Şimdi benim buzdan bir döşekte
Üç büklüm olmuş zavallı sevdam,
Üşüyorsa ölesiye yalnızlıktan;
Bil ki senin hep böyle güvensiz,
Yaşamdan korkar oluşundan
İşte bunun için sevmiyorum seni.
Şimdi benim bir han avlusunda
Hiç bitmeyecek umutsuz kavgam,
Soluyorsa başı önde yorgunluktan;
Bil ki senin hep böyle umarsız,
Yarını göze alamayışından.
İşte bunun için sevmiycem seni.
Metin Altıok
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
11 Mart 2013
Aykırı Sevda Sözleri
1.
Sevdiğim, tabutum, ak kefenim;
Derin ve dar mezar çukurum benim.
2.
Yeni bir kalıba dök, beni arıt bir potada.
Geçmişim saklı ama geleceğim ortada.
3.
Kabahatinden daha büyüktür özümü;
Yüreğimin aşık olmaktan ötürü.
4.
Sen vazgeçilmez kötü bir alışkanlıksın,
Cinnete ve ölüme karsı bir esrarsın.
5.
En büyük yanlış bir kadına bağlanmaktır;
Gerçek aşk bir kadından kadınlara akmaktır.
6.
Seni kuşanıp çıkarım sokaklara.
Tuhaftır, hep ben olurum hazır patlamaya.
7.
Yüreğime benzin döküp kibrit çakan;
Ey usta kundakçım iz bırakmayan!
8.
Söylentiler çıksın, elimi kana bula;
Yeter ki günlerim olsun çırılçıplak koynunda.
9.
Kumar borcum, yani namusumsun;
Masum değil, iflah etmez tutkumsun.
10.
Bütün pislikleri ortaya çıkardığından,
Aşıksam nefret ediyorum yaşamaktan.
11.
Aşk bütün kötülüklerin anasıdır.
Her aşk sonunda bir bozgun anısıdır.
12.
Seninle içimde bir yakın ölüm sevinci;
Sen vaktini şaşmazsın salgınlar gecikmeli.
13.
Aşkın fincanından kayıp gitmiş bir pul sırça
Ve güve yeniği umudun havli kumasında.
14.
Benim soluğum barut kokar ve de kan.
Seninki bir ağıttır kendini yerden yere vuran.
15.
Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim.
Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin.
16.
Sevgimiz bir tastır yarısı gömük toprağa;
Kaldırsan böcekler görürsün altında.
17.
Temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte
Aşk da kirlenir elbet insanla birlikte.
18.
Gözlerine derinden ne zaman baksam;
Hep uzaklaşıp giden yalnız bir adam.
Metin Altıok
Sevdiğim, tabutum, ak kefenim;
Derin ve dar mezar çukurum benim.
2.
Yeni bir kalıba dök, beni arıt bir potada.
Geçmişim saklı ama geleceğim ortada.
3.
Kabahatinden daha büyüktür özümü;
Yüreğimin aşık olmaktan ötürü.
4.
Sen vazgeçilmez kötü bir alışkanlıksın,
Cinnete ve ölüme karsı bir esrarsın.
5.
En büyük yanlış bir kadına bağlanmaktır;
Gerçek aşk bir kadından kadınlara akmaktır.
6.
Seni kuşanıp çıkarım sokaklara.
Tuhaftır, hep ben olurum hazır patlamaya.
7.
Yüreğime benzin döküp kibrit çakan;
Ey usta kundakçım iz bırakmayan!
8.
Söylentiler çıksın, elimi kana bula;
Yeter ki günlerim olsun çırılçıplak koynunda.
9.
Kumar borcum, yani namusumsun;
Masum değil, iflah etmez tutkumsun.
10.
Bütün pislikleri ortaya çıkardığından,
Aşıksam nefret ediyorum yaşamaktan.
11.
Aşk bütün kötülüklerin anasıdır.
Her aşk sonunda bir bozgun anısıdır.
12.
Seninle içimde bir yakın ölüm sevinci;
Sen vaktini şaşmazsın salgınlar gecikmeli.
13.
Aşkın fincanından kayıp gitmiş bir pul sırça
Ve güve yeniği umudun havli kumasında.
14.
Benim soluğum barut kokar ve de kan.
Seninki bir ağıttır kendini yerden yere vuran.
15.
Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim.
Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin.
16.
Sevgimiz bir tastır yarısı gömük toprağa;
Kaldırsan böcekler görürsün altında.
