26 Şubat 2013

Kaçmak İsterken Vuruldu

Gök gürledi
Canı sarsılmadı şimşek çakışından
Ve yağışlar dilinden döküleni epritemedi
Sert esen poyrazın dayattığı siliklik
Ağustos sıcağı gerekçesiyle pelteleşme
Dilsizlik sağırlık çolaklık körlük
Mızrak değdiremediler güzelim gövdesine
Değiştirilsin aniden coğrafya dersinde konu
Kaçmak isterken vuruldu.

Burukluk enginine düşsek kalfadır aradığımız
Yücelik katlarına çıksak gözleri yakan yazıt
Kıt
Vurulduğunu bilmesek
Daha da kıt kalırdı hakkında malumatımız
Oydu dalgınlık arastamızdan belli belirsiz
Belli belirsiz belki utangaç geçiveren karaltı
Göz göze geldiğimizde bize düşen yutkunuş
Paydoslar çalkantısından yara almamış çehre
Türkçe konuşmasıyla hayranlık uyandıran
Duruşu çocuklara örnek olur diye korktuğumuz
Kanamayı durdurmak için gerek duyduklarımızın ilki
Neye acıktığımızı tek fark eden oydu
Kaçmak isterken vuruldu.

Tarihten kopmuş yaprakları sığaya çeken hançer
Denk getirilmiş bütün şeylerin kırbası
Kırbacı kötülükten zevk çıkaranların
Neyi ihmal ettiysek utanmamıza sebep
Bize bundan böyle onu hep
Yakınımızda peyda olan hışırtı
Yakınlık yakınmalarımızda kopan tel
Bize bundan böyle hep onu hatırlatacak
Çalılar aşk acısı çingeneler
Ondan aldıkları komutla
Tecavüz tadı yaydılar ortalığa
Vitrinlere mitralyöz
Kaldıysa inek fışkısı neonlu lambalara
İşini tek koluyla görürdü
Tek koluyla eziyet ederdi sakız çiğneyen erkeklere
Çiğ renkleri tek koluyla canından bıktırtırdı
Boştaydı, bizi kollamak üzere boştaydı öbür kolu
Kaçmak isterken vuruldu.

Cesedinin savcılıkça görüldüğünü söylediler bize
Rafta matlup kataloglu kayda geçen cansız bedeni
Cansız ama kim hele bir
Canlanma furyası açılsın onsuz edecek
Her an itirafı gereken şeymiş gibi kalacak akıllarda
Yüz yıkar saç tarar diş fırçalarken
Giyinirken buluşur karşılaşır vedalaşırken
Neden uğramaz oldu bize artık sorusu
Kefeyi ağdıracak ciğeri gerdirecek
Düştüğü yerin tozuna bulanmış karnındaki kıllar
Dizlerine kadar ıslak kollarında tırnak izleri var
Bu bir elmas kol düğmesi tekidir ki yelek
Astarına teyellenmiş bulundu
Kaçmak isterken vuruldu.

Kapandı mahremiyetine kapanıp yere düştü
Kan yok işte kan çekilmiş meleksi çehresinden
Kül gibi benzi gövdesinin görebildiğimiz yerleri külrengi
Kaçı aklındaydı acaba annesinin tembihlediklerinin
En küçük kardeşine en son neyi vaat etti
Fütursuz ömürler kısadır bilmez miydi
Bilmez miydi herkesten iyi bunu
Kaçmak isterken vuruldu.

Ey pazarlıkçı dul kadınların dillerindeki yapışkan!
Ey kusurları tadat edip vakit öldüren tembel amcazadeler!
Ey gişelerin önünde sabırsızca bekleşenlerin bahanesi!
Ey gövdelerin pişmanlığı!
Ey en çürük meyvesi dünya dillerinin!
Bayramın hamursuzu!
İftar vaktinin kuşkusu!
Haçın dumuru!
Kaçmak isterken vuruldu.

Yetti yokuşların yarılandığı saatte hatırdan çıkarıldığı
Endamını ilginç bulmak yetti kilosunda esrar bulmak
Yazın kumsalda el yapımı kunduralarını görmek
Kışın ayağında sandalet omuzunda harmani
Yetti alelusul yetti ayaküstü yetti baştan savma
Yetti saydamlığın inkarı
Her kıpırdayan şeye ateş etmek emri alan nemrutun
Silahından fırlayan kurşun değil
Beklentisindeki asit öldürdü onu
Kaçmak isterken vuruldu.

