23 Nisan 2013

Ağustos Şiiri

Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
Hep böyle havalar besler fırtınaları
Korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
Duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
Alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
Esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
Geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

Ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
Beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
Deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
Çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
Gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
Selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim
İnsan demişim, kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum

Kaderim kaderleri demişim güzelim
Sen olmasan ben böyle değildim
Böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

Rüzgar gibi ağustos geçti ellerimizden
Meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
Bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
Bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
Malum o dramın en güzel perdesindeydik
Ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
Her gören didik didik bizi denetliyordu
Biz kendi derdimize düşmüştük

Orda da akşamlar olacak güzelim
Kanlı mendil gibi ağustos akşamları
Şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
Belki yanında başkaları olacak
Belki düşlerine bile girmeyeceğim
Gün oldu acıların şiirini yaşadım
Gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
Bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
Ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
Dokunsan parmaklarıma tutuşacağım

Yere batan şehrin tek yalnızıyım
Yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
Ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
Tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu
Yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum

Düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
En güzel günlerinde gençliğimizin
Ölümden ötesini aklım almıyor
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
İstesek cenneti kurtarabiliriz
Ben bir ışık için tepmişim rahatımı
Bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini
Bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
Delicesine anlayarak güzelim
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek.

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Acılara Tutunmak

acı çekmek özgürlükse
özgürdük ikimiz de
o yuvasız çalıkuşu
bense kafeste kanarya
o dolaşmış daldan dala
savurmuş yüreğini
ben bölmüşüm yüreğimi
başkaldıran dizelere

kavuşmak özgürlükse
özgürdük ikimizde
elleri çığlık çığlık
yanyana iki dünya
ikimiz iki dağdan
iki hırçın su gibi
akıp gelmiştik
buluşmuştuk bir kavşakta
unutmuştuk ayrılığı
yok saymıştık özlemeyi
şarkımıza dalmıştık
mutluluk mavi çocuk
oynardı bahçemizde

aramakmış oysa sevmek
özlemekmiş oysa sevmek
bulup bulup yitirmekmiş
düşsel bir oyuncağı
yalanmış hepsi yalan
sevmek diye birşey vardı
sevmek diye birşey yokmuş
acılardan artakalan
işte bu bakışlarmış
kuğu diye gözlerimde
gün batımı bulutlarmış
yalanmış hepsi yalan
savrulup gitmek varmış
ayrı yörüngelerde


acı çektim günlerce
acı çektim susarak
şu kısacık konuklukta
deprem kargaşasında
yaşadım birkaç bin yıl
acılara tutunarak
acı çekmek özgürlükse
özgürdük ikimizde

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Kıyamet

Elyazını yaktım, dürüsttü ve aşınmamış
Sevgi sözcüklerini yaktım, hoyrattır onlar
Sıcaklığı saklı akarsuyu anlamazlar
Sorular, kurutur incitir sorarlar
Elyazını yaktım

Adresini yaktım
Yakmak gibiydi biraz da dünyayı herşeyi
Bastığımız düşümüzde gördüğümüz
Özlediğimiz yaklaştığımız
Hayatım özlemdi ansımaydı düştü
Yaktım adresini şimdi özlem oldu hayatım

Resimleri yaktım birini saklasam dedim
En çok onu yaktım onu yaktım
Kış göğünü yaktım, bir kavak büyüttüm balkonumdan
Akşam desem değil, yangın desem değil
Dışarda apansız bir kıyameti yaktım

Sevgidir kendimi bildiğim, onunla başladım
Elyazın mı, adresin mi, resimlerin mi
Sen mi ömrün mü
Çıkardım onları şimdi sakladığım yerden
Kıyameti göğü kışı akşam sözlerini
Sevgiyi yaktım

Gülten Akın

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni
Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni
Uzandığında elime, yoksa yerinde artık
Seni istese de gönül, biçareyse artık
Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri
Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni
Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri
Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni
Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini
Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni
Bir zamanlar beni saran o düşünceler
Sararıp solsa da yine sende yeşerseler
Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün
Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün

