-Oğlum Deniz'e-
1
Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler
Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgüsünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü
2
Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son iki hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem
O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya
Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba
3
Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna
Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde
Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cennet, cehennem, intihar
4
Gecenin son otobüsü
Hoşçakal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün
Gecenin son otobüsü
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık
Gecenin son otobüsü..
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa
5
Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata'da eski bir evde
Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde
Yolların arklarından baktım
Gözyaşların merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde
Deniz...ölümde bile
6
Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teğelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarih olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak...
Deniz...unutma adını
Ahmet Erhan
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
24 Mayıs 2013
Karla Gelen
geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan.
nasıl da kalabalıktın sen; bütün kollarımla
sarılıyordum da vücuduna, kapıda kalıyordu
yine de bir yarın… ilk o zaman anlamıştım
bu eve fazla gelen bir yanı vardı bu buluşmanın
ve daha o geceden belliydi, aşkımızın
boyumuzu aşan yüzlerce ayak izinden
ve kar sıcağı sorulardan yapıldığı.
alıştığımız bir şey değildi oysa, karda tipide
sulara düşmek bir ateşin ağzından,
yeni bir ejderha oluvermek buzul çağında
ve ansızın çatlatabilmek zamanı
en ağır yerinden.
yüreğini düşürmüş binlerce sevgiliden
kopuşa kopuşa mı buluşmuştuk seninle,
beynindeki canavarı mı öpmüştük
kentin bütün “kitap yüklü merkepler”inin?”1
ne çok avcı yağmıştı gözlerinin peşinden
ve ne çok çığ dayanmıştı kapımıza.
görmüşlerdi seni saksofon çalar gibi öptüğümü
ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin
yerin altında artık bir aziz
kent maketi kurduğunu.
o gece ilk defa, aşkın bu kente
yenilmediği bir yerdi sokağımız.
ahlak masasına yatırılmış ömürlerden
çılgın saatler çalıyorduk çünkü hiç çekinmeden
ve bir gecede kimbilir kaç bin yıl yaşamıştık
unutulmuş bir uçurumu emzirirken.
lanetlenmiş yüksek tansiyon vakitlerinde
kalbimiz ancak bu kadar hızlı koşabilirdi
ve az kalsın yanıt verecekti durgun sulardan:
nedir çocuk ölmek her şey yaşlanıyorken.
gelişin çünkü kutsal bir okyanusu
yutmak istemesiydi iki küçük balığın;
kapı kolu, ip ve korkudan ibaret bir öyküyü
yere çalmasıydı çürük diş şövalyelerinin.
sen beni tuzlar kadar sevmiştin,
ben seni karlar kadar, sevgim sevginde erimiş
sevişmiştik, erimiştik kaynar sulara.
oysa bilirsin nicedir
bir yağmur bedduasıydı aşklar
ve her şey ne kadar da aşağılıktı.
geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden gözlerin düşüyordu hiç durmadan,
kar sıcağı sorular kadar tehlikeli gözlerin.
ne kadar güzeldin, bütün resimlerin ve eşyaların
sözünü kesiyordu yüzün. bedenin dolusu
karadeniz kokuyordun… sendin elbet hayatın
altımdaki iskemleye vurması yakın bir ânında
kirpikleriyle ipimi kesen peri; soluğunu
tehlikeyle sıvayan kadın.
gözlerin her şeyi değiştirebilir miydi?
salıncağa binmiş bir zerre gibi kimbilir
kaç kez esrimiştim inanabilmek için buna.
ve yalnızca kellemi değil, bütün bir
bedenimi almıştım koltuğumun altına.
donmuş kan damardan kovulmalıydı çünkü
“böyle olmalıydı ve oldu işte.” 2
tabulardan koleksiyon kurmuş bir kent için
elbette ki toplumsal bir sorundu kalbin.
bütün avcıları peşine takacak kadar
çok sevmiştin çünkü uçmayı, yasaklı
serüvenler getirmiştin. ve nasıl da kalabalıktın
bu eve fazla gelen bir yanın vardı senin,
bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna
kapıda kalıyordu yine de bir yarın.
belli ki toplamadan gelmiştin ayak izlerini,
kilitlenmiş adımlarla örtülü bir kente
yalnızca kabına sıkışmış bir kıpırtı
kalmasın diye eyleminden…
o gece anlamıştım: her yerinden yüreği
taşan bir kadındır bir şaire gereken;
bir karla gelendir, bir kardelen.
gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan.
