27 Nisan 2013

Şiir Sanatı

Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmağa bak
Ve anımsa günlerinde bir ırmak olduğunu sanki ikizi,
Biliyoruz ki bizlerde öyleyiz zaman gibi su gibi
Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi.

Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke
Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik keşke
Gene de titreyerek gidiyor tenimiz ölüler ülkesine
Ve uyku çağırır onları hangisi gelecek birazdan hangisi gece.

Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek
Yaşadıklarımızın saatlerimizin insanlığımızın,
İnsafsız geçit töreninde son iç çekişin yıl dönümünde
Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek,

Güneşin batımını, ve uykuda görebilmek ölümü
Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı,
Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı
Sürgit yinelenen ha güneşin batımı ha şafağın sökümü.

Akşam üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde
Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize;
Şiir sanatı da ayna olabilmeli taşımalıdır içinde
Açığa vurabilmelidir gizleri göstermelidir bize

Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta,
Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka,
Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka
Sonsuzluk arayıştadır acemiliktir, değil harikalar yaratmakta.

O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce akar durur
Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır
Kararsızdır vefasızdır, Heraklit ki o da aynadır
Ve şiir de böyle ırmak gibidir kayar çağlar akar durur.

Jorge Luis Borges
Çeviri: Ulus Fatih



Bir Kör

Ne zaman aynadaki yüze baksam,
bilmiyorum hangi yüz bana bakıyor;
bilmiyorum hangi yaşlı yüz sessizce
ve bezgin bir öfkeyle kendi imgesini arıyor.
Karanlığımda yavaşça görünmeyen çizgilerimi
araştırıyorum ellerimle. Bir kıvılcımın ışığı
sızıyor içime. Saçlarını tanıyorum,
külrengi, hatta altın sarısı olan.
Gene söylüyorum yalnızca boş ve yapay
yanlarını yitirdim eşyanın.
Bu soylu sözler Milton’un bilgeliği,
ama ben gene de harfleri ve gülleri düşünüyorum.
düşünüyorum ki görebilseydim yüzümün çizgilerini,
bilebilirdim kim olduğunu bu benzersiz akşamda.

Jorge Luis Borges


Akşamın Yarısında

herkes öteki gibi duruyor… akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor ‘Zaman’ denen karanlık…

hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var;
sıkışmış birileri ara yerde;
kalbim! durma yetiş eski yazlara!
nedense bir durgunluk var saatlerde…

herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok… ve nerdesiniz,
ah, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?

Hilmi Yavuz

Ölüm Böyle Biter

1.sırlı göl
Bedenimin içinde
bir uzak yer
arzusu derinde saklı
iç çeken
sırlı göller

2.incik aşk
Denizle danseden
ikimizin felaketi
küçük kıpırtıların
uçan çarşafı
düşmüş
ağlamış
incik aşk

3.ipek arzular
İçimin gölgesinde öpücük
acımış
kırılgan gövde
ipek arzularında
tutuşmuş

4.mavi sızı
Gözlerin
derinde
mavi sızı
uykuların gölünde
düşsü su

5.deniz şehri
Dokununca
suların yolculuğu
deniz şehrine
içimizin akışı
öylesine

6.ışık göl
Yitişin bulut merdiveni
fısıltılar içinde
Sevişirken
uçtuğumuz
gül kanat
düştüğümüz
Işık göl

7.ikimizin düşü
Tapınakta yanan mum
ikimizin düşünü anımsar
tükendikçe
incinen
sevdalı alev

8.oda
Dalgın gölgeler
ikimizin kavuştuğu yer
saçımı unuttuğum oda
uzakta toynakları
ayrılığa koşan günün

9.ayak izi
Taşın ağladığı yerde
ayak izi ikimizin
Ölüm böyle biter.

Neşe Yaşın

Dünyada Olmak Acıdır Öğrendim

Yeryüzündeki tüm kızıl taşlara
Tanrının kanı sürülmüştür.
Bu yüzden kızıl taşlar
Çocukluğumuzu öğretir.
Tanrı, biz çocukken,
Yanımızda dolaşır.
Küpemize dokunur
Ve kolyemize.
Pabuçlarımıza ve kurdelamızın
Kızçocuk olmak kıvrımına girer
Saklanır.

Kızıl bir elbise ve yatak almalıylım,
Kızıl bir yüzük,
Ve lamba.
O zaman olmalı ki,
Annenin zamanı başlar ve tükenir.

Beklemeyi bilen kan,
Taş olmayı da bilir.
Dünyada olmak acıdır. Öğrendim.

Kızıl karanlık
Mavi karanlık
Ve başlangıç
Bir anlamı olmalı ki bunların,
Bırakmaz bizi annemiz ve tanrımız.

