ruhum bir kapı, orasıyla burası arasında
içinden sana bakan bir su akar.
bir ormana gireriz sanki usulca
bir gölge oradan suya dalar,
ağaç onu almak için eğilir
kıyıya çekilen beden artık o değildir.
toprağa çevirdim yüzümü, ellerinin
sırından dökülen kırlara doğru
yüzünü aradığım aynalarda beliren soru,
uzandım boşluğuna tepelerin
dağıldım bir kuş kanadı gibi
senin aşkınla dolunca vadi.
rüzgar ayaklı İris, içtim o testiden ben de
kendi yalanına dalan sözlerle örüldü ağzım
dokuz yıl, dokuz nehir
bir ayet gibi örtüldü üzerine gecenin
Tanrım, beni unutma
unuturum nasılsa ben
geçerken
sularından Lethe'nin.
Tuğrul Tanyol
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
08 Mart 2013
Lanet Gemi
sular duruldu! bunu dört kez söyledim kendime
yüksek sesle gemiler çarptı kara parçalarına
dört kez söyledim; üçü yalandı
birini de yanlış kullandım cümle içinde
cümle; herkesin bildiği bir delilik anıydı
sürtünmek gibi, cızırtı gibi
frenin patlaması, dört yanı tıkalı
delik gibi. kıllarını papatya suyuyla sarartan
yeniyetme kızlar gibi... ben sevişirken
hem de tempolu, tırışkadan ya da arkadan
dört as bulması inanılır gibi değildi babamın
sonunda sular duruldu! istisnasız söyledim bunu
gündüz vakti, hem de epey kalabalıkken iskele
siyatiği tutmuşken irlandalı bir papazın
ve annemin büyük bir gürültüyle
menopoza girdiği gece
lanetli bir gemi yanaştı şu bahtsız iskeleye
arabesk seven çocuklar, soğan kabuğuyla
ayılan histerik kadınlar
ve bayat mezgit gibi kokan ağları külotların...
duruldu sular! şeytan tüyümü çekip çıkaracak
cımbızlar yapılacak batan gemilerden
batmayan gemilerden hesap sorulacak
kanım yerde kalmayacak, manyak gibi inanıyorum buna
yiğit oğlum, aslan oğlum engerekler, çıyanlar arasında
davamı sürdürecek elinde kristal bir mancınıkla
tiz cinayetler işlenecek, hissediyorum
dilin pertevniyal lisesi’nin bahçesi gibi
titretiyor ruhumu, sevişirken bir hava, sevişirken
çocukluktan kalan bir hala boşluğu gibi
bir şeyler patırdıyor aramızda, bir kan bağı
bir korse, şişman bir çingene, nalbant bıçağı
acıklı bir erzincan türküsü, venedik taciri
yıpranan kamu düzeni, tırnakları kirli itfaiye eri
durulan sularda batıyor
durulan sularda her biri
ayrı ayrı bakarsan her biri kendisi
birleşince;
lanet bir gemi!
Altay Öktem
yüksek sesle gemiler çarptı kara parçalarına
dört kez söyledim; üçü yalandı
birini de yanlış kullandım cümle içinde
cümle; herkesin bildiği bir delilik anıydı
sürtünmek gibi, cızırtı gibi
frenin patlaması, dört yanı tıkalı
delik gibi. kıllarını papatya suyuyla sarartan
yeniyetme kızlar gibi... ben sevişirken
hem de tempolu, tırışkadan ya da arkadan
dört as bulması inanılır gibi değildi babamın
sonunda sular duruldu! istisnasız söyledim bunu
gündüz vakti, hem de epey kalabalıkken iskele
siyatiği tutmuşken irlandalı bir papazın
ve annemin büyük bir gürültüyle
menopoza girdiği gece
lanetli bir gemi yanaştı şu bahtsız iskeleye
arabesk seven çocuklar, soğan kabuğuyla
ayılan histerik kadınlar
ve bayat mezgit gibi kokan ağları külotların...
duruldu sular! şeytan tüyümü çekip çıkaracak
cımbızlar yapılacak batan gemilerden
batmayan gemilerden hesap sorulacak
kanım yerde kalmayacak, manyak gibi inanıyorum buna
yiğit oğlum, aslan oğlum engerekler, çıyanlar arasında
davamı sürdürecek elinde kristal bir mancınıkla
tiz cinayetler işlenecek, hissediyorum
dilin pertevniyal lisesi’nin bahçesi gibi
titretiyor ruhumu, sevişirken bir hava, sevişirken
çocukluktan kalan bir hala boşluğu gibi
bir şeyler patırdıyor aramızda, bir kan bağı
bir korse, şişman bir çingene, nalbant bıçağı
acıklı bir erzincan türküsü, venedik taciri
yıpranan kamu düzeni, tırnakları kirli itfaiye eri
durulan sularda batıyor
durulan sularda her biri
ayrı ayrı bakarsan her biri kendisi
birleşince;
lanet bir gemi!
