size bakmanın tarihi! Siz
bir gonca kadar kendiliğinden
yazılmış olmalısınız
derin, korkunç ve ergen
kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
bir dağı içeriyor geçerken
siz o dağa sanki kış
ve sanki bıldır yağan karsınız
umarsız sözcüklere bulanmış
size bakmanın tarihi! Siz
bir keteni köpürten yaz
ve inanılmaz
yalnızlıklarsınız: sadece
sizin olan o vahim, o beyaz
ve kuytu gurbet sesleriyle
işlenmiş yazdıklarınız
ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz
kimbilir hangi sevdalara dolanmış
size bakmanın tarihi! Bir
kalbime güvensem sizi hep
okurdum ben.. . ama nedense
hep aynı hüzün ve
hep aynı tutkuyla
bakmayı bilmediğimden, ne yapsam
bir ilenç, bir kargış
gibi ardımsıra geliyor şairliğim
o solgun yolculuğa adanmış
Hilmi Yavuz
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
11 Nisan 2013
Çöl öyküsü
çöl denilen o öyküyü
yazmak için konuşurken
sustum içimdeki türküyü.. .
anlasın doğan gün seni:
bir aşk ötekinden mi kalır?
ah, şiirin altın tüyü!..
hangi yalnızlık kapatır beni
var mıdır iyi bir gül, ki kovsun
o yazın içindeki kötüyü?
Hilmi Yavuz
yazmak için konuşurken
sustum içimdeki türküyü.. .
anlasın doğan gün seni:
bir aşk ötekinden mi kalır?
ah, şiirin altın tüyü!..
hangi yalnızlık kapatır beni
var mıdır iyi bir gül, ki kovsun
o yazın içindeki kötüyü?
Hilmi Yavuz
Dağ Rüzgarı
kaderde senden ayrı düşmekte varmış
doğrusu bunu hiç düsünmemiştim
seni tanımadan
hele seni böyle deli divane sevmeden önce
yalnızlık güzeldir diyordum
al başını kaç bu şehirden
ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
rüzgarın iyot kokularının karıştığı denizlere git
git gidebildiğin yere diyordum
oysaki senden kaçılmazmış
bilmiyordum!
yine de dayanmaya çalışıyorum işte
bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
gezen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
rüzgar güzel bir koku getirmişse
saçlarını okşayıp getirmiştir diye avunuyorum
yaşamak seninle bir başka zamanı
bir başka zamanda seni yaşamak
herşeyden önce sen
elbette sen
mutlaka sen
ister uzakta ol, ister yanıbaşımda dur
sen ol yeterki bu zaman icinde
ben olmasamda olur
seni bir yumağa sarıyorum yıllardır bitmiyorsun
çaresizliğim gün gibi aşikar
su olup çesmelerde akan güzelliğin
inceliğin ışık ışık yüzüme vuran
sen güneş kadar sıcak
tabiat kadar gerçek
sen bahcelerde cicek actiran
sudan havadan günesten yüce varlık
sen o tek sevgi içimde sen
görebildiğim o tek aydınlık
bir nefeste benim için al
havasızlıktan öldürme beni
bulutlara yildizlara benim için bak
susadım diyorsam bir yudum su işmelisin
ben yorulduysam sen oturmalısın
ellerim sevilmek istiyor
saçlarım okşanmak
dudaklarım öpülmek istiyor
anlamalısın
ağaçların yeşilliği kalmadı, gökyüzünün mavisi yok
kim bu çaresiz adam, bu kıpkırmızı gözler kimin
kaç gecedir uykusu yok
gündüzü yok, gecesi yok, yok, yok
anladım
sensiz yaşamanın dünyada imkani yok
beni bunca saracak ne vardı
kanıma girecek
gözbebeklerime oturacak
bir senfoni gibi kulaklarımdan eksilmeyecek
ne vardı
hiç karşıma çıkmasaydın
bu kör olası gözler görmeseydi seni
ne vardı
güzelliğini hiç bilmeseydim
bir dua gibi bellemeseydim adını
ne vardı bütün gece
gözlerimi tavana dikerek
seni düşünmeseydim...