nasıl da kalabalıktın sen; bütün kollarımla
sarılıyordum da vücuduna, kapıda kalıyordu
yine de bir yarın… ilk o zaman anlamıştım
bu eve fazla gelen bir yanı vardı bu buluşmanın
ve daha o geceden belliydi, aşkımızın
boyumuzu aşan yüzlerce ayak izinden
ve kar sıcağı sorulardan yapıldığı.
alıştığımız bir şey değildi oysa, karda tipide
sulara düşmek bir ateşin ağzından,
yeni bir ejderha oluvermek buzul çağında
ve ansızın çatlatabilmek zamanı
en ağır yerinden.
yüreğini düşürmüş binlerce sevgiliden
kopuşa kopuşa mı buluşmuştuk seninle,
beynindeki canavarı mı öpmüştük
kentin bütün “kitap yüklü merkepler”inin?”1
ne çok avcı yağmıştı gözlerinin peşinden
ve ne çok çığ dayanmıştı kapımıza.
görmüşlerdi seni saksofon çalar gibi öptüğümü
ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin
yerin altında artık bir aziz
kent maketi kurduğunu.
o gece ilk defa, aşkın bu kente
yenilmediği bir yerdi sokağımız.
ahlak masasına yatırılmış ömürlerden
çılgın saatler çalıyorduk çünkü hiç çekinmeden
ve bir gecede kimbilir kaç bin yıl yaşamıştık
unutulmuş bir uçurumu emzirirken.
lanetlenmiş yüksek tansiyon vakitlerinde
kalbimiz ancak bu kadar hızlı koşabilirdi
ve az kalsın yanıt verecekti durgun sulardan:
nedir çocuk ölmek her şey yaşlanıyorken.
gelişin çünkü kutsal bir okyanusu
yutmak istemesiydi iki küçük balığın;
kapı kolu, ip ve korkudan ibaret bir öyküyü
yere çalmasıydı çürük diş şövalyelerinin.
sen beni tuzlar kadar sevmiştin,
ben seni karlar kadar, sevgim sevginde erimiş
sevişmiştik, erimiştik kaynar sulara.
oysa bilirsin nicedir
bir yağmur bedduasıydı aşklar
ve her şey ne kadar da aşağılıktı.
geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden gözlerin düşüyordu hiç durmadan,
kar sıcağı sorular kadar tehlikeli gözlerin.
ne kadar güzeldin, bütün resimlerin ve eşyaların
sözünü kesiyordu yüzün. bedenin dolusu
karadeniz kokuyordun… sendin elbet hayatın
altımdaki iskemleye vurması yakın bir ânında
kirpikleriyle ipimi kesen peri; soluğunu
tehlikeyle sıvayan kadın.
gözlerin her şeyi değiştirebilir miydi?
salıncağa binmiş bir zerre gibi kimbilir
kaç kez esrimiştim inanabilmek için buna.
ve yalnızca kellemi değil, bütün bir
bedenimi almıştım koltuğumun altına.
donmuş kan damardan kovulmalıydı çünkü
“böyle olmalıydı ve oldu işte.” 2
tabulardan koleksiyon kurmuş bir kent için
elbette ki toplumsal bir sorundu kalbin.
bütün avcıları peşine takacak kadar
çok sevmiştin çünkü uçmayı, yasaklı
serüvenler getirmiştin. ve nasıl da kalabalıktın
bu eve fazla gelen bir yanın vardı senin,
bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna
kapıda kalıyordu yine de bir yarın.
belli ki toplamadan gelmiştin ayak izlerini,
kilitlenmiş adımlarla örtülü bir kente
yalnızca kabına sıkışmış bir kıpırtı
kalmasın diye eyleminden…
o gece anlamıştım: her yerinden yüreği
taşan bir kadındır bir şaire gereken;
bir karla gelendir, bir kardelen.