Altay Öktem
Kar
kar yağıyor oynak bir havayı kollayarak
ömrümüze tanık bütün zamanlarına dünyanın
sesimizin bembeyaz bir sayfasına/ sonsuzluğa
akan günlerimizin çocuksu yalnızlığına
gri bir gökyüzünden ışıltılar sağılıyor
ardımızdaki ağıdın kilitli kapılarına.
çiçeğini özleyen kirazın yapraksız dalına
bir kuşu salıyor rüzgarı uçacağı yön belirsiz
iki göz/ çarpan bir yürek/ camlardan akan bakışlar
uzun yolculuğa çıkan trenlere sefer eyliyor
kar aralıksız yağıyor dünyanın yüzünü öperek.
kar sevincin büyüsünü serperek karanlık denizlere
çocuk düşlerimize oturtuyor akşamın hüznünü
ipekle sargılanan yıllan getiriyor penceremize
bin bir nakış ekliyor yaşamı havalandıran şarkılara.
saatin sesi/geceye giren yolcular/istasyonların uğultusu
yarım kalan bir güncenin sayfalarını havalandırıyor
tuzu dudaklarımızda bir aşkın güncesine yazılan
bir damla kan bırakıyor uçsuz sayfasına tarihin
bütün yeryüzünü düşündüren bir ses büyüyor: kar yağıyor.
Ahmet Özer
ömrümüze tanık bütün zamanlarına dünyanın
sesimizin bembeyaz bir sayfasına/ sonsuzluğa
akan günlerimizin çocuksu yalnızlığına
gri bir gökyüzünden ışıltılar sağılıyor
ardımızdaki ağıdın kilitli kapılarına.
çiçeğini özleyen kirazın yapraksız dalına
bir kuşu salıyor rüzgarı uçacağı yön belirsiz
iki göz/ çarpan bir yürek/ camlardan akan bakışlar
uzun yolculuğa çıkan trenlere sefer eyliyor
kar aralıksız yağıyor dünyanın yüzünü öperek.
kar sevincin büyüsünü serperek karanlık denizlere
çocuk düşlerimize oturtuyor akşamın hüznünü
ipekle sargılanan yıllan getiriyor penceremize
bin bir nakış ekliyor yaşamı havalandıran şarkılara.
saatin sesi/geceye giren yolcular/istasyonların uğultusu
yarım kalan bir güncenin sayfalarını havalandırıyor
tuzu dudaklarımızda bir aşkın güncesine yazılan
bir damla kan bırakıyor uçsuz sayfasına tarihin
bütün yeryüzünü düşündüren bir ses büyüyor: kar yağıyor.
Ahmet Özer
Bir Coğrafyanın Tetik Boşluğunda
1/ HECELERKEN ÖMRÜMÜ
Ömrümün hangi hecesine baksam
Uzadıkça uzayan bozkır yalnızlığı
Ve duman rengi kasabalar ki sen
Okunaksız mektuplar da diyebilirsin
Sesini yitirmiş bu gergin coğrafyaya
Sözlerin eksilip eskidiği bu gri atlas
Karanlık bir vadiye akıyor, bütün
Işıkları söndürülürken belleğimin
Ve sen kurtarabilirsin beni ancak
Unutmanın bu vahşi saldırısından
Alnımı okşa dağıt alışkanlığımı
Belki sümbül serinliği olur yeniden
Çocukluğumun elinden tutan
masalcımdın benim, göğsüne
yaslanıp gecelerce dinlediğim
Dinlediğim ve kederini nehrin
Kızıl kahve toprağına benzettiğim
Bana öyle geldi ki her çiçek
Ve her kuş su içmek istiyor
Sesinin gözesinden bu bahar
Bense bir çiy damlasıyım
Dudaklarının ışkın kokusunda
Ellerin diyorum, Berçelan Yaylası
Yahut Munzur tedirginliği şimdi
Esirgedik kendimizi mutluluğun
Sığ sularından ki aslında uzun
Bir öyküye benziyor en kısa ömür
Kayıp yıllarımızın uçurumundaysa
Ay doğardı ve biz susardık seninle
Susardık, Munzur anlatırdı aşiret
Töresinden dağ geleneği yarattığını
Sonra arkadaşlarımız gelir konuk
Olmazlardı ayrılıklara ki ay o vakit