Ümit Yaşar Oğuzcan
doğrusu bunu hiç düsünmemiştim
seni tanımadan
hele seni böyle deli divane sevmeden önce
yalnızlık güzeldir diyordum
al başını kaç bu şehirden
ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
rüzgarın iyot kokularının karıştığı denizlere git
git gidebildiğin yere diyordum
oysaki senden kaçılmazmış
bilmiyordum!
yine de dayanmaya çalışıyorum işte
bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
gezen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
rüzgar güzel bir koku getirmişse
saçlarını okşayıp getirmiştir diye avunuyorum
yaşamak seninle bir başka zamanı
bir başka zamanda seni yaşamak
herşeyden önce sen
elbette sen
mutlaka sen
ister uzakta ol, ister yanıbaşımda dur
sen ol yeterki bu zaman icinde
ben olmasamda olur
seni bir yumağa sarıyorum yıllardır bitmiyorsun
çaresizliğim gün gibi aşikar
su olup çesmelerde akan güzelliğin
inceliğin ışık ışık yüzüme vuran
sen güneş kadar sıcak
tabiat kadar gerçek
sen bahcelerde cicek actiran
sudan havadan günesten yüce varlık
sen o tek sevgi içimde sen
görebildiğim o tek aydınlık
bir nefeste benim için al
havasızlıktan öldürme beni
bulutlara yildizlara benim için bak
susadım diyorsam bir yudum su işmelisin
ben yorulduysam sen oturmalısın
ellerim sevilmek istiyor
saçlarım okşanmak
dudaklarım öpülmek istiyor
anlamalısın
ağaçların yeşilliği kalmadı, gökyüzünün mavisi yok
kim bu çaresiz adam, bu kıpkırmızı gözler kimin
kaç gecedir uykusu yok
gündüzü yok, gecesi yok, yok, yok
anladım
sensiz yaşamanın dünyada imkani yok
beni bunca saracak ne vardı
kanıma girecek
gözbebeklerime oturacak
bir senfoni gibi kulaklarımdan eksilmeyecek
ne vardı
hiç karşıma çıkmasaydın
bu kör olası gözler görmeseydi seni
ne vardı
güzelliğini hiç bilmeseydim
bir dua gibi bellemeseydim adını
ne vardı bütün gece
gözlerimi tavana dikerek
seni düşünmeseydim...
Ümit Yaşar Oğuzcan
Aşk bir mücadele değil âhenktir
Gerçek aşk sevgilinin bütün kusurlarını görür ve sever.. Aşk inanmanın şiiridir. Aşk şüphe etmez. Aşk kıskanmaz. Aşk iğrenmez. Aşk çirkin bulmaz. Aşk küçümsemez. Aşk bencilliğin, kendini sevgiliden daha üstün görmenin, buhranın ve kötümserliğin tam zıddıdır. Aşk istemez, yalnız verir. Aşk bir mücadele değil âhenktir.. Aşk bunun için ilâhidir.. Gerçek aşkın bir tek değişmez vasfı vardır: tükenmezlik.. Aşk engellere ve hücuma uğradıkça kuvvetlenen ihtirastır. Rakipsizdir, yenilmez.. Aşk kendi saadetini bir başkasınınkine feda etmektir.. Mârifet bize yâr olmayan sevgiliyi kalbimizin içinde öldürmek! İşte en haklı, en mâsum, en kudretli ve en muhteşem cinayet.
Aşkın tam bir tarifi yapılamaz. Şiir de böyledir. Yapılmış ve yapılacak tariflerden her biri, denizden alınmış bir kova suya benzer. Hiç şüphesiz bu, deniz suyudur, fakat deniz değildir. Aşkı denize, tarifi de kovaya benzetirseniz elde edilen şey, aşkın bir halini izahtan ibaret kalır. Enginsiz, kıyısız, renksiz, dalgasız, derinliksiz bir izah.
Aşkın tam bir tarifi yapılamaz. Şiir de böyledir. Yapılmış ve yapılacak tariflerden her biri, denizden alınmış bir kova suya benzer. Hiç şüphesiz bu, deniz suyudur, fakat deniz değildir. Aşkı denize, tarifi de kovaya benzetirseniz elde edilen şey, aşkın bir halini izahtan ibaret kalır. Enginsiz, kıyısız, renksiz, dalgasız, derinliksiz bir izah.
