04 Aralık 2012

şakayık ki dağların lâlesi, seni bekler gizli gizli

şakayık ki dağların lâlesi, seni bekler gizli gizli
her sabah umutla döner yüzünü göğe, bir dua belki dilinde
ve her akşam çöküşünde büker boynunu, döker yüzünü
ertesi güne...

Ben... nereden geçersem geçeyim, hangi kapıyı çalarsam çalayım ve her kimle oturup sohbete dalarsam dalayım bir şekilde sen çıkıyorsun karşıma şiraze. Giderken hiç gitmeyen, kaçarken hep beni izleyen, her adreste karşıma çıkan... dağ başı olsun ya da çöl... sensin şiraze atamadığım. Bak yağmur yağıyor yine, üstelik gri. Burada yağmurların rengi hep gri. Az gri, çok gri; ama hep gri şiraze.

saat dört yönünde bir yakamoz dansı büyülerken görenleri
bir necva ulaştı kulaklara, titrek
dedi
“olanı biteni aşk imiş”
sen alevlendin, sen dillendin, sen çöktün birdenbire
çöle damladım, zamansız yine...


Sen, yağmur ve bir bardak demli çay... birbirinize ne de çok yakışıyorsunuz. Ben aranızda ancak bir gölge gibi dolaşıyorum. Dizelerden sayısız ilham devşirme telaşındayken, adınla süslüyorum her mürekkebin değdiği yeri. Şiraze... çay kadar ısıtıyorsun içimi. Şiraze... yağmurlar kadar yıkıyorsun beni. Şiraze... bilmiyorsun, “bir ömrü harcamak” dedikleri gerçeğin altını seninle çiziyorum.

billur kaseler dolaşıyordu elden ele, şerbet kokusu havada
bir eğlentiye gelmişti insanlar, güle oynaya etekleri zilli
göz ucuna hüzün takılmışların yeri değildi
tennurelilerin yeri hiç değildi...
ne avludaki ağaç bir anlam verdi, ne çatıya serilip keyif süren asma...
aradığım neydi orada, sormalıydım
hem doğuyu, hem batıyı uyandıran adama


Umay ana hiç çıkmadı karşıma. Bohçacı Ester, Martinikli cariye, kazak güzeli Ayzada... Yolculuklarımda kimseler yoktu satırlara boyanan. Kalabalıklarda mırıltılı günlerdi yaşanan çoğu zaman şiraze. Hep birileri mırıldanıyordu. Kimi ağıt, kimi ninni, kimi destan... hep birileri mırıldanıyordu şiraze. Duyuyordum. Ben de bozkırın türkülerini söyledim kendi kendime. Mor kadife fistanları diz boyunda dökülürken yanı ucumda, ben de türküler yaktım hep sana. İçimden geçenlarin adı şiraze, yağmurlu günlerin tadı şiraze; söyledim seni. Duyurmak için değil, duymak için. Duyurmak için hiç değil, duymak için şiraze. Yağmurlar eşliğinde yola koyulduğum kaçıncı gece bu. Kaçıncı akşam hem senle hem sensiz gidişim guruba. “Bu gitmeler hep sürecek” nakaratı kulaklarımda saçlarına hoş kokulu buseler konduruyorum.



kehribar, kekik, zencefil bir de karanfil kokusu sarmıştı havayı
ipek yolu üzerindeydim, içimde arkeoloğunu bekleyen kalıntılar
ne kadar değişikti tümsekler, ne kadar başkaydı kasisler
ve ne kadar sığ kalmıştım derinlerde


seni özlüyorum, yağmur penceremde
seni özlüyorum hep şiraze...

Şiraze

03 Aralık 2012

Kesme nevanı içine salsalar da keder

Kesme nevanı
içine salsalar da keder
kırılsa gönül medd ü cezr ile
hepsi geçer...
hepsi geçer...

bir lâhza durup
lûtf ile
mercanları saçsan
düşse sana kem bakan...
düşse sana kem bakan...

Nazenin olanın halinden bihaber
açar zakkumlar pembe ve beyaz
“dalmışlar tahayyüle” der
incinir kelebekler...incinir kelebekler...


