Bir ağaç bir mezartaşını yutuyordu çarşıkapıda
"İçimizde kıpırdanırken İstanbul"
Bir çocuk mabedlerin susamışlığını satıyordu
Sesini hatırlayamadığımız bir su testisinde
Güneş sanki günahımızdı üstümüzde.
Sonra bu güvercinler niye varlar
Bir anıyı yaşatmak için mi
Ölümsüz bir ses mi taşımak için ötelere
Avuç içlerinde camilerin.
Erdem Beyazit
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
31 Aralık 2012
Masumiyet Defteri
öyle yavaşladı ki zaman
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerinin üstüne
devriliyor durmadan
her şey nasıl bu kadar berrak
her şey nasıl bu kadar yeni
elimi bıraksan unutacağım
buraya bugün gelmediğimi
açılmış masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
deseler ki vaki oldu emri hak
işte ebedi hayat dedikleri
kara kapanır sana şükrederim
böyle hayal ederdim cennetini
öyle yavaşladı ki zaman
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerine bakıyor
senelerdir göz kırpmadan
varlığının anlamına varmış da
sanki ordan buraya yürüyüşü
o sen miydin söyle gördüğüm
kar yüzünün kızarmasından eriyordu
o gün bugündür ben kar olmak isterim
üstümde gezin ayak bileğinden öpeyim
bir titreyiş gibi düşeyim dile boynuna senin
bir kez olsun dokunup yerlerde sürüneyim
bu kışı bana bir aşkı hazırlar gibi hazırladın
herşey o kadar berrak o kadar yeni
daha önce gösterseydin ey sevgili
bela zanneder geçerdim mucizeni
bana baktı, bir yabancı…
bizi biri çok eskiden tanıştırdı
adımı sevgili mırıldandı
kardan gelmiş kardan gidiyordu
açılmış masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
Cevdet Karal
(Merdiven Şiir Eylül-Ekim 2005)
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerinin üstüne
devriliyor durmadan
her şey nasıl bu kadar berrak
her şey nasıl bu kadar yeni
elimi bıraksan unutacağım
buraya bugün gelmediğimi
açılmış masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
deseler ki vaki oldu emri hak
işte ebedi hayat dedikleri
kara kapanır sana şükrederim
böyle hayal ederdim cennetini
öyle yavaşladı ki zaman
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerine bakıyor
senelerdir göz kırpmadan
varlığının anlamına varmış da
sanki ordan buraya yürüyüşü
o sen miydin söyle gördüğüm
kar yüzünün kızarmasından eriyordu
o gün bugündür ben kar olmak isterim
üstümde gezin ayak bileğinden öpeyim
bir titreyiş gibi düşeyim dile boynuna senin
bir kez olsun dokunup yerlerde sürüneyim
bu kışı bana bir aşkı hazırlar gibi hazırladın
herşey o kadar berrak o kadar yeni
daha önce gösterseydin ey sevgili
bela zanneder geçerdim mucizeni
bana baktı, bir yabancı…
bizi biri çok eskiden tanıştırdı
adımı sevgili mırıldandı
kardan gelmiş kardan gidiyordu
açılmış masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
Cevdet Karal
(Merdiven Şiir Eylül-Ekim 2005)
Her aşk ilk aşktır
”İçimde o bildik ritim yükselmeye başlıyor; uyuşuklukla yayılmış olan sözcükler şimdi sorguçlarını kaldırıyor, şimdi silkeliyor; düşüyorlar, yükseliyorlar, düşüyorlar, yükseliyorlar yine.”
V.Woolf, Dalgalar
Her şey bir ritim meselesi. Aşık olmak, yazmak, konuşmak, kalp atışı, nefes almak, bakmak, yaşamak, hepsi ritim tutturmakla oluyor. Geceleri kalbimde çarpıntı oluyor. Dilimi yutacağım sanıyorum. Bir Hayati Vasfi Taşyürek şiiri geliyor aklıma. Rüyamda dişlerim büyüyor. Aynaya bakıyorum tuvalette. Dişlerim ağzımda büyüyor -nerede büyüyecek- büyüyor, ağzımdan dışarı çıkıyor, ve dökülüyor birer birer. Uyandığımda dişlerimi kontrol ediyorum. Duruyorlar. O da duruyor. Uyudukça küçülüyor. Saçları ne kadar uzun. Uyurken, saçları biraz daha uzuyor. Kısa saçlı bir sevgilim olsun istedim. Yüz hatları keskin. Uzun, sivri bir burun. Hafif bir ışıkta gölge yaratan hatlar.
