Parçalanıp kırılan ismin!
Boşluğun ortasında dağılan ismin!
Çarılınca da sahipsiz kalan ismin!
Çağıra çağıra öleceğim!
Yüreğimde sakladığım bir kelime
Hiç söyleyemedim
'Sevdiğimdin'!
'Sevdiğimdin'!
Kızıl güneş batıdaki dağın ortasına takıldı
Geyik sürüsü de üzüntüden ağlar
Parçalanmışçasına duran dağın üzerinde
Ben senin ismini haykırırım
Üzüntüyle kederle haykırırım
Üzüntüyle kederle haykırırım
Haykırışlarım yok olur
Gökyüzü yeryüzü arası o kadar engin ki
Ayakta durduğum bu halimle burada taş olsam da
İsmini haykıra haykıra öleceğim!
'Sevdiğimdin'!
'Sevdiğimdin'!
Gim So-Vol
Çeviren: Hatice Köroğlu
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
04 Aralık 2012
İleride Bir Gün
İleride bir gün beni ararsan
O zaman ben 'unuttum' diyeceğim
Kalbinin derinliğinde bana sitem edersen
Özlemin sonunda 'unuttum' diyeceğim
Sen hâlâ sitem etmeye devam edersen
'İnanmadığımdan unuttum' diyeceğim
Bugün de dün de unutmamıştım
'İlerde bir gün de unuttum' diyeceğim
İleride bir gün unuttum
Gim So-Vol
Çeviren: Hatice Köroğlu
O zaman ben 'unuttum' diyeceğim
Kalbinin derinliğinde bana sitem edersen
Özlemin sonunda 'unuttum' diyeceğim
Sen hâlâ sitem etmeye devam edersen
'İnanmadığımdan unuttum' diyeceğim
Bugün de dün de unutmamıştım
'İlerde bir gün de unuttum' diyeceğim
İleride bir gün unuttum
Gim So-Vol
Çeviren: Hatice Köroğlu
Açelya Çiçegi
Beni görmekten sıkılıp da
Gidersen
Adım adım giderken
Beni görmekten sıkılıp da
Gidersen
Tek bir söz söylemeden göndereceğim seni
Yongbyong’daki Yaksan dağından
Açelya çiçeklerini
Kucak kucak toplayıp yoluna sereceğim
Açelya çiçeklerini
Kucak kucak toplayıp yoluna sereceğim
Adım adım giderken
Yoluna serdiğim o çiçeklere
Hafifçe basıp gidin
Beni görmekten sıkılıp da
Gidersen
Ölsem de gözyaşı dökmeyeceğim.
Ölsem de gözyaşı dökmeyeceğim.
Gim So-Vol
(Açelya Çiçeği/agora kitaplığı/Çeviren: Hatice Köroğlu)
진달래꽃
iki gündür dolanıyorum sokakları kurumuş yapraklar gibi
Denizleri dökülmesin diye, kimim atlasların duvara asılmadığı doğrudur.
Ama sanmıyorum doğru olsun, ağaçların soğuk kış günlerinde, kabuklarının altına pazen giydikleri…
***
Ben de bilmiyorum önümüzdeki şubatın yirmi sekiz mi yirmi dokuz mu çekeceğini… Yirmi dokuz çekecekse, bana da haber ver. Unutmayalım o gün, dört yılda bir doğum günü olan dostumuza, küçük bir hediye göndermeyi.
***
Bana sorup durduğun o iki dizeyi buldum sonunda. Karaşın bir şairmiş, o iki dizenin sahibi:
“Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır/Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek”
Unutmadan, bu iki dizeyi defterine yaz istersen. İstersen ezberine yaz. İstersen unut. Nasılsa daha çok okuyacağız orta ikiden terk çocuklar şairini…
***
Ama mesela şeyi unutma… Neyi unutma biliyor musun, pencereden sokağına bakmayı… Sabahları kalktığında ve o güzelim akşamüstleri…
***
İyi oldu artık mektup yazmayacağını söylemen. Mektup beklemek, bilsen öylesine zor ve öyle güzel ki…
***
Geçenlerde yaşadığım bir şey, şunu öğretti bana: İstese de çok uzağına gidemiyor insan kendisinin. Hangi trene binse, içindeki bir istasyona varıyor sonunda. Hangi rüzgara tutunsa kendine savruluyor; hangi denize açılsa, yine kendi kıyılarında buluyor kendini…
***
Önüne açacağım her ‘yıldızlı atlas’ta; ama büyük; ama küçük bir deniz olacak mutlaka…
Onları duvara asmamaya çalış n’olur, yere dökülmesin denizleri…
Anlat, kanatlarındaki sarı benekleri geceleyin ay mı bıraktı?