Batık Gemi
Batık bir gemi yüküyüm dalgıçları bekleyen
Bir dalgın dalganın elinde sürüm sürüm inleyen kim
Toprak çatlar çatışmalarda kahrından, dağlar sığınılmaz
Olur ayazına sığılmaz, buzuna ve yalnızlığına, artık kız
Kaçırmıyor delikanlılar al atlara binip naralarıyla
Kaçıyor akpak kızlar bir bir ellerden başka yataklara
Giden gelmiyor bu ne biçim iştir içli şarkılar dinlenmiyor
Pencere camları kirlenir kimse oturmuyor mu burda denir
Balkonlara su dökün de serinlesin biraz yandık kavrulduk
Her şey ateş pahası el yakıyor fiyatlar beyim
Kimse yok mu evladım aşağıda, oynasana biraz daha
Sular kesilmiş anne, hani yıkanacaktık hepimiz
Suya yazdım adını senin, denize kavuşacaksın ve orada
Batık bir gemi seni bekliyor içini açmış da sana
Bu filo buradan geçmeyecek ve bu kadınlar bu evleri
Boyamayacak, bu sokağın da ahlakı var ister inanın
İster inanmayın, bu sokağın da ahını alacaksınız
Vurguna dikkat edin vurgun yemiş adamlar çoğalıyor
Bir dalgın dalganın elinde sürüm sürüm inleyen kim
Toprak çatlar çatışmalarda kahrından, dağlar sığınılmaz
Olur ayazına sığılmaz, buzuna ve yalnızlığına, artık kız
Kaçırmıyor delikanlılar al atlara binip naralarıyla
Kaçıyor akpak kızlar bir bir ellerden başka yataklara
Giden gelmiyor bu ne biçim iştir içli şarkılar dinlenmiyor
Pencere camları kirlenir kimse oturmuyor mu burda denir
Balkonlara su dökün de serinlesin biraz yandık kavrulduk
Her şey ateş pahası el yakıyor fiyatlar beyim
Kimse yok mu evladım aşağıda, oynasana biraz daha
Sular kesilmiş anne, hani yıkanacaktık hepimiz
Suya yazdım adını senin, denize kavuşacaksın ve orada
Batık bir gemi seni bekliyor içini açmış da sana
Bu filo buradan geçmeyecek ve bu kadınlar bu evleri
Boyamayacak, bu sokağın da ahlakı var ister inanın
İster inanmayın, bu sokağın da ahını alacaksınız
Vurguna dikkat edin vurgun yemiş adamlar çoğalıyor
Gültekin Emre
Bahtsız Deve, Çöl ve Kutup Ayısı
Kendime ilân ettiğim savaşta otuzdört yıl devrildi
Devirdim düşlerime bahşedilen çamları da
Niçin bütün güzel kadınları seviyorum ama birine aşığım?
Ah bu yanıtsızlık belki ömrümün nişânesi
Sayım yapıldı: Düşlerinden bir adım geridesin
ve ömür böyle bitebilir
Aşk böyle sona erebilir,
nasılsa alışıldı bir mevsimin henüz tamamlanmadan elvedasına
İklim böyleymiş, külâhıma anlat, güya bahanesi de hazır
şarabı devirmenin
Oysa seninle her an karşılaşmanın o çıldırtan şarkısı
çalınıyor kalbimde, yapayalnızım, bunu anlayacak kadar uzaktan dinliyorsun
Hayat bütün bağlılıkları bir yere bağlamış
öyle hissediyorum ellerini her gördüğümde
Nerdeyse tutacağım, şimdi kıyamet kopacak, çıldıracaksın
Çantan başıma inecek, fırlayıp gideceksin kendi gökyüzüne
bütün fallar boşuna bakılmış olacak
Ah içimde ukde kalır bu şaşkın skandal
Korkma, hiç yaşanmaz nasılsa,
artık posta güvercinleri yetişmiyor düş bahçelerinde
Ulaşmaz ellerine parmak uçlarımda yazılı mahrem şiirler
Buyrun savcı bey, ilişikte belgesi de var, ilk kez burada itiraf ediyorum
O aşkı ilk ben yaraladım,
sonra bütün merdivenler kendi kendine yuvarlandı cehenneme
Evet savcı bey, çıkmazdayım, iyi bildiniz, bu da eksik kalmasın iddianamede
Hayat bazen çölde başlar, yamuk bir hörgüçte donakalır aşkın geleceği
Devirdim düşlerime bahşedilen çamları da
Niçin bütün güzel kadınları seviyorum ama birine aşığım?