Bir göçebe çadırıydı Sümbül Dağı’nda
Zap Suyu ise telkari bir kemer olup
Sarılırdı Kürt kızlarının beline
Kalbim dedim sonra, aşk da
Bozkırdaki yangınlar misali
Yeşerse de arsız otlar yeniden
Ne dağların eflatun ufku ne de
Kırlangıçların esmerliği görülür
Ki her ömrün ezberindedir
Bu hecenin bütün harfleri
Eprimiş anılar kalıyor geride
Bir de ceylanların ürkek
Sıçrayışları tetik boşluğunda
Ve unutuluyor işte bu kadar
Çok sevilmişse sevilenin adı
Ahmet Telli
Ömrümün hangi hecesine baksam
Uzadıkça uzayan bozkır yalnızlığı
Ve duman rengi kasabalar ki sen
Okunaksız mektuplar da diyebilirsin
Sesini yitirmiş bu gergin coğrafyaya
Sözlerin eksilip eskidiği bu gri atlas
Karanlık bir vadiye akıyor, bütün
Işıkları söndürülürken belleğimin
Ve sen kurtarabilirsin beni ancak
Unutmanın bu vahşi saldırısından
Alnımı okşa dağıt alışkanlığımı
Belki sümbül serinliği olur yeniden
Çocukluğumun elinden tutan
masalcımdın benim, göğsüne
yaslanıp gecelerce dinlediğim
Dinlediğim ve kederini nehrin
Kızıl kahve toprağına benzettiğim
Bana öyle geldi ki her çiçek
Ve her kuş su içmek istiyor
Sesinin gözesinden bu bahar
Bense bir çiy damlasıyım
Dudaklarının ışkın kokusunda
Ellerin diyorum, Berçelan Yaylası
Yahut Munzur tedirginliği şimdi
Esirgedik kendimizi mutluluğun
Sığ sularından ki aslında uzun
Bir öyküye benziyor en kısa ömür
Kayıp yıllarımızın uçurumundaysa
Ay doğardı ve biz susardık seninle
Susardık, Munzur anlatırdı aşiret
Töresinden dağ geleneği yarattığını
Sonra arkadaşlarımız gelir konuk
Olmazlardı ayrılıklara ki ay o vakit
Bir göçebe çadırıydı Sümbül Dağı’nda
Zap Suyu ise telkari bir kemer olup
Sarılırdı Kürt kızlarının beline
Kalbim dedim sonra, aşk da
Bozkırdaki yangınlar misali
Yeşerse de arsız otlar yeniden
Ne dağların eflatun ufku ne de
Kırlangıçların esmerliği görülür
Ki her ömrün ezberindedir
Bu hecenin bütün harfleri
Eprimiş anılar kalıyor geride
Bir de ceylanların ürkek
Sıçrayışları tetik boşluğunda
Ve unutuluyor işte bu kadar
Çok sevilmişse sevilenin adı
Ahmet Telli
insansız hava aracı
Besbelli ben biraz masalsız kalmışım.
Kesin ondan bu kadar mecalsiz düşmüşüm.
Ve eminim ki bundan kendimi insansız hava aracına benzetişim.
Ve galiba bu yüzden ateşli bir imkansız kelimeler sevişistiyim.
Sahir Üzümcü
Kesin ondan bu kadar mecalsiz düşmüşüm.
Ve eminim ki bundan kendimi insansız hava aracına benzetişim.
Ve galiba bu yüzden ateşli bir imkansız kelimeler sevişistiyim.
Sahir Üzümcü
Yeryüzü Aşk İçindir
Kum. Çöl kendine döndü. çağın kalbindeki dinamitken aşiret ve feodal dediler parlayan yüzünde yıldızlar şavkırken; ah, dili titrek, ey fırtınası olmayan deniz kentleri!
Deprem. Özlemi aşıyor içinde deniz geçen kentlerde yaşamak. Ne çöl kalacak... ne o yalanlar.
Fabrikası kapatılmış işçinin direnişi. Tüfeğini kırmış gerilla. Aşkını bağışlamış yeryüzlü yürek. Ne kıskanç, ne acılı. Dimdik şarkılar söylüyor yeniden çocuklar, kadınlar ve erkekler.
Orada çoğalmak mümkün. Adını yeryüzüne katan ülke. Buradan dağılacak beiki de evrensel olana.
