Şiirimi ne vakit armağan etsem sana,
Canların canı olur, canevimde durursun,
Öpücükler kondurup bu küçük armağana
Şiir-söz taşıyan bir güvercin uçuruyorsun.
Beni ayakta tutan başka ne olabilir?
Şiirin büyüsüyle hayata bağlanırım
Ve aşkı bu büyünün en büyük gizi bilir,
O yüzden gerçeği düş, düşü gerçek sanırım.
Övgülerimle en çok şiir kuşatır seni
Dizeler arasında bir gider, bir gelirim,
Anlatabilmek için eşsiz gÜzelliğini,
Bizi gizemli kılan sadece odur derim.
Can dostum Hiç'i unut, Hep'İn saatini kur,
Gamın kederin değil, sevincin izini sür!
Ahmet Necdet
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
07 Mart 2013
Sevgi Öldü
Sevgi öldü duydunuz mu
Sevgi öldü insanla sevişirken
En önemlisiydi aykırı düşlerden
Tozlarını silkeliyordu güneş
Her kayan şiirin ardından
Çocukların kışkırttığı sendikalı işçi arılar
Çiçekleri solluyordu tutsak günde
Gömleğinden pul pul türküler dökülen
Bir çocuk koşturdu haberi
Kaldırıp taa uzaklara hatta sonsuza
İnsansız düşmansız yerlere attı ismini
Çınladı derin uçurumlar dağlar
Sevgi öldü, öldü sevgi.
A. Kadir
Sevgi öldü insanla sevişirken
En önemlisiydi aykırı düşlerden
Tozlarını silkeliyordu güneş
Her kayan şiirin ardından
Çocukların kışkırttığı sendikalı işçi arılar
Çiçekleri solluyordu tutsak günde
Gömleğinden pul pul türküler dökülen
Bir çocuk koşturdu haberi
Kaldırıp taa uzaklara hatta sonsuza
İnsansız düşmansız yerlere attı ismini
Çınladı derin uçurumlar dağlar
Sevgi öldü, öldü sevgi.
A. Kadir
Güneş Yanığı
yüzümdeki leke arzu güneşinden hatıra
sesimdeki girdap
içimden sökülen kökdala
uzun geceler bazen böyle
gövdeme vura vura içerden
uyandırıyorum ya kendimi Necati!
rüyada bana görünenler olmasa
beni uykuya götürenler olmasa
tekrar nasıl dönerim ben kendime Necati!
suçluluk izin vermiyor özgürlük duygusuna
günışığına çıkınca kamaşıyor göz
bakarken güneşin utkusuna
akın var akın, içimden akın
beni güneşe götürüp yakın
güneşe varamayanlar
güneşin uykusuna yakın
sökülerek gidiyor insan
boşluk halinde her durak düşerken benzine
kökleri iç açılarının toplamında
biriken bir krizle gidiyor
öyle akarak dipten dalın benzine
baksalar alevalır, ağır alev
baksalar güneşini yitirmişin benzine
doluluk yok bizim gecemizde
içimizde büyürdü güneş
sayrılık hatırlamadı uykusunu sesimizde
çok seneler geçti, geçmedi
öyle memnun ki yerinden
sadece "keşke"lerdi beliren gönümüzde
böyle çıktıkça dünyadaki yerimden
gölgeler neden kısalıyor içimde
bilen yok ne yapacağımı kaygı belirdiğinde
kefilim yok! yok kelimelerden başka
yok olan bu güneş tutulmasında
şimdi tekrar nasıl dönerim ben kendime
Bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati?
Yücel Kayıran
sesimdeki girdap
içimden sökülen kökdala
uzun geceler bazen böyle
gövdeme vura vura içerden
uyandırıyorum ya kendimi Necati!
rüyada bana görünenler olmasa
beni uykuya götürenler olmasa
tekrar nasıl dönerim ben kendime Necati!
suçluluk izin vermiyor özgürlük duygusuna
günışığına çıkınca kamaşıyor göz
bakarken güneşin utkusuna
akın var akın, içimden akın
beni güneşe götürüp yakın
güneşe varamayanlar
güneşin uykusuna yakın
sökülerek gidiyor insan
boşluk halinde her durak düşerken benzine
kökleri iç açılarının toplamında
biriken bir krizle gidiyor
öyle akarak dipten dalın benzine
baksalar alevalır, ağır alev
baksalar güneşini yitirmişin benzine
doluluk yok bizim gecemizde
içimizde büyürdü güneş
sayrılık hatırlamadı uykusunu sesimizde
çok seneler geçti, geçmedi
öyle memnun ki yerinden
sadece "keşke"lerdi beliren gönümüzde
böyle çıktıkça dünyadaki yerimden
gölgeler neden kısalıyor içimde
bilen yok ne yapacağımı kaygı belirdiğinde
kefilim yok! yok kelimelerden başka
yok olan bu güneş tutulmasında
şimdi tekrar nasıl dönerim ben kendime
Bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati?