Yağmur yağınca ağırlaşır mı kanatların?
Yokuşta uçarken yorulur musun?
..
Helikopter böceğinin uçamayan böcekleri sırtında taşıdığı doğru mu?
Uçmak mı güzel konmak mı?
Nereye çıkar salyangozların açtıkları gümüşten yollar?
Alçacıktan uçunca kuşlar, sen de heyecanlanır mısın?
…
Parmağıma konan kelebek, n’olur biraz daha kal!
Yıldızlı Atlas/Burhan Eren
Ama sanmıyorum doğru olsun, ağaçların soğuk kış günlerinde, kabuklarının altına pazen giydikleri…
***
Ben de bilmiyorum önümüzdeki şubatın yirmi sekiz mi yirmi dokuz mu çekeceğini… Yirmi dokuz çekecekse, bana da haber ver. Unutmayalım o gün, dört yılda bir doğum günü olan dostumuza, küçük bir hediye göndermeyi.
***
Bana sorup durduğun o iki dizeyi buldum sonunda. Karaşın bir şairmiş, o iki dizenin sahibi:
“Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır/Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek”
Unutmadan, bu iki dizeyi defterine yaz istersen. İstersen ezberine yaz. İstersen unut. Nasılsa daha çok okuyacağız orta ikiden terk çocuklar şairini…
***
Ama mesela şeyi unutma… Neyi unutma biliyor musun, pencereden sokağına bakmayı… Sabahları kalktığında ve o güzelim akşamüstleri…
***
İyi oldu artık mektup yazmayacağını söylemen. Mektup beklemek, bilsen öylesine zor ve öyle güzel ki…
***
Geçenlerde yaşadığım bir şey, şunu öğretti bana: İstese de çok uzağına gidemiyor insan kendisinin. Hangi trene binse, içindeki bir istasyona varıyor sonunda. Hangi rüzgara tutunsa kendine savruluyor; hangi denize açılsa, yine kendi kıyılarında buluyor kendini…
***
Önüne açacağım her ‘yıldızlı atlas’ta; ama büyük; ama küçük bir deniz olacak mutlaka…
Onları duvara asmamaya çalış n’olur, yere dökülmesin denizleri…
Anlat, kanatlarındaki sarı benekleri geceleyin ay mı bıraktı?
Yağmur yağınca ağırlaşır mı kanatların?
Yokuşta uçarken yorulur musun?
..
Helikopter böceğinin uçamayan böcekleri sırtında taşıdığı doğru mu?
Uçmak mı güzel konmak mı?
Nereye çıkar salyangozların açtıkları gümüşten yollar?
Alçacıktan uçunca kuşlar, sen de heyecanlanır mısın?
…
Parmağıma konan kelebek, n’olur biraz daha kal!
Yıldızlı Atlas/Burhan Eren
Şiraze
Ben bu kendimden şikayetçiyim;
Rabbim, beni üzdüğün için,
Senden özür dilerim...
İbrahim Tenekeci
inanacaksın önce sen her söylediğine,
sen kendin güveneceksin önce kendine
ve sen emin olacaksın ne olduğundan tümüyle / benim inanmadığım senin varlığın Şirâze
lâ
varsa gitmek hep fikrinde sevmeyeceksin, ola ki sevdin yakıp gemileri gitmeyeceksin, her şeyden önce Şirâze kendinle halleşeceksin ve her gerçeği söylemekle bütün meseleleri hallettiğini zannetmeyeceksin.
belki bilirsin ölümcül kazalar en çok düz yolda olur, “asla” dediğin ne varsa bir şekilde ansızın gelip seni bulur ve “keşke”ler yoldaşın, vesveseler sol yanın, dimâğ da uyuyan tarafın olup kalır; hesap vermeden sıyrılacağını sandığın an yanarsın; ya burada şimdi, ya da nihâyetinde vaktin emin ol kendinle yüzleşeceksin.
hiçbir şey kolay değil, hiçbir şey yalın değil, hiçbir şey değil kusursuz; ille de O... göremiyorsan ahengi, duyamıyorsan kutsî melodiyi, hissedemiyorsan eşsizliği; yazık sana ki Şirâze, terkedilmişsin.