”Omuzlar arasından yakaladığım anlık bakışları seviyorum.” V.W.
Aşk, hiçbir sıralamaya tâbi değil. Her aşk, ilk aşktır -kusura bakma P. Aşkta deneyim aktarılmaz. Aşklar birbirinden ayrı değildir. Aşk bir bütündür, parçalanamaz. P. benim ilk aşkımdı. P. benim ilk aşklarımdan biriydi. P. o mahalledeki en güzel şeydi. Nuri Abi deliydi, Fahriye Teyze her gün camları siliyordu, Turan Amca bahçede ayak topu oynatmıyordu, mahalle bakkallarında deftere yazdırma dönemi bitmişti, sanat müziği ve arabeskin fantezide buluştuğu yıllardı, meslek liseliler üniversitelere alınmıyordu, üst katımızda çöp ev vardı, her yerde böcekler, böcekler, Gregor Samsa komşumuzdu, bir şeyleri canımız pahasına muhafaza etmeye kararlıydık, herkes birbirinin evini gözetliyordu, bilinçaltına atılanlar banyo suyuna karışıyordu, banyo suyunun götürdüğü imgeler içimizdeki hastalığı derinleştiriyordu, Türkiye harekete geçmişti, merkez sağa kaymış eski Ülkücüler tozlu çekmecelerdeki üç hilalli rozetlerini bulup çıkardılar, evimiz üç artı birdi, artı bir bendim ve benim odamın penceresinden P.’nin odasının penceresi görülebiliyordu.
”Yüreğim kaburgalarımı dövüyor.” V.W.
İyi bir kitap arıyorum. İyi bir kitap bulduğumda, okumayı bırakacağım. Okudukça eksiliyorsun. Eksildikçe susuyorsun. Sustukça görüyorsun. Gördükçe anlıyorsun. Anladıkça seviyorsun. Sevdikçe oluyorsun, kendin oluyorsun. Kendin oldukça, kişiselleştirmiyorsun, içselleştiriyorsun. İçte bir tedavi gerekli. İçeride korkunç şeyler olmuş, oluyor, olabilir. İçeriye bir kurşun sıkmalı. İçlerinde kendi cesedini taşıyanlarımız var. Bir gece, bir rüya göreceğim ve o rüyadan uyanmayacağım. Ben uyanmadığımda lambalar yanmaya devam edecek. Lambaların yanmasının hiç kimseye bir yararı olmayacak. Lambalar bir şehri neden aydınlatır gece yarıları. Ben bir gün uyanmadığımda, altını çizdiğim cümleler kaybolacak okuduğum kitapların içinden. Altı çizilmiş her cümle, uzviyete ilişiktir çünkü. Kütüphane tipinde bir mezar tasarlıyorum. Dokuz tahtadan kaç raf yapılır -iki sıra dizersen epey kitap alır. Ve belki kitap yeniden ağaca tahavvül edebilir, toprağa karıştığında.
”Hız, sıcaklık, erimiş etki, yanardağdan fışkırırcasına, cümleden cümleye akıştır bana gerekli olan.” V.W.
İyi bir koltuk arıyorum. Üzerinde okumak için. Yeri geldiğinde uzanmak. Pencerenin önünde yeri hazır. Gece yatakta, gündüz sandalyede geçiyor. Arada yürüyorum. Bir de bisikletim var. Bu şehirde dokuz milyon bisiklet var. Evde koltuk ve halı olmaması, evde koltuk ve halı olmaması gibi basit bir sorun olmaktan çıkıyor her geçen gün ve diğer bazı sorunlarla birleşerek, başkaları için anlamsız problematikler oluşturuyor. Her an birşeylerle karışıyoruz. Yansımalara itimat ediyoruz. Uyumadan hemen evvel vücudumdaki imajları görebiliyorum. Günün yansımaları. Bacaklarımız ve kollarımızın uyuşuk hatıralarla dolu olması gibi Proustyen bir durum. Beden imajları yakalıyor, imajlar bedene yansıyor, yapışıyor, banyo suyuna karışıyor -imajlar suya dayanıksızdır. Bazen kova burcu olduğumu unutuyorum.
