06 Aralık 2012

Nirvana


Geleceği pek parlak değildi.
Sebepsiz dolanıyordu.
Kuzey Carolina civarında
Otobüsle bir yerlere giden
Genç bir adamdı işte
Kar yağmaya başlamıştı
Dağlarda küçük bir kafede
Mola verdiler
Genç adam tezgahta oturdu
Bir şeyler ısmarladı
Gelen yemek harikaydı
Kahve de.
Garson kız tanıdığı
Başka kadınlara hiç benzemiyordu
Bozulmamıştı.
Doğal bir mizah
Vardı her halinde
Aşçı deli deli konuşuyordu
İçerdeki bulaşıkçı gülüyordu
Temiz düzgün bir gülüşle
Genç adam camlardan kara baktı
Bu yerde sonsuza kadar
Kalmak istedi canı
İçine tuhaf bir duygu yayıldı.
Burada herşey çok güzeldi
Ve sanki hep çok güzel kalacaktı.
Derken şöför molanız bitmiştir
Otobüste yerlerinizi alın diye bağırdı
Genç adam ben kalayım
Dedi kendi kendine
Ben burada kalayım
Ama sonra kalktı
Diğer yolcuların ardından
Otobüse bindi
Koltuğunu buldu
Otobüsün penceresinden
Küçük kafeye baktı
Sonra otobüs kalktı
Bir virajı döndü
Ve dağlardan aşağı yöneldi
Genç adam diğer yolcuların
Sohbetini dinledi
Bazısı okuyor, bazısı uyuyordu
Hiç kimse
O yerin büyüsünü
Fark etmemişti
Genç adam başını yana yasladı
Gözlerini yumdu, uyur gibi yaptı
Yapacak bir şey yoktu
Motorun, karda tekerleklerin
Sesini dinlemekten başka.

Nirvana - Bukowski - Tom Waits
Çeviren: Ümit Ünal


Nirvana 

not much chance,
completely cut loose from
purpose,
he was a young man
riding a bus
through North Carolina
on the wat to somewhere
and it began to snow
and the bus stopped
at a little cafe
in the hills
and the passengers
entered.
he sat at the counter
with the others,
he ordered and the
food arived.
the meal was
particularly
good
and the
coffee.
the waitress was
unlike the women
he had
known.
she was unaffected,
there was a natural
humor which came
from her.
the fry cook said
crazy things.
the dishwasher.
in back,
laughed, a good
clean
pleasant
laugh.
the young man watched
the snow through the
windows.
he wanted to stay
in that cafe
forever.
the curious feeling
swam through him
that everything
was
beautiful
there,
that it would always
stay beautiful
there.
then the bus driver
told the passengers
that it was time
to board.
the young man
thought, I’ll just sit
here, I’ll just stay
here.
but then
he rose and followed
the others into the
bus.
he found his seat
and looked at the cafe
through the bus
window.
then the bus moved
off, down a curve,
downward, out of
the hills.
the young man
looked straight
foreward.
he heard the other
passengers
speaking
of other things,
or they were
reading
or
attempting to
sleep.
they had not
noticed
the
magic.
the young man
put his head to
one side,
closed his
eyes,
pretended to
sleep.
there was nothing
else to do-
just to listen to the
sound of the
engine,
the sound of the
tires
in the
snow.

Charles Bukowski
Nirvana



görünür olma isteği

Gelincik açılmadan önce, kapalı çanak yaprakları badem kabuğu gibi serttir. Bir gün bu kabuk çatlayıverir. Üç çanak yaprağı toprağa düşer. Bu kabuğu açan şey balta değildir, sadece zar gibi incecik, tortop olmuş yapraklardır. Çiçek açıldıkça neon pembesi yapraklar kırlarda görebileceğiniz en arsız kızıla dönüşür. Sanki çiçeğin çanağını çatlatan güç, bu kırmızının kendini gösterme, görünür olma isteğidir.

John Berger

Günden Güne Her Güne

25 HAZİRAN 2004 CUMA

Bu gece
ayın ışığı yatağımız
kır çiçeklerinin
yorganımız olsun

Ömrüm senin
ecelin benim olsun

27 HAZİRAN 2004 PAZAR

Bu gece de koynumda kal
Kır çiçeklerinin kokusundan
Hazırladım yatağını

01 AĞUSTOS 2004 PAZAR

Ömrün,
Ömrüme sırdaş
Kimim var senden başka?

01 EYLÜL 2004 ÇARŞAMBA

Güz geldi, kapa
pencereleri

Ruhun üşüyebilir

02 EYLÜL 2004 PERŞEMBE

Eylül yağmurları başladı
sular damlıyor
yalnızlığımdan

13 EYLÜL 2004 PAZARTESİ

Bulantımın
yalnızlığım ile
kardeş olması

şaşırtıyor beni

Refik DURBAŞ
Adam Sanat, Kasım 2004

Kalkışma

Ansızın bir kanama olmalı beni düşünmen
bir zamanlar vardın sen
şimdi kemiren bir yanılsama.

Mevsimler gelip geçiyor
hızla dökülüyor günler
değişiyorsun usulca ve kendini aldatan
bugünü anlamsız kılan yalan
arkası yarın korkular
öpüşen iki çığlık ağzımda
ben derimi yüzdüm sen soyunurken.