Ben şiraze, her damlada yitişimi izlemedeyim.
Ben şiraze; hep gidenlere, bir türlü gelemeyenlere laf üstüne laf dizmedeyim.
Ben şiraze, her sabah yeni bir ene silmedeyim.
Ben şiraze; hep bir yerde, hep bir yerde beklemedeyim.
Ben şiraze, biledikçe sensizliği bilenmedeyim


Şiraze


Barış Manço – Gülme Ha Gülme


Turnalardan haberimi aldığın gün
Sevdiceğim gülme sakın gülme ha gülme
Anlıma bir karayazı yazılmış ki yok ilacı
Sevdiceğim gülme ha gülme

Yağmur ince ılır ağlar her damlası yüreğimi dağlar
Seni bana çok görenler neyler
Karlı dağlar uzun uzun yollar hepsi pişman susmuş ağlar
Seni bana çok görenler neyler

Yıllarım geçer güz yaz olur
Barış bir gün toprak olur
Sil gözyaşın durma ha durma

02 Aralık 2012

Boynumda Kendi Ellerim...

Gözlerim çocukları yoksul bir ülke şimdi
içimin kızıllığınca gül ve yangın
dalında unutulmuş bir üzüm tanesiyim belki
belki bir söğüt dalının efil efil titreyen yaprağıyım
uzak bir iklimde esip geçen rüzgarlara ağıt yakan

bir gün çözüp bakışlarımı tel tel kirpiklerimden
elif elif ağlayan gümüş saçlı bir anneye bağışlayacağım
son kez ağlayacağım belki düşerken sevdanın eşiğine
varsın bağışlamasın beni hayat ki,
ay uzak tepelerin ardına çekilsin
çarpa çarpa dövsün kıyılarımı acılar
yarasına figan düşsün kırlangıçların
eriyip gitsin hüzünlü bakışlarımda ne varsa
yokluğuma kahırlanmayacaksa bu kent
ah! çekmeyecekse ardımda kalan anılar

Ah! ey yarasında nehirler fışkıran kalbim
susuyorum işte acılara akan bir sesle
hayat ki, ateşten bir ip boynumda
koynumda buzdan bir top
ne zaman doğrulsam dokuz yerimden vururlar beni

biliyorum her susuşun ardında bir yalnızlık var
bir özlem, bir kahır var
bilinsin ki, bir yanı yangındır susuşlarımın, bir yanı ölüm
aşkın kor ateşlerinde sınanmış bir semenderim ben
her gece kalbimin ortasında bir çöl çiçeği açar adı Leyla
bir yanı Yusuf’tur acılarımın bir yanı Züleyha
yolları beklemekten yorgun, yıllara gözyaşı dökmekten

hüzünlü yüzüm, aykırı sakalımla
ondandır dünyanın orta yerinde kederli bir dağ gibi duruşum
siyahlar giyinişim, saçlarımı taramayışım
bir yaban gülü gibi ıssızda ağlayışım
bir derviş gibi yakışım kalbimi, boynumu büküp bakışım
ondandır
bunca incinmişliğim ondan
kemirirken içimi utangaç ulalar heyulasında geçmişim

susuyorum ki, acıma kimseler merhamet etmesin
çünkü hep sevgilerden aldım suların derin akışını
ve nakışını yüreği elmas bir kızın dantelinden söktüm
biliyorum yangınlar kentinde kıvılcımlar
bir sevdadır gül yaprağına konmuş
bütün yıldızlar sırtını dönmüş bana, ayda küs
hayat bu işte ey kalbim bir varmış bir yokmuş

varsın kirpiklerimden acı dökülsün
yüreğimde büyüttüğüm kır menekşeleri için
son bir damla su istiyorum senden ey kalbim Allah aşkına
bu çölleri sen yarattın iflah olmaz ömrüme
senden aldım bu kadar sevmeyi, özlemeyi, kahrolmayı
şimdi boynumda kendi ellerim bağışlama beni
tükenmiş ümitlere yeni vahalar gerekmiyor çünkü

her bahar kuşlar kanat çırpınca özgürlüklere
sesler gelince karlı dağların ardından türkü ırmaklarında
ve ben uzanıp durduğumda yatağıma ince bir su gibi ıssız
sorun kalbime özlemek nedir, acı nedir, hüzün nedir
yasaksa aşk titreyen yüreklerin deltasında
varsın kurusun güller, sular kararsın, kumlar yansın
bir çöl akşamıyım artık
bıçak keskinliğinde yakınmadan esip geçiyor düşlerim

savunmasızım, sus ey kalbim intizarın sende kalsın
gizle, vuslatı arzulayan bir kor ol yan kalbim, kimse bilmesin

bütün çığlıklarını kuşansın gelsin ölüm...


Nuri Can


Ey Hayat Kucakla Beni...