Bejan Matur

Boaz Uykuda

Uzanmış uyumuştu Boaz, iş yorgunu;
Bütün gün didinmiş durmuştu harmanında;
Sonra serip her günkü yere yatağını
Uyumuştu Boaz, ölçeklerin yanında.
Epeyce tarlası vardı bu ihtiyarın;
Zengindi, ama hakkı hukuku bilirdi;
Rengi saftı değirmenindeki suların;
Cehennem odu değildi ocağındaki.
Gümüş sakalı Nisan çayına benzerdi;
Ne hasisti, ne de haset vardı içinde;
“Mahsustan düşürün de toplasınlar,» derdi
Ekin devşiren fakir kadınlar görünce.
Hiçbir vakit ayrılmamıştı doğru yoldan;
Fukara babasıydı, gönlü pek ganiydi;
Beyaz harmanisi kadar temiz bir vicdan.
Halka açık ambarları sebil gibiydi.
Babacandı, yakınlarına sıdkı vardı;
İşini bilirdi, eli açık olsa da;
Kadınlar gençlerden çok ona bakarlardı;
Gençler güzel ama olgunun hali başka.
O ki asıına dönmekte olan kişidir,
Geçer yalan dünyadan ebedî dünyaya;
Gencin gözündeki ihtiras ateşidir,
İhtiyarınkinde başka bir nur, bir ziya.
İşte böyle uyuyordu Boaz, gecede,
Ekin tınazları birer mâbede benzer;
Rençberler, üçer beşer, hepsi bir köşede;
Eski zamanlar, eski günlerdi o günler.
İsraillilerin başında bir hakim vardı;
Ömrü çadırlarda geçen adam, toprakta
Devlerin ayak izini görür, korkardı;
Toprak tufan sularıyla ıslaktı hâlâ.
Uyuyordu Boaz, Yakub’un, Yahuda’nın
Uyuduğu gibi, dalla örtülü üstü;
Birdenbire başı üzerinde, semanın
Aralanan kapısından, bir rüya gördü.
Bu rüyada Boaz’ın karnından bir meşe
Çıkıp ta mavi göklere yükseliyordu.
Bu bir nesildi, uzun bir zincir halinde;
Bir kıral doğuyor, bir tanrı ölüyordu.
Ve Boaz şöylece mırıldandı içinden:
“Ben nasıl olur da bu nesle baş olurum?
İhtiyarım; aşağı yukarı yaş seksen;
Ne bir karım var dünyada, ne de bir oğlum.
“Yıllarca koynumda yatan kadın, ey Tanrım
Benim evimdeydi senin evine gitti;
Gitti ama gene beraber sayılırım;
O yarı canlı, bense yarı ölü şimdi.
«Benden bir nesil doğacak! Nasıl olur bu?
Nasıl olur da benim çocuklarım olur?
Genç olsam neyse, çünkü insan genç oldu mu
Geceden sıyrılan gün zaferle doludur.
«İhtiyarım, hazan yaprağı gibi kuru;
Karım yok, yalnızım, bir ayağım çukurda;
Belim bükülmüş, Tanrım, mezarıma doğru,
Nasıl eğilirse suya, susuz bir boğa.»
Böyle söylüyordu rüyada, vecd içinde;
Boaz, uykulu gözleri önünde Tanrı.
Ne bilsin çınar gül açtığını dibinde?
Onun da ayak ucunda bir kadın vardı.
O öyle uyurken Rut, Moab’lı bir kadın,
Ayak ucuna uzanmıştı, göğsü üryan;
Kimbilir ne hayr umuyordu bu adamın,
Büyük nuru getirecek uyanışından.
Ne Boaz’ın bu kadından haberi vardı,
Ne de Rut biliyordu Allah’ın emrini.
Etrafı otların hafif kokusu sardı,
Bu fısıltı dalgası Galgala şehrini.
Muhteşem bir zifafa hazırlıktı gece.
Herhalde görünmez melekler uçuyordu;
Çünkü havadan arasıra ve gizlice
Kanada benzer mavi şeyler geçiyordu.
Boaz’ın nefesi yosunlar üzerinden
Akan suların sesine karışıyordu.
En güzeliydi dünyanın mevsimlerinden;
Tepelerde beyaz zambaklar açıyordu.
Rut dalgındı, Boaz uykuda, otlar kara;
Bir nabızdı sürülerin çıngırak sesi;
Gökten geniş bir rahmet iniyordu arza;
Arslanların suya gittiği saatlerdi.
Jerimadeth ve Urida her şey rahat, sakin;
Loş semada yıldızlar yanıp sönüyordu;
Karanlığın çiçekleri içinde narin
Bir hilal parlıyor ve Rut düşünüyordu.
Hareketsiz bakıp duvağının altından;
Hangi Tanrı, ebedi yazın hasadında,
Giderken fırlatmış atmıştı bu altından
Orağı bu yıldız dolu gök tarlasına?

Victor Hugo

Tavan Arası

Gel, bizden iyi olanlara acıyalım.
Gel, dostum, hatırlayalım:
Zenginlerin uşakları var, dostları yok;
Bizim dostlarımız var, uşaklarımız yok.
Gel, evlilere, bekârlara acıyalım.
Küçük ayaklarla girer şafak,
Yaldızlı bir Povlova gibi
Ben tutkunun yanındayım.
Yaşamada daha iyisi yok
Bu duru serinlik saatinden,
Beraber uyanmanın saatinden.

Ezra Pound
Çeviri: Ülkü Tamer