İstedim ki karanfiller birden sana kanasın.

Kaldığınız yerden başlayalım kırılmaya
bu kendinde kayboluş
ellerinin içine uzaması
kocaman bir uzaklık ne varsa yaşanılan.

Kaleminin ucunda fışkıran anlam
sen yazdıkça silinmiş olmalı.

Linç başladı, bir ölü aramızda
masalarda insan denilen boşluk
ten pazarı, yanın yüzlü kadınlar
uzak öfke, sonra parmakların dalgın
sonra uz ayıp giden hüzün
sonra ölüm yer değiştirirken
senin göğsünde yeni bir yangın
benimkinde kar fırtınası.

Bugüne iki güneş koyalım
ne zaman aransa yüzünü bulsun elim
ayağım takılsın o yürek çarpıntısına
itildim, devriliyorum; ama az öncesinde kırıldı dal
sevgili yok, anlat o çatlatan boşluğu
kent plastik, insan yavan

bir nehir beklesin yatağını
buluşur fırtınayla biteriz.

Kül olduktan sonra anlarız ikimiz de ateşi.

Veysel Çolak
Yom, Ocak-Şubat 2004

Aşınmış Eşya Deposu

Kendi rüzgârında savrulan bir hayat bu benimkisi
öyle usul, sessiz, belli belirsiz.
Gün günden çoğalırken içi boş bir ev şimdi şehrim

sokaksa, kimi kimsesi kalmamış

çocuk

bakışlarında yağmur.
İşte yerini değiştirdi kederle,

yersiz yurtsuz ruhumda bir yer edinen hüzün.

Eteklerime sürtünen kedi terk edip gitti evi,

aşınmış eşya kokusu, ürperti,

akşam!

uzanıp uyusam da örtse üstümü biri.
Kendi rüzgârında savrulan bir hayat bu benimkisi

öyle usul, sessiz, belli belirsiz.

Oya Uysal
Hürriyet Gösteri, Ocak 2006

İnce Aşk Devleti

Söylenmemiş bir şeyler bırak arkanda:
Şairden şehir çıkmazsa Sen şehirden bir şair çıkar!
Bakışlarında üşümüş bir bozkır kurdu uluması
Peşinde tenezzül ve nüzul bir hüzün, dilinde yavuz mısralar!
Aynalardan kendini kırarak kurtul,
Nasılsa hayat özne... yüklem gibi senin öğelerini sıralar.
Alabilirsen al odası soğuk yalnızlık saatlerini,
Masanın üzerini suskunluktan arındır, söz çiçekleriyle donat.
Yazdıkça tutuşur kalemin ve göğsünde gizli sıradağlar!

Sendeki ketum aşklar ölmesin:
Gökyüzü sensin, uslanmaz gürültü sen
Yengilerin ve yenilgilerinde ısrarsın, ölümün yediveren gülü,
Sözcükler dökülür şelaleler gibi göğüs kafesinden
Uyutma ve unutma kalbine sinmiş görgüyü,
Çetin acılar da var yaşamında; bir denizken
Kurumuş bir akarçaya dönebilirsin
Huzursuzluk anları ve panik atak kollar yolunu,
Sözün ilkel kuyularına gerilersin yeniden...

Bu geceye, bir yas törenine gider gibi girmelisin;
Mısralardan bir kandil yak, ağarsın yüzümüz.
Bana söz, sana eylem kılındı köse tarih ve ağır tahrik:
Derin bir sabırla, içimdeki ince aşk devletini öldürmelisin!

Yılmaz ARSLAN
Şiiri Özlüyorum, Mayıs - Haziran 2005

Tanrı Bana Uğramadı Bu Gece

tanrı bana uğramadı bu gece
süt dökmüş kedilerle sarmaş dolaş uyudum
bir ara terk etmiş gibiydim bedenimi
çengilerle çalgılarla yalanlar dolanlarla
çok kalabalık dünya!
korkuyorum, ukala yastıklara gömüyorum yüzümü
kapıları kitliyorum; perdeleri
balmumuyla yapıştırıyorum sokağa
yine de yer kalmıyor bana; çok kaba bu dünya
odam çok sıkışık, ruhum görünüyor aynada
eğri büğrü, kaotik ve beşgen şeklinde
içinde yumuşak bir yuvarlak var, içimde
yumuşak bir nesne ok atıyor kendire
içim dışım tanrılara gebe, aksi gibi
hiçbiri uğramıyor bana bu gece!

ben solak bir peygamberim
tersinden okuyorum bildiğim duaları
bilmediğim dualar zaten latince
zaten annem doğururken öldürmüş beni
babam durmadan bir mahzene indirmiş
basamağı gevşemiş bir merdiven şeklinde

kırık bir yer aynası durup dururken
kendimi yansıtıyor üstüme
odam çok kalabalık, rüyalarım karışık
kadınlar nasıl yatırdıysa artık yatağıma
o incecik, o upuzun bacaklarını
hepsi tövbe mis kokulu, eğri büğrü tövbe
yalamaya doyulmaz birer haç şeklinde

tanrı bana uğramadı bu gece!

Altay Öktem
(Varlık 1185, Haziran 2006)