17.
Temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte
Aşk da kirlenir elbet insanla birlikte.
18.
Gözlerine derinden ne zaman baksam;
Hep uzaklaşıp giden yalnız bir adam.
Metin Altıok
Hepsi O Kadar
Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey...
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan´da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar.
Süreyya Berfe
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey...
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan´da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar.
Süreyya Berfe
Menekşeli Vadi
Arkadaşımın ismi Bayramdı. İri kemikli bir adamdı. Arnavut şivesile konuşuyordu. Bir zamanlar kuru bademi külle, kezzapla yaş badem haline getirir satardı. Sonra piyango bileti sattı. Sonra arabacılık yaptı. Sonra da zengin oldu, diyebiliriz. günde otuz kırk lira kazanıyordu.Bben kendisini bu ara tanımıştım. Eski adetlerini bırakmamıştı: yine külhanbeyi gibi giyinir, kötü meyhanelerde en hoş kızları tanırdı. Onun tanıdığı kızlar içinde bir seher vardı. Sahiden seher gibi kızdı. Bayram, Seherle yaşamağa başlamıştı. Onu upuzun boyu ile arabasında görürdüm.
- Hey be more, derdi. Görürsün a, gündüz külahlı, gece silahlı!.
Beygirlerin sırtına bir kamçı vururdu. Sırım gibi kısraklar dar sokağı yıldırım gibi geçip giderlerdi. Seherle beraber yaşayan bayram çok kavgalar etti seher yüzünden. Bıçaklar çekti. cürmümeşhurlardan kaça kurtula bir gün yakayı ele verdi. Yedi, sekiz ay yattı. bu sırada da olan oldu. Seher, zaten pek düşkün olduğu bir üniformalının ardına düştü. Asmalımesçitteki meyhaneye uğramaz oldu.
İşte Bayram ondan sonra çalıŞmadı. Sırtının kemikleri hamudundan kurtulmuş araba okları gibi dışarıya fırladı. sabahtan içmeğe başlıyordu. Seheri aramağa koyuldu. Kocaman bir bıçağı kuşağının arasından çıkarıp Seheri böğründen yaraladı. Ama Seher ölmedi. Kendisini kimin yaraladığını da söylemedi.
Seher hastaneden çıktıktan sonra meyhaneye geldi ama Bayramla konuşmaz oldular. İşte bu Bayrama büsbütün dokundu. Seherin yaptığı erkeklik de onun elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu. Zaman geçti Seherle barıştılar. Bayramın kısrakları, arabası satıldı. Parasını Seher yedi. Başkasının arabasında on lira gündelikle çalışan bayramı katil etmek için seherin yapmadığı kalmadı. hep onun sinirine dokunanlarla gezip tozdu. Bayram arabayı koşamaz oldu. Yine badem satmağa başladı.
Şimdi akşamları meyhanede bütün kazancını içkiye verirken ona rastladığım zaman artık onun yüzü, ışıklarını söndürmüş, harp içinde bir avrupa şehri manzarası almıştı. o sinirli, kemikli, duru beyaz yüzündeki ateşli gözlerinin feri kaçmıştı. kuru kuru da öksürüyordu. yalnız içince parlamağa başlayan gözleri Seheri öldürmeğe çıktığı günlerin hırsını ancak böylece alabiliyordu. O akşam onu perişan görünce:
- Bayram be, dedim. ne bu halin be? delilik etme!
- Otur, dedi. barba! bir şişe daha şarap getir. bir aralık bayram yüzüme tuhaf tuhaf baktı. bir şey söyliyecekmiş de vazgeçmiş gibi caydı. ben aldırmayınca:
- Ben seni kardeş gibi severim, dedi. Sen de beni seversin ya?
- Şüphen mi var, Bayram? dedim.
- Öyleyse, dedi, beni evime götürür müsün?
- Sarhoşsan pekala, dedim.
- Yok, odama değil, dedi. Evime. Evime ama asıl evime. Yedi senedir gitmedim.
- Yedi sene mi? dedim.
gülüyordu.