Ah bu yanıtsızlık belki ömrümün nişânesi
Sayım yapıldı: Düşlerinden bir adım geridesin
ve ömür böyle bitebilir
Aşk böyle sona erebilir,
nasılsa alışıldı bir mevsimin henüz tamamlanmadan elvedasına
İklim böyleymiş, külâhıma anlat, güya bahanesi de hazır
şarabı devirmenin
Oysa seninle her an karşılaşmanın o çıldırtan şarkısı
çalınıyor kalbimde, yapayalnızım, bunu anlayacak kadar uzaktan dinliyorsun
Hayat bütün bağlılıkları bir yere bağlamış
öyle hissediyorum ellerini her gördüğümde
Nerdeyse tutacağım, şimdi kıyamet kopacak, çıldıracaksın
Çantan başıma inecek, fırlayıp gideceksin kendi gökyüzüne
bütün fallar boşuna bakılmış olacak
Ah içimde ukde kalır bu şaşkın skandal
Korkma, hiç yaşanmaz nasılsa,
artık posta güvercinleri yetişmiyor düş bahçelerinde
Ulaşmaz ellerine parmak uçlarımda yazılı mahrem şiirler
Buyrun savcı bey, ilişikte belgesi de var, ilk kez burada itiraf ediyorum
O aşkı ilk ben yaraladım,
sonra bütün merdivenler kendi kendine yuvarlandı cehenneme
Evet savcı bey, çıkmazdayım, iyi bildiniz, bu da eksik kalmasın iddianamede
Hayat bazen çölde başlar, yamuk bir hörgüçte donakalır aşkın geleceği
Cihan Oğuz
Milenyumun İlk Özeti
Şairlerin yağmuru es geçtiği yıllardayız
Tosbağa meraklısı diye ti' ye alınanlar birer galip sayılır mağlup
Çocukların adlarını nüfus kütüklerinden silmek üzereyiz
Aşklar zaten birer cirit oyunuydu
Kimse duramıyor azgın atın üzerinde
Herkes birbirine borçlu
Bir cebinden umut eksilten
Ötekine hüzün depoluyor anında
Yaşı yirmiye varan efor testinden yenik çıkıyor
Kırkı geçen biraz ' eski tüfek ', dayanıyor ayrılıklara
Kapanın elinde kalıyor hayat, keşke biraz ağlayabilsek
Kopasıca dilimizi biraz olsun tutup susabilsek
Belki yeni sözler birikecek hikâyemizde
Birinci sınıf vatandaşız kapana kısılan fareler cumhuriyetinde
Nasılsa sınıf farkı da kalmadı, hepimiz dipteyiz.
Batık bankadan parasını kurtaran en kahraman
Kredi kartının asgari tutarını ödeyen cengâver
Dağınık bir yazboza benziyor ömrümüz
Ne zaman bir araya gelir parçalar
Nasıl kavuşur ırmak denize
Bütün feylesoflar bu muammanın peşinde
Olsaydı keşke gökyüzüne sırtını döneceğine
Artık bizden geçti mi, yoksa bir bulutun arkasında mı saklı kaldı hayat
Bilmiyorum, bilmiyoruz, kimse bilmeyecek
Ama öyle bir bilmeceye dönecek ki insan
Yüzyıl daha soluk alacağız kendini keşfettiği yerde
Cihan OĞUZ
Tosbağa meraklısı diye ti' ye alınanlar birer galip sayılır mağlup
Çocukların adlarını nüfus kütüklerinden silmek üzereyiz
Damla
Çağla
Nehir
Bulut
Yok artık, hiç olmayacak uzun bir zaman
Çağla
Nehir
Bulut
Yok artık, hiç olmayacak uzun bir zaman
Aşklar zaten birer cirit oyunuydu
Kimse duramıyor azgın atın üzerinde
Herkes birbirine borçlu
Bir cebinden umut eksilten
Ötekine hüzün depoluyor anında
Yaşı yirmiye varan efor testinden yenik çıkıyor
Kırkı geçen biraz ' eski tüfek ', dayanıyor ayrılıklara
Kapanın elinde kalıyor hayat, keşke biraz ağlayabilsek
Ama oyuncağımız kırıldığı için değil, kalbimize
Kopasıca dilimizi biraz olsun tutup susabilsek
Belki yeni sözler birikecek hikâyemizde
Birinci sınıf vatandaşız kapana kısılan fareler cumhuriyetinde
Nasılsa sınıf farkı da kalmadı, hepimiz dipteyiz.
