02 Mart 2013

Ömrün Bir Ânı

Ömrün bu yakasında
Anılar öreni dünya

Yaşadıklarım umarsızca geri
Döndürüyor beni, günlerim eski
Günlerin solgun defteri
Bu yazı kimden kalma
Anlaşılır mı buralarda bu dil
Bu yürek nasıl direnmiş kuşatıldığında

Ne kaldı yüzyıllarımdan
Birkaç hayat dersi
Bozukdüzen bir ses
Acı veren gururdan başka

Bazı ânların altında
Ölü kelebek mezarları
Ahdlar, anıtlar, ukdeler…
Arasında yaprakların
Kalbim, güzel başlangıç
O resimli mağara
Bir göçükte ağzı kapanır mı onun da

Kazancımmış yitirdiklerim
Bir ömrüm olduğuna inandığımdan bu yana

Gezin ruhumda
Ellerin dokunuşların
Nefesin ısıtıyor dünyamı
Kavuşturuyor
O yakayı bu yakaya

Mahmut Temizyürek

Suya Su Demek

Bu da oldu
Gök bahçesinde boğuldum

Işık içimde kaldı
Bildiklerimden soğudum

Söz her şeydi
Yalnızlıktı unuttuğum

Bir tel saç imiş
Yirmi dokuz harf çırpındığım

Ana rahmimdi gittiğim her yer
Dünya diye avundum

Küller güz ağaçları duvar dipleri
Yazgınızdı büyüdüğüm

Güneşin sevincini
Yıldız mezarlarına gömdüm

Bitti kalbin suçu
Suya su demeyi öğrendim

Acı güzellik
Sana inandım senden korktum

Anladım ve öldüm
Bir hoş mutsuzluk içinde yaşadım.

Şükrü Erbaş

Ben gölge dediysem siz eşik okuyun

Ben gölge dediysem siz eşik okuyun
Sizin göründüğünüz değildi ışık dediğim
Aşk dediysem özgürlüğü sizden uzak
Sustuklarınızdı kirpik kirpik eğildiğim
Masal beni doğurandı siz gerçek olun
Bir yaşama imkanıydı her ölüm şiiri
Mezar sayın dilimi tanrılar büyütün
Çocuk benim aklımdı siz unutun unutun
Kimse üzgün düşmesindi kimseden
Yalnızlıktan biçtiğim korunaksız zaman
Deniz dedim yumuşasın diye evleriniz biraz
Tutsak sizdiniz ben çekildikçe
Babanızı sevin diye öldürdüm babamı
Uzaklarla büyüyün diyeydi dağ masalı
Ben yazdıysam ben sustuysam ben gittiysem
Sizi doğurmak içindi sizi öldürmek içindi
Sizi yaşamak içindi…

Şükrü Erbaş

Aşkla Kedi Arasında Yedi Benzerlik

Aşk denen yaban yaratık
İnsan sever, kovulmuştur ormandan
O munis tüylerinin karanlığından
Hep eskiyi daha eskiyi okşatır
Bir masal zamanı... Cinler padişahlar...
cope gider okuyup öğrendiğin
Açık pencereden girmiş arı
Çok daha önemli o gün kaybettiklerinden, kazandıklarından

Aşk denen yaban yaratık
Kıs kıs güler gözleri kapalı
Patisi parmaklarının arasında yumuşacık
Beş kıvrık keskin kemik
Girer çıkar girer çıkar uykunuza
Ormandasınız artık
Uçurumun tam kenarında
Kızgın fosfor, su değil
Baktıkça ta dipte pırıldayan
Çığlık çığlığa sabah...
Rüyaymış...

Aşk denen yaban yaratık evden kaçınca
“Tanrım ne yaptım da küstü bana...
Kapıyı nasıl oldu da açık bıraktım...”
Bir fotoğrafı var mı?.. Duvarlarda mı arasam?..
Ya ezildiyse?..
“Kısırlaştırmış mıydınız? Dönerse mutlaka kısırlaştırın...”
Evde olmuyor... Ormana...
Döner mi acaba?..

Bir gece aşk denen yaban yaratık
Ne dinliyorsan, nasıl duymuşsa, mırıl mırıl
Kapıda işte... Tüyleri didik didik
Acıkmış... Üşümüş o da
Senin gibi... Özlemiş... Canım canımmm...
Şehrin gürültüsü
Girmesin artık odamıza...

Uyuyor aşk denen yaban yaratık
Günlerdir gecelerdir uykuda
“Bir şeyi yok” diyor veteriner
“(Gülerek) bu çocuklar da bizim gibi depresyona girerler bazen...
Ameliyatın... belki... yan etkisi
Siz ona iyilik ettiniz...
Geçer...” Geçmiyor...
Suyuna on damla... Oyuncaklar...