Yücel Kayıran
Rüzgâr
Çözülüyor ruhundaki sıva, dökülüyor duvar
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha
dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa
doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta
hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan panikle tutuşan dal
hangi sese kulak kesilsen yıldızını vermeyen gece
hatıra değil içine düşen kar tanesi,
düş değil peşinde gördüğün kâbus
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan mahsur kalmış her ben
koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya
varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna
Çözülüyor ruhundaki sıva, dökülüyor duvar
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha
dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa
doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta
hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan tutuşmaktan korkan kuru dal
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan beri orada mahsur kalan ben
koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya
varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna
Yücel Kayıran
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha
dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa
doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta
hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan panikle tutuşan dal
hangi sese kulak kesilsen yıldızını vermeyen gece
hatıra değil içine düşen kar tanesi,
düş değil peşinde gördüğün kâbus
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan mahsur kalmış her ben
koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya
varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna
Çözülüyor ruhundaki sıva, dökülüyor duvar
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha
dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa
doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta
hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan tutuşmaktan korkan kuru dal
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan beri orada mahsur kalan ben
koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya
varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna
Yücel Kayıran
Ecel Temennisi
Yarın kırkım okunur, ona göre giyin
yani şık ol dudakların seni tamamlasın,
akşama doğru istanbul'un bütün şamdanları yanar
sarhoşların mektupları kırkım gibi okunur
amin deme bana, bu söylediğin bana çok dokunur
saçma sapan bir laf gibi ortada kalırım
gecenin bir yarısı kalkar gider, amsterdam'a bir bilet alırım
çok canım çeker seni
inan çok canım var seni çeken, sürükleyen, seven, yıpratan
seni dağlara taşlara çöllere ummanlara atan, oralarda
bırakan, bak kestim işte yine kendimi, eşkenar üçgenlere
benzedim; iç açılarımın toplamı yok, sıfır, sıfırı anlasana
Yarın kırkım okunur, ona göre giyin;
çok kötü yazılmış bir dua olup kapanırım ellerinle Allah'a
ve bir ihtimal
sana... aşka, insafa, güzel insana...
vaktin var, bari sen ölme, ah mecbur sükunetim
fail kelimesinin meçhul kısmını anlasana!
Küçük İskender
yani şık ol dudakların seni tamamlasın,
akşama doğru istanbul'un bütün şamdanları yanar
sarhoşların mektupları kırkım gibi okunur
amin deme bana, bu söylediğin bana çok dokunur
saçma sapan bir laf gibi ortada kalırım
gecenin bir yarısı kalkar gider, amsterdam'a bir bilet alırım
çok canım çeker seni
inan çok canım var seni çeken, sürükleyen, seven, yıpratan
seni dağlara taşlara çöllere ummanlara atan, oralarda
bırakan, bak kestim işte yine kendimi, eşkenar üçgenlere
benzedim; iç açılarımın toplamı yok, sıfır, sıfırı anlasana
Yarın kırkım okunur, ona göre giyin;
çok kötü yazılmış bir dua olup kapanırım ellerinle Allah'a
ve bir ihtimal
sana... aşka, insafa, güzel insana...
vaktin var, bari sen ölme, ah mecbur sükunetim
fail kelimesinin meçhul kısmını anlasana!