Christina Georgina Rosetti
Çeviren: Oktay Eser

Senin Kalbini Taşırım

senin kalbini taşırım yanımda (taşırım onu
kalbimde) onsuz olamam asla (her nereye
gitsem sen de gidersin, sevgilim, ve benim
yaptığım her neyse senin eserindir, güzelim)
korkmam hiçbir yazgıdan (çünkü benim yazgım sensin, tatlım) istemem
hiçbir dünyayı (çünkü senin güzelliğindir benim dünyam, gerçeğim)
ve bir ay daima ne anlama geliyorsa o sensin
ve sen bir güneşin daima şakıdığı şarkısın
işte kimsenin bilmediği en derin sır
(işte kökün kökü ve goncanın goncası
ve hayat denen ağacın göğünün göğü; ki büyür
ruhun umduğundan ya da aklın sakladığından daha yüksek)
ve budur işte yıldızları birbirinden ayrı tutan mucize

senin kalbini taşırım (taşırım onu kalbimde)

e. e. cummings
Türkçesi: Faruk Uysal

Eski Zaman Aşkları

Aşktı bir hüküm süren o eski zamanlarda
Her şey nasıl da yapmacıksız oluverirdi;
Şöyle içten bir demet çiçek verildi miydi
Dünyayı bağışlamak demekti bu sırasında,
Çünkü öylesine yürekten kopup gelirdi.

Sonra hani bir kere de seviştiler miydi,
Ah bilir misiniz bağlanırlardı nasıl da?
Öyle bir yirmi yıl, otuz yıl: durdukça dünya
O eski zamanlarda.

Artık aşkın o hükmü hiç mi yok şimdi;
Yapmacık bir gözyaşı, hile düzen sonra da;
İnanmıyorum biri aşk sözü etti miydi,
Çünkü o aşkın değişmesi gerek en başta,
Öyle sevişmeli bak hani sevişirlerdi
O eski zamanlarda.

Clement Marot
Türkçesi: İlhan Berk

Son Sığınak

"C" için

1
önce en yakınların delikler açtı gövdende
sonra o her odanın her köşesinde bekleyen
gecenin hinoğluhin örümceği
yumuldu doğan, günün bu kızıl kapılarına
ve o parlak ipliğin bıraktığı iz tıkadı damarlarını
kan her zaman yerde birikir ve yerde
serili yatar kırık gövde, rezil,
ırzına geçilmiş, bir ahırın yemliğinde,
dudaklar sırıtır -son kez "elveda" demek istemişler midir?
parçalanmış bir kapıdır dişler,
yıkık bir duvar,
gözler açıktır ama yoktur görecekleri bir şey
insansız bir beldenin küçük nöbetçi kulübeleri
iki arı balın üstünde ve taş kesmiş ışık
uzaklarda bir yerde dallardaki kuşlarda soluk titrer
ve çürümenin kösnül kokusuyla
şimdiden mumyalanmıştır gövde-
göz kamaştırıcı bir ağ olursun kemikten...
gel de salyalarınla tıka bu delikleri
hava geçirmez olsun gövde
ve ince bir bezle bağla ki gözlerimizi
hiç görmeyelim bir kahramanın nasıl öldüğünü
ve cesedinin gizlerine nasıl baktıklarını ölümlülerin


2
yalnızların ülkesine yapılan yolculuk
sınırsız bir ülkede kalacak han olmayan bir yolculuktur
kıyısız bir deniz boyunca
aşktan başka fenerleri olmayan

körlerin ülkesinde hiçbir renge inanılmaz
her ses tanıktır
dilsizlerin gümüş diline
aşktan başka karanlığı olmayan

deniz fenerleri yalnızca aşk
gırtlaktan gelen notaların
denizine karşı bir engel
köpüklerin makinalı bir tüfek gibi
iletisini sağırların kulaklarına
dilsizlerin şifresiyle kekeleyip
fısıldarken açıkladığı
ve bunu körler için
yalnızca aşkın mürekkebiyle yazabilen

çünkü makinalı tüfek gizini
bütün gizleri açıklamak için söyler
çünkü makinalı tüfek yolunu açar
ve ayaklarını yıkar
ve önüne şarapla ekmeği koyar
sen de ölümün gövdesi yerine
yalnızca aşkla dönersin evine

Breyten Breytenbach