Peyami Safa
Yanyana Dalgınlık
gözlerine bakıyorum
denizden çıkarılmış bir tabaktaki kuş resmi
dağınık köy evleri gibi orda burda
sepetteki sümbül soğanı gibi gölgeli
yüreğimiz öylesine aşmış ki düşüncemizi
yarışı başlatan tabanca sesi gibi
dudaklarımız koşuya çıktıktan sonra
duyuyoruz söylediklerimizi
denizden çıkarılmış bir tabaktaki kuş resmi
dağınık köy evleri gibi orda burda
sepetteki sümbül soğanı gibi gölgeli
yüreğimiz öylesine aşmış ki düşüncemizi
yarışı başlatan tabanca sesi gibi
dudaklarımız koşuya çıktıktan sonra
duyuyoruz söylediklerimizi
kırık laleler kırık vazolarda çok yaşamaz
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
gecelerden bir gece seç kendine, uzan boylu boyunca
gece ol, gece kal, gece giyin; ve öyle karanlık örtün üzerine,
gecelerde saklıdır hem en mağrur, hem en mağdur.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
insan bir şehre küser, küser de gider ucuna dünyanın.
ucu dünyanın, benim içimdeymiş meğer.
meğer Şiraze...
rahlede başladı tedrisim, hayâl meyâl hatırladığım zamanlar.
ara sokaklarda zeytin ağaçları, defneler ve Asi
hayâl meyâl şimdi çam dalına oturup ezberden geçtiğim satırlar.
bir ninem vardı, bastonuyla bir de gülüşüyle durur hep öyle,
hep öyle ninem vardı benim, hâlâ da var; cennet kapısında yolumu gözler.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
insan bıraktıklarına küser, küser de dönmez geri.
dönmek için, nerede olduğumu bilmeliymişim meğer.
meğer Şiraze...
hayâl meyâl bir hayat, hayâl meyâl yaşanmışlar.
sen hayâl meyâl, ben hayâl üstü hayâl; yokmuşuz gibi
yoksunuz gibi...
sadağından eksilen ok bende saklı, birgün kıracağım orta yerinden
kıracağım ve yüreğine sıçrayacak şerâresi.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
insan kaçarken küser, küser de yanında sürükler hep kaçırdıklarını.
hiçbir yere sığamayışım, kaçılacak yer olmayışındanmış meğer.
meğer Şiraze...
ekilmemiş yüreğime tohumları rengin,
laleler de siyah, lalelere dokunan eller de...
ben güneş dağının ateşini yaktım; sağ yanımda hep sevdiklerim,
sol yanımda hep sildiklerim; hem siyah, dem siyah, -den siyah.
telâfisiz her ne varsa siyah.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
damıtmadan güneşten, ne varsa ışık ve ısı ve görsellik dışında; uzatmadan devâsa hükümlerimi, huşû içinde küresel yaklaşımlarımı tanımlıyorum.
ekmeltü ne varsa artık, fehimtü...
yaptım olmadı Şiraze; ben duvarı aşamadım, kendime ait bir alan kuramadım, “şu” kimliğimi alamadım, “şunun” yanında silik kaldım,“şundan” dolayı ziyandayım, şununla” bağlantısından bunaldım, “şunu” işaretlemesini ben de sonunda mıhladım, “şusuz”um, “şuursuz”luğumdandır utancım, “şuh” ne varsa siyahımla kapattım, “şûle” giyindim de davrandım, “şuâ”yım haddimi aşıp şîvesiz ve memleketsiz ve –siz...
bir ufak “şukka” bütün sahip olduğum; adın, adım; yani asılsız iki isim, bu “şulide” hâl sebep hiçbir şeysizliğime, çiziyorum manzarasını “şur”umun ne yazdıysam hep; kesik, kopuk... idamımı verecekler “şûra”da ben bunu an’da yüreğimin kaydına aldım, sen ol şahidim, sen ol hapsim; başka “şurut”um yoktur benim.
Şiraze,
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz...
