı
Bu çukur ateş olmalı sayımızca bir cehennem safı

Ya bu yol. Ayağın sahibi gövdeden habersiz yürüdüğü
Gövdenin ayağa merbut ayağa dönük ayak kesildiği

Sen gönlünü yukarıya bil

Bir dağ nasıl söylerse öyle söyle
Bir dağ nasıl inlerse başla öyle

Ey zarif sen de ata yoluna meylettin
Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin

Cahit Zarifoğlu


Düş

...
Dördüncü resim
Soldan sağa sırayla
Belkıs, General, Esrar, Kaymakam, Vali ve…
Ve den sonraki resim kesilip atılmış.
“Bu resim neden eksik” diyen torun
Nenesine pür dikkat kesildi.
Nene:
“Hiç bir resim tamamlanamamıştır”
Dedi usulca
O an bir iç geçirip
Torunu kucağındayken son uykusuna yattı.
Esrar:
“Neneciğim!” diye fırladı düşünden pencereye
“Sirkeciye kar yağarken pencereden
Senin sokaktan geçtiğini düşlemek güzeldi”

Murat Solgun