04 Şubat 2013

İstanbul'dan

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul'dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar
Boyunları bükük
Yorgun asabi kederli kindar
Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor
Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar
Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi
Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak

Sarı uzun yüzlü cesur işçiler
Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar
Hiç konuşmuyorlar
Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım olmuştur
Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar
Hepsi deli gibi severler yaşamayı
Bu en önde giden grup
Tophane'de Dikimevi'nde çalışır
Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir
Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar
Kömür işçisidir
Bu üç kız, Beyoğlu'nda büyük bir mağazada tezgâhtar
Bunlar yol amelesidir
Bunlar vapur işçisi
Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı
Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar

Dünyada işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur
(Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim)

Durduğun yerden İstanbul köprüsü tramvayları mavnalarıyla sanki yürüyor
Bu sislerin ve bulutların arasından en sonra harekete geçen Kız Kulesi'dir
Kayıkların direkleri insanların üzerinde
Büyük bir bulut gelip durmuştur
İşte karın karına vermiş motorlardaki balıkların üstlerine yağmur yağıyor
Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir
Gözleri pırıl pırıl balıkların
Bir İstanbul göğü altında ağlamak

Hepsi denizde geçen hayatlarını düşünüyorlar
Dokunsanız ağlayacaklardır

İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor

İlhan Berk

İstanbul Vakti

İnsan kendini pek ödeyemiyor
Sen dur bende var*


Beni anlasa anlasa Istanbul anlar
seni uzun sevdiğim için bak ağustos ayındayız
sen sevdiğin için günlerden cumartesi bak, cuma değil
çarşı uzunu çift kapılı canlı sinema caddeler
gidip geleceğim gidip geleceğim ben pazar olacak
herkes herkesi anlamaz Istanbul herkesi anlar
ben buraya Üsküdar’dan geldim, orda herkes Üsküdarlama
orda balıkların denize, evlerin camilere bakması üpÜsküdar
Eloğlu’nun denizleri azıcık sallansa silme martı Salacak
çok gidenlerin yumağı Kadıköy, az gidenlerin tığı Kuzguncuk
— Âh, dündeki yarınlar sık dokunmuş birer mor hırka mıdır!
ben buraya Beşiktaş’tan geldim, Üsküdar’dan geleni en iyi
Beşiktaş tanır! Beşiktaş ara gelmeklerde gencelmek narı--
cebimde gidip gelmeklerin en bozuk paraları!
bak geldim, loş göğe kör tebeşirle çizdiğimiz Beyoğlu burası!
Yitikçiler pazar günü güzelliğinde aşka altılı ganyan burda
:aşktaki en koyu kir insan, insanı en güzel Beyoğlu paklar
Mis sokak, Büyükparmakkapı, Balıkpazarı, Çiçek Pasajı, Abbas(
bak, bugün İstiklâl daha çok pazar! aşk, siyaha katılmış beyaz)
Eminönü–Sirkeci arasında Türkiye’nin Adresi bir pazar uzakta
ikimizcilliğin göz denizinde taş sektirmek ıpIstanbul mudur!


Bişiir borcudur İstanbul, ne borcu yahu! Seni benle ödedin**

*, **) Metin Eloğlu
Hüseyin Alemdar

İstanbul

Şimdi Çemberlitaş'ta bir ev
Miniminnacık öyle durur
Penceresinde küçük bir kız
Saadeti yüzünden okunur.

Ötede kalabalık cadde
Durmuş insanlar bakınır
Ne derseniz deyin işte
Herkesin bir derdi vardır.

İnsanı sıkar kalabalık
Hele kızların bir tuhaf gülmesi!
İçinizde bir şeyler uyanır
Gariplik yahut sevgi.

Veya Köprü üstünde bir gün
Gider dururken yolunuza
Hiç görmediğiniz bir taze
Girivermiş kolunuza.

Diyeceğim bir sıcak kadın
Deli divane etmişse yakışanı
İyice anlarsınız ondan sonra
İstanbul'u, yaşamayı, aşkı.

Ali Püsküllüoğlu

Ah! İstanbul

Ah istanbul, beni inciten şehir
kalbimin kırık kalpli kızı
başımda sevda yellerinin estiği
yüreğimin buz kestiği şehir

sevda burcunda değil kalbim
yak bir mum
umutsuz, ışıksız kaldım
şarkılarda dokunur oldu
hüzün hüzün üstüne
yağmur yağmur üstüne
şemsiyemde yok

ah İstanbul, beni inciten şehir
gençliğimin ince sızısı
öksüz çoçuklar geziyor şimdi içimde yalınayak
kanadı kırık güvercinler
hasretim üşüyor, yüreğim çırılçıplak

ne hüznümü paylaşacak bir yakınım var artık
ne günahımı yakaracak bir tanrım
ben bu kimsesizliğimi alıp kimlere gideyim
bütün dinlerden kovuldum

elifi solmuş bir gül şimdi, düşlerimi yasladığım sahiller
karanlık yüzlü adamlar külhan sokaklarında
çekip gitmiş Yorgo'lar,Jozej'ler, Dimitri'ler
yarım kalmış düşleri beyoğlu’nun
kaldırımlarda parçalanmış bir gül ve solgun anılardır
şimdi yerlerde sürüklenen