- Yedi sene evvel bir sabah evden çıktım, dedi. Tam yirmi bir yaşında idim. Bir şubat ayı idi. Ama bizim dere içi bir bahar sabahı gibi ılıktı. menekşeler kokuyordu. Çiçekpazarında çiçekleri sattım. On dokuz lira aldım. Hiç içki içmemiştim; içtim. Üç sene evvel evlenmiştim, ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım; kokladım. Ondan sonra eve gitmedim. Sağ mı, ölü mü evdekiler? bilmem. hiç birine hiç bir yerde rastlamadım. bir ihtiyar babam vardı. bir anam, bir karım, iki çocuğum. Çocuğumun biri bir buçuk yaşında, ötekisi dokuz aylıktı. Bildiğin gibi badem sattım, sonrasını bilirsin.
Sonra meyhaneciye seslendi:
- Barba! bir şişe kırmızı şarap, ama ikilikten olsun.
- Bayram vre! sen fazla kaçırdın.
İhtiyar garsona kaçıncı şişe olduğunu sordum.
- Şaşkına döndüm vre, dedi, saloz gibi oldum. Ben çizdim yedi, ama şaşırmadımsa.
bayram munis:
- Sen getir, dedi. ben içmiyeceğim.
Ama yine o içti. Bir şişe de ben getirttim. Sokağa çıktığımız zaman benim de ayakta duracak halim yoktu, onun da. Asmalımesçite uğradık, garson bekire seheri sorduk, tepeye gitmiş. otomobile atladık. Tepeye vardık. Bayram:
- Tepeliyeceğim tepede onu! deyip duruyordu.
Bereket Seher orada da yoktu. Oradan yaya yollara vurduk. Rüzgar soğuk ve ıslaktı. Gökte parça parça buzdan bulutlar akıp gidiyordu. Arasıra her zamanki ay olduğu şüpheli bir ay gözüküyordu. Bir ara göğsümüze yediğimiz rüzgarı arkamıza aldık. Bir zaman da böyle rüzgar bizi itti. Birden rüzgarsız bir yerde durduk. Önümüzde karanlığın içinde kocaman bir köşk peyda oldu. Onun bahçe duvarı kenarından bir lahana tarlasına düşüverdik. O önde, ben arkada yumuşak bir toprağın üzerinden karanlık bir yere doğru inmeğe başladık. İndikçe rüzgar dindi. bir zaman sonra ıpılık bir havanın içinde idik. Bir su sesi duyuyordum. önümüzdeki üç dört bina parçasından tatlı ışıklar çıkıyordu. Köpekler havlıyordu. Bir kapıyı vurduk. Merdivenlerden bir kız çocuğunun sesi duyuldu:
- Anne! kapı vuruluyor.
- Kapı vuruluyorsa açsana, deden dönmüştür kahveden.
- Ben korkarım.
- Korkacak ne varmış kız?
- Kapıda ik(i) herif duruyor.
- Aptala bak! kim olacak? dedenle Hasan amcadır.
- ...
Kapı açıldı. Sarı saçlı bir kız çocuğu, çil mavi gözlerini Bayram’ın yüzüne aptalca dikti. Sonra pırıl pırıl parlıyan mavi gözler bana döndü, beni de süzdü. Kapı üstümüze örtüldü.
— Hırsız geldi anne… Vallahi hırsız, billahi hırsız!…
Başörtüsü ağzına bağı, bembeyaz alınlı, siyah siyah gözlü bir kadın, hayretle büyüyen gözlerle karşımızda idi. Evvelâ böyle, uzun uzun bakakaldı. Sonra başörtüsünü ağzından çekti, geri geri çekildi.
— Buyurun efendim, dedi.
İçeriye girdik. Önümüze hemence bir merdiven çıktı. On adım çıktık çıkmadık, bir oda kapısının önünde idik. İçeriye girdik. Şimdi saç sobalı bir odada idik. Odanın içinde keskin bir çocuk kokusu ile ıhlamur çiçeği kokusu vardı. Sedirin üstünde oturduk.
Ortaya, yerden yapma, tahtadan bir yemek sofrası getirildi. Üstüne kırmızımsı yer yer parlıyan bakır bir sini kondu. Sininin üstünde turşu, peynir, reçel; katı pişmiş altı yumurta vardı. Oturduk, hepsini konuşmadan yedik. Küçük bir erkek çocuk, biz yemek yerken kapıyı açtı, bize baktı; kaçtı. Küçük kız hizmet etti. Saçları arkadan sımsıkı bağlanmış, şimdi anlı da gö-zükmiyen bir genç kadın, yemek bittikten sonra sessizce birkaç defa girip çıkarak herşeyi topladı. Bir yükün kapağını açtı. İki yatak serdi. Çıktı. Kahve getir-düer. Hiç konuşmadan yattık. Sanki birbirimize darıl-mış gibi göz göze gelemiyor, surat ediyorduk.
