16 Nisan 2013

Bir Şehri Bırakmak

I
Senin için aldığım menekşeleri
Çalgıcılara dağıttım
Son gece
Son defa başlıyan sabah
Yatağımı yine sen düzelt

Küçük balıkçı çocuğu
Sen denizden
Yaramaz ve çapkın balıkları tutabilirsin

Çok uzaklara gittiğimi
Sana söylemek isterdim
Güzel satıcı kızı


II
Ağaca söyle
Gölgesini getirsin bana yolluk
Sokağı ve denizi isterim pencereden
Senden çörekler isterim
Ay biçiminde


III
Ellerin yetişir vedalaşmaya
Niçin ağlıyorsun

Oktay Rifat

Ah o gemide bende olsaydım

Alper’den 700 lira borç aldım bugün
İsrail Devleti gömülsün diye karanlıklara!
Çünkü eğer borcu varsa bir mazlumun
Başka bir mazluma
Bir mazluma
Mazlum…
Sevgilim
Tam buraya uygun bir ayet bulamıyorum.
Oysa ne çok ayet vardı 90’larda…
Baktığımız her yerde ayrı bir Allah
Gördüğümüz her peygamber yeni bir mağara.
İnsan olmak bizatihi sansasyoneldir.
Diline döktüğüm dilleri hatırlasana…

Alper bana 700 lira borç verdi bugün
İsrail kaç mermi yapabilir bu parayla?
Tarık Ali’nin Muhammed İkbal için söyledikleri doğru mu?
Frengiden öldü diyor Lahor pavyonlarında.
İşte 90’larda böyle şeyler düşündük biz sevgilim
Düşündük şiir yazınca temizlenir ülkemiz.
Şimdi İkbal cennette, Tarık Ali İngiliz
Merminin de biliyorsun, bini bir para
Ve diyelim ki Humeyni’yi de seviyorum Jack Daniel’ı da
Diyelim ki ev kirasından muaftır bütün şehir
Diyelim ki zalimler de centilmen olabilirler…
Bana duyduğun sevgiyi azımsasana!
Lira bana Alper borç bugün verdi 700.
Hemen iki paket Malbora, biraz mızrak, biraz kuz.
Bilhassa ecnebi reyonundan seçtim bunları sevgilim
Fosforun pişirdiği çocuklarda bulunsun tuzumuz.
Ah evet biliyorum demode lakırdılar bunlar
Demode irrasyonalizm, antikapitalizm demode.
Dünya kocaman bir köy, en iyi sigara Malbora
Araplar arkadan vururlar, meşru bir ülke İsrail.
Eğer bir gemi dolusu hayvan
Haksız yere böğürüyorsa
Ölen her zaman suçludur ne yapabilir ki katil?
Biliyorsun zalimin dediği olur Ortadoğu’da
Dur küfretme. Zalimler de Allah’a dahil!

Söylemiş miydim Alper’in bana borç verdiğini?
Mızrak aldım, çok arabesk, fazla anakronik.
Kuz desen; alnım açık, dolaşmam kuytularda.
Belki de lirayı kapar kapmaz 700
Yüzümü dönmeliydim olduğu gibi batıya.
Bir bakmışım karşıdan Tarık Ali geliyor
Hey bayım; şu var ya; şu koca London Bridge…
90’larda espriler hep böyleydi sevgilim
Çok açık göstermeci, nobran, edepsiz ve kitsch!
90’larda zalimler biraz racon bilirdi.
Karıları çocukları köpekleri olurdu.
Yalnız kalan bir zalim Allah’ı düşünürdü
Dur gevşeme. Zulüm, Allah’tan hariç!
Ah o gemide ben de olsaydım eğer
Mızrağı sallardım Aştot’a kadar
Belki gider çirkin bir faşiste değer
Belki de bir masumun tam kafasına.
Ama savaş böyleymiş bazen siviller
Ölebilirlermiş devlet uğruna.
90’lar bitti artık onlar var ve hey
Siz devlete inanan bütün reziller
Cehennemde karşıma çıktığınızda
Öyle bir yumruk patlatacağım ki tam burnunuza
Hayatınız Gazze şeridi gibi geçerken gözünüzden
Anlayacaksınız Allah ne demek
Ahlak ne demek
Ve rüya…
Bu sözlerimi cennet ehline aynen ilet sevgilim:
Devletin bekasının da Allah belasını versin
Malboranın da!