Küçük İskender
Verasus
Ben çok hüzünlü adamlar gördüm
hiçbir şey konuşmadım onlarla
karşılıklı iki keman gibi işlek çizdik omuzlarımızı…
sadece biri: ateş almaya mı geldin! dedi
çok hüzünlü adamlar gördüm
yalnız o beni gördü
iki kadın sevdim
birine siyahlar giyiniyordum giderken
diğerine böyle anlatılmaz
üstüm başım rüzgâr gidiyordum
ergani diyarbakır arasmda
tarlaya giden kızlar
her birinin içinden Dicle akar
herkesin evi varmış! olsun
göz göze gelince bütün evliler bekâr
tokat niksar arasında
ben çok hüzünlü türküler duydum
toplalanıp dağılan bir çift zar
baş başa vermiş iki mezar
yüzüne türkü söndürülmüş kadınlar
sivas şarkış’la arasında
cep aynamı düşürdüm
bir horoz dağılıp durdu sabaha kadar
sivas şarkış’la arasında
kurşunlanmış tabelalar…
oysa bu yolun tehlikeli olduğunu
insan içine ‘bakınca anlar
Ayaklarım ağzımın içinde
yerle gök arasında
ben çok baş aşağı durdum
Şeref Bilsel
hiçbir şey konuşmadım onlarla
karşılıklı iki keman gibi işlek çizdik omuzlarımızı…
sadece biri: ateş almaya mı geldin! dedi
çok hüzünlü adamlar gördüm
yalnız o beni gördü
iki kadın sevdim
birine siyahlar giyiniyordum giderken
diğerine böyle anlatılmaz
üstüm başım rüzgâr gidiyordum
ergani diyarbakır arasmda
tarlaya giden kızlar
her birinin içinden Dicle akar
herkesin evi varmış! olsun
göz göze gelince bütün evliler bekâr
tokat niksar arasında
ben çok hüzünlü türküler duydum
toplalanıp dağılan bir çift zar
baş başa vermiş iki mezar
yüzüne türkü söndürülmüş kadınlar
sivas şarkış’la arasında
cep aynamı düşürdüm
bir horoz dağılıp durdu sabaha kadar
sivas şarkış’la arasında
kurşunlanmış tabelalar…
oysa bu yolun tehlikeli olduğunu
insan içine ‘bakınca anlar
Ayaklarım ağzımın içinde
yerle gök arasında
ben çok baş aşağı durdum
Şeref Bilsel
Şehre Girdik Ve Tartıldık Ağırız
şehre girdik ve tartıldık ağırız
iki erkek bir kadınız yani biraz
sarmaşık
cebindeki taşların sesine dalıp
üç şarkı boyunca susan söylesin:
haziran kimin hakkı güz neyle
astarlanmış
(sevgilim yağmurun atını
koşturuyor
bulutlar aklı-
mı kırbaçlayan gözlerin
şimdilik önemsiz bölünmeler var)
temmuz büyük yalan ve yararsız
yazımız
adından fazla bir gece düşüncesi
silik gölgeleri zifte karışan fihrist
bir öfkeyi bir ah'dan taşırmadan
teninin kafesinde tutan söylesin:
hangimizin bahçesi şeytan ve
tavus
(sevgilim sen bende hiç yokkendi
üç ağustos geçti omuzlarımdan
ben hepsine durdu baktı ağladı)
ve eylül hiç yaşanmadı bir zaman
ısındı kar topladı sırtımız
gecikmek mümkündür elbet
sulara
dönerken uzun bir gece
uçuşundan
aşkın nektarına konan söylesin:
çiftleşirken döküldü kanatlarımız
(sevgilim / neye yarar
bir eylülü olmayan)
işte şehirden çıkarken
arandığımız
işte çok şey taşıdığımız
üstümüzde senden
keskin bir haziran dolu bir
temmuz
ve bir "kirli ağustos kahverengi
organıylan"
kanıtları bir eylül cinayetinin
ben kendimi susarım kim isterse
söylesin:
üç kişi bir olup unutacağız...
Nilay Özer
iki erkek bir kadınız yani biraz
sarmaşık
cebindeki taşların sesine dalıp
üç şarkı boyunca susan söylesin:
haziran kimin hakkı güz neyle
astarlanmış
(sevgilim yağmurun atını
koşturuyor
bulutlar aklı-
mı kırbaçlayan gözlerin
şimdilik önemsiz bölünmeler var)
temmuz büyük yalan ve yararsız
yazımız
adından fazla bir gece düşüncesi
silik gölgeleri zifte karışan fihrist
bir öfkeyi bir ah'dan taşırmadan
teninin kafesinde tutan söylesin:
hangimizin bahçesi şeytan ve
tavus
(sevgilim sen bende hiç yokkendi
üç ağustos geçti omuzlarımdan
ben hepsine durdu baktı ağladı)
ve eylül hiç yaşanmadı bir zaman
ısındı kar topladı sırtımız
gecikmek mümkündür elbet
sulara
dönerken uzun bir gece
uçuşundan
aşkın nektarına konan söylesin:
çiftleşirken döküldü kanatlarımız
(sevgilim / neye yarar
bir eylülü olmayan)
işte şehirden çıkarken
arandığımız
işte çok şey taşıdığımız
üstümüzde senden
keskin bir haziran dolu bir
temmuz
ve bir "kirli ağustos kahverengi
organıylan"
kanıtları bir eylül cinayetinin
ben kendimi susarım kim isterse
söylesin:
üç kişi bir olup unutacağız...
Nilay Özer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