”Kendime ilişkin genel kanımın ne olduğunu hatırlayamıyorum.” V.W.
Dün gece sabaha kadar uyuyamadım. Uykudan önceki son an ile uykunun ilk anı arasında bir gerilim oluyor, sıçrıyorum. Uykuya taşınmaya çalışılan imgeler dökülüyor yatağa. Bir duvar örülüyor, sabaha kadar çarpıp duruyorum. Kendimden parçalar görüyorum kesik kesik; Satuk Buğra Han’ın sarayında, Horasan’da, Maveraünnehir’de, Ertuğrul Gazi’nin peşinde, Yusuf Mamay’ın dizinin dibinde, Mirahor’da, Sarayderesi’nde görüyorum kendimi. Dedelerim, köyün kalesinde dizdardı. Osmanlı tebâsı olunca talihimiz ters döndü, kale yıkıldı, kasaba unutuldu. Kasaba, hususi olarak oraya gitmeyenin yolunun düşmeyeceği bir yer. Bir yere giderken o kasabadan geçilmiyor. Anadolu yarımadasının içinde bir ölü nokta. Coğrafi bir boşluk. Ama belki de bu mağduriyetin yarattığı müthiş bir hırs, inat, örgütçülük insanlarda. Dizdaroğlu İsmet, davalara vekâlet ederdi o kasabada. İki dal sigara karşılığında bir dava izlerdi. Ben günde dört vakit namazı camide kılardım o zamanlar, sabah kalkamıyordum. Fenni sünnetçi Ahmet Amca, caminin avlusuda beni gördüğünde, gülerek ayağa kalkar ‘namaz arkadaşım geldi’ derdi, elimden tutarak içeri sokardı beni. Onun yanında saf tutardım. Dedem, Türkeş’i hiç sevmedi. Erbakan’a inanırdı ve Ecevit’i severdi rahmetli.
”Yüzyılların ağırlığını atamadan yerimden kımıldayamam.” V.W.
Bütün benzetmeleri, benzeyişleri, yakıştırmaları, çağrışımları iptal edelim. Kelimeler serbest kalsın. Mecazlar, metaforlar, ironiler, semboller, imâlar tedavülden kaldırılsın. Kimsenin kulakları çınlamasın. Dipnotlar, kaynaklar, referanslar, parantez içleri, formüller, kısaltmalar, şerhler, tekzipler, teşbihler mesnedini yitirsin. Bütün ölçüler nispetini kaybetsin. Görüntü, kadrajından kurtulsun.
”Bilinci, ağaç kütüğüne balta gibi inen biri gerekli bana.” V.W.
Emre Demir
V.Woolf, Dalgalar
Her şey bir ritim meselesi. Aşık olmak, yazmak, konuşmak, kalp atışı, nefes almak, bakmak, yaşamak, hepsi ritim tutturmakla oluyor. Geceleri kalbimde çarpıntı oluyor. Dilimi yutacağım sanıyorum. Bir Hayati Vasfi Taşyürek şiiri geliyor aklıma. Rüyamda dişlerim büyüyor. Aynaya bakıyorum tuvalette. Dişlerim ağzımda büyüyor -nerede büyüyecek- büyüyor, ağzımdan dışarı çıkıyor, ve dökülüyor birer birer. Uyandığımda dişlerimi kontrol ediyorum. Duruyorlar. O da duruyor. Uyudukça küçülüyor. Saçları ne kadar uzun. Uyurken, saçları biraz daha uzuyor. Kısa saçlı bir sevgilim olsun istedim. Yüz hatları keskin. Uzun, sivri bir burun. Hafif bir ışıkta gölge yaratan hatlar.
”Omuzlar arasından yakaladığım anlık bakışları seviyorum.” V.W.