Sabahleyin uyandığım zaman, Bayram’ı pencerenin önünde sigara içer buldum. Sedirde yanına oturdum. Dışarıya baktım: Önümde sis içinde bir bahçe uzanıyordu. Kenara, yarısı cam, yarısı hasır örtülü «ser» gibi birşey vardı. Pencereyi açtım. Güzel bir menekşe kokusu burnuma doldu. Hava ılık ılıktı. Sonra sis, ağır ağır açıldı. Gözümün önüne bir bostan serildi: Lahanalar çiçekler, maydanozlar, salatalar şaha kalkmıştı. Ötelerde çiçeklerin arasında başka bahçeler, başka yamrı yumru binalar gözüküyordu. Her taraf ayni nebat, ayni hayvan, ayni çarpık ve birbirinden epey uzak binalarla doluydu. Menekşe, her taraf menekşe kokuyordu. Yolun tam ortasında şırıl şırıl bir doru akıyordu. Akşam eve gelirken, bu derenin içinden mi geçmiştik; Ayaklarım bile ıslanmamıştı.
İhtiyar bir adam yanımıza geldi. Bayram:
— Babam! dedi.
Gececimi beri ilk defa konuşmağa başlamıştık. Adam bana:
— Hoşgeldiniz oğlum! dedi.
Sonra ihtiyar bir kadın süt getirdi. İhtiyar adama:
— Pazara gidecek misin? Arabayı hazırlıyayım mı? dedi.
Adam Bayrama baktı. Bayram ;
— Ben gideceğim pazara anne! dedi.
Yalnız ihtiyar kadm, buruşuk yanağına düşmeğe hazırlanan damlayı yeniyle sildi. Başka hiç kimse bu dönüşten heyecanlanmadı gibi geldi bana.
Arabayı, lahana, pırasa, kırmızı turp; ıspanak yüklemişti. Bindik. Küçük kız çocuğu, koca bir demet menekşe getirip bana verdi. Rengi ayva gibi sapsarı kesilmiş bir kadm, kucağında kerevizlerle koştu. Onları arabaya attı. Bayram’a yüzünü yerden kaldırmayarak baktı. Bayram, oralı bile olmadı. Kırbacını havada, beyaz beygirin üstünde, sonra arkasına dönüp kendisine bakmakta olan kadına doğru şaklattı. Kadının koşa koşa eve kaçtığını görmeğe zaman kalmadan köşeyi dönmüş, evi gözden kaybetmiştik.
Hâlâ menekşe kokuyordu. Kereviz kokusu da, ne keskin ne güzeldi! Nereye ineceğimizi kestiremiyor, sormağa dilim varmıyordu?
Bir pazar yerinde arabadan atladık. Bayram’m etrafını madrabazlar sardı.
— Askerden döndün mü? Seni öldü sandık be Bayram!… diyorlardı.
— Ben gidiyorum Bayram! dedim.
— Uğra bazı! dedi.
Birtakım yollardan geçtim. Yokuş indim, yokuş çıktım, yine indim; kendimi Ortaköy’de buldum.
Menekşeli vadiye bir senedir gidemedim. Birgün arayayım dedim, bulamadım. Geçen sene, birkaç arkadaş, soğuk bir şubat gününde Mecidiyeköyü’nde bir lahana tarlasına düştük. Önümüzde manzarası, derinliği, garipliği bizi kendine çeken bir vadi açılıyordu.
Yumuşak toprağa basınca nerede olduğumu anladım. Yumuşak toprağa koşa koşa indik. Vadi ılık öyle ılıktı ki! Buram buram menekşe kokuyordu. Derenin kenarından yürüdük. Bayram, bahçede kazma ile salataları çapalıyordu. Karısı eğilmiş, galiba ebegümeci topluyordu. Bayram, beni tanıyamadı. Ben de kendimi tanıtmadım.
Bahçenin kenarından geçerek yukarıya, Arnavut-köyü tepelerine doğru yürürken burnumuza hâlâ menekşe kokusu geliyordu. Altımızda bir mayıs gününü bırakarak şubat ayını yukarda, bir kamçı gibi bizi bekler bulduk.
Sait Faik Abasıyanık
- Kapı vuruluyorsa açsana, deden dönmüştür kahveden.