bütün yollar önü ummanla kesilse de hep kesişir, gök ve yer birbirinden ayrı görünse de ne yöne baksan ufukta birleşir; yalnız kaldığını düşündüğün an kalabalıkları hayatın geçmiş ve gelecekten üzerine çöreklenir; kapılar görürsün de Şirâze takdîr edilmemişse birini bile açamazsın.
susmayı bilirsen konuştuğunda dinlenirsin / sus noktam benim, sensin Şirâze
yolu yoksa sen yapacaksın bir yol, çıkışı kapalıysa sen bulacaksın bir çıkış; bilmiyorsan hedefini, şaşırmışsan kıbleni, helâk korkusu dolanmışsa boğazına, batmışsan balçığa; dur ve bak çevrene bir lâhza Şirâze, bütün kalabalığın içinde sen kimsin, kimlerlesin, neredesin, nerelerdensin; yerini açık seçik belirle ve çekinmeden ver tüm cevapları kesintisiz.
olmasaydı gücün taşıman için seçilmezdin; sana zamanı, sana seni, sana dünyayı emanet etmezlerdi; uyan Şirâze, sen sana verileni O’na karşı kullanma cür’etinden dolayı bu hâldesin.
tutamayacaksan söz vermeyeceksin / ben bakıyorum, hep yine hep yine ardım boş Şirâze
binlerce soru yığın yığın:
doğru olanı mı yapmaktır zor olan, doğruyu kısa yoldan söyleyivermek midir?
nedir insanın en çetin bulduğu yol ve neden hep sarp yamaçlara tırmanmayı tercih eder insan?
seni bulmak çözümse, kalmak da gitmek de ölmekse ve ölmek zaten hep zamansız geldiği düşünülense, üstelik ölmeden geçilemiyorsa ötelere, ille de ölümle kavuşmak şart koşulmuşsa... neden seçmek zorundadır insan kalmayı ya da gitmeyi?
çok sormamalı mı Şirâze, çok sorup boş yere yorulmamalı mı... semâya bak dilersen, dilersen arza; bakmayı bilirsen baktığına, inan bana hep aynı ışığı göreceksin.
ilk çalacağın kapı dua kapısı olsun her güne başlarken ve sabır gün boyu yoldaşın; çünkü ben sana verdiğim her “günaydın”ı bilsen de bilmesen de tek tek geri aldım.
yosun bakışlım, yokluğunla yoklandım...
velâ
tüm diyeceklerimi sıralayacak kadar görmedim seni, o kadar az kaldın bana; yazıyorsam sebebi sen; yanılmamak için direniyorsam her gün, yine sebebi sen; bütün sızlayan yanlarımı gizliyorsam Karpat’ta donarak, Pampa’da kavrularak, Obi boyunca kıvranarak... sebebi külliyen ben Şirâze.
uzaktan izledim seni; uzaktan duydum ben hep sözlerini, hangisi bana ait hiç bilemedim; budur sebep yıl 95; yola girilmişse gidilmeliydi.
illâ
dedim: anıların içinde kimseyi bulamazsın,
ve dedim: kimseyi o anıların içinden çıkarıp karşına oturtamazsın,
yine dedim: kimseye daha önce söylenmişleri yeniden söyleyemezsin ya da yeni hiçbir şey ekleyemezsin söylenmişlere,
ben dedim: anıları değiştiremezsin, birini bile yerinden oynamatamazsın, onların yerine de bir yenisini koyamazsın...
hep dedim: biten bitmiş, yazılan yazılmış, söylenen söylenmiş, yaşanan yaşanmıştır Şirâze.
yolun kenarında dur ki, ardından gelen sana takılıp düşmesin / tüm kazaların sebebi bil ki benim Şirâze
Ey sen!
Bırak beni, bırak dinleneyim...
Şiraze
Rabbim, beni üzdüğün için,
Senden özür dilerim...