Aşk, hiçbir sıralamaya tâbi değil. Her aşk, ilk aşktır -kusura bakma P. Aşkta deneyim aktarılmaz. Aşklar birbirinden ayrı değildir. Aşk bir bütündür, parçalanamaz. P. benim ilk aşkımdı. P. benim ilk aşklarımdan biriydi. P. o mahalledeki en güzel şeydi. Nuri Abi deliydi, Fahriye Teyze her gün camları siliyordu, Turan Amca bahçede ayak topu oynatmıyordu, mahalle bakkallarında deftere yazdırma dönemi bitmişti, sanat müziği ve arabeskin fantezide buluştuğu yıllardı, meslek liseliler üniversitelere alınmıyordu, üst katımızda çöp ev vardı, her yerde böcekler, böcekler, Gregor Samsa komşumuzdu, bir şeyleri canımız pahasına muhafaza etmeye kararlıydık, herkes birbirinin evini gözetliyordu, bilinçaltına atılanlar banyo suyuna karışıyordu, banyo suyunun götürdüğü imgeler içimizdeki hastalığı derinleştiriyordu, Türkiye harekete geçmişti, merkez sağa kaymış eski Ülkücüler tozlu çekmecelerdeki üç hilalli rozetlerini bulup çıkardılar, evimiz üç artı birdi, artı bir bendim ve benim odamın penceresinden P.’nin odasının penceresi görülebiliyordu.
”Yüreğim kaburgalarımı dövüyor.” V.W.
İyi bir kitap arıyorum. İyi bir kitap bulduğumda, okumayı bırakacağım. Okudukça eksiliyorsun. Eksildikçe susuyorsun. Sustukça görüyorsun. Gördükçe anlıyorsun. Anladıkça seviyorsun. Sevdikçe oluyorsun, kendin oluyorsun. Kendin oldukça, kişiselleştirmiyorsun, içselleştiriyorsun. İçte bir tedavi gerekli. İçeride korkunç şeyler olmuş, oluyor, olabilir. İçeriye bir kurşun sıkmalı. İçlerinde kendi cesedini taşıyanlarımız var. Bir gece, bir rüya göreceğim ve o rüyadan uyanmayacağım. Ben uyanmadığımda lambalar yanmaya devam edecek. Lambaların yanmasının hiç kimseye bir yararı olmayacak. Lambalar bir şehri neden aydınlatır gece yarıları. Ben bir gün uyanmadığımda, altını çizdiğim cümleler kaybolacak okuduğum kitapların içinden. Altı çizilmiş her cümle, uzviyete ilişiktir çünkü. Kütüphane tipinde bir mezar tasarlıyorum. Dokuz tahtadan kaç raf yapılır -iki sıra dizersen epey kitap alır. Ve belki kitap yeniden ağaca tahavvül edebilir, toprağa karıştığında.
”Hız, sıcaklık, erimiş etki, yanardağdan fışkırırcasına, cümleden cümleye akıştır bana gerekli olan.” V.W.
İyi bir koltuk arıyorum. Üzerinde okumak için. Yeri geldiğinde uzanmak. Pencerenin önünde yeri hazır. Gece yatakta, gündüz sandalyede geçiyor. Arada yürüyorum. Bir de bisikletim var. Bu şehirde dokuz milyon bisiklet var. Evde koltuk ve halı olmaması, evde koltuk ve halı olmaması gibi basit bir sorun olmaktan çıkıyor her geçen gün ve diğer bazı sorunlarla birleşerek, başkaları için anlamsız problematikler oluşturuyor. Her an birşeylerle karışıyoruz. Yansımalara itimat ediyoruz. Uyumadan hemen evvel vücudumdaki imajları görebiliyorum. Günün yansımaları. Bacaklarımız ve kollarımızın uyuşuk hatıralarla dolu olması gibi Proustyen bir durum. Beden imajları yakalıyor, imajlar bedene yansıyor, yapışıyor, banyo suyuna karışıyor -imajlar suya dayanıksızdır. Bazen kova burcu olduğumu unutuyorum.
”Kendime ilişkin genel kanımın ne olduğunu hatırlayamıyorum.” V.W.
