29 Ekim 2012

Bir Şey Söyle

Bir şey söylemeyen
kişi
düşünür ki
kendi suskunluğunu çevreleyen
suskunluk
her şeyi söyler.

Fakat o suskunluk
kendi sesiyle konuşur,
ki problem budur.

En önemli şeyler
o suskun bölgede gerçekleşir,
fakat o bölgeyi kimse denetleyemez.
Melekler ve iblisler koro halinde konuşur orada.

Bir şey söylemek istemişsen,
bunu kendin söylemelisin.

Niels Hav

Sevgilim, Sözcükler ve Sonsuzluk

Bir başkasını dünyanın bir ucuna dek izleyeceğimizi
söylemek biraz abartılı değil midir?
Varsayalım ki dünya sonsuzdur ve o bir başkası
bizden önce yoruldu.
Ve varsayalım ki yağmaktadır yağmur ve dolu!

Hem sonsuzluğu yansıtan hem de kökleri onda olan
derin dağ gölleri gibi olduğunu söylemek
bir başkasının gözlerinin, biraz abartılı değil midir?
Düşün ki hem de yarın ağırca asılı durursa bulutlar
yüce dağlar üstünde, ve çamur fışkırırsa derinliklerden!

Ne bir gülün, ne bir atın, ne bir tarlanın, ne de başka
bir insanın güzelliklerinin benim güzelliklerim gibi
asla olmadığını söylerken abarttığını sanmıyor musun?

Dağ göllerinde yüz, dostum, tırman yüce dağlara,
git dünyanın sonuna at sırtında yağmurda ve doluda
ve izin ver saçlarımdan geçen bir meltem gibi
ulaşsın düşüncelerin bana,
kulağımdaki o son uysal ıslığı gibi ardıç kuşunun,
akşam güneşinin yüzümdeki alazı gibi
ve karanlıktan kucağıma düşen
bir yıldız gibi.

Hep abartırız aşk içindeyken.
Sesimin sekiz kentin tapınak çanları gibi
çıktığını söylüyorsun bana.
Yedi deseydin
sanıyorum eğlenirdim söz sanatınla.
Fakat bu konuda bu kadar konuşmak yeter.

Hep beni aradığını söyleyip sürdürüyorsun konuşmayı.
Ya ben? Kimi aradım sanıyorsun dünyanın bir ucunda
yağmurda ve doluda yüce dağlar üstünde
ve sonsuzluğun göllerinde?
İşte buradayız şimdi, dostum, gitme benden,
hemen gitme, hayır hiç gitme …

Erik Stinus

John Ashbery’ye

Rüzgârda bir dağın yücesinde oturup
birbirimize yeni şiirler okuyacağımız
başka bir dünyanın bulunmadığına
inanmıyorum.
Tu Fu olabilirsin sen, ben de Po Chu-i
ve marazi kafalarımıza gülümseyen
Maymun Hanım aydadır,
karın ince bir dala konuşunu izlerken bizler.
Yoksa gerçekten gitmeli miyiz? bu
gençken gördüğüm o çimen değil!
ve ay, yükselirken bu gece, boşsa eğer
“gidersin sen de, açan çiçekler gibi”
anlamında kötü bir işarettir bu.

Frank O’Hara

İki Gövde

İki gövde yüzyüze
bazan iki dalgadır
ve gece bir okyanustur.
İki gövde yüzyüze
bazan iki taştır
ve gece bir çöldür.
İki gövde yüzyüze
bazan iki köktür
geceyle sarmalanmış.
İki gövde yüzyüze
bazan iki bıçaktır
ve gece bir anlık parıltı.
İki gövde yüzyüze
düşen iki yıldızdır
boş ve yalnız bir gökte.

Octavio Paz

Şimdi bir dilek hakkım olsa

Ve muhtemelen hayasız bir ölüme uyanırdı
Çıplak bedenim
Tüylerimde son bahar ürpertisi
Kursağımda lağım kokulu toprak
Ya evde yoksan çalmıştır
Eski zamanlarda bir ford minübüsünde
Bir çocuğun balonu patlamıştır
Simit parasıyla alıp aç kaldığı
Ve hiç kimse seyirci değildir gidişime
Kapalı gişe körler diyarında
Kapalı gözlerim
Yollar kapalı
Etrafından dolaşan yollar
Şimdi bir dilek hakkım olsa
Evde olmanı
Şimdi bir dilek hakkİm olsa
Bir balon dilerdim
Hemde en uçanından
Şimdi bir dilek hakkım olsa
Muhtemelen özür dilerdim..

?


28 Ekim 2012

Düş Oyunu

Bir gün bir çocuğa sormuştum,
deniz neden tuzludur diye.
Babası uzun bir sefere çıkmıştı. Çocuk hemencecik karşılık verdi:
Deniz tuzludur, çünkü denizciler durmadan ağlarlar!
Neden denizciler böyle çok ağlar ki! Çünkü, dedi, yolculukları bitmez…
Onun için de mendillerini hep direklere asıp kuruturlar! Gene sordum:
Ya niçin insanlar üzgün olunca ağlar? Çünkü, dedi,
daha duru görebilelim diye gözlerin camını ara sıra yıkamak gerek!

August Strindberg

Alacakaranlığın Sesleri

Sana sessizliği ben buldum diyorum yeniden
o usul ikindide, adın yakılınca
kömürleşince
büyük altın alevinde on dokuz yılının.
Sevgim alacakaranlığın bağlarını çözdü
yalnız senin fısıltına vermek için kendini,
beyaz odun alevinin o cam fısıltısına.

Anıların bir iğne batışıdır dudaklarıma,
hayatının masallarını kurdum bugün
bir elmanın ince kabuğunda.
Bu ara hep tedirginim,
bir pencerenin açılışını bekliyorum şimdi
arkandan gideyim
ya da parçalanayım diye üzgün kaldırımlarda.
Ama öylesine bir ses gelir ki dağlardan
acıdır uyumak, anmak ölümdür seni.

Ürkerek çekilir sessizlik,
yıldızsız gökyüzünden çekilir,
ağızlarımızın acelesinden,
solgun kamelyalardan, karanfillerden.

Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi;
düşün: alacakaranlık bizi anlıyor,
sarı fısıltısından gözlerinin
biliyor nasıl hoşlandığımı,
kollarının beyaz suyundan.

Açmamış çiçeklere söyleyelim şarkımızı,
ayı gözetlemeyen çocuklara.
Birbirimize bakmadan söyleyelim.

Yalancıdır onlar, şu kuşlar, saçaklar.
Birbirimizi sevmiyoruz artık, sevmemiştik de.
Tutkuyla geldik, tutkuyla gidiyoruz.
Alacakaranlığın sesindeyiz artık,
çılgınlığın yüreğinde.

Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi,
şarkımızın acı yüklerine.

Aşk ne ateştir, ne de mermer.

Aşk bana duyduğun acımadır senin,
benim sana.

Efrain HUERTA