Bakakaldık bakakaldık bakakaldık bak gücümüz
Sessiz kalmakla ıssız kalmak arasına sarkıtıldığımız kadarmış
Yıldızların zillerini çaldıramıyoruz karanlık bastırınca
Acı gün yasa kesiyor vurduramıyoruz güneşe gongunu
Bir sevişme fasılasından santur imal edemiyoruz
Dolunay imbiğinden damıtamıyoruz bir çalpara
Bizi sarmış bizi sarmış bizi sarmış baştanbaşa mucizesizlik
Ferman okuyan kölenin yan tarafında mahcubiyetinden
Kıvrılmış son sayfanın ütüsünde hiçbir keramet yoktu
Kaçmak isterken vuruldu.

İsmet Özel

Sırtımızdaki küfe

   Yaşamın bir yerinde sırtımıza bir küfe alırız; zamanla ona değerli bulduğumuz bir çok şeyi doldururuz. Düşünceler, hobiler, arkadaşlar, dostlar, şekilli güzel taşlar, küfe aldıkça alır, kafamız yerde bedenimizin bir parçasıymışçasına taşırız küfeyi.
   Bir gün bir vesileyle ayırdına varana kadar; o gün yıllarca biriktirdiğimiz ne varsa önce seçerek, daha sonra tümünü bir kenara boşaltırız.
   Boşalınca tekrar doldurum endişesiyle onu da bırakıp sessizce vedalaşırız küfeyle. Ve ellerimiz cebimizde, dilimizde küfeden kalma, (eskiden ağlatan) bir şarkıyı yüzümüzde tebessümle mırıldanarak alışık olmadığımız hafiflikten yalpalayarak hayata devam ederiz.

25 Şubat 2013

Yol Arkadaşı

bakın, ben hep aynıyım;
hep aynı yol arkadaşı,
ama yine de, sizin bildiğiniz gibi değilim;
siz değiştikçe ben de değişirim.

ben değiştikçe de değişir yer gök,
değişir insan, cin, melek.
ama yine de hep O’yum ben,
hep o bilinmez Çalap…

her çağda başkayım, her yerde başka,
her birinizde başka başkayım;
ama hiç değişmedim,
kep kendimdeyim, hep kendi evimde.

dünyaya bakıyorum, insanlara bakıyorum,
her gün yeniden sırladığım aynaya, aynalara…
ben hep aynıyım, ben her zaman aynı,
bütün değişmeleri içeren Tanrı.

çünkü, bakın, durgun görünmek için
çok hızlı, çok hızlı dönmek,
aynı kalmak için de sürekli değişmek,
değişmek gerekir, bunu hesaba katın!

bir de şunu anlayın ve unutmayın,
siz değiştikçe, sizde değişen de benim,
sizde değişmeyen de – çünkü ben size
sürekli kendini üfleyen Bilinmeyen’im.

Cahit Koytak

Yarı Yol

Nasıl istersen öyle dinle, bakın:
Dalların zirvesindeyiz ancak,
Yarı yoldan ziyâde yerden uzak,
Yarı yoldan ziyâde mâha yakın.

Ahmet Haşim

Yehudam

bu ilk rüsva oluşum değil
kendimi bildim ya
bildim ve asra savruldum
gizli bir hazineydim
unutulmuş/soykırımlar ardılı
kûn fe yekûn aşikâr oldum
hem fahşa hem bağy
sunuldum/savruldum

bu ilk rüsva oluşum değil
bir ömür alnımda parmak izi
adaklanan bendim
struma gemisinden önce
kerbeladan sonra
facia
az kalsın halepçe
ne desem aklım mükellef olmayacak
yehudam
kürdüm ya lanet olası
duvarım da yok ağlanacak

Mustafa Kaylı


Uzun anlardan sonra

Uzun anlardan sonra
Penceremin boz ağacında bir yaprak yeşerdi
Ve yeşil bir esinti uyuyan hücrelerimi titretti.
Ve ben henüz
Tenimin köklerini rüyaların kumlarına sokmamıştım
Ki yola çıktım.