Kalbimin kırıklarını toplayıp avuçlarıma
çekip gitsem bu şehirden
anılar incinir mi?
üşür mü? dalında bir yaz çiçeği

ve bilir mi?
bir sevgiye karşılık yüreğini kanatanı
bin ilmik atanı usuna
çekilen her tetiğe karşılık

kirpiklerinde
baharını saklayan yaşlı bir çocuğum ben
düşlerin yağmurunda ıslanmış gül izi
ağlamak istediğim her sahilde bir martı ölür
bir şiir vurur kıyılara gücenik
değip geçer ellerime ihanetin rüzgarları

içimin ırmakları kurudu bütün yapraklar soluk
hüzün kokuyor çiçeğim
hangi yağmurları müjdelersen müjdele
yeşermez bir daha yangının düştüğü yer
aşk da küstü
kim dinler kalbimin kırık sesini artık

ceylanların
vurulduğu bir dağ başı ıssızlığıyım işte
gelinciklerin ürperdiği şafak
gülücükler kuruturum durmadan güz dudaklarında
giden dönmedi terk etti bütün mevsimler
bir korkunç acıya düştüm ki
sırtımda kırk paslı bıçak kırk yerinden kanayan

avcılar vurdu küçücük serçe kuşlarımı
acılar tünedi sevincin tüneğine
gidenler gelmedi terk etti bütün mevsimler
bir tek gül kalmadı ömrümün bozkırında
şimdi yalnızlığın en tenha kışındayım
kirpiklerimde yıldızlar saklasam da
bedenime buzdan rüzgarlar esiyor her gece

testisi kırık yorgun bir yolcuyum
hiç bir şey avutmuyor artık
kirpiklerimde yağmurlar duman duman
uçsuz bucaksız bir uçurum kıyısında kaldım

üşüyorum
ey hayat kucakla beni
mavi kanatlarının altına al
sığınıp kalayım bir sevginin sıcak iklimine...


Nuri Can

İstanbul Kışa Hazırlanıyor

Dün, Köprü’nün korkuluğuna dayadım elimi
Buz gibi
Artık denize bakmak
Serinletmiyor içimi
Ne çare üşütüyor

İşten çıkınca karanlık basıyor
İnsanların hali daha telaşlı
Taşıtlar daha çabuk geçiyor
Böyle günler kısaldıkça sanıyorum ki
Kış daha çabuk geliyor

Tophane’nin önünde
Odun boşaltan kayıklar var
Sabahları gittikçe sis artıyor
Herkesin dilinde aynı şey
Odun derdi
Kömür derdi

Serseri bir çocuk
Üç aylık bir suç tasarlıyor
Ne güzel ağaçları denizi sevmeye başlamıştık
Şimdi olan bitene sebepsiz sıkılıyoruz
Lokanta her akşam daha dumanlı
Kahve her akşam daha kalabalık

Bir şey daha var
Bütün yaz aklımdaydı
Nedense bir türlü hatırlayamıyorum

İstanbul buzlu fotoğraf camlarında gibi donuk
Gene pembesi pembe, mavisi mavi ama
Ellerimizle eşya arasına bir şey girdi
Fakat düşünüyorum da sen hiç değişmedin
Sesin hep öyle sıcak, yüzün aydınlık

Necati Cumalı

seni düşünmek böyle birşey olsa gerek, istanbul.

seninle bir istanbul kentinde karşılaşmıştık, istanbul...
sen o zamanlar konstantinopolis olduğunu henüz unutmuştun.
ben seni daha terketmemiştim...
terk etmek üzereydim...
geri dönüşün olmadığını, geriye dönülemeyeceğini henüz
bilmiyordum
karşıdan karşıya geçiyorduk.
ben tam o anda karar verdim.
yerleşiklik o an yitirildi.
gerisi sürekli gel-git artık...
dönmeye ve kaçmaya çalışarak hep.
oysa sana dönemiyorum işte, istanbul.
bütün dönüş biletlerimi saklıyordum,
biliyordun ama kabul etmiyordun.
dönüş yoktu, olamazdı, tıpkı gidişin olmadığı gibi.

ben hala o uzun kıvrılan yolda bekliyordum.
oradan ayrılmamıştım ki...
sonra, şimdi yatağımda, bütün gece yazmaktan
yorgun düşmüşken, kuzey rüzgarları buzdan
heykeller yontarken odada, kulaklarımda
"the long and winding road" dönerken
yavaşça, seni düşünüyorum...

uykuya dalar gibi olduğum bir an,
birşey görüyorum, sonradan hatırladığım...
belki bir yaz sabahı,
ılık otların üzerinde saatlerce kalındığı
bir ilkyaz sabahı belki,
yolun kenarında,
altından ince uzun bir suyun akıp gittiği
bir böğürtlen korusuna uzanıyorum...
ellerim böğürtlen rengi...
uyanıyor, anımsıyorum.
böğürtlen... dikencikler... akarsu...
seni düşünmek böyle birşey olsa gerek, istanbul.

Lale Müldür