- Ben korkarım.
- Korkacak ne varmış kız?
- Kapıda ik(i) herif duruyor.
- Aptala bak! kim olacak? dedenle Hasan amcadır.
- ...
Kapı açıldı. Sarı saçlı bir kız çocuğu, çil mavi gözlerini Bayram’ın yüzüne aptalca dikti. Sonra pırıl pırıl parlıyan mavi gözler bana döndü, beni de süzdü. Kapı üstümüze örtüldü.
— Hırsız geldi anne… Vallahi hırsız, billahi hırsız!…
Başörtüsü ağzına bağı, bembeyaz alınlı, siyah siyah gözlü bir kadın, hayretle büyüyen gözlerle karşımızda idi. Evvelâ böyle, uzun uzun bakakaldı. Sonra başörtüsünü ağzından çekti, geri geri çekildi.
— Buyurun efendim, dedi.
İçeriye girdik. Önümüze hemence bir merdiven çıktı. On adım çıktık çıkmadık, bir oda kapısının önünde idik. İçeriye girdik. Şimdi saç sobalı bir odada idik. Odanın içinde keskin bir çocuk kokusu ile ıhlamur çiçeği kokusu vardı. Sedirin üstünde oturduk.
Ortaya, yerden yapma, tahtadan bir yemek sofrası getirildi. Üstüne kırmızımsı yer yer parlıyan bakır bir sini kondu. Sininin üstünde turşu, peynir, reçel; katı pişmiş altı yumurta vardı. Oturduk, hepsini konuşmadan yedik. Küçük bir erkek çocuk, biz yemek yerken kapıyı açtı, bize baktı; kaçtı. Küçük kız hizmet etti. Saçları arkadan sımsıkı bağlanmış, şimdi anlı da gö-zükmiyen bir genç kadın, yemek bittikten sonra sessizce birkaç defa girip çıkarak herşeyi topladı. Bir yükün kapağını açtı. İki yatak serdi. Çıktı. Kahve getir-düer. Hiç konuşmadan yattık. Sanki birbirimize darıl-mış gibi göz göze gelemiyor, surat ediyorduk.
Sabahleyin uyandığım zaman, Bayram’ı pencerenin önünde sigara içer buldum. Sedirde yanına oturdum. Dışarıya baktım: Önümde sis içinde bir bahçe uzanıyordu. Kenara, yarısı cam, yarısı hasır örtülü «ser» gibi birşey vardı. Pencereyi açtım. Güzel bir menekşe kokusu burnuma doldu. Hava ılık ılıktı. Sonra sis, ağır ağır açıldı. Gözümün önüne bir bostan serildi: Lahanalar çiçekler, maydanozlar, salatalar şaha kalkmıştı. Ötelerde çiçeklerin arasında başka bahçeler, başka yamrı yumru binalar gözüküyordu. Her taraf ayni nebat, ayni hayvan, ayni çarpık ve birbirinden epey uzak binalarla doluydu. Menekşe, her taraf menekşe kokuyordu. Yolun tam ortasında şırıl şırıl bir doru akıyordu. Akşam eve gelirken, bu derenin içinden mi geçmiştik; Ayaklarım bile ıslanmamıştı.
İhtiyar bir adam yanımıza geldi. Bayram:
— Babam! dedi.
Gececimi beri ilk defa konuşmağa başlamıştık. Adam bana:
— Hoşgeldiniz oğlum! dedi.
Sonra ihtiyar bir kadın süt getirdi. İhtiyar adama:
— Pazara gidecek misin? Arabayı hazırlıyayım mı? dedi.
Adam Bayrama baktı. Bayram ;
— Ben gideceğim pazara anne! dedi.
Yalnız ihtiyar kadm, buruşuk yanağına düşmeğe hazırlanan damlayı yeniyle sildi. Başka hiç kimse bu dönüşten heyecanlanmadı gibi geldi bana.
Arabayı, lahana, pırasa, kırmızı turp; ıspanak yüklemişti. Bindik. Küçük kız çocuğu, koca bir demet menekşe getirip bana verdi. Rengi ayva gibi sapsarı kesilmiş bir kadm, kucağında kerevizlerle koştu. Onları arabaya attı. Bayram’a yüzünü yerden kaldırmayarak baktı. Bayram, oralı bile olmadı. Kırbacını havada, beyaz beygirin üstünde, sonra arkasına dönüp kendisine bakmakta olan kadına doğru şaklattı. Kadının koşa koşa eve kaçtığını görmeğe zaman kalmadan köşeyi dönmüş, evi gözden kaybetmiştik.