Batık bankadan parasını kurtaran en kahraman
Kredi kartının asgari tutarını ödeyen cengâver
Dağınık bir yazboza benziyor ömrümüz
Ne zaman bir araya gelir parçalar
Nasıl kavuşur ırmak denize
Bütün feylesoflar bu muammanın peşinde
Olsaydı keşke gökyüzüne sırtını döneceğine
Artık bizden geçti mi, yoksa bir bulutun arkasında mı saklı kaldı hayat
Bilmiyorum, bilmiyoruz, kimse bilmeyecek
Ama öyle bir bilmeceye dönecek ki insan
Yüzyıl daha soluk alacağız kendini keşfettiği yerde
Cihan OĞUZ
22 Mayıs 2013
metalik gri
Yorgundum,
yorgunluk maskesi takmıştım,
zaten yorgun suratıma
vesikalık resmime bıyık çizip,
seyretmiştim altı çarpı sekiz halimi
çizgilerine aldırmadığım avcumda
çizgileri olmayan yüzüm konuşmadı,
konacak yer bulamadı besbelli
gönül kuşum hayatsız ağaçlarda
onlar yakılmayı bekledi,
ben yanmayı
onlar ufaladı fotoğraflarını,
ben mendil cebimde sakladım
ve sakladıklarımla saklandım
neden sonra bu şiiri yazdım,
sonra neden bu şiiri yazdım
bilmiyorum
çünkü yorgundum,
çünkü yorgunluğumu kendime uşak tutmuştum
çünkü gözlerimde bir ırmak kurudu
çocukluğuma dair bir yara buldum dizimde,
çünkü bu eski bir hikayeydi
çünkü yorgundum
yorgundum lakin bezgin değil,
galip veya mağlup değil,
alim ve cahil değil
hiçliğe bağlanmamıştım,
dünyaya da
yorgunluğumu alıp götürecek bir ilaç bulmuştum,
yutmadım!
susmuştum içtenliğimle
beni konuşturacak biri çıksın diye,
dualar okumuştum
yorgunsam da bildiğiniz yorgunluklardan değil,
yine de büsbütün yabancı değilim size
diyeceğim o ki yorgunum,
beni zehirlerinize karşı koruyan bu
ve beni size karşı zehirleyen
madem adımı yazdım durmak yakışmaz,
durmak başkalarının ilacıdır zaten
durup bakarlar durduramadıkları hayata
ben ki zaten yorgunum,
ve etrafımda zaten bilinen yalanlar…
suavi kemal yazgıç
Ömüryiyen
Nasıl bir hırsla çıktıysam o mahşeri kıtlıktan
Lanetlenmiş bir obur oluverdim sonunda
Her şeyi rüzgâr hızıyla tüketebilirim
Lanetlenmiş bir obur oluverdim sonunda
Her şeyi rüzgâr hızıyla tüketebilirim
Hayalleri, umutları, ütopyaları
Olmamış sayabilirim bir anda
Yüzüm asitlerle yıkandıkça matlaştı
Olmamış sayabilirim bir anda
Yüzüm asitlerle yıkandıkça matlaştı
Nefretimin aynasına dönüştü zihnim
Öfkemin salyasından serumlarla doyup
Kahrettiğim her şeyin donuna girdim
Hazlar acılar gündelik maskem oldu
Bazen iskeletimle bazen gölgemle
Bazen hıçkırığımla dans edebilirim
Hıncım bile zarifleşti zamanla
Duygusu belirsiz huylar edindim
Tükettim eski dostlarımı bir bir
Yenileri habersizce aldı yerlerini
Sıradan bir veda töreni buluşmalarım
Anılarını kemiren âşığa döndüm
Çocuklarını yutan devrime
Nehirleri kurutan güneşe
Taşkınsız yağmayan yağmura
Kayboldu ruhumdaki esirgeyen yas
Güdüler kulumken efendim oldu
Sözüm el sözü gibi geliyor bana
Bu halime bir de sağırlık ekledim
Bunlarla bir olup geçtim karşıma
Düştükçe büyüyen çığ gibiyim bu gidişle
Bir gün benden bir nem bile kalmaz dünyaya
Mahmut TEMİZYÜREK
Öfkemin salyasından serumlarla doyup
Kahrettiğim her şeyin donuna girdim
Hazlar acılar gündelik maskem oldu
Bazen iskeletimle bazen gölgemle
Bazen hıçkırığımla dans edebilirim
Hıncım bile zarifleşti zamanla
Duygusu belirsiz huylar edindim
Tükettim eski dostlarımı bir bir
Yenileri habersizce aldı yerlerini
Sıradan bir veda töreni buluşmalarım
Anılarını kemiren âşığa döndüm
Çocuklarını yutan devrime
Nehirleri kurutan güneşe
Taşkınsız yağmayan yağmura
Kayboldu ruhumdaki esirgeyen yas
Güdüler kulumken efendim oldu
Sözüm el sözü gibi geliyor bana
Bu halime bir de sağırlık ekledim
Bunlarla bir olup geçtim karşıma
Düştükçe büyüyen çığ gibiyim bu gidişle
Bir gün benden bir nem bile kalmaz dünyaya
Mahmut TEMİZYÜREK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