İbrahim Tenekeci
inanacaksın önce sen her söylediğine,
sen kendin güveneceksin önce kendine
ve sen emin olacaksın ne olduğundan tümüyle / benim inanmadığım senin varlığın Şirâze
lâ
varsa gitmek hep fikrinde sevmeyeceksin, ola ki sevdin yakıp gemileri gitmeyeceksin, her şeyden önce Şirâze kendinle halleşeceksin ve her gerçeği söylemekle bütün meseleleri hallettiğini zannetmeyeceksin.
belki bilirsin ölümcül kazalar en çok düz yolda olur, “asla” dediğin ne varsa bir şekilde ansızın gelip seni bulur ve “keşke”ler yoldaşın, vesveseler sol yanın, dimâğ da uyuyan tarafın olup kalır; hesap vermeden sıyrılacağını sandığın an yanarsın; ya burada şimdi, ya da nihâyetinde vaktin emin ol kendinle yüzleşeceksin.
hiçbir şey kolay değil, hiçbir şey yalın değil, hiçbir şey değil kusursuz; ille de O... göremiyorsan ahengi, duyamıyorsan kutsî melodiyi, hissedemiyorsan eşsizliği; yazık sana ki Şirâze, terkedilmişsin.
bütün yollar önü ummanla kesilse de hep kesişir, gök ve yer birbirinden ayrı görünse de ne yöne baksan ufukta birleşir; yalnız kaldığını düşündüğün an kalabalıkları hayatın geçmiş ve gelecekten üzerine çöreklenir; kapılar görürsün de Şirâze takdîr edilmemişse birini bile açamazsın.
susmayı bilirsen konuştuğunda dinlenirsin / sus noktam benim, sensin Şirâze
yolu yoksa sen yapacaksın bir yol, çıkışı kapalıysa sen bulacaksın bir çıkış; bilmiyorsan hedefini, şaşırmışsan kıbleni, helâk korkusu dolanmışsa boğazına, batmışsan balçığa; dur ve bak çevrene bir lâhza Şirâze, bütün kalabalığın içinde sen kimsin, kimlerlesin, neredesin, nerelerdensin; yerini açık seçik belirle ve çekinmeden ver tüm cevapları kesintisiz.
olmasaydı gücün taşıman için seçilmezdin; sana zamanı, sana seni, sana dünyayı emanet etmezlerdi; uyan Şirâze, sen sana verileni O’na karşı kullanma cür’etinden dolayı bu hâldesin.
tutamayacaksan söz vermeyeceksin / ben bakıyorum, hep yine hep yine ardım boş Şirâze
binlerce soru yığın yığın:
doğru olanı mı yapmaktır zor olan, doğruyu kısa yoldan söyleyivermek midir?
nedir insanın en çetin bulduğu yol ve neden hep sarp yamaçlara tırmanmayı tercih eder insan?
seni bulmak çözümse, kalmak da gitmek de ölmekse ve ölmek zaten hep zamansız geldiği düşünülense, üstelik ölmeden geçilemiyorsa ötelere, ille de ölümle kavuşmak şart koşulmuşsa... neden seçmek zorundadır insan kalmayı ya da gitmeyi?
çok sormamalı mı Şirâze, çok sorup boş yere yorulmamalı mı... semâya bak dilersen, dilersen arza; bakmayı bilirsen baktığına, inan bana hep aynı ışığı göreceksin.
ilk çalacağın kapı dua kapısı olsun her güne başlarken ve sabır gün boyu yoldaşın; çünkü ben sana verdiğim her “günaydın”ı bilsen de bilmesen de tek tek geri aldım.
yosun bakışlım, yokluğunla yoklandım...
velâ
tüm diyeceklerimi sıralayacak kadar görmedim seni, o kadar az kaldın bana; yazıyorsam sebebi sen; yanılmamak için direniyorsam her gün, yine sebebi sen; bütün sızlayan yanlarımı gizliyorsam Karpat’ta donarak, Pampa’da kavrularak, Obi boyunca kıvranarak... sebebi külliyen ben Şirâze.
uzaktan izledim seni; uzaktan duydum ben hep sözlerini, hangisi bana ait hiç bilemedim; budur sebep yıl 95; yola girilmişse gidilmeliydi.
illâ
dedim: anıların içinde kimseyi bulamazsın,
ve dedim: kimseyi o anıların içinden çıkarıp karşına oturtamazsın,
yine dedim: kimseye daha önce söylenmişleri yeniden söyleyemezsin ya da yeni hiçbir şey ekleyemezsin söylenmişlere,
ben dedim: anıları değiştiremezsin, birini bile yerinden oynamatamazsın, onların yerine de bir yenisini koyamazsın...
hep dedim: biten bitmiş, yazılan yazılmış, söylenen söylenmiş, yaşanan yaşanmıştır Şirâze.
yolun kenarında dur ki, ardından gelen sana takılıp düşmesin / tüm kazaların sebebi bil ki benim Şirâze
Ey sen!