Ah Muhsin Ünlü

Evet O Bendim

Sahilde tek başıma yürüyordum ve o yaklaşık yirmi dakikadır peşimdeydi. Bu uzun ve sessiz takip beni gitgide daha çok huzursuz ediyordu.
Önemsememeye, onu görmezden gelmeye çalıştım ama olmadı. En sonunda dayanamadım ve durdum. Ben durunca o da durdu.
“Bak” dedim, “git! Benden sana hayır gelmez artık” dedim.
Dinlemedi, sessizce ardımdan yürümeye devam etti.
Aslında takip edilmek değil, birisinin benden bir beklentisi olması, onu düşünmemi beklemesi beni rahatsız ediyordu.
Zaten hep böyle olmuyor muydu ki; ben ne kadar kurtulmaya çalışsam da, ne kadar aradığım huzuru yalnızlıkta bulduğumu anlatsam da birileri mutlaka benden bir şeyler istiyor ya da istemeye yelteniyordu.
Durdum ve bir kez daha konuşmaya karar verdim.
“N’olur anla beni. Benim kendime hayrım yok kaldı ki sana nasıl olsun?” dedim. Sadece boş boş bakıyordu bana.
“Bitti, niye anlamıyorsun?” dedim, tepkisizdi. Bu suskunluğu, anlayışsızlığı beni deli ediyordu.
İşte o an tepem attı. Ayağımı yere vurarak bağırdım: “Hoşt! Hoşt! Kışşt! S.ktir!”
Bu ani hareketim karşısında korktu ve kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp kaçtı. Dört metre ha var ha yok, öteye gitti durdu.
Bakıştık. Sonra yeniden peşimden gelmeye devam etti.