Hâlâ menekşe kokuyordu. Kereviz kokusu da, ne keskin ne güzeldi! Nereye ineceğimizi kestiremiyor, sormağa dilim varmıyordu?
Bir pazar yerinde arabadan atladık. Bayram’m etrafını madrabazlar sardı.
— Askerden döndün mü? Seni öldü sandık be Bayram!… diyorlardı.
— Ben gidiyorum Bayram! dedim.
— Uğra bazı! dedi.
Birtakım yollardan geçtim. Yokuş indim, yokuş çıktım, yine indim; kendimi Ortaköy’de buldum.
Menekşeli vadiye bir senedir gidemedim. Birgün arayayım dedim, bulamadım. Geçen sene, birkaç arkadaş, soğuk bir şubat gününde Mecidiyeköyü’nde bir lahana tarlasına düştük. Önümüzde manzarası, derinliği, garipliği bizi kendine çeken bir vadi açılıyordu.
Yumuşak toprağa basınca nerede olduğumu anladım. Yumuşak toprağa koşa koşa indik. Vadi ılık öyle ılıktı ki! Buram buram menekşe kokuyordu. Derenin kenarından yürüdük. Bayram, bahçede kazma ile salataları çapalıyordu. Karısı eğilmiş, galiba ebegümeci topluyordu. Bayram, beni tanıyamadı. Ben de kendimi tanıtmadım.
Bahçenin kenarından geçerek yukarıya, Arnavut-köyü tepelerine doğru yürürken burnumuza hâlâ menekşe kokusu geliyordu. Altımızda bir mayıs gününü bırakarak şubat ayını yukarda, bir kamçı gibi bizi bekler bulduk.
Sait Faik Abasıyanık
10 Mart 2013
Aşk Şarkısı
Yurdum nerede olsa gerek?
Benim yurdum küçüktür,
Bir yerden bir yere gider,
Alır yüreğimi götürür,
Acı verir, huzur verir;
Benim yurdum sensin.
Hermann Hesse
Benim yurdum küçüktür,
Bir yerden bir yere gider,
Alır yüreğimi götürür,
Acı verir, huzur verir;
Benim yurdum sensin.
Hermann Hesse
Sinema Kapıları
“Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten” Edip Cansever
Başlarken/Hep Aynı (İç) Görüntü
ı.
Güven içinde olduğumu bilmem hiç
Sevildiğimi, önem verildiğimi
Benim başkalarını aradığım gibi
Arandığımı bilmem…
Dünyanın bütün suçlarını işlemiş
Bütün yanlışlarını ben yapmışım gibi
Yaptığım her işten tedirgin oluyorum.
İçimde sürekli bir horlanma korkusu
Bir kekeme tutukluğu ürkek dilimde
En iyi bildiğim konuda bile
Çekine çekine konuşuyorum.
Çekilip sonra kabuğuma küskünlüğün
Kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum
Kırık dökük izleriyle hayatın.
Usul sesli içe değen incecik
Bir şarkı büyütüyorum, ömrüme benzeyen…
Sabah kadar uçuk, akşam kadar acı
Rengi dört mevsimin uyumsuz karışımı
Acemi bir şarkı…
Umuda ve gerçeğe böyle katlanıyorum.
ıı.
Bir biletle günün
En güzeli iki saatini satın alıyorum
Neden gitmeyeyim ki?
Baba korkusu yok, usta korkusu yok
Annemin zayıf elleri, ölü gözleri
Kardeşlerimin sıska cılız gövdeleri yok
Yoksulluk yok, acı yok;
Olsa da öyle kısa sürüyor ki
dışardaki kötülükler içinde…
Düşlerimi satın alıyorum, yalnızlığımı
İçimde umudun kırık aynaları
Yüreğim bunalıyor gerçeğin gergefinde;
Bir biletle bırakıp gökyüzünü kapıda
Kırık tahta koltuklarda, hüzünlü
Alacakaranlığımı yaşıyorum.
Neden girmeyeyim ki
Günlerce, günlerce avunuyorum…
Şükrü Erbaş
Başlarken/Hep Aynı (İç) Görüntü
ı.