Aşk denen yaban yaratık
Nasıl doğurdu “bitecek” derken!
Duvarda derin tırmık izleri, bir yün kazak
Paramparça
“Yüzüne ne oldu?” Alkol... geçirmiyor
Kimya... Sabah jimnastikleri... Uyku...
Şimdi anladım... Rüya dediğim...
Yaşadığımız şu anlamsız kargaşa...
Ev diye gizlendiğimiz orman...

Aptal bir güneş yanık kalmış
Uyutmuyor...
Kurtulduğun gün aşk denen yaban yaratıktan
Geceyi alip götürmüş
Yatağında tüyler, tüyler ağzında, boğazında
Su kabı... Sevdiği minder...
Ava çıkmıştır şimdi yeniden... yeniden...
Mumlar ve opücüklerin yandığı sofralarda
Boşuna arama
Son sözünü söyledi veteriner:
“Bu çocukların -ne yazık- ömrü bizden kısa...”

Barış Pirhasan

Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar

Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni

Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları

İlhan Berk

Saklı Kristal

İçimde kırıldın kristal
Koptun, parçalandın, dağıldın, yittin bende
Hiçbir ışık bulamaz en küçük emareni
Canıma katıp sakladım seni

Geceler boyu ıssız ve tenha vadilerinde şehrin
Simsiyah uçurum ağızlarında yasakların
Yıldızlara verip ağrıyan yanımı
Erittim içtim seni kristal

Kimse bulamaz artık
Kimse bilemez yüzünü, ellerini, gözlerini
Ve öpüp içtiğim alnındaki aşk iksirini

Duyulsun artık, bilinsin istiyorum
Seni ben yok ettim göz bebeklerimde kristal
Diplerime, köklerime, toprağıma ektim tohumunu
Bereketli yağmurlara karşı tutarak gövdemi
Efsunladım seni

Cadılar, ecinniler, müneccimler ve büyücüler bulamaz
Keşişler, dahiler ve bilgeler asla bilemez
İçimin derin sırlarına kattım seni kristal

Ellerime, gözlerime, dilime, dişlerime sürdüm çıldırtan sesini
Ve zifir gözlerinden ağrılar akmasın diye
Ruhumda yaktım bütün parıltılarını
Ve çocuksu gülmelerini içip içip
Suda eriyen şeker gibi yok ettim seni içimde
Yorgun bedenlerde gizlenen hüzün gibi gizledim seni
Boğum boğum duruyorsun eklemlerimde
Bir papirüs, bir manifesto, bir sancak gibi kristal
Bir paslı bıçak gibi etimde
Bir kül yığınının içindeki kor gibi bedenimde
Akrep gibi damarlarımda
Dolunay gibi yüreğimdesin

Buğusu, buhuru, baharı ol hayatımın
Kal bende
Yansıt ışığını
İçimde incecik bir yer hep sızlasa da
Bütün fotoğraflardaki mutlu insanlar gibi
Sana bakacağım
Hep sana bakacağım kristal

Ferman Karaçam

Suskun Kelimeler Lügati

Dudakları yırtılmış bir şehir duruyor karşımda,
Dili kelepçeli bir şiir…
Susuyorum, içimde ihtilal korkusu,
Konuşuyorum kelimeler intihar ediyor…
Senden kaçıyorum, şehir peltek,
Sana geliyorum, şiir kekeme…
İçimden akan ırmaklardan intihal edilmiş
Mısralarımda ölü soğukluğu,
Noktadan sonra hayat umudu…
Ne umduğuna nail olabilmiş virgül,
Ne de içimdeki çığlığı susturabiliyor nokta.
Hani ellerin dokunsa yarama diyorum
Son bir umut,
Öyle üvey ki, onlar da çok uzakta…
Bir vav’ın karnındayım iki büklüm
Vav kanımda susuyor uzun uzun
Ve bir bulutu ağlatırken bulunacağım
Korkuyorum,
Seni ıslattı diye sataştığım o bulutu…
Ve ölümüme şahit yazılacak
Suskun kelimeler lügati…
Ve ben gideceğim
Şehirlere kar yağmıyor diye
Bulutları yağmalayacak çocuklar
Ve ben gideceğim
Takvimlerden silinecek bütün mevsimler
Yırtılan dudaklarından öpülecek
Önce şehirler
Sonra şehri ıslatmaya korkan
Kara bulutlar, bahtsız şiir.
Ve sabah oluyor,
Şehrin dudaklarından kancalar sökülüyor
Güneşi giyinmeye hazır sokaklar…
Yağmalanan şehre yağan
Bir ezan sesi
Doğruluyorum tırnaklarımda izi gecenin
Doğruluyorum şiirin kalesi düşüyor
Doğruluyorum doğum sancısı gibi bir sabah
Doğruluyorum, aziz Allah…

Bilal Tırnakçı