bütün yıldızlar sönmüş
denizin kirli
nerede o güzel kokuların İstanbul
sevgilimin saçlarında taşıdığı bahar

yüreğimi vurup sırtıma
bilki çok uzak ülkelerden geldim sana
acıyla iki çığlık arasında koma beni, tut elimden İstanbul
bilirim hiç bir kıyıya çıkamam artık
martılar da öldü

denizini yitirmiş bir sevdalıyım ben
gözlerim yalnızlığın hüzün teknesi fırtınalarda
bir yanı zifir kıyılarımın bir yanı zehir
hiç bir limana çıkamam artık
ey der yakarım yüreğimi
yalnız balıklar görsün
yalnız balıklar öpsün diye gözyaşlarımı
...
ah İstanbul, beni inciten şehir
sevdiğim kız da yok artık
yakamda taşıdığım karanfil de
ben bu yanlızlığımı alıp nerelere gideyim söyle


Nuri CAN

Neydi O Bir Zamanlar

istanbul ve sen / neydi o bir zamanlar
sanki gençliğime doğru yaşlanıyordum
çengelköy'de yaz unutulmaz erguvanlar
hangi yanıma dönsem seni bulurdum
içimdeki lambanın kırıldığı anlar

istanbul ve sen / sırılsıklam yaşananlar
yanardöner bir ayna yeniden ruhum
çengelköy'de yaz unutulmaz erguvanlar
gözlerinin sisinde sevdalı bir yolcuyum
hayal meyal gemiler dumanlı ilkbahar

istanbul ve sen / ikinizden kalanlar
tekrar tekrar ısrarla yaşayıp durduğum
çengelköy'de yaz unutulmaz erguvanlar
rüya mıdır gerçek mi kendi kendime sorduğum
istanbul ve sen / neydi o bir zamanlar


Attilâ İlhan

İstanbul Mektubu

Bu şehir bıraktığın gibi Hasan.
Martılar
Yine öyle ürkek,
İnsanlar cesur,
Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî

Liseli gençlerin selâmı var
Yeni bir çete kurmuşlar soygun için.
Çapkın hırsız emekliye ayrıldı.
Vapurlar naylon külot taşıyor Akdeniz'den.

Torpilsiz evlere baskın berdevam
Formalı öğrenciler yakalanmış geçenlerde
Evli kadınlar yakalanmış.
Yatakhaneye oğlan kapatmış kolejli kızlar
Üç gün misafir kalmış.

Bu şehir bıraktığın gibi Hasan.
Câmilerde yine kandiller yanar Ramazanda.
Duraklar boyunca kuyruk,
Sokaklar boyunca şen-dul.
Ocaklar, bucaklar, kucaklar açılıyor
Yine öylesine güzel İstanbul.

Her şey bıraktığın gibi Hasan
Ada'sı, Moda'sı, Şişli'si
Naylon boynuzlusu, altın dişlisi
Ahmed'i, Mehmed'i
Hâlâ aynı oyunu oynuyorlar
Repertuar değişmedi.

Takvimler değişti ama
Hiçbir şey değişmedi inan.
Eyüp Sultan'da dualar ediliyor
Vampirler kan emiyor çocuklardan.

'Boğaziçi şen gönüller yatağı'
Turistik oteller güzel.
Turistik otellerin odalarında
Et pazarları kurulmuş yine.
Koyun eti, ceylân eti
Öküz eti, manda eti
Yavrukuzu eti var
Müzikle sevişiyor bugünkü İstanbul
Aşkın bereketi var, Hasan!

Başka ne yazayım, yeter bu kadar
İstanbul bıraktığın gibi
Martılar ürkek
İnsanlar cesur.
Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî

Şemsi Belli

İstanbul'u Benim İçin Öp Anne!

Ben böyle Deniz görmedim Ay ışığı
sana söyledim aykırı izlenimlerimi
yosun ve tuz kokuları içinde
kendini sığınaklara çekiyordu sular
yüzünde bütün annelerin yansıması, kuğular
derin şarkılar söylüyordu ince seher içinde.

Ben böyle Aşk görmedim Sevgili
buharlı trenler, anıları alıp götüren
döndüğünde sonsuzluk kırlarından, kar ovalarından
sanki Ararat'ı da taşıyordu kente
bozuk bir çığlıkla süzülürken camlardan
bir kadını en güzel o çığlık söylerdi keder içinde.

Ben böyle Hüsran görmedim Anne
ay ışığının gözlerine bakamaz olmuştum, kestane
ağaçlarının buğusundan, anılardan enstantane:
bir yalnızlık, bir saksofonun üflediği dram
sonsuzluğun da annesiydin anne sen
menekşelenmiş bir ağıt gibi dururdun canımın içinde.

Ben böyle Hayat görmedim Ölüm
hep böyle bekledim bir şiirin gelmesini,
biraz daha hüzün bulaşığı olsun dört yanım
ölümdü mektuplar yollayan, tenimi çözen de
toprağa gül maskesiyle çizerken sesimi
aşk ve deniz, ay ışığı ve hüsran:

Ah! Her şey saklı o ânın içinde;
İstanbul' u benim için öp sevgili-anne, heder içinde!

Yılmaz Arslan