Güven içinde olduğumu bilmem hiç
Sevildiğimi, önem verildiğimi
Benim başkalarını aradığım gibi
Arandığımı bilmem…
Dünyanın bütün suçlarını işlemiş
Bütün yanlışlarını ben yapmışım gibi
Yaptığım her işten tedirgin oluyorum.
İçimde sürekli bir horlanma korkusu
Bir kekeme tutukluğu ürkek dilimde
En iyi bildiğim konuda bile
Çekine çekine konuşuyorum.
Çekilip sonra kabuğuma küskünlüğün
Kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum
Kırık dökük izleriyle hayatın.
Usul sesli içe değen incecik
Bir şarkı büyütüyorum, ömrüme benzeyen…
Sabah kadar uçuk, akşam kadar acı
Rengi dört mevsimin uyumsuz karışımı
Acemi bir şarkı…
Umuda ve gerçeğe böyle katlanıyorum.
ıı.
Bir biletle günün
En güzeli iki saatini satın alıyorum
Neden gitmeyeyim ki?
Baba korkusu yok, usta korkusu yok
Annemin zayıf elleri, ölü gözleri
Kardeşlerimin sıska cılız gövdeleri yok
Yoksulluk yok, acı yok;
Olsa da öyle kısa sürüyor ki
dışardaki kötülükler içinde…
Düşlerimi satın alıyorum, yalnızlığımı
İçimde umudun kırık aynaları
Yüreğim bunalıyor gerçeğin gergefinde;
Bir biletle bırakıp gökyüzünü kapıda
Kırık tahta koltuklarda, hüzünlü
Alacakaranlığımı yaşıyorum.
Neden girmeyeyim ki
Günlerce, günlerce avunuyorum…
Şükrü Erbaş
Bir Kızın Babası Olmak
bulutların rengini beyaz olarak, suyun rengini gök
kendimi bir şair olarak, ayıp bir şey olarak
beslenme çantasında bir dilim keki
çok ayıp bir şey olarak öğretmen kubilay ilk
öğretim okulunu
imgeyi müteveffa, simgeyi türban, dengeyi mustafa
kutlu, devrimi marcos olarak
bir kızın babası olarak endişe ediyorum o
yapayaşlı cumhuriyet mirasından
birdenbire boğazıma basıyor politika, birdenbire
bir patron
bir kızın babası olmak yoğun bakımın camında bir
hıçkırık biriktirmektir çünkü
adak kurbanı, yaşlanmak, pazarlık, namaz, boş
bakış, bir düş incecik
Türk şiirini mübarek bir şey olarak, turgut uyar’ı
velayet-i fakih
narın babası olarak haydar abiyi, ereni, sacitin hem oğlu
hem pederi
kızım bana ellerini ver, el ver bana, ellerini sür,
beni doğur her seferinde
bir kızın babası olmak eve geç gelince
hayıflanmaktır çünkü
lactum 1, motilium şurup, 36 derece su, üflenmek
üzere sur
sur üflenmek üzere, kıyamet kopmak, ben olmak
bir kızın babası
kuşanmak bir sonsuzluk hayalini, sanki olabilirmiş
gibi
İsmail Kılıçarslan
kendimi bir şair olarak, ayıp bir şey olarak
beslenme çantasında bir dilim keki
çok ayıp bir şey olarak öğretmen kubilay ilk
öğretim okulunu
imgeyi müteveffa, simgeyi türban, dengeyi mustafa
kutlu, devrimi marcos olarak
bir kızın babası olarak endişe ediyorum o
yapayaşlı cumhuriyet mirasından
birdenbire boğazıma basıyor politika, birdenbire
bir patron
bir kızın babası olmak yoğun bakımın camında bir
hıçkırık biriktirmektir çünkü
adak kurbanı, yaşlanmak, pazarlık, namaz, boş
bakış, bir düş incecik
Türk şiirini mübarek bir şey olarak, turgut uyar’ı
velayet-i fakih
narın babası olarak haydar abiyi, ereni, sacitin hem oğlu
hem pederi
kızım bana ellerini ver, el ver bana, ellerini sür,
beni doğur her seferinde
bir kızın babası olmak eve geç gelince
hayıflanmaktır çünkü
lactum 1, motilium şurup, 36 derece su, üflenmek
üzere sur
sur üflenmek üzere, kıyamet kopmak, ben olmak
bir kızın babası
kuşanmak bir sonsuzluk hayalini, sanki olabilirmiş
gibi
İsmail Kılıçarslan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