Bilseydim eğer bu kadar yvsak bir köpek olduğunu acaba elimdeki kıymalı poğaçanın yarısını verir miydim?
Verirdim, beni ısırmasından tırsmıştım çünkü.
Neyse, baktım olacak gibi değil, ileride de bir poğaçacı var, paraya kıydım iki sade, bi peynirli aldım.
Ama hemen vermedim. Gittim ileride bi bank vardı, oraya oturdum.
Bu da eli mahkum, geldi oturdu karşıma. Elimdeki poğaçalara al da at dercesine bakıyordu. Bir müddet vermedim poğaçaları.
Ben ona bakıyordum, o poğaçalara bakıyordu. En sonunda dayanamadım, kâğıdı açıp poğaçaları önüne koydum.
Eğildi, önce peynirliyi, sonra sadeleri, sonra tekrar peynirliyi kokladı ve hiç birini yemeden bana baktı.
“Aslında biliyor musun, sen de aynı bana benziyorsun” dedim.
“İlk başta bi şekilde, şans eseri bi kıymalı yiyorsun, sonra sanıyorsun ki, kere daha o tadı bulacaksın.
Hatta bu özleme saatlerce, günlerce birilerinin peşinden bıkmadan usanmadan gidiyorsun.
Seni kovuyorlar, kırıyorlar, aşağılıyorlar, yine de ardı sıra gidiyorsun peşlerinden, yılmıyorsun.
Tam buldum diye seviniyorsun ama bi bakıyorsun ki önüne o kıymalı poğaça değil, iki sade, bi peynirli. Onu da tabi beğenmiyorsun” diye de devam ettim.
Hâlâ boş boş bana bakıyordu. Gözyaşlarımı tutamayarak devam ettim.
“Ama bilmiyorsun ki hayatta peynirli ve sade poğaçalar daha çok bulunur. Kıymalı ise nadirdir ve en iyisi de sadece Tarihi Sarıyer Börekçisi’ nde yapılır” diye de ekledim.
“Yapılır” derken zaten dizginleyemediğim gözyaşlarımı hepten koyuverdim ve köpeğin boynuna sarılarak hıçkıra hıçkıra ağladım.
Ağlarken arkamdan gelen "Hoop Umut! Şşş Umut!" sesiyle irkildim. Doğruldum ve arkama baktım. Bu gelen mahalleden Menderes Abi'ydi.
"Aa Menderes Abi n'aber?" dedim. 
"İyidir n'olsun..." dedi. 
"Hayırdır abi nerden böyle?" diye meraksalca sordum. 
"Dükkân için 70'lik tesisat borusu aldım. Biliyorsun Sarıyer'den alsam dünyanın parası, ben de gittim Eminönü'nden aldım" diye anlattı. 
Ben de "İyi yapmışsın abi, bravo" dedim. Sonra duraklayıp "Sen iyi misin? Gözlerin kan çanağına dönmüş" diye sordu. 
"Abi biliyorsun kırılgan bir dönemimdeyim. Biraz hava alayım diye sahile geldim. Bu köpek peşime takıldı. 'Git' dedim gitmedi. Benim de sinirlerim bozuldu ağladım" diye yüzeyselce anlattım durumu. 
Hak verdi bana, yanıma oturdu. Hayat üzerine, örselenmek üzerine konuşmaya başladık Menderes Abi'yle. Köpek bizi seyrediyordu. 
Bir müddet sonra Menderes Abi'nin gözleri doldu. Ah be Menderes Abim, ağladığını gizlemek için nasıl da köpekle yalandan ilgileniyordu. Eğildi, elinde bir şey varmış gibi köpeği çağırdı. Tam köpek Menderes Abi'nin eline doğru uzanırken 70'lik boruyu köpeğin beline şiirsel bir edayla vurdu. Ve "S.ktir git anuna koduğumun iti" diye de ekledi. 
Köpek "Kai kai" diye diye kaçtı gitti. "Abi" dedim "n'aptın? Ben onu kendimle özdeşleştirmiştim. Sen o boruyla köpeğe değil yaralanmış bir ömre darbe vurdun" dedim. 
Umursamadı. Tartıştık. Bir daha konuşmama kararı verdik. 
Üç gün sonra aradım, haklı olduğum halde özür diledim. Barıştık. Yalın'ın ne kadar güzel bir çıkış yakaladığından filan bahsettik. "Bu böyle telefondan olmayacak, kalk gel dükkâna, baş başa konuşalım bu Yalın mevzuunu" dedi. "Hayhay" dedim, evden çıktım. 
Parktan geçerken köpeği gördüm. Çocuklar yakalamış, boynuna bir ip bağlamıştı. Göz göze geldik. 
Onu yine kendimle özdeşleştirdim, o da benim gibi êlalemin oyuncağı olmuştu. 
Benim baktığımı gören çocuklar beni köpeğe göstererek "Tuts! Kıss kıs kıss! Tuts!" demeye başladılar. 
"Vay be, şuna bak aynı benim gibi. Başkalarının hırsları, eğlencesi uğruna suçsuz insanlara saldırması beklenen bir maşa olduğu zannediliyor" diye içimden geçirirken birden köpek bana saldırmaya başladı. "Ananı skim!" diyerek kaçtım. On metre ilerde durdum ve tekrar köpeğe baktım, bakıştık. "Oruspu çocuğu" diye bağırdım. İyi de yaptım...

Umut Sarıkaya


Rakıya Övgü

En büyük aşk
Rakıya aslında.
Yazmak için de gerekli,
Yazılmak için de.
Üstelik
Sevgilinin ilk hali
İçmeden
Duru su sanki,
Kaynatmıyor insanın içini.
Ve adabıyla bilmezsen
Sevmesini
Olursun alemin rezili.
En büyük aşk
Rakıya aslında.
Durmuyor şişede durduğu gibi
Uzaktan güzel
Sessiz bir kadın gibi,
İlk yudumdan sonra dönüş yok geri
Bin kere tövbe edilip,
Bin kere içiliyor o sevgili...