Uzun anlardan sonra
Bir elin gölgesi vücudumun üzerine düştü
Ve parmaklarının titreşimi beni uyandırdı.
Ve ben henüz
Kendi yalnız ışınımı,
İçimin karanlık uçurumuna atmamıştım
Ki yola çıktım

Uzun anlardan sonra
Sıcak bir ışın saatin donmuş gölüne düştü
Bir çapa geliş gidişini ruhuma döktü
Ve ben henüz
Unutkanlık gölüne kaymamıştım
Ki yola çıktım.

Uzun anlardan sonra
Bir an geçti:
Penceremin boz ağacından bir yaprak düştü,
Bir el gölgesini vücudumun üzerinden topladı
Ve bir çapa saatin gölünde dondu.
Ve ben henüz gözlerimi açmamıştım
Ki başka bir uykuda kaydım.

Sohrab Sepehri

İnsanın Mülkü Yarasındadır

I.

yok artık bir yanardağım!

II.

gözlerime indirdiğin melekler de yok artık
gittiler beni dili dargın bir zamana verdiler
gördüler aşkı yaraya süren bir semazenim ben
bu nefes kimindir dediler bu kendine dönen kimdir?
bilmediler içime dökülen bu kuyular sendendir
ruhuma diktiğim bu lekeler emanetindir bilmediler
dediler: kalbi susmuş bir adamdır bu! terk edin!
eli düzgün yüzü güzel bir ölüm getirin ona!

III.

bana biçilen bu ölüm armağan mı bela mı bilemedim
eğildim dünyaya yüzünün yaprağına değdim
gövdeme gömülü rüzgârların kapısında bekledim
taş söyledim çöl içtim kusur ettim kendimi
insanın insana açıldığı ilk tufandır aşk dedim
dağıma indim karanlığıma
aşka tutulan bir mum ile sana değdim
diledim ki kalbimi düşürdüğüm çadırında döneyim!
dilime değen mühür alnımda duran kılıç
dünyaya dağıldığım aynada seni söylesin
kirpiğimden kalkan gemiler hep suyunda gezinsin diledim!

IV.

buymuş dedim
aşk akrep taşırmış kalbin otağına
ömre dökülen sözler sahipsiz kalıncaya kadarmış
bitermiş başkasının koynuna bırakılan bir rüya
ceninde susan her su ölürken celladını beklemezmiş
ve gül, şüpheymiş; gitmezmiş kalbi olmayana!

şimdi git!
kalbini kaybetmiş bir şüpheyle bak bana!

V.

beni anlama!
ruhumda gezinen bu nehir boşuna
boşuna alnımda açılan bu levha
insan dediğin bu dünyada bir yaradır
bir inleyiş hüzünler kapısında

beni anlama!
yüzüme tuttuğum bu dünya
geri vermeyecek gözlerimi nasılsa
tozunu aldığım bu ayna beni bilmeyecek
gidecek sırrını söyleyecek büyük bir dağa
bana gelmeyecek

beni anlama!
sen tanıdık bir eskisin
suyundan verme bana

bu kırbaç sözler benimdir
bu gözler elem kuyusudur sana!

VI.

bilmeni istedim
istedim ki beni bilmeni
aklımı sustuğum o günden beri
avucumda gezdirdiğim bir mezarla
sözü eksik bir kalemden kendimi dilemekteyim
bu benim kaderim değil kabulümdür
kendini bana süren merheme çareyim

dokunma!

kalbimin anahtarı yok artık
canımı senden çektim
değilsin emanetim

seni bana bırakma!

VII.

onca yolu ölerek geldiğim onca sana
alnımda taşıdığım bu harfler kimeydi bilme!
beklediğim bu köprü kimin suyuna giderdi?
bu hangi bahçeydi içinde dağıldığım?
araladığım bu perde hangi zamana değerdi?

öyle tozluyum ki bu yeryüzünde öyle dolu ki
denizleri süsleyen bir cesedim ben sanki
denizler ne ki?

derinde susmayan bu tufan nedir peki?
insan neden uğraşır içinin kumaşıyla?
neden susar, bağırır, ağlar, dağılır?
bir taşa neden derdini anlatır durmadan?

...

her sorunun yanıtı yanlışında gizlidir
ve her yalanın bir doğrusu hep vardır:

ben sana yanlış kapıdan okunmuş bir kilidim!

sen buna inanma!


Veysi Erdoğan