Bırak beni, bırak dinleneyim...
Şiraze
Her Aşk Katilidir Bir Öncekinin
Rüzgârlı bir tepenin yamacındayım şimdi
kent suskun
Ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde
imlası bozuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum şeni düşünürken
ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar
imtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan
Gecenin en serseri yanını alırım günceme
durup durup şiirler yazmak yoluna
yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde
kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan
her gece yorganımın altında sakladığım
kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana
sen uykudayken
babam her gece ölüyor şimdilerde
annem nihavent bir çığlık oluyor
bana en çok sensizlik koyuyor
sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi
uyanmak için
eski bir aşkını anlatıyorken bana
konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım
kaç kez kanıyorum bir bilsen
(ya da hiç bilmesen)
sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor
kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum
gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor
yastığının altında yalnızlığın var biliyorum
oysa ben senden bir bardak su istedim
akdeniz değil
son yalnızı benimdir bu kentin
istanbul arkamdan gelir
ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız
hep kendine mi saklarsın çocukluğunu
ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış
kayadan seken bir kurşun
en serseri yanımız olur kimi zaman
ve ben hep kendimi terk ederim senden
her katilin aşkı
her aslan katili
bir öncekinin faili
hep ben olurum
hep ben ölürüm
içime uzanan koridorların ortasından
hep gülerdin beni görünce bense
sana hep geç kalırdım
sona kalırdım
sonra kanardım
yağmurlarla inseydin içime
içim senden yanaydı
yüzümdeki işgaller senden karaydı
seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi
sana yazacaklarım sil sil bitmezdi
ve ben
sende hiçbir şeydim
sen bende her şeyken
her aşk katilidir bir öncekinin
canım
yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıkların
kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni
ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine
geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin
ve sevgisizlik alır bir gün seni benden
işte bu yüzden
sen hep sevil
hep sevil
sevil
Kadriye Yılmaz
kent suskun
Ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde
imlası bozuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum şeni düşünürken
ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar
imtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan
Gecenin en serseri yanını alırım günceme
durup durup şiirler yazmak yoluna
yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde
kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan
her gece yorganımın altında sakladığım
kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana
sen uykudayken
babam her gece ölüyor şimdilerde
annem nihavent bir çığlık oluyor
bana en çok sensizlik koyuyor
sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi
uyanmak için
eski bir aşkını anlatıyorken bana
konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım
kaç kez kanıyorum bir bilsen
(ya da hiç bilmesen)
sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor
kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum
gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor
yastığının altında yalnızlığın var biliyorum
oysa ben senden bir bardak su istedim
akdeniz değil
son yalnızı benimdir bu kentin
istanbul arkamdan gelir
ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız
hep kendine mi saklarsın çocukluğunu
ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış
kayadan seken bir kurşun
en serseri yanımız olur kimi zaman
ve ben hep kendimi terk ederim senden
her katilin aşkı
her aslan katili
bir öncekinin faili
hep ben olurum
hep ben ölürüm
içime uzanan koridorların ortasından
hep gülerdin beni görünce bense
sana hep geç kalırdım
sona kalırdım
sonra kanardım
yağmurlarla inseydin içime
içim senden yanaydı
yüzümdeki işgaller senden karaydı
seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi
sana yazacaklarım sil sil bitmezdi
ve ben
sende hiçbir şeydim
sen bende her şeyken
her aşk katilidir bir öncekinin
canım
yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıkların
kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni
ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine
geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin
ve sevgisizlik alır bir gün seni benden
işte bu yüzden
sen hep sevil
hep sevil
sevil
Kadriye Yılmaz
Büyük Kurban
sen varken ben günaha inanmadım hiç
olup biten şeyler var bir de feci pişmanım
kal yanımda çöl hala yağmur yağmasın
köprü koydum aşımız hep dinamit kokuyor
bu şehri ellerinle düzeltemezsin
kovan yasta kraliçe vefat etti az önce
çiçeklere bu durumu anlatamazsın
bir tren bir tünele girer sonra kaybolur
ellerin dert görmesin durma beni yağmala
durma beni yağmala çiçekler ümitlenir
sevgilim kaktüs kes çölün işi rast gitsin
ürkme akacak kandan hayat kılçığıyla yenir
sen varken billahi varamadım günaha
çok aradım çok aradım çok aradım çok
gökten Zülfikar yağsa yeryüzü temizlenir
beni nefsimden tutma susuzluğum geçiyor
sevgilim ağlamayı ben bu çölde öğrendim
çok ağladım çok ağladım çok ağladım çok
sevgilim bundan böyle günah falan yok
sen yoksun ben yokum onlar hele hiç yoklar
beni annem merhamete doğru doğurdu
Ali’yi gözlerine bakarak yenemezsin
çünkü Ali Zülfikar’ı düşmanın hep nefsine
hep nefsine doğru savurur ve saplardı
Hüseyn’e ağlamayan ağlamayı ne bilsin
keder büyür yokuş birden aşağıya dikleşir
merhamete dair ne varsa silikleşir
bir kervan çöle girer çöl birden derinleşir
ey gözümü göz yapanın dostu damadı
çok günah işledim belki seni göremem
seni görmek günahla ilişiksiz olmalı
ben Hüseyn’in başına kurban olurum
şahit kalır Zeynel olur güzel kardeşim
sonra senin alnın gider bin secdeyle kırılır
susuz kalan bir aslan fesheder bir ormanı
eli hançer tutan kendine sırt aranır
arkeolojik bir kuşkum bile yok;
dünyanın ilk gözyaşı Kerbela’ya akmıştır
Hüseyn’e ağlamayan henüz ağlamamıştır
Ali oğlu Hüseyn’in başını okşuyorken…
Ali güzel başını okşuyorken Hüseyn’in…
dedesi mütebessim öyle uzaktan…
Fatma’nne yaralı bir anne ceylan
Hasan tutmuş sıkıca kardeşinin elini
sevgilim… benimle birlikte ağlar mısın?
Alper Gencer
Muharrem / 10
Üsküdar
olup biten şeyler var bir de feci pişmanım
kal yanımda çöl hala yağmur yağmasın
köprü koydum aşımız hep dinamit kokuyor
bu şehri ellerinle düzeltemezsin
kovan yasta kraliçe vefat etti az önce
çiçeklere bu durumu anlatamazsın
bir tren bir tünele girer sonra kaybolur
ellerin dert görmesin durma beni yağmala
durma beni yağmala çiçekler ümitlenir
sevgilim kaktüs kes çölün işi rast gitsin
ürkme akacak kandan hayat kılçığıyla yenir
sen varken billahi varamadım günaha
çok aradım çok aradım çok aradım çok
gökten Zülfikar yağsa yeryüzü temizlenir
beni nefsimden tutma susuzluğum geçiyor
sevgilim ağlamayı ben bu çölde öğrendim
çok ağladım çok ağladım çok ağladım çok
sevgilim bundan böyle günah falan yok
sen yoksun ben yokum onlar hele hiç yoklar
beni annem merhamete doğru doğurdu
Ali’yi gözlerine bakarak yenemezsin
çünkü Ali Zülfikar’ı düşmanın hep nefsine
hep nefsine doğru savurur ve saplardı
Hüseyn’e ağlamayan ağlamayı ne bilsin
keder büyür yokuş birden aşağıya dikleşir
merhamete dair ne varsa silikleşir
bir kervan çöle girer çöl birden derinleşir
ey gözümü göz yapanın dostu damadı
çok günah işledim belki seni göremem
seni görmek günahla ilişiksiz olmalı
ben Hüseyn’in başına kurban olurum
şahit kalır Zeynel olur güzel kardeşim
sonra senin alnın gider bin secdeyle kırılır
susuz kalan bir aslan fesheder bir ormanı
eli hançer tutan kendine sırt aranır
arkeolojik bir kuşkum bile yok;
dünyanın ilk gözyaşı Kerbela’ya akmıştır
Hüseyn’e ağlamayan henüz ağlamamıştır
Ali oğlu Hüseyn’in başını okşuyorken…
Ali güzel başını okşuyorken Hüseyn’in…
dedesi mütebessim öyle uzaktan…
Fatma’nne yaralı bir anne ceylan
Hasan tutmuş sıkıca kardeşinin elini
sevgilim… benimle birlikte ağlar mısın?
Alper Gencer
Muharrem / 10
Üsküdar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