Daha denemesiz direnme biçimleriyle savaşılacak. Aşk düştü. Toprak kederli. Yüzünde kırık ayna izleri. Sırında giz. Ey örtük gizem, ey kapalı şiir, ey kendine şatafatlı geceler kurgulayan sanatçı: Doğru!
Yeryüzü aşk içindir: üç kez!
Yeryüzü aşk içindir
Yeryüzü aşk
Yeryüzü...
Kemal Gündüzalp
Deprem. Özlemi aşıyor içinde deniz geçen kentlerde yaşamak. Ne çöl kalacak... ne o yalanlar.
Fabrikası kapatılmış işçinin direnişi. Tüfeğini kırmış gerilla. Aşkını bağışlamış yeryüzlü yürek. Ne kıskanç, ne acılı. Dimdik şarkılar söylüyor yeniden çocuklar, kadınlar ve erkekler.
Orada çoğalmak mümkün. Adını yeryüzüne katan ülke. Buradan dağılacak beiki de evrensel olana.
Daha denemesiz direnme biçimleriyle savaşılacak. Aşk düştü. Toprak kederli. Yüzünde kırık ayna izleri. Sırında giz. Ey örtük gizem, ey kapalı şiir, ey kendine şatafatlı geceler kurgulayan sanatçı: Doğru!
Yeryüzü aşk içindir: üç kez!
Yeryüzü aşk içindir
Yeryüzü aşk
Yeryüzü...
Kemal Gündüzalp
İmroz'da Alageyik Çığlığı
bu boşluk sizin mi bayan Lena
Dereköy'de taş evin avlusunda
dalıp gitmiştiniz, daldığınız kıyılarda bulduk sizi
kulaç kulaç ıraklaşırken ada sahillerinden
gözleriniz bu yüzden mi ovaların ötesinde boşluğa
tanıdık geldi, adını sordum bir ağaca
yanındaki söğüte, yolda madama sordum
ağaç sallandı ışıltılarla, söylemediler
yol unutmuş yürüyeni, şimdi evler konuşuyor
evler, adını unutmuş ağaçlar gibi rüzgârda
duvarı çökmüş kilerin, kahve fincanları gibi orda
madam Lena söyleyiniz
göçüren neydi, neydi götüren uzaklara
ezan ve çan sesleri arasında şaşkın düşleriniz
anılar mı gidip gelen, siz miydiniz
çamaşırhanede her gece bir ıslık sesini bekleyen
su çanakta alazlanırken, dolunay zamanlarında
gemsiz, yularsız şahlanmış bir at durmadan
durmadan dinsiz, dizginsiz şaha kalkmış tin
duvar ustasıyla iki yanardağ gibiydiniz
parçalana bölüne, ateşle su içindeydiniz
adını sordum ağaca dal titredi, oynadı yaprak
kırık kiremitlerin üstünde öttü bir horoz
rüzgâr yüzümüzden geçti, zaman zaman içinden
bu ıslığı kim çalıyor şarkıya benzeterek
terkedilmiş evler mi, fısıltı mı gömütten
zaman insanla oynuyor, rüzgâr ağaçla
Arife Kalender
Dereköy'de taş evin avlusunda
dalıp gitmiştiniz, daldığınız kıyılarda bulduk sizi
kulaç kulaç ıraklaşırken ada sahillerinden
gözleriniz bu yüzden mi ovaların ötesinde boşluğa
tanıdık geldi, adını sordum bir ağaca
yanındaki söğüte, yolda madama sordum
ağaç sallandı ışıltılarla, söylemediler
yol unutmuş yürüyeni, şimdi evler konuşuyor
evler, adını unutmuş ağaçlar gibi rüzgârda
duvarı çökmüş kilerin, kahve fincanları gibi orda
madam Lena söyleyiniz
göçüren neydi, neydi götüren uzaklara
ezan ve çan sesleri arasında şaşkın düşleriniz
anılar mı gidip gelen, siz miydiniz
çamaşırhanede her gece bir ıslık sesini bekleyen
su çanakta alazlanırken, dolunay zamanlarında
gemsiz, yularsız şahlanmış bir at durmadan
durmadan dinsiz, dizginsiz şaha kalkmış tin
duvar ustasıyla iki yanardağ gibiydiniz
parçalana bölüne, ateşle su içindeydiniz
adını sordum ağaca dal titredi, oynadı yaprak
kırık kiremitlerin üstünde öttü bir horoz
rüzgâr yüzümüzden geçti, zaman zaman içinden
bu ıslığı kim çalıyor şarkıya benzeterek
terkedilmiş evler mi, fısıltı mı gömütten
zaman insanla oynuyor, rüzgâr ağaçla
Arife Kalender
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