Tayfun Talipoğlu

Hani

"Zamanı yok" demişlerdi bize "sevmenin..."
Ondandır, her daim
Güler yüzümüz,
Ölürken bile...
"Yıkılmaz"ı yok sevdaların,
Düşlerden uzak yaşamasını bilene.

Kaç kez kovaladıysam baharı,
Takvimler kışı erken yazdı...
Ölümsüz aşkı ararken,
Bir ömür "yok"a yazdı.
Varsın olsun...
Üç günlüğüne de olsa,
Seni bana yazdı ya....

Tayfun Talipoğlu

Baba Oğul

"İhtiyar adam rakı kadehine daldı. Sesi daha yavaşlamıştı:
- İki tane idiler, dedi. Şuralar yıkılmadan evvel küçük sehpa gibi bir şeyim vardı. Yirmi sene oluyor. Orada gazete satardım. Bunlar da mektepe giderlerdi. Benim gözüm ötekini tutuyordu. Ah bu başımın belası olacak, diyordum. Dokuz on yaşında idi o zaman. Cıgara içerdi. Üstü başı pisti. Kunduralarını çıkarır, satar, yalınayak gezerdi. Ne tokat para ederdi, ne nasihat ama öteki. Öteki tertemizdi. Bir defterler tutardı. Bayılırdık. Hocası beni görünce onun yüzünden tebrik ederdi. Bundan dört yaş büyüktür. Sonra doktor mektebine verdik, okudu. Avrupa'ya gitti geldi. Senin anlayacağın adamakıllı doktor oldu.

Kadehini almak üzere ihtiyar büyük yumruğunu uzattı.
- Doktor oldu ama adam olmadı, dedi. Ölsem ondan bir şey istemem. Şimdi bizi tanımıyor. Hocasının kızı ile evlendiler daha geçenlerde. Yarım ağızla çağırdılar da. İhsan gitti, ben gitmedim. Onun da bir tek temiz elbisesi var. Kardeşim diye tanıtmamış. Akrabalardan demiş. Yediği naneye bak.

Bunu da bahriye mektebine verdim. Durup oturur mu? Şimdi düşünüyorum, o da bir büyük adam olurdu. Gazete müvezzii babasını hatırlamazdı belki. Yahut hatırlardı da ondan utanırdı. Yani, beyefendi, insanın bazen abuk subuk düşündüğü oluyor. İyi ki bu adam olmadı diyorum.

- Adam olan bu, beybaba, dedim.

Yüzüme gözlerini, hata, kenarları buruşuk gözlerini kaldırdı. Tertemiz yuvarlak gözleriyle bana baktı. Sonra oğluna döndü. Bakışlarıyla kocaman delikanlıyı uzun uzun kucakladı. İftiharla yükseldi. Boynundaki gazete kayışını tuttu. Çekip bıraktı. Müvezzi döndü:
- Ne o, baba, dedi.

Aynı gözlerle bakıştılar. Adamın gözü yaş içinde idi. Müvezzi meyhaneciye döndü:
- Babaya artık rakı verme, dedi. Efkârlanıyor.


Sait Faik "Baba-Oğul" adlı hikâyesinden, Mahalle Kahvesi

15 Nisan 2013

Minyatür Sessizliği

Unut o kadının
Siyah gözlü maviliğini
Minyatürlerdeki sessizliğini unut

O kadının
Suyu öperken
Kurduğu düşlerin
Çölü hatırlattığı zamanı unut

Beklemiş her şey adına
Dinle.
Çatırdayan dal
Kırılan kalp
Ve sırrı neyse rengin

Pencereden göründüğü kadarmış hayat.

Bağırsan
Karşılık verir
Koruda incelen ağaç
Merhametsiz bakışlı
O beyazlık
Çürür
Ortasında gecenin.

Artık hiçbir şey kalbe dokunmaz
Ne fanusunda büyüyen kum
Ne beklenen uzun kervan
Gelecek hiçbirşey
Onu avutmaz.

Unut
O kadını
Düşü
Gölgeyi
Teni unut.

Bejan Matur
(Rüzgâr Dolu Konaklar - s.105)