Dün gece sabaha kadar uyuyamadım. Uykudan önceki son an ile uykunun ilk anı arasında bir gerilim oluyor, sıçrıyorum. Uykuya taşınmaya çalışılan imgeler dökülüyor yatağa. Bir duvar örülüyor, sabaha kadar çarpıp duruyorum. Kendimden parçalar görüyorum kesik kesik; Satuk Buğra Han’ın sarayında, Horasan’da, Maveraünnehir’de, Ertuğrul Gazi’nin peşinde, Yusuf Mamay’ın dizinin dibinde, Mirahor’da, Sarayderesi’nde görüyorum kendimi. Dedelerim, köyün kalesinde dizdardı. Osmanlı tebâsı olunca talihimiz ters döndü, kale yıkıldı, kasaba unutuldu. Kasaba, hususi olarak oraya gitmeyenin yolunun düşmeyeceği bir yer. Bir yere giderken o kasabadan geçilmiyor. Anadolu yarımadasının içinde bir ölü nokta. Coğrafi bir boşluk. Ama belki de bu mağduriyetin yarattığı müthiş bir hırs, inat, örgütçülük insanlarda. Dizdaroğlu İsmet, davalara vekâlet ederdi o kasabada. İki dal sigara karşılığında bir dava izlerdi. Ben günde dört vakit namazı camide kılardım o zamanlar, sabah kalkamıyordum. Fenni sünnetçi Ahmet Amca, caminin avlusuda beni gördüğünde, gülerek ayağa kalkar ‘namaz arkadaşım geldi’ derdi, elimden tutarak içeri sokardı beni. Onun yanında saf tutardım. Dedem, Türkeş’i hiç sevmedi. Erbakan’a inanırdı ve Ecevit’i severdi rahmetli.
”Yüzyılların ağırlığını atamadan yerimden kımıldayamam.” V.W.
Bütün benzetmeleri, benzeyişleri, yakıştırmaları, çağrışımları iptal edelim. Kelimeler serbest kalsın. Mecazlar, metaforlar, ironiler, semboller, imâlar tedavülden kaldırılsın. Kimsenin kulakları çınlamasın. Dipnotlar, kaynaklar, referanslar, parantez içleri, formüller, kısaltmalar, şerhler, tekzipler, teşbihler mesnedini yitirsin. Bütün ölçüler nispetini kaybetsin. Görüntü, kadrajından kurtulsun.
”Bilinci, ağaç kütüğüne balta gibi inen biri gerekli bana.” V.W.
Emre Demir
Huzur-ı Hilkatte
Bitsin bu belâlı râh Rabbım,
Artık yeter âh ü vâh Rabbım!
Pek güç bu dikenli yolda gezmek
Yokmuş yaşamakta neşve gerçek…
Senden ararız penâh Rabbım
Ettin bizi pek tebâh Rabbım
Yokluk bize en büyük saâdet
Varlık senin olsun âh Rabbım!
Dünyâda nedir zavallı insân?
Bir hiç ki bî-huzûr u nâlân
Bir hiç ki muztarib, meded-hâh
Ümmîd ile dâimâ der: Allâh…
Hayfâ ki bulur hayâtı pâyân
Bin derd ile âşikâr u pinhân;
İnsanları sensin, eyleyen sen
Akliyle pür-ıztırar-ı tuğyan
Bıktım yaşamaktan âh, sad âh,
Yâ Rab, ne uzun şu ömr-i kütâh,
Müncî bize bir O’dur, bu mâlûm
Olsun diyemem adem de ma’dûm
Varlık nedir anladım ben eyvâh
Bak her nefesin bir âh-ı cangâh,
Verseydin eğer beka hayâta
Bilmem ne olurdu hâlim Allâh!
Tokadîzâde Şekib Efendi
Artık yeter âh ü vâh Rabbım!
Pek güç bu dikenli yolda gezmek
Yokmuş yaşamakta neşve gerçek…
Senden ararız penâh Rabbım
Ettin bizi pek tebâh Rabbım
Yokluk bize en büyük saâdet
Varlık senin olsun âh Rabbım!
Dünyâda nedir zavallı insân?
Bir hiç ki bî-huzûr u nâlân
Bir hiç ki muztarib, meded-hâh
Ümmîd ile dâimâ der: Allâh…
Hayfâ ki bulur hayâtı pâyân
Bin derd ile âşikâr u pinhân;
İnsanları sensin, eyleyen sen
Akliyle pür-ıztırar-ı tuğyan
Bıktım yaşamaktan âh, sad âh,
Yâ Rab, ne uzun şu ömr-i kütâh,
Müncî bize bir O’dur, bu mâlûm
Olsun diyemem adem de ma’dûm
Varlık nedir anladım ben eyvâh
Bak her nefesin bir âh-ı cangâh,
Verseydin eğer beka hayâta
Bilmem ne olurdu hâlim Allâh!
Tokadîzâde Şekib Efendi
Dikkat, Okul Var!
Şanssız mıydık? haksızlık olur şimdi
Düşünsene nasıl geçmiştik hızla
Birleşen iki güvercinin arasından
Hiç dokunmaksızın onlara
Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Az mı dolandık Başkentin sokaklarında
Ama işte şölenin kaçınılmaz acısı
Bizim payımıza düştü sonunda
Aşkımız şimdi görklü bir hayatın
Yabancaya berbat bir çevirisi
Sen metinde üç beş satır atladın
Ben geçmiş zamanda dondurdum fiilleri
Sen ki özenle katlanmış bir mendil gibiydin
Düşünür müsün zaman zaman acaba
Nelerle ödedik şu mevsimi
Ve gün nasıl vuruyor topuklarımıza
Şanssızım diyemem ben kendi payıma
Oluyor böyle şeyler ara sıra
Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim
Bütün çocuklar anlar da
Cemal Süreya
Düşünsene nasıl geçmiştik hızla
Birleşen iki güvercinin arasından
Hiç dokunmaksızın onlara
Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Az mı dolandık Başkentin sokaklarında
Ama işte şölenin kaçınılmaz acısı
Bizim payımıza düştü sonunda
Aşkımız şimdi görklü bir hayatın
Yabancaya berbat bir çevirisi
Sen metinde üç beş satır atladın
Ben geçmiş zamanda dondurdum fiilleri
Sen ki özenle katlanmış bir mendil gibiydin
Düşünür müsün zaman zaman acaba
Nelerle ödedik şu mevsimi
Ve gün nasıl vuruyor topuklarımıza
Şanssızım diyemem ben kendi payıma
Oluyor böyle şeyler ara sıra
Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim
Bütün çocuklar anlar da
Cemal Süreya
30 Aralık 2012
Uludere (Roboski) Katliamı - Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit Kıvanç [...
Ağlama anne, güzel yerdeyim!
Bugün 28 Aralık 2012, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Sözü uzatmak istemiyorum. Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.
Bugün Uludere’nin, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Bilgisayarımda Ümit Kıvanç’ın belgeselini izliyorum. (*)
İçim acıyor.
Sevgili Ümit belgeselinin adını, “Ağlama anne, güzel yerdeyim!” koymuş.
Bombardımanda oğlunu kaybeden o anayı izliyorum.
Anlatıyor.
Acıların en katmerlisi gelip yüz hatlarına, bakışlarına yerleşmiş...
Diyor ki:
“Rüyamda gördüm oğlumu. Bana, ‘Ağlama anne, güzel yerdeyim!’ dedi.”
Bir baba sanki Kürtçe ağıt yakıyor, yitirdiği oğlunu anlatırken.
Yaşadığı acıyı ele vermek istemediği için olacak sürekli yutkunarak konuşuyor.
Gözyaşlarını içine akıtıyor.
Kaçağa giden oğlundan söz ederken, “Geçim için, aç kalmamak için...” cümlesini not ediyorum.
Annesinin gözleri doluyor:
“Hepsi ciğerimin bir parçasıdır.”
Belgesel fotoğraflarla başlıyor.
Bombardımanda ölen 34 Kürdün isimleri yaşlarıyla birlikte yazılmış.
Bedran 13...
Muhammed 13...
Erhan 14...
Orhan 14...
Savaş 14...
Bilal 16...
Celal 16...
Cemal 17...
Mahsun 17...
Adem 19...
Adem 19...
Cihan 20...
Bir annenin sesi:
“Dünya durdukça onları özleyeceğim.”
Kaçağa giden çocuklardan birinin ablası yanaklarına dökülen gözyaşlarını silerken şöyle diyor:
“En büyük amacı İstanbul’a gitmekti, oraları görmekti.”