şiraze’den şiraze’ye
gecelerden bir gece seç kendine, uzan boylu boyunca
gece ol, gece kal, gece giyin; ve öyle karanlık örtün üzerine,
gecelerde saklıdır hem en mağrur, hem en mağdur.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
insan bir şehre küser, küser de gider ucuna dünyanın.
ucu dünyanın, benim içimdeymiş meğer.
meğer Şiraze...
rahlede başladı tedrisim, hayâl meyâl hatırladığım zamanlar.
ara sokaklarda zeytin ağaçları, defneler ve Asi
hayâl meyâl şimdi çam dalına oturup ezberden geçtiğim satırlar.
bir ninem vardı, bastonuyla bir de gülüşüyle durur hep öyle,
hep öyle ninem vardı benim, hâlâ da var; cennet kapısında yolumu gözler.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
insan bıraktıklarına küser, küser de dönmez geri.
dönmek için, nerede olduğumu bilmeliymişim meğer.
meğer Şiraze...
hayâl meyâl bir hayat, hayâl meyâl yaşanmışlar.
sen hayâl meyâl, ben hayâl üstü hayâl; yokmuşuz gibi
yoksunuz gibi...
sadağından eksilen ok bende saklı, birgün kıracağım orta yerinden
kıracağım ve yüreğine sıçrayacak şerâresi.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
insan kaçarken küser, küser de yanında sürükler hep kaçırdıklarını.
hiçbir yere sığamayışım, kaçılacak yer olmayışındanmış meğer.
meğer Şiraze...
ekilmemiş yüreğime tohumları rengin,
laleler de siyah, lalelere dokunan eller de...
ben güneş dağının ateşini yaktım; sağ yanımda hep sevdiklerim,
sol yanımda hep sildiklerim; hem siyah, dem siyah, -den siyah.
telâfisiz her ne varsa siyah.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
damıtmadan güneşten, ne varsa ışık ve ısı ve görsellik dışında; uzatmadan devâsa hükümlerimi, huşû içinde küresel yaklaşımlarımı tanımlıyorum.
ekmeltü ne varsa artık, fehimtü...
yaptım olmadı Şiraze; ben duvarı aşamadım, kendime ait bir alan kuramadım, “şu” kimliğimi alamadım, “şunun” yanında silik kaldım,“şundan” dolayı ziyandayım, şununla” bağlantısından bunaldım, “şunu” işaretlemesini ben de sonunda mıhladım, “şusuz”um, “şuursuz”luğumdandır utancım, “şuh” ne varsa siyahımla kapattım, “şûle” giyindim de davrandım, “şuâ”yım haddimi aşıp şîvesiz ve memleketsiz ve –siz...
bir ufak “şukka” bütün sahip olduğum; adın, adım; yani asılsız iki isim, bu “şulide” hâl sebep hiçbir şeysizliğime, çiziyorum manzarasını “şur”umun ne yazdıysam hep; kesik, kopuk... idamımı verecekler “şûra”da ben bunu an’da yüreğimin kaydına aldım, sen ol şahidim, sen ol hapsim; başka “şurut”um yoktur benim.
Şiraze,
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz...
şiraze’den şiraze’ye
Yorulmaz İşçileriyiz Aşkın
Bütün gün kırlara bakmışım
Başaklarla kımıldanan
O bitek yalnızlığa
Burnumda gökyüzünün ince kokusu
Bütün gün sana bakmışım
Derin mırıltılarla ırmağa karışan
Çakıntılı gövdene senin
Uzanmışım terli toprağa
Yanına gözlerinin
Çıplak gecelere dokunuyorum
Yazın ve düşlerin sıcak kıvrımlarına
Denizi başlatıyor dudaklarının tuzu
Yüreğim konuşuyor şavkından
Ellerim böğürtlen moru
Yorulmaz işçileriyiz aşkın
Soluk soluğa ıslak taylar
Ürkek sokulmaların…
Ormanları uyandırıyor kanımın gürültüsü
Başdöndürücü yerlerindeyim dağın
Kollarımdan akan ırmak,
Sonsuza tamamlanıyorum
Başaklarla kımıldanan
O bitek yalnızlığa
Burnumda gökyüzünün ince kokusu
Bütün gün sana bakmışım
Derin mırıltılarla ırmağa karışan
Çakıntılı gövdene senin
Uzanmışım terli toprağa
Yanına gözlerinin
Çıplak gecelere dokunuyorum
Yazın ve düşlerin sıcak kıvrımlarına
Denizi başlatıyor dudaklarının tuzu
Yüreğim konuşuyor şavkından
Ellerim böğürtlen moru
Yorulmaz işçileriyiz aşkın
Soluk soluğa ıslak taylar
Ürkek sokulmaların…
Ormanları uyandırıyor kanımın gürültüsü
Başdöndürücü yerlerindeyim dağın
Kollarımdan akan ırmak,
Sonsuza tamamlanıyorum
Mehmet Başaran
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