Bir başkası:
“Düğünleri severdi, bir de halay çekmeyi...”
Bir baba:
“Bu bombaları, bu acıları hak etmedik.”
Belgesel şu notla açılıyor:
“28 Aralık 2011‘de, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski (Ortasu) köyünde otuz dört köylü, Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı jetler tarafından bombalanarak öldürüldü.
Türk basını, devlet ne diyecek diye on küsur saat bekledi. Bu sırada köylüler yakınlarının parçalanmış cesetlerini taşıyorlardı.
Üç gün sonra, sokak ve salon eğlenceleriyle yılbaşı kutlandı, hiçbir şey olmamış gibi... Gelmiş geçmiş en vicdansızca yılbaşı kutlaması herhalde buydu.
Devlet, olayı soruşturup sorumluları yargılamadı; olay hakkında tatmin edici bir açıklama bile yapmadı.
Mazlumder ile İnsan Hakları Derneği, olayın hemen ertesinde Roboski Platformu adı altında kampanya başlattı.
‘34 yalnız bir sayı değildir’ görüşünden yola çıkan kampanya sırasında, ölenlerin kısacık -çoğu henüz yirmi yaşında bile değildi- hayat hikâyeleri yazıldı, dağıtıldı.
İki derneğin desteğiyle çekilen bu filmde, ‘o gece’nin kısa bir öyküsü ile birlikte, esas olarak, otuz dört insanın hikâyesi yeralıyor.”
Belgeselde devlet büyüklerinin, hükümetle Ak Parti sözcülerinin yaptıkları açıklamaları izliyorum.
Öylesine bir duyarsızlık ki.
Gerçekten hazin.
Özür dilemeyi geçiyorum.
Bu konuda hükümeti eleştirmeyi karalama kampanyası diye niteleyen Tayyip Erdoğan bağırıyor:
“Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum.”
Akıl alır gibi değil.
“Bizim aileden iki kişi gitti” diyen bir babanın sözleri:
“Tayyip Erdoğan yanlışlıkla diyor, şöyle diyor, böyle diyor, ama biz her şeyi biliyoruz.”
Lafı dolandırmak gerekmiyor.
Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.
Hasan Cemal / 28 Aralık 2012
29 Aralık 2012
Gün Doğumu Şiiri
Sen bir şeysin işte, incesin
Gün aydıransın, yüz güldüren
-İnce belli çay bardağı-
En geniş zamanlarda beraber içilen rakının
ilk yudumusun.
Ses titretensin, hayal kurduran
Uykularını kaybetmiş gözlerimi
En güzel rüyalarla uyutansın..
Bir şeysin işte sen, bir kendine benzeyen
Ay ışığı gibi serin mavi bir ışık
-Yoksul evlerinde kurulan kuzine-
Baharı selamlayan kardelenler gibisin
Koparmak en büyük günah..
Şey gibisin işte şey, tarif edemediğim
Ruh sağaltan, iç gıcıklayan
Ev yapımı şarapsın, içmelere doyulmayan
Boyacı çocukların tırnak aralarına
saklanmış umutsun, ekmek parası kadar aziz.
Heyy ! Sen, gün doğuran
Kutlu olsun gün doğumun..
Gün aydıransın, yüz güldüren
-İnce belli çay bardağı-
En geniş zamanlarda beraber içilen rakının
ilk yudumusun.
Ses titretensin, hayal kurduran
Uykularını kaybetmiş gözlerimi
En güzel rüyalarla uyutansın..
Bir şeysin işte sen, bir kendine benzeyen
Ay ışığı gibi serin mavi bir ışık
-Yoksul evlerinde kurulan kuzine-
Baharı selamlayan kardelenler gibisin
Koparmak en büyük günah..
Şey gibisin işte şey, tarif edemediğim
Ruh sağaltan, iç gıcıklayan
Ev yapımı şarapsın, içmelere doyulmayan
Boyacı çocukların tırnak aralarına
saklanmış umutsun, ekmek parası kadar aziz.
Heyy ! Sen, gün doğuran
Kutlu olsun gün doğumun..
